Ehlader Araştırma Bölümü

Vefa ve Cefa Yol Ayrımında KERBELA (I)

Ersan BAYDEMİR

Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed’in (s) vefatının üzerinden 50 yıl geçmişti. Omuzundan indirmediği, öpüp kokladığı, sevmeye koklamaya doyamadığı sevgili torunu şimdi kanlarla sulanmış kuru bir çölde başsız ve kefensiz yatmaktaydı. Çadırları yakılmış, eşyaları yağlamanmış, kendisiyle beraber gelen Peygamber hanedanının erkekleri kılıçtan geçirilmiş, çocukları, kızları ve kadınları ise esir olarak bu çölden ayrılmışlardı.

İşte bu çölün ismi Kerbela idi; dert ve bela çölü!

Peki, ne olmuştu?

Kerbela ismini ölümsüzleştiren bu mazlumiyet ve aynı zamanda kahramanlık destanı nasıl şekillenmişti?

Peygamberin vefatından sonraki bu elli yıl içinde neler değişmişti?

Peygamberin geriye bıraktığı tek evladı olan Hz. Fatıma’nın kalbinin meyvesi İmam Hüseyin’e bunca cefa, bunca zulüm nasıl ve neden reva görülmüştü?

Kerbela’yı anlatmadan önce hızlı bir özetlemeyle Peygamberimizden Kerbela’ya kadar olup bitenlere bir göz gezdirmemiz gerekir. Ardından asıl konumuz olan Kerbela olayının nasıl cereyan ettiğini anlatacağız. Aynı zamanda Kerbela’nın tarihe ve insanlığa verdiği mesajı kalemimiz el verdiği, kelimeler kifayet ettiğince anlatmaya çalışacağız.

İmam Hüseyin’e İlk Ağlayan Gözler

Hicretin dördüncü yılı Şaban ayının üçüncü günü idi. Peygamber’in (s), canımın parçası dediği Hz. Fatıma (a) ikinci evladını dünyaya getirmişti. Herkes mutluluk ve sevinç içinde idi. Allah Rasulü gelip yeni doğan bebeği kucağına aldı, gözleri yaşardı ve ağladı.

Kendisine sorulduğunda, evladının kendi ümmeti tarafından katledileceği haberini verdi.1 Böylece Hz. Hüseyin’e ilk ağlayan sevgili dedesi olmuştu. Daha milyonlarca insan yüz yıllar boyu aynı hüzün için gözyaşı dökecekti. Nitekim Peygamberimiz bu gerçeği de şu sözüyle haber veriyordu:

“Hüseyin’in öldürülmesi Müminlerin kalbinde öyle bir ateş yakar ki kıyamete kadar sönmez.”2

Yine Peygamberimizin eşi Ümmü Seleme şöyle anlatıyor:

Bir gün Allah Resulü’nün elinde öpmekte olduğu bir şey gördüm.

Bu arada torunu Hz. Hüseyin (a) de dizinin üzerinde uyumuştu.

“Ya Resulellah bu nedir ki öpüp gözyaşı akıtıyorsunuz?” diye sordum. Buyurdular: “Cebrail bana bir toprak getirdi. Yavrum otoprak üzerinde ümmetim tarafından öldürülecek.” Sonra o toprağı bana verdi ve buyurdu: “Bu toprak kana döndüğünde bil ki evladım şehit edilmiştir.” Ümmü Seleme o toprağı özel bir şişede saklayıp daima bakıyordu. Ümmü Seleme diyor ki: “Hüzünlü bir günde o toprağın kana döndüğünü gördüm.”3

Bu olay çok sayıda Sünni veya Şii kaynakta benzer şekillerde aktarılmıştır.

Hicretten 11 yıl geçmişti, Allah Rasulü (s) hayata gözlerini yumdu. O sırada İmam Hasan (a) 7 ve İmam Hüseyin (a) 6 yaşında idiler.

Peygamberimiz onları İslam ümmetine imamlar olarak tanıtmış, mübarek omuzlarında ve sırtında taşımış, hiç kimseye yapmadığı iltifatları onlar için yapmıştı. Sünni Şii çok sayıda kaynakta İmam

Hüseyin (a) ile ilgili çok sayıda hadisler bulunuyor. Onlardan en çok bilinen birkaçı şöyledir:

“Hasan ve Hüseyin cennet gençlerinin efendileridirler.”4

“Hüseyin bendendir ve ben de Hüseyin’denim, Allah Hüseyin’i seveni sever.”5

“Allah’ım, ben Hasan ve Hüseyin’i seviyorum sen de onları sev.”6

Vahyin çeşmesi dudaklardan süzülen bu sözler hiç kuşkusuz sıradaniltifatlar değildi, zira ne Allah elçisi -haşa - heva heves üzerindenrastgele konuşan sıradan bir insandı ne de bu sözler sıradansevgi sözleri idi. Bu sözler vahyi taşıyan nübüvvet göğsünden çıkanve emin dudaklardan dökülen ilahi haberlerdi.

İmam Hüseyin’in, Kuran-ı Kerim’de geçen Ehlibeyt’in bir üyesi olduğu Müslüman tefsirciler arasında ittifak konusudur. Kuran’daki Mübahele ayeti7, Tathir ayeti8 ve Meveddet9 ayeti ile Ehlibeyt’in üstünlüğü tescillenmiştir. Bu ayetler Ehlibeyt başlığı altında kuşkusuz ve tartışmasız olarak İmam Hüseyin’i de kapsamaktadır.

Bu konu Müslüman âlimlerin genelinin ittifak konusudur. Yani Kuran’da ve kıldığımız her namazda geçen Ehlibeyt’in bir üyesinin de İmam Hüseyin (a) olduğunu kimse inkâr edemez, çünkü birçok hadisle de bu ispatlanmıştır. Hadisler olmasa dahi Peygamberin Ehlibeyti onun soyunu devam ettiren İmam Hasan ve İmam Hüeyin değil de başka kim olabilir?

Dört Ehl-i Sünnet mezhebinden Şafii mezhebinin imamı olan İmam Şafii bir şiirinde şöyle diyor:

“Size iftihar olarak yeter ey Peygamer Ehlibeyt’i ki size salavat göndermeyenin namazı yoktur.”10

Bu şiirde namazda Ehlibeyt’e selam göndermeyenin namazı yoktur, olamaz deniliyor. Çünkü her namazda Peygamber’e (s) salavat getirirken “âl-i Muhammed” diyerek Peygamber’in Ehlibeyt’ine de salavat getirmek zorundayız. Bu, bütün mezheplerde aynıdır.

Hasıl-ı kelam, İmam Hüseyin (a) de Ehlibeyt’in bir ferdi olarak her Müslümanın namazında bulunmak zorundadır. İmam Hüseyin’in makamını anlatmak için bu hakikat yetmez mi?

Üç Halife Dönemi

Peygamberimizin vefatının ardından yaşanan ihtilaflı hilafet seçimiyle, ilk halife Ebu Bekir bin Ebi Kuhafe başa geçmişti. O da hilafetinin sonunda kendi yerine Ömer Bin Hattab’ı vasiyet ederek bir nevi tayin etmiş oldu.

Ömer Bin Hattab’ın döneminde Yezid’in babası Muaviye önce Ürdün’e sonra da bütün Şam bölgesine vali olarak tayin edildi.

Şam derken bugünkü Suriye’nin başkenti olan Şam akla gelmemelidir. O döneme Şam bugünkü Suriye’nin dahi sınırlarının dışına çıkan geniş bir coğrafyayı ifade ediyordu. Muaviye’nin Şam bölgesinde vali olması önemli bir sürecin başlangıcıdır. Çünkü daha sonralar Hz. Ali, İmam Hasan ve İmam Hüseyin (a) ile savaşacak olan güç merkezi burada yani Şam’da kurulup güçlenmiştir.

İkinci halifenin de suikastla öldürülmesinin ardından Osman bin Afvan, ikinci halifenin tayin ettiği altı kişilik komisyonun seçmesiyle üçüncü halife olarak başa geçti. Üçüncü halifenin yönetim kademelerine atadığı Emevî hanedanına ait valiler ve diğer yetkililer halkı isyan noktasına getirdi. Belli süreçlerin ardından evi kuşatılan halife öldürüldü.

İmam Ali (a) Dönemi

Halifenin öldürülmesinin ardından halk, Hz. Ali’nin etrafında toplanıp kendisini hilafete zorladılar. Hilafeti evinde toplanan halkın zorlamasıyla kabul eden İmam Ali’nin en önemli şartı adaletin ve eşitliğin uygulanması idi.

Sıkı bir adalet ve eşitlik hükümeti kuran ve bazı ayrıcalık beklentilerini karşılamayan İmam Ali’nin bu tutumu, kısa sürede, kendini özel gören bir kısım önemli şahsiyetlerin mutsuzluğuna sebep oldu.

Öte yandan Hz. Ali’nin başa gelmesiyle görevinden azledilen Şam valisi Muaviye halife Osman bin Afvan’ın öldürülmesini bahane ederek merkezi hükümete yani Hz. Ali’ye isyan bayrağı açmıştı.

Halife Osman’ın yardım çağrılarına bilerek kayıtsız kalan ve ağırdan asan Muaviye şimdi Halife Osman’ın kanını İmam Ali’den talep etmekteydi. Hâlbuki İmam Ali Halife Osman’ın öldürülmesini engellemek için oğulları İmam Hasan ve İmam Hüseyin’i göndermiş, onu korumuştu.

İmam Ali’nin adaletinden rahatsız olan ve özel davranılmaya, beytülmalden kat kat fazla almaya alışmış olanlar da Hz. Ali’nin karşısında ve meşru hükümete karşı girişilen isyanın yanında yer aldılar.

En üzücü olan ise Peygamberimizin eşi Ümmülmüminin Ayşe’nin İmam Ali’ye karşı bir ordu kurup yola koyulmuş olması idi. Bu ordunun ismi Cemel ordusu idi. İmam Ali’ye ilk biat edenlerden olan meşhur sahabeler Talha ve Zübeyir de biatlerini bozup Cemel ordusuna katılmış hatta ordunun liderliğini üstlenmişlerdi. Cemelordusunun karşısına gelen İmam Ali (a) günlerce savaş olmamasıiçin çaba harcamış ancak karşı tarafı ikna edememişti. Cemelsavaşı İmam Ali’nin zaferiyle sonuçlandı. Bu savaşın ardından budefa Muaviye’nin isyanına karşı Sıffin savaşı gerçekleşti. Bu savaştada İmam Ali galip gelmiş ancak Muaviye ve Amr bin As cahildüşünceli insanları aldatacak bir hileye başvurarak kurtulmayıbaşarmışlardı. Yenilginin kesinleştiği sırada Muaviye askerlerinemızrakların ucuna Kur’an-ı Kerim takıp “Hüküm ancak Allah’ındır”diye bağırmalarını emretmişti. Bu hile maalesef aklı gözünde olaninsanları kandırmak için yetti. İmam Ali’nin askerlerinin önemli birkısmı, biz Kuran’a karşı savaşamayız deyip İmam Ali’yi hakemliğikabul etmeye zorlamışlardı.

Kuran’ın hakemliği diye sunulan şey sadece bir oyundu. İmam Ali’yi bu oyuna mecbur eden aynı cahil güruh, bu sefer saf ve basiretsiz biri olan Ebu Musa Eş’ari’nin hakem olmasını istediler ve bunun için direttiler, İmam Ali’yi mecbur etmek için ellerinden geleni yaptılar. Sonunda Ebu Musa Eş’ari hakem olarak gönderildi ve Muaviye’nin hakem tayin ettiği Amr As’a aldandı. Güya hakemlik sonunda her ikisi minbere çıkıp hem İmam Ali’yi hem de Muaviye’yi halifelikten azledeceklerdi. Amr As önce sen çık diye Ebu Musa Eş’ari’yi kandırdı. Ebu Musa İmam Ali’yi halifelikten azlediyorum deyip minberden indi. Ardından minbere çıkan Amr As ise ben de hakem olarak Muaviye’yi hilafete atıyorum dedi ve böylece hakemlik bir hileyle Muaviye lehine sonuçlandı.

Muaviye’nin oyunlarına aldananlar bu defa, ey Ali biz aldandık sen neden yanlış olduğunu bildiğin halde bize uydun, diyerek İmam Ali’yi suçlamaya ve hatta kâfir saymaya başladılar. Nehrivan denilen yerde toplanıp isyan bayrağı açtılar ve bugünkü IŞİD benzeri bir zihniyetle terör eylemleri yapmaya başladılar. İmam Ali onları aydınlatmaya, yanlıştan döndürmeye çalıştı, elçiler gönderdi ve kendisi gidip konuştu. Hariciler dediğimiz bu gurubun önemli bir kısmı savaşmaktan vazgeçti, kalan kısmı da İmam Ali’nin ordusu tarafından Nehrivan savaşında kılıç zoruyla dağıtıldı. Muaviye Şam’da kendini halife olarak görmeye devam ediyor, kimini tehdit kimini para zoruna kendi tarafına çekiyordu. Hâkim olduğu her yerde yalanlar ve uydurma hadislerle İmam Ali’yi kötülüyor hatta camilerde lanet okunmasını bir gelenek haline getiriyordu.

Hilafetinden beş yıl geçen İmam Ali, İbn-i Mülcem adında bir harici tarafından mihrapta zehirli bir kılıç darbesiyle şehit edildi.

İmam Hasan (a) Dönemi

İmam Ali’den sonra imamet ve hilafet Hz. İmam Hasan tarafından devam ettirildi. İmam Hasan da Muaviye’ye karşı başarılı bir mücadele gerçekleştirdi ancak Muaviye’nin hileleri devam ederken halk İmam Hasan’ı yalnız bırakmış yeterince destek vermemiş hatta birçok aşiret büyüğü Muaviye’nin vaatlerine kanarak taraf değiştirmişti. Halkın isteksizliği ve ikiyüzlülüğünü gören İmam Hasan, İslam ümmetinin başarılı bir sonucu olmayacak savaşlarla daha fazla yıpranmaması için belli şartlar sunarak Muaviye ile barış imzalamayı ve hilafeti ona bırakmayı kabul etti ancak kendisi biat etmedi.

Bu şartların başında Muaviye’nin İslami usullere riayet etmesi, Ehlibeyt ve taraftarlarına zarar vermemesi ve kendisinden sonra oğlu Yezid’i veya başka birini yerine koymaması, ölümünden sonra da hilafetin İmam Hasan veya İmam Hüseyin’e geçmesi geliyordu.

Muaviye sözleşme maddelerini ihlal etmiş ve İmam Hasan’ı zehirleterek şehit etmişti. İmam Hasan’ın şehit edilmesinden sonra on yıl boyunca İmam Hüseyin (a) yine elini kılıca götürmemiş abisinin başlattığı barış ortamını devam ettirmişti.

Yezid Başa Geçiyor

Muaviye Hicretin 60. yılında öldü. Ölmeden önce oğlu Yezid’i yerine tayin edip insanlardan onun için biat topladı. Biat etmek istemeyenlere karşı zor kullandı hatta önemli bazı şahsiyetleri zehirlettirip öldürdü. Yezid’in halife tayin edilmesi hem İmam Hasan ile yapılan sözleşmeye aykırıydı hem de içkisiyle, türlü ahlaksızlıklarıyla sarhoş ayyaş biri olarak tanınmıştı. İslam ümmetine halife olması hiçbir şekilde kabul edilemezdi.

Yezid çocuk gibi maymun oynatan, dinden ahlaktan habersiz, zevk için horoz dövüştürüp köpekleri birbirine boğduran, dışarıya karşı zahirî görünümü koruyabilecek dirayetten dahi uzak fasit bir insandı.

Muaviye, ölmeden önce oğlu Yezid’i dört kişi hakkında uyarmış her biri için tavsiyelerde bulunmuştu. O dört kişiden biri İmam Hüseyin (a) idi. Elinden geldiğince tehdit ve baskı altında tutup mümkünse biat almasını ama kendisine kılıç çekmemesini tavsiye etmişti.

Ya Biat Ya Şehadet

Muaviye öldükten hemen sonra Yezid bir mektup yazarak Medine valisinden İmam Hüseyin’i çağırıp kendisi için biat almasını, aksi takdirde imamı öldürüp başını kendisine göndermesini istedi. Vali İmamı hükümet konağına çağırdı ve Yezid’in talebini bildirdi.

Hükümet konağına akrabalarından kılıç kuşanmış otuz gençle birlikte giden imam, kendisine zaman tanınmasını istedi. Valiye “Siz zaten benim böyle gizlice biat etmeme razı olmazsınız, sizler benim halkın huzurunda biat etmemi istersiniz diye düşünüyorum” deyip validen kendisine zaman tanımasını istedi. Vali de “evet halkın huzurunda biat istiyoruz” diyerek mühlet tanımayı kabul etti. İmam Hüseyin (a) bir veya birkaç gün11 Medine’de kalıp geceyle Mekke’ye doğru hareket etti.

İmam, Yezid’e biat etmeyi reddederken aynı zamanda Peygamberimizin şehri Medine’de kalmaya devam edebilirdi. O zaman Yezid bir gece baskınıyla İmam’ı şehid edebilir veya belki iş büyür bütün Medine kana bulanabilirdi. Her iki durumda da İmam’ın maksadı hasıl olmayacaktı. İmam sesini duyurmak, davasını bütün ümmete iletmek istiyordu. Her şey ümmetin gözünün önünde cereyan etmeliydi. Bu yüzden çıktı. Bu çıkış bir kıyamdı.

Zulme ve haksızlığa karşı suskun bir karşı çıkış değildi; ümmetin şehirlerinde, yollarında yüksek sesle haykırarak bir karşı çıkıştı. Medine’den çıkmadan önce kardeşi Muhammed Hanefiye vedalaşmak üzere kendisini ziyaret etti. İmam bir vasiyet yazıp ona teslim etti. Bu vasiyet aslında İmam Hüseyin’in kıyamının manifestosuniteliğindeydi. Şöyle yazmıştı:

Ben pervasızlık, büyüklük taslamak, azgınlık, fesat ve zulüm için çıkmadım; ben ceddimin ümmetinde ıslah istemek için çıktım. İyilikleri emretmek ve kötülüklerden sakındırmak, ceddim Rasulullah’ın ve babam Ebu Talib oğlu Ali’nin (a) sünnetine uygun bir yol tutmak istiyorum.12

İmam Hüseyin (a), bu vasiyetinde Müslümanların huzur ve afiyet içinde yaşamalarını önemsediğini, makam ve mal peşinde koşup huzursuzluk çıkarmak niyetinde olmadığını ama Hz. Peygamber’in (s) dinini ve ümmetini korumak için bu çıkışı yapmak zorunda kaldığını ifade ediyor.

Yezid’in halife yapılması gerçi Muaviye’nin kötülüklerinden sadece biri idi ama Muaviye en azından dış görünüşü koruyor ve Yezid gibi göz önünde İslam karşıtı bir tavır içine girmiyordu. Büyük bir coğrafyaya yayılmış İslam ümmeti için bu çok önemliydi. İmam Hasan (a) ve İmam Hüseyin (a) Muaviye’ye sabır gösterdiler çünkü o kendisini halka çok takvalı, İslam hükümlerine uyan biri olarak gösteriyordu. Yezid’in ayyaşlığı, günahkârlığı ise dillere destandı ve İslam’ın açık hükümlerini alenen ayakları altına almaktan çekinmiyordu.

Böyle bir insana İmam Hüseyin (a) gibi bir şahsiyet nasıl biat edebilirdi?

Biat etse onun ulu orta işlediği günahları da onaylamış olacak, İslam dinini bir nevi inkâr etmiş sayılacaktı. O biat ettikten sonra artık kimsenin ses çıkarmasının da bir anlamı olmayacaktı.

İmam Hüseyin (a), kendi ifadesiyle ya Yezid’e biat edecek ya da ölüm yolunu seçecekti. O, İslam’ın yıkılışına rıza gösterip küçük düşürülmüş olarak yaşamaktansa ölüm yolunu seçti. Kerbela ’da şöyle buyurmuştur:

“Alçak oğlu alçak beni ölümle zillet (alçalarak yaşamak) arasında bıraktı ve muhakkak ki zillet bizden uzaktır!”13

Başka bir cümlesinde şöyle diyordu özgürlük imamı: “Başı dik alnı açık ölüm alçalarak yaşamaktan iyidir.”14

Mekke’ye Hicret

İmam Hüseyin (a) Recep ayının 13. günü Medine’den Mekke’ye doğru yola çıktı. Mekke’de çok sayıda Müslüman kendisini karşıladı. Halk sürekli yanına gelip gidiyor ve sözlerini dinliyordu.

İmam Hüseyin, Allah’ın emin kıldığı Mescid-i Haram’da dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanlara neden Yezid’e biat etmediğini ve Yezid’in hilafetinin gayrimeşru olduğunu anlattı.

Mekke’de bulunduğu dört aylık süre içinde Kufe halkından çok sayıda mektup aldı. Muaviye’nin öldüğünü ve İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmediğini duyan Kufe’liler İmam Hüseyin’e mektup yazmaya başlamışlardı. Halkın ileri gelenlerinden yağmur gibi mektup yağıyordu. Bu mektuplarla Kufe halkı, İmam Hüseyin’i Kufe’ye davet ediyor, Yezid’e karşı canları ve mallarıyla kendisine destek olacaklarını bildiriyorlardı.

İlk başlarda İmam Hüseyin (a) bu mektuplara bir yanıt vermedi ama mektuplar iyice artınca, onlara bir cevap mektubu yazdı. Mektubunda, amcaoğlu Müslim’i Kufe’ye göndereceğini ve onun Kufe ile ilgili görüş ve gözlemlerine göre hareket edeceğini bildirdi.

Yezid’in kendisini hac sırasında öldürtmek istediğini öğrenen İmam Hüseyin (a) Allah’ın evine kan bulaşmasını istemiyordu. Bu yüzden ailesi ve dostlarıyla birlikte Zilhicce ayının sekizinci gününde Kufe’ye doğru yola çıktı. Böylece tarihin en çok konuşulan, en çok yazılan - çizilen, en çok okunan, en çok anılıp ağlanan olayı, yani Kerbela destanı başlamış oldu…

Kitap İsteme Adresi:

İSTOÇ 30. Ada No: 83 Bağcılar - İstanbul

Tel: 0212 659 33 99

https://www.onsozyayincilik.com.tr/vefa-ve-cefa-yol-ayriminda-kerbela

- - - - - - - -

1- İbn-i Kesir, el-Bidaye ve en’Nihaye c. 6 s. 230; Mukrizi, Emta ul’Esma c. 12 s.237; Mecme uz’Zevaid c. 9 s. 187

2- Muhaddis Nuri, Mustedrek ul’Vesail, c. 10 s. 319

3- Makrizi, İmta ul’Esma c. 12 s. 237.

4- Hakim Nişaburi, el-Müstedrek, c. 3 s. 166; Sünen-i Tirmizi, c. 13 s. 191 ve daha bir çok kaynakta gelmiştir.

5- Bilazeri, Ensab ul’Eşraf, c. 3 s. 142; İbn-i Sad, Tabakat ul’Kubra, c. 10 s. 385

6- Sünen-i Tirmizi, hadis no: 3782

7- Al-i İmran 61. Ayette geçen şu ayettir: “De ki: Gelin, çocuklarımızı ve çocuklarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım, sonra da Allah’ın lâneti yalancıların üzerine olsun diye dua edelim.” Bu ayet İslam’ı kabul etmeyen Necran Hristiyanları ile yapılan tartışmaların ardından onları mübahaleye (yalancı kim ise ona lanet okuma) davetle alakalıdır. Ayette çocuklarımız hitabına karşılık İmam Hasan ve İmam Hüseyin, kadınlarımız hitabına karşılık Hz. Fatıma ve kendimiz ibaresine karşılık da Peygamberimiz ile İmam Ali çıkmışlar ve onların Peygamberimize olan yakınlığı ve Allah katındaki değeri tescillenmiştir.

8- Ahzab 33. ayet: “Kuşkusuz Allah, siz Ehlibeyt’ten her türlü pisliği gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” Bu ayet Ehlibeyt’in tertemiz olduğunun, her türlü günah ve kötülük kirinden arı olduğunun delili sayılıyor. Zira Allah’ın bir şeyi irade etmesi onu yapması anlamına gelir.

9- Şura 23: De ki, buna (Peygamberliğime) karşılık sizden o yakınlarımı (Ehl-i Beyt’imi) sevmekten başka bir mükâfat istemem.”

10- İbrahim Selim, İmam Şafii Divanı, Kahire baskısı s. 121

11- Kaynaklarda bu konuda ihtilaf görülüyor.

12- Harezmi, Maktel ul’Huseyn, s. 188

13- İbn-i Hacer, El-İsabe, c. 3 s. 205

14- İbn-i Şehraşub, El-Menakib, c. 4 s. 68