.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Ebû’l-Kasım Şekûrî

Toplumun genel zihniyetinde, şer‘î hükümlerin beşli tasnifi (farz, haram, müstehap, mekruh, mubah) doğrusal ve basit bir hiyerarşi şeklinde algılanmaktadır. Bu algıya göre haram, tablonun en alt sırasında; mekruh ise onun bir basamak üzerinde yer almakta ve sanki bu ikisi arasında büyük bir mesafe bulunmaktadır. Günah, günah olarak kabul edilir ve cezayı gerektirir; mekruh ise yalnızca bir “terk-i evlâ” olarak görülür ve ona herhangi bir ceza terettüp etmez.

Bu tasavvur, her ne kadar fıkhî açıdan tanım düzeyinde doğru olsa da “ahkâmın felsefesi”, “amellerin vaz‘î etkileri” ve “manevî seyr u sülûk” perspektifinden bakıldığında son derece basitleştirici ve kimi zaman tehlikeli bir yaklaşımı yansıtmaktadır.

Öncelikle konunun iki anahtar kavramına kısaca açıklık getirelim:

* * *

Küçük Günah:
Özü itibarıyla Allah’a karşı bir itaatsizlik sayılan; ancak ilâhî hüküm koyucu bu fiil için cehennem azabıyla tehditte bulunmadığı ve belirli bir had cezası da tayin etmediği ameldir. Bununla birlikte, aynı küçük günah, üzerinde ısrar edilmesi veya hafife alınması (istihfaf) durumunda büyük günaha dönüşür.

* * *

Mekruh:
İşlenmesi halinde ceza ve yaptırım doğurmayan; ancak terk edilmesi sevap ve mükâfat kazandıran fiildir. Başka bir ifadeyle, Yüce Allah o fiili hoş görmez ve kulundan ondan uzak durmasını ister; fakat işlenmesi sebebiyle onu cezalandırmaz.

Şimdi asıl soru şudur: Cezayı gerektirmeyen bir “mekruh” fiil, nasıl olur da ilahî emre aykırılık ve cezaya müstahak olma özelliği taşıyan bir “küçük günah”tan daha yıkıcı olabilir?

* * *

Cevaba gelince:

1. Kümülatif ve sıradanlaştırma etkisi

Küçük günah, “günah” vasfını taşıması sebebiyle çoğu zaman bir tür utanç, pişmanlık ve vicdan azabıyla birlikte ortaya çıkar. Mümin, onu işledikten sonra tövbeyi düşünür. Buna karşılık mekruh, “haramlık” niteliğinden yoksun olması nedeniyle günlük hayatımızda kolaylıkla yerleşik hâle gelir. “Bu günah değil, sadece mekruhtur!” şeklindeki etiket, onun tekrar edilmesi ve süreklilik kazanması için bir gerekçeye dönüşür. Bu tekrarın iki yıkıcı sonucu vardır:

Birincisi, kalbin katılaşmasına yol açar. İlâhî nefrete ve hoşnutsuzluğa konu olan bir fiil, günlük bir alışkanlık hâline geldiğinde, zamanla kalbin nuraniyetini giderir ve insanı manevî incelikleri idrak etmekten mahrum bırakır.

İkincisi, çirkinliği sıradanlaştırır ve ruhun ilâhî emir ve yasaklara karşı hassasiyetini azaltır. Mekruh sınırlarını rahatlıkla ihlâl eden kimse, haram sınırlarına girmeye daha hazır hâle gelir. Mekruhlar, gerçekte haramın etrafındaki koruyucu alan ve ihtiyat bölgesidir.

Birinci Örnek: Yüksek Sesle Gülme ve Kahkaha

Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) sîretinde gülme, daima tebessüm şeklinde olmuştur. Kahkaha; yani sesli ve yüksek gülme, mekruh kabul edilmiştir. Bu fiil, görünürde bir günah değildir. Ancak doğurduğu sonuçlara dikkat ediniz. İmam Cafer-i Sadık (a.s), sahih bir rivayette şöyle buyuruyor:

Kahkaha (yüksek sesle gülme) şeytandandır.” [1]

Hz. Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) Ebû Zer’e yönelik meşhur vasiyetlerinde şu ifadeyi okuyoruz:

Ey Ebû Zer! Çok gülmekten sakın; zira o, kalbi öldürür.” [2]

Bir an durup düşününüz! Bu mekruhun etkisi nedir? “Kalbin ölmesi.” Hatalı bir bakış gibi bir küçük günah, kalbi bulandırabilir; ancak gaflet ve hafifliğin göstergesi olan kahkahanın tekrar edilmesi ve alışkanlık hâline gelmesi, insanın manevî hayatının merkezi olan kalbi bütünüyle işlevsiz kılar. Kalp öldüğünde artık Kur’an ayetlerini işitmekten etkilenmez, ölümü hatırlamakla sarsılmaz ve Rab ile münacattan haz almaz.

Şimdi siz hüküm veriniz: Hangisi daha yıkıcıdır? Üzerine bir leke düşmüş, fakat istiğfarla arınabilen canlı bir kalp mi, yoksa görünüşte temiz olmakla birlikte manevî hayatını bütünüyle yitirmiş bir kalp mi? Bu mekruh, seyr u sülûkün en temel aracı olan “Kalp-i Selim” (arınmış, sağlıklı ve bozulmamış kalp)in altyapısını tahrip etmektedir.

* * *

2. Harama götüren bir vasıta (araç) olma,

Birçok mekruh, yumuşak bir eğim (yokuş aşağı bir meyil) gibi, insanı büyük günahlara doğru sürükler.

İkinci Örnek: Aşırı Yeme ve Haddinden Fazla Tokluk

Tam anlamıyla doyma sınırına kadar yemek, mekruhtur. Emîrü’l-Müminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:

Aşırı yemekten sakınınız; zira o, kalbin katılaşmasına, namazda gevşekliğe ve bedenin bozulmasına yol açar. [3]

Faiz ve İslam Hukukundaki Yeri
Faiz ve İslam Hukukundaki Yeri
İçeriği Görüntüle

Bir namahreme, haz alma kastı olmaksızın atılan geçici bir bakış, istiğfarla anında temizlenebilecek bir küçük günahtır. Ancak mekruh olan aşırı yeme alışkanlığı ne yapar? Kalbi katılaştırır; insanı ibadetin ve gece münacatının lezzetinden mahrum bırakır ve türlü bedensel ve ruhsal hastalıklar için zemin hazırlar. Bu alışkanlık, bireyin maneviyatının altyapısını hedef alır ve onu, şehvetler başta olmak üzere diğer günahlar karşısında daha savunmasız hâle getirir.

* * *

3. Doğrudan vaz‘î etkiler

Bazı mekruhlar, insanın rızkı ve ilâhî tevfikleri üzerinde doğrudan vaz‘î etkilere sahiptir; bu etkiler, tekil bir küçük günahın sonuçlarına kıyasla çok daha ağırdır.

Üçüncü Örnek: İki Doğuş Vakti (fecrin doğuşu ve güneşin doğuşu) Arasında Uyumak

Sabah ezanı ile güneşin doğuşu arasındaki vakitte uyumak, meşhur olan mekruhlardandır. İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyuruyor:

Sabah uykusu uğursuzdur; rızkı uzaklaştırır ve yüzün rengini sarartır.” [4]

Bu mekruh, her ne kadar zahirde doğrudan bir itaatsizlik olmasa da insanın maddî ve manevî rızıklarının dağılım düzenini bozar. Bu alışkanlığa sahip olan kimse, seher vaktinin manevî bereketlerinden ve o saatlere takdir edilmiş rızıklardan kendisini mahrum bırakır. Bu durum, insan hayatında stratejik ve kalıcı bir kayıp oluşturur; hâlbuki geçici bir küçük günah, bazen tek bir salih amelle telafi edilebilir.

Din algımız, asgarî düzeyde ve yalnızca “cezadan kaçınma” esasına dayalı bir bakış olmamalıdır. Böyle bir anlayış, insanı mekruh ile haram arasındaki tehlikeli sınırda duraklatır. Oysa irfan sahibi ve kemale talip bir insanın yaklaşımı, azamî, “ilahî sevgi ve rızayı celbetme” temelli olmalıdır. Yüce Allah bir fiili “mekruh” olarak nitelediğinde, yani o fiili “sevmediği” anlamına gelir. Âşık bir kul için ise mâbudun bu “sevmeyişi”, o fiili terk etmenin en güçlü saikidir.

Meşhur mekruhların tehlikesi, onların “sıradanlaşması”, “kaygısızca tekrar edilmesi” ve “yıkıcı vaz‘î etkiler” doğurmasında yatmaktadır. Bu tür fiiller, sessizce işleyen bir termit ve güve gibi, iman ve maneviyatın temellerini içten içe oyar. Buna karşılık küçük günah, duvarda beliren bir çatlak gibidir; fark edildiğinde, insanı onarmaya ve tedbir almaya sevk eder.

Gelin, dinî basiret ile mekruhların sınırını, haramların sınırı kadar titizlikle koruyalım. Zira kemal zirvelerine ulaşmak, görünüşte sığ ama gerçekte derin vadiler olan mekruhlardan sakınmakla başlar.

-------------

[1]- el-Kâfî, c. 2, s. 664.

[2]- Şeyh Tûsî, el-Emâlî, s. 528.

[3]- Gurerü’l-Hikem, h. 2742.

[4]- Bihârü’l-Envâr, c. 83, s. 130.