.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
"Kayıp Medine"nin Peşinde: Çağdaş Dünyanın Kaosunda Nebevî Mesajı Yeniden Okumak
Yazan: Ayet Peyman
Hatemu'l-Enbiya'nın (sav) doğumunun şafağı, tarihteki bir takvim olayını anmaktan ibaret değildir; bilakis insanlığı cehalet ve tefrika çölünden, hikmet ve tevhid pınarına çağıran bir "yol haritasını" yeniden okumaktır. Ancak bugün İslam dünyasına baktığımızda, "Nebevî idealler" ile "toplumsal gerçeklikler" arasında acı bir çelişki göze çarpmaktadır. Bizler, "Alemlere Rahmet" olan o yüce Peygamber'in takipçisi olduğumuzu iddia ederken, sadece şekli ibadetlerle mi yetiniyoruz, yoksa günümüz krizlerini çözmek için onun "hikmet cevherini" çıkarmakta mı yetersiz kalıyoruz?
Günümüz İslam dünyası büyük bir paradoksla karşı karşıyadır; bir yanda teknolojik gelişmeler, modern şehirleşme ve bilgiye erişim imkânları artarken, diğer yanda toplumsal sermayenin erimesi, parçalanmışlık ve anlam kriziyle boğuşmaktayız. Orta Doğu'dan İslam dünyasının dört bir yanına kadar İslam coğrafyası, bugün çelişkili anlatıların ateşinde yanmaktadır; bazen din adına ahlakın köklerini baltalayan, bazen de "İslamofobi" etiketi altında tevhidin parlak hakikatini etnik ve mezhepsel bağnazlıkların tozu arkasına saklayan anlatılar...
Mevcut durumu tahlil etmedeki kilit nokta "yorum krizidir". Peygamber (sav), kabilelerin "cahiliye asabiyeti"ne esir olduğu bir dönemde gönderilmişti. O, "Ümmet" kavramını yerleştirerek, küçük kabile sadakatlerini yüce bir insanî ve imanî sadakate yükseltmişti. Ancak maalesef bugün İslam dünyası yeniden bir "Modern Cahiliye"ye sürüklenmiştir; öyle bir cahiliye ki, kökleri taş putlara değil; ideolojik, siyasi ve mezhepsel putperestliğe dayanmaktadır. Allah adına öfke ve şiddet üretildiğinde, bu tam anlamıyla "nübüvvetin zıddı"dır.
İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu rönesans, dinden uzaklaşmakta değil, "Sünnet-i Nebeviye eleştirel bir dönüşte" gizlidir. Sünnet-i Nebevî, tarih kitaplarındaki donuk bir metin değil, bir "yaşam metodolojisi"dir. Peygamber (sav) "yönetici" olmadan önce bir "ahlak öğretmeni" ve "gönüllerin tabibi" idi. Yükselen İslam medeniyeti, "iman" ile "akılcılığın" birlikteliğinin ürünüydü. Bugün İslam dünyasını perişan eden şey, "Nebevî akılcılığın" üzerine galebe çalan "zararsız şekilcilik" veya "tehlikeli aşırıcılıktır".
Peygamber Efendimiz'in (sav) veladeti, kendimize şu soruyu sormamız için bir fırsattır: Bizler gerçekten "güzel ahlakı tamamlamak üzere" gönderilen o Peygamber'in mirasçıları mıyız?
Bugün dünya, her zamankinden daha fazla "merhamet temelli bir akılcılığa" ihtiyaç duymaktadır. İslam dünyası bu tarihsel rehavet ve kaostan çıkmak istiyorsa, içi boş ideolojik ritüelleri tekrarlamaktan, sivil ahlakı yeniden inşa etmeye yönelmelidir.
Peygamber'in (sav) Medine'si, "çokluğun" "birlikte" eridiği bir şehirdi. Bugün İslam dünyası, insan onurunun mezhepsel ve siyasi sınırların üzerinde tutulduğu o bir arada yaşama modeline dönmeye muhtaçtır. Eğer "din" ile "ahlakı" yeniden bağlayamazsak ve "siyaseti" "tekfir ve bağnazlığın" zincirlerinden kurtaramazsak, Peygamber'in doğum günü sadece gösterişli bir ayine dönüşecek; dünyanın susadığı o büyük dönüşümün başlangıcı olmayacaktır.
Belki de Peygamber'in veladeti, kendimize şunu sormamız için bir uyarıdır: Barışa ve adalete susamış bir dünyaya, "huzur veren" mi yoksa "korku salan" bir İslam imajı mı sunuyoruz? Nebevî hakikat, bizim ahlakımızın aynasında tecelli etmesi gereken bir nurdur; aksi takdirde dünya, tefrikanın karanlığında kalmaya devam edecektir.




