.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Ahlâk
İhvân edindiği peygambervari risaleti doğrultusunda ahlâk konusu üzerinde çok durmuştur. Eğer bu konu hakkında Resaîl’de işlenmiş konuları genel bir sınıflandırmayla ahlâk felsefesi, ahlâk ilmi ve ahlâkî nasihatler şeklinde sınıflandıracak olursak en büyük pay üçüncü bölümün olacaktır. En az pay ise ilk bölümündür.
* * *
Tabiî ve Kesbî Ahlâk
İnsan ahlâkı iki türe ayrılır: Tabiî, yani insanın sonradan edinmediği ahlâk ve kesbî, yani insanın sonradan edindiği ahlâk.[1]
İnsanların tabiatlarının farklı olması, tabiî ahlâklarının farklılığının da sebebidir. Şu anlamdaki bazıları bazı fiilleri ve amelleri yapmaya daha yatkındırlar, bazıları da diğer bazı fiilleri ve amelleri yapmaya yatkındırlar.[2] Bu, tabiatları bazı fiilleri ve amelleri yapma üzerine olmayan diğerlerinin bunları yapma gücüne sahip olmadıkları anlamında değildir. Sadece onların, bu fiilleri ve amelleri yapmak için düşünmeye ve çaba göstermeleri gerekir.
Kesbî ahlâk övme ve yermenin, ödül ve cezanın, teşvik ve caydırmanın kaynağıdır. Zira bu ahlâk, insanın ihtiyarî fiili sayılır.[3]
Kesbî ahlâkın bazısı kötü, bazısı iyidir (ve iyi olanlar doğal olarak övülecektir.) Övülen ahlâk bazen akıl gereği iyi sayılır, bazen şer’î ahkâm ve emirler gereği. Yerilen ahlâk hususunda da vaziyet aynı şekildedir.[4]
Övülen ve yerilen fiilin tam manasını anlamak, hayır ve şerrin manasını anlamaya bağlıdır. İhvân’ın ibarelerinde hayır ve şerrin veya övülen ve yerilen fiillerin manasını açıklayan sözleri vardır. İhvân, insanda tabiî şehvetlerin ve eğilimlerin varlığının bir hikmeti olduğuna inanmaktadır. Bu tür eğilimler neticesinde ortaya çıkan ahlâka da çok önem veriyorlar. Onlar bu şehvetlerin ve bunlardan kaynaklanan ahlâkın varlığının hikmetinin, insanı menfaatine doğru gitmeye ve zararı def etmeye zorlaması olduğunu düşünüyorlar.[5]
Bu şehvetler münasip fiil ile beraber, uygun zamanda ve esas gayeleri doğrultusunda ortaya çıktıklarında hayırdırlar. Aksi takdirde şer diye anılırlar. Hayır fiil, ihtiyar ve irade ile yapıldığında fail övülür. Şer fiil ihtiyar ve irade ile yapıldığında ise fail yerilecektir. Övülen fiil düşünce ve akıl etme ile birlikte olursa bilgece olur, aksi takdirde cahilce olur. Bilgece yapılan fiil, şeriatın emir ve yasaklarına mutabık olursa fail ödüle müstahak olur, aksi takdirde cezaya layık olur.[6]
Öyleyse insanın ahlâkı, aynı hıltları ve tabiatları gibi dört türlüdür:
1. Tabiîye. İnsanın karakterinde ve yaradılışındadır.
2. Nefsânîye-yi ihtiyariye.
3. Akliye-yi fikriye.
4. Namusiye-yi siyasîye.
Bu mertebelerden her biri, kendi üzerindeki mertebenin mukaddimesi ve hâdimidir.[7]
İnsanın cüz’î nefislerine nispet edilen hayırlar ve şerler şunlardır: İlimler, ahlâk ve karakter, görüşler ve inançlar, sözler ve davranışlar. Bu hususların güzelliği veya çirkinliği bazen şeriat yoluyla anlaşılır. Yani şeriatın emrettiğini hayır, yasakladığını şer diye adlandırırız. Bazen de akıl ile idrak edilir. Yani bir fiil münasip bir zamanda ve mekânda ve de gerekli şartlarla beraber yapılırsa hayırdır, aksi takdirde şerdir. Bütün cihetlerden haberdar olmak (zaman, mekân ve şartlar) herkes için mümkün olmadığından arıtılmış bir kaynaktan eğitim almak gerekir. Enbiya da bu hususları insana aşikâr kılacak olan öğretmenlerdir.[8]
Yukarıdaki dörtlü sınıflandırmaya, İhvân’ın görüşlerinin muhtelif yerlerinde rastlanır. Öncelikle bu sınıflandırmada ilk mertebenin, yani tabiî ahlâkın, insanın irade ve ihtiyarının dışında olduğu noktasına teveccüh etmek gerekir. Ancak diğer üç rütbe insanın ihtiyarına dayanmaktadır. Yani son üç mertebeden birine uygun olarak övülen veya yerilen fiilleri yapmak, insanın ihtiyarına ve seçimine dayalıdır. Elbette bu nokta da İhvân’ın gözünden kaçmamıştır ki hidayette, insanın seçimi ve ihtiyarı, onun ihtiyarı dışında kalan hususlarda etkendir. Bu hususların en belirgini ise o ahlâkın sahibinin ihtiyarının alanı dışında kalan tabiî ahlâktır. Diğer şahısların ihtiyarı, onun niteliği üzerinde müessir olsa da durum böyledir.
İhvân, şahısların tabiî ahlâkları hususunda şöyle demiştir: İnsanlar kendi ahlâkları üzerine yaratılmışlardır. Bu, cesetlerin mizaçlarının bileşiminin ve doğum sırasında feleklerin konumunun değişik olmasıyla birbirinden farklı olur. Bazı insanlar övülen veya yerilen bir veya birkaç huya sahiptir, bazıları da başka huylara.[9]
Ay kürenin etkisinde olan varlıkların hepsi, gezegenlerin de etkisi altındadırlar. Bu etkiler varlıklarda iki sebeple birbirinden farklıdır: İlki, gezegenlerin aya veya yeryüzüne göre yönleri ve iniş veya çıkış halinde olmalarıdır. İkincisi ay kürenin etkisi altında olan varlıkların özlerinin farklı olmasıdır.
İkinci sebep, yani varlıkların özlerinin farklı olması, genel bir sınıflandırmada onları iki gruba ayırmaktadır: İlki maddî özlerdir. Yani dört unsurdan oluşanlardır. Diğeri ruhanî özlerdir. Bunlar hayvanların nefisleridirler.[10]
Gezegenler (farkın bu iki farkına teveccühle) insan ve hamilelik sırasında cenin üzerinde, gezegenlerin muhtelif hallerinin ve içerisinde bulundukları şartların neticesinde onların ahlâkını farklılaştıracak kadar etkilidirler. İnsan yaşamı boyunca bu tesirlerin etkilerine maruz kalır.[11]
Resaîl’in yazarları, her bir tabiatın ve mizacın, cesaret, zekâ, kin, unutkanlık, cömertlik vb. özellikleri olduğunu söylüyor ve insanları bu açıdan dört gruba ayırıyorlar:
1. Sıcak tabiata sahip olanlar.
2. Soğuk mizaçlılar.
3. Rutubetli mizaca sahip olanlar.
4. Kuru mizaçlılar.[12]
Mizaç farklılıklarının da bir sebebi vardır. Mesela toprak ve hava, sahip oldukları farklılıklarla mizaçları da farklılaştırmaktadırlar. Mesela tropikal bölgelerde mizaçlar soğuk olur veya tam tersi. Bunun kendisi bölgelerin etkilendiği burçların özelliklerinin ve gezegenlerin durumuna göre konumlarının farklı olmasından kaynaklanır.[13]
* * *
Ahlâk Farklılıklarının Kaynağı
İhvân, ahlâk farklılıklarının dört şeyden kaynaklandığına inanır:
1. Cesetlerin unsurları ve bileşimleri.
2. Bölgelerin ve şehirlerin toprağı ve havası.
3. Babaların, öğretmenlerin ve eğitimcilerin huylarına ve âdetlerine göre gelişim.
4. Doğum sırasında yıldızların ve gök cisimlerinin vaziyeti. Bu konular esas ve diğerleri cüziyattır.
Görüldüğü üzere dört etken de şahsın ihtiyar dairesinin dışındadır. Elbette bu dört maddenin, çoğunlukla tabiî ahlâk üzerinde doğrudan tesiri vardır. Ahlâkın diğer mertebeleri dolaylı olarak ondan etkilenirler. Bu mertebelerde ihtiyarın rolü mahfuzdur.
Bahsi geçen konuların beyanından kasıt şu noktayı anlatabilmekti: İhvân, insanın huyunu, ihtiyarı dışındaki etkilerin tesiri altında görmektedir. Ancak onları cebrî ekolden saymak mümkün değildir. Zira her zaman, insanın seçimine ve bunların neticesindeki ödül ve cezaya teveccüh göstermişlerdir. Bu yüzden muhataplarının ihtiyarına yön vermek için nasihat etmekten geri durmamışlardır.
İhvân Resaîl’de ahlâk farklılıklarının kaynağıyla ilgili söylediklerine ilaveten, daha geniş şekilde şahsiyetin yaratılışında müessir olan etkenlerden de bahsetmiştir. Bunu da kişilerin davranışları aynasında mütalaa ve ardı ardına halkalardan oluşan bir zincirle betimlemişlerdir.
Bu alanda çok önemli dört halka vardır: İnançlar, âdetler ve âdâp, ahlâk ve davranış veya ameller. Bu dört halka, diğer halkalara bağlıdır ve belki de ahlâkın kaynağının farklılığı hususunda bahsettiğimiz şeyler, bu tür ön halkalardan olabilirler.
Kişilerin şahsiyetlerinin ve nefislerinin farklılığı hususunda İhvân şuna inanır:
Her cisim bir sureti kabul ederek kendisinin suretsiz ve sade halinden daha üstün olur. Nefislerin hepsi de bu şekilde tek bir cinsten ve özdendir. Farklılıkları ilim, ahlâk, görüş, inanç ve amellerine bağlı olarak meydana gelir. Diğer bir yerde kardeşlerine yeni üyeler alırken izleyecekleri yolu gösterirken psikolojik ve davranışsal bir görüş sunarak şöyle demişlerdir: İnsanların zahirî amelleri zatî ahlâklarından, terbiye gördükleri âdet ve usullerden ve sahip oldukları inançlardan kaynaklanır.[14]
* * *
Dünya ve Âhiret
Dünya ve âhiret, dinlerin ahlâkî öğretileri mecmuasında çok önemli bir konudur. Dinlerin ve mezheplerin dünya ve âhiret yorumlarının niteliği, medeniyet tarihi sayfalarında rengârenk nakışlar işlemiştir. Müslümanlar arasında da İslam’ın ortaya çıktığı ilk günlerden itibaren dünya ve âhiret, sohbetlerin ve çıkarımların ihtilaflı olduğu bir konu olmuştur. Örneğin yaşama sırt çeviren, her şeyden uzaklaşan, uzlete çekilerek ibadetle meşgul olan bir grup ashabın hikâyesi meşhurdur. Peygamber (s.a.a) bunu duyduğunda onları çok kınamış ve şöyle buyurmuştur:
"Ben sizin peygamberiniz olduğum halde böyle değilim."
Bu tür olaylar ve "İslam’da ruhbanlık yoktur.", "Allah’ın ziynetlerini haram kılmayın." gibi hadisler, dünya ve âhiret hakkında İslam öğretilerinden çeşitli üsluplarda çıkarımlar yapılmış olduğunu bize anlatmaktadır. Çıkarımlardaki bu çeşitlilik Peygamber (s.a.a) döneminde sona ermemiş, aynı şekilde İmamların (a.s) dönemlerinde devam etmiş ve hatta günümüze dek sürmüş ve sürmektedir. İhvân’ın bu konudaki görüşü, Müslümanlar arasında revaçta olan inançlar mecmuasından ayrı bir şey değildir. Şimdi İhvân’ın bu konudaki görüşünü aktaralım:
Dünya ve âhiret muhalif ve zıt isimlere, anlamlara, hakikatlere ve sıfatlara sahip karşılıklı iki merhaledir. Dünya yakınlıktan, âhiret gecikmeden türemiştir. Ama dünya ve ahiretin hakikati hakkında şunları söylemek gerekir ki dünya, doğum gününden ölüm gününe kadar insanın başından geçen şeylerdir ve âhiret, ölüm gününden ve nefsin cesetten ayrılmasından itibaren insanın başından geçen şeylerdir. Dünya aynı rahim gibi, insanın asıl yolu üzerindeki bir menzildir.[15] Dünya, üzerinden geçilmesi ve kendisiyle meşgul olunmaması gereken bir köprüdür.[16]
Dünyaya rağbet, âhireti istemekle bir araya gelmez. Öyleyse kim âhiretten elini eteğini çekerse dünyaya rağbet eder. Âhirete yönelen ise dünyadan elini eteğini çeker. Dünyadan âhiret için azık almak gerekir. Çünkü âhiret dünyadan üstündür ve onun ehli de dünya ehlinden üstündür. Onların ahlâkı ve siyeri de daha kerim ve daha âdildir.[17]
Dünyaya eğilimi olan kimseler, yapılarında olan içgüdüleri ve şehvetleriyle meşgul olurlar ve tıpkı büyükbaş hayvanlar gibi düşünmeden o yönde hareket ederler. Âhirete eğilimi olan kimselerin ahlâkları içtihat, akıl yürütme ve tefekkür sonucu hâsıl olmuştur ve şeriata uyarak o ahlâka ulaşmışlardır.[18] Kusurlu nefisler kısa vadeli düşünürler, dünya hayatının süsünden başka bir şeye yönelmezler ve sadece dünyada ölümsüzlüğü arzularlar. Zira ondan başkasını tanımazlar. Ama yüce nefisler dünyaya yönelmekten sakınırlar, ahiretin peşindedirler, meleklere kavuşmayı ve gökyüzündeki melekuta yükselmeyi isterler. Bu da ancak cesetten ayrılmalarıyla kendileri için mümkün olur.[19]
İhvân âhirete rağbetle dünyayı istemenin bir arada olamayacağını savunur; ama dünya ve âhiret saadetinin birlikte olabileceğine inanırlar. Bu açıdan insanları dünya ve âhiret saadeti açısından dört gruba ayırırlar:
1. Dünya ve âhirette saadetli olanlar.
2. Dünyada saadetli, âhirette bedbaht olanlar.
3. Dünyada bedbaht ve âhirette saadetli olanlar.
4. Dünya ve âhirette bedbaht olanlar.[20]
İhvân dünya ve âhiret saadetini açıklarken ve tanımlarken derler ki dünyevî saadet, varlığın en iyi halinde, en kâmil gayeleriyle, mümkün olan en uzun müddet kalabilmesidir. Uhrevî saadet ise nefsin en iyi halinde, en mükemmel gayeleriyle sonsuza kadar kalmasıdır.[21]
* * *
Denge
Denge, âşina olduğumuz bir kelime ve geçmiştekilerin ahlâkî metinlerinde anahtar konumunda bir ıstılahtır. İnsan davranışlarda, ahlâkî sülûkta ve nefsanî melekelerde iki kutup olan ifrat ve tefrit arasında ruhsal ve davranışsal sahih bir örneğe ulaşırsa dengede durabilir. İhvân’ın dengeyle ilgili çizdiği tasvir, akıl ve tabiat arasındaki savaşı anlatır niteliktedir. Şu anlamda ki tabiatın gerektirdiklerinden uzak durmanın ve aklın gerektirdiklerine yakınlaşmanın denge olduğuna inanırlar ve şöyle söylerler:
İnsan nefsinin kuvveleri tabiat yönünden akla doğru meylederse dengeye ulaşır, melaike gibi olur, davranışları onların davranışlarına benzer ve nefsin bedenden ayrılmasından sonra onlara doğru gider. Akıl yönünden tabiata doğru meylederse şeytanlar gibi olur, lanetli iblisin hizbine girer, fiilleri şeytanların fiillerine benzer ve cisimden ayrıldığında onlarla beraber olur.[22]
Resaîl’in başka bir yerinde şahsiyet ve davranışta denge üzerinde dururlar ve kardeşlerini, denge özelliğine sahip yeni üyeleri çekmeye davet ederler. Onlara üye alımında kişilerin ahvalini dikkatle incelemelerini, mezheplerini ve inançlarını tanımalarını söylerler. Eğer sadakate ve kardeşliğe lâyıklarsa İhvân toplantılarına katılabilirler. Zira insanlar ve kavimler farklı tabiatlara sahiplerdir. Bazıları denge halinde değillerdir. Öyleyse insanlar arasından hayırsever, şükreden, emin, halim, cömert, cesur, arkadaş canlısı, iffetli, sabırlı, kanaatkâr, ince ve uygun olanları seçmek gerekir.[23]
Kötü ahlâkın kökleri hususunda İhvân şuna inanır:
Kibir, hırs ve haset gibi insanın yapısında olan nefsanî sıfatlar, yerinde, zamanında ve olması gerektiği kadar ortaya çıkarlarsa yerilmezler, aksine övülürler.[24]
Bu söz de İhvân’ın felsefî nizamında dengenin sahip olduğu konumdan kaynaklanmaktadır.
* * *
Ahlâkiyatın Kökleri
İhvân, insan ahlâkının köklerine inerken sonsuzluğa olan meylini ve yok olmak istememesini önemli bir esas kabul ederler ve insanın zâtî isteklerinin kökünün buna dayandığını söylerler. İnsanın ahlâkı ve karakteri, bütün davranışlarını etkisi altında bırakan isteklerinden kaynaklanmaktadır.[25]
Ahlâkiyatın diğer temellerinden olan ahlâk hakkında Peygamber’in (s.a.a) "Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir."[26] ayetinin açıklamasında buyurduğu hadisten istifade ederek ve ilham alarak insanın en temel ahlâkı unvanıyla yedi haslet tanıtmışlardır. Peygamber (s.a.a) bu ayetin açıklamasında şöyle buyurmuştur:
"Bu ayette yüce ahlâk bir aradadır. Bunlar yedi şeydir: Sana zulmeden kimseyi affetmek, seni nasipsiz bırakan kimseye bağışta bulunmak, senden ayrılan kimseye bağlanmak, sana kötülük yapan kimseye iyilik yapmak, seni aldatan kimsenin iyiliğini istemek, sana serzenişte bulanan kimse için Allah’tan bağışlanma dilemek ve sana öfkelenen kimseye karşı sabır göstermek."
Yüce ahlâkın esasları olan bu sıfatlar hususunda İhvân, insanın tabiatıyla bu yüceliklerin birbirine zıt olduğuna inanır. Yani insanın doğal eğilimi, bu ahlâkın aksinedir.[27]
İhvân kötü ahlâkın veya ahlâkî rezilliklerin kökleri hususunda da bazı şeyler söylemişlerdir. Mesela kibir, hırs ve hasedi günahların annesi ve şerlerin kökleri olarak kabul ederler ve her birinin dalları vardır.[28] Başka bir yerde insanlar arasında yaygın olan şerlerin çoğunun kökünün dünyaya rağbetin fazlalığında, dünya şehvetlerine, hazlarına ve riyasetine olan hırsta ve dünyada sonsuzluğun arzulanmasında olduğunu söylemişlerdir.[29] Buna mukabil bütün iyiliklerin esasını ve bütün faziletlerin kökünü dünyada züht, dünya hazlarına ve şehvetlerine duyulan rağbetin azlığı, âhirete rağbet, meadı çokça hatırlamak ve âhiret yolculuğuna hazırlık olarak görürler.[30]
Beğenilmeyen ahlâkın esaslarından ve köklerinden her birinin dalları vardır. Kibrin dalları arasında şunlar sayılabilir: Kendi görüşü karşısında hayrete düşmek, hakkı kabul ve ikrar etmekten kaçınmak, vacip hükümleri yapmamak, haddi aşmak, güçlüyken zulmetmek, alışverişte insafsızlık, vaciplerde gevşeklik, hakkı savunurken küstahlık ve kabalık, hitapta küfürbazlık ve aptallık, tartışma, inat, ahmaklık, kendi türünü küçük görmek, gösteriş ve diğerlerinin faziletlerini inkâr etmek.[31]
İhvân’a göre tamah da kötü hallerin ve fiillerin ortaya çıkmasına sebep olur. Örnek olarak şu durumları sayabiliriz: Acelecilik, bedeni ve ruhu zorluğa düşürme, mal biriktirmek için ruha zahmet verme, fakirlik korkusundan dolayı daha fazlasını isteme ve stok yapma, cimrilik, varlıklardan az faydalanma, yığdıklarından nasiplenememe, güvenilir kimseler hakkında suizan ve böyle kimselere iftira, emanete hıyanet, haramı isteme, yalancılık vb.[32]
Hasedin yol açtığı başka sıfatlar vardır. Örneğin kin, hıyanet, aldatma gibi sıfatlar düşmanlığın, tecavüzün, öfkenin, taş kalpliliğin, çirkin işlerin, savaşın, kan dökmenin vb. ortaya çıkmasına sebep olur. Bu amelleri aşikâr kılma imkânı olmadığında hile, kurnazlık, iftira, gıybet, laf taşıma, yalan ve benzeriyle sonuçlanır. Topluluğun dağılmasına, tefrikaya, gam ve üzüntüye yol açar.[33]
Ahlâkî rezilliklerin anası olan bu kötü sıfatlardan her biri, bir hikmet ve maslahat üzere insan nefsinde yer almışlardır. Kibrin, insanın yapısında yer almasının sebebi, nefis büyüklüğünün, işlerin idaresine ve riyaset makamına uygun kudretli şahısları ortaya çıkarmasıdır. Hırs, insanın kendi ihtiyaçlarını gidermesini sağlar ve haset de ilahi nimetlere ulaşma arzusu ve isteği hususunda rekabet yaratır.[34]
* * *
Züht
İslamî kültürde ve metinlerde revaçta olan ahlâkî kavramlardan birisi de zühttür. Bu ahlâkî kavram, İslam medeniyetinin muhtelif dönemlerinde çeşitli şekillerde tefsir edilip yorumlanmıştır ve Müslümanlar arasında çok çekişmeli yollar ortaya çıkarmıştır. Sûfîler de Müslümanların edep ve kültürü alanında kendilerinden geriye derin eserler bırakmışlardır. Onlar zühtleriyle iftihar ederlerdi. Bu yolda öyle bir cazibeye ulaşmışlardı ki dünya peşindeki tüccarlar da yamalı hırkayı giymeye tamah ederek ticarete yöneliyorlardı.
İhvân öğretilerinde zühdün de yüce bir konumu vardır. Öyle ki ilim ve imandan sonra mümin için zühtten daha üstün bir haslet tanımazlardı.[35] Zâhitlerin seçilmiş kimseler olduğuna inanır ve şöyle derlerdi: Allah yaratılmışlar arasından akıl sahiplerini seçti, onların arasından müminleri ayırdı ve müminler arasından âlimleri ve fakihleri seçti. Onların arasından ibadet ederek tövbe edenlere, iyi ve takvalı salihlere ayrıcalık verdi. Bu ayrıcalıklı seçilmişler arasından dünyanın eksikliklerinin farkında olan ve ahirete rağbet gösteren zahitleri ve ârifleri seçti.[36]
Züht, dünyanın ve şehvetlerinin terk edilmesi ve zarurî ihtiyaçların giderilmesine razı olunarak kanaat edilmesidir.[37] Zahitlerin özellikleri arasında az yemek ve şehvetleri terk etmek vardır. Bu özelliğe bağlı olarak ortaya çıkan sonuçlar arasında salim bedene, kuvvetli hafızaya, iyi anlayışa, nurlu kalbe, az uykuya, sadık rüyaya, hafif nefse, keskin göze, ince düşünceye, iyi duyan kulağa, salim duyulara, kesin görüşe, ilim edinmeye hazırlığa, iyi ahlâka ve çekiciliğe vb. sahip olmak vardır.[38]
Buna mukabil çok yemek kalbin enfeksiyonuna, bedenin hastalanmasına, rengin solmasına, Allah’ı anmanın unutulmasına, kalbin körleşmesine, ruhun alçalmasına, yakinin kaybolmasına, ilmin unutulmasına, aklın eksilmesine, cimriliğe, nefsin ağırlaşmasına vb. neden olur.
Zahitlerin diğer meziyetleri arasında iffet ve paklık vardır. Bu da emanet, takva ve vakar gibi özellikleri ortaya çıkarır. Zâhitler cömert, kerim, halim, kanaatkâr, rıza makamına sahip ve mütevekkil kimselerdir. Dünyada züht, bütün iyiliklerin anahtarıdır. Dünyaya rağbet ise bütün şerlerin anahtarıdır.[39]
* * *
Âdet
Âdet, tekrar sonucu insanda meleke haline gelen ve kolayca ondan ayrılmayan davranış anlamındadır. İhvân bu konuya ilgi göstermiştir. İhvân bir yerde evliyanın ve cennet ehlinin ahlâkını saydıktan sonra şöyle der:
Eğer onların zümresinde olmak istiyorsan onlara uy ve âdet edinene ve tabiatın haline getirene dek çalışarak, teveccüh göstererek ve çokça kullanarak onların ahlâklarına sahip ol. Nefsinde öyle yer etsin ki cisminle ruhun birbirinden ayrıldıktan sonra aynı şekilde seninle beraber olsunlar.[40]
Çokça tekrarlamak âdetin oluşmasını sağlar. Bu yüzden halk tabakalarının her birinin kendilerine has ahlâkı, karakteri ve âdâbı olur. Bu kendilerine has özellikler, o sınıfa has ameller ve tasarruflar sebebiyle ortaya çıkmışlardır.[41]
Toplumsal, meslekî ve benzeri konumlar neticesinde farklılaşan âdetler, bazen şartların ve durumların değişmesiyle kaybolurlar. Bu sebeple İhvân, insanların çoğunun değişebilir olduğunu düşünür ve muhtelif dünyevî hallerin ortaya çıkmasıyla insanların davranışlarının değiştiğine ama İhvân-ı Sâfa’nın böyle olmadığına inanır.
* * *
Aşk
İhvân’ın eğitimsel tefekkürünün temelleriyle ilgili konunun sonunda, (özel anlamda) eğitimsel görüşlerini beyan etmeden önce onların dilinden aşk konusunu özetle aktaracağız. Böylece onların insan bilime bakışlarını ayrı bir pencereden daha sunmuş ve insanın ruhsal gücünün haddini anlatmış olalım.
Resaîl’in yazarları aşkı delilik ve hastalık gibi tabirlerle andıktan ve aşktan muhabbetsiz bir üslupla bahsettikten sonra başka tabirler kullanmakta ve aşkı, ittihada şevkin şiddeti diye tanıtmaktadırlar. Açıklamasında da ittihadın, ruhsal hususların ve nefsanî ahvalin özelliği olduğunu söylemektedirler. Zira cismanî hususlarda ittihat mümkün değildir. Mümkün olan nihaî şey yakınlık, yalnızlık (baş başa kalmak) ve temastır, başka bir şey değil.
Aşkın başlangıcı sevgiliye nazar ve iltifattır. Bu görüş tohumun toprağa ekilmesi gibidir. Önce âşık, sevgiliye yakınlaşmayı ister. Maksadına ulaştığında onunla baş başa kalmayı arzular, sonra ona temas etmeyi ister. O zaman tek bir giysiyi giymek hoşuna gider ve bu yolda şevki sürekli artar.[42]
Aşkın, nefsin türleri ve mertebeleri kadar türleri ve mertebeleri vardır.[43] Nefsin üç türü olduğu için (nebatiye-yi şehvaniye, gazabiye-yi hayvaniye ve nefs-i nâtıka) aşkın da üç türü vardır: Yenilene, içilene ve nikâhlanılana aşk; üstün olmaya, yenmeye ve yönetmeye aşk; ilim ve fazilet elde etmeye aşk.
Aşkın ortaya çıkmasının sebepleri vardır. Örneğin aynı burçta doğmak ve diğer astrolojik etkenler.[44]
İlimde nefislerin mertebeleri ve dereceleri, onlara olan aşkı belirlemede müessirdir. Nitekim avam, ilmin güzel eserlerini görünce onu sever, havas ise o eserin sahibine âşık olur.[45]
İhvân’ın aşka yaptığı tanım, bir yere kadar insan ruhunun yüksek kapasitesini anlatır niteliktedir ama bu tanım, onların bakışlarının irfanî rengini azaltacak ibareler arasında yer almıştır.
* * *
Eğitim ve Öğretim
İhvân’ın düşünce alanında eğitim ve öğretim büyük öneme sahiptir. Hatta şöyle söylenmiştir:
İhvân’ın hedefinin geniş anlamıyla eğitim ve öğretim olduğu söylenmiştir. Yani insanın derinliklerindeki kabiliyetleri kemâle ulaştırmak ve bunlara semer verdirmektir. Onun tekâmülü, kurtuluşunun ve manevî özgürlüğe kavuşmasının şartıdır. Neredeyse bu mecmuanın (Resaîl) her bölümü, okuyucuyu bu dünyada zindanda olduğuna ve marifet anahtarıyla bu zindandan kurtulabileceğine dair uyarmaktadır.[46]
İhvân kendisini enbiyanın varisi kabul eder. Kendisini nefisleri deva etme, insanları hayatın yüce maksadına doğru yönlendirme ve onlara eğitim-öğretim verme konumunda görür. Neticede onların Resaîl mecmualarında eğitim ve öğretim mümtaz bir konudur. Lâkin dağınık olarak bu konuyu işlemişlerdir. Görüşlerine ulaşabilmek için Resaîl’in satır aralarında bu konuyu aramak gerekir.
Şimdiye dek İhvân’ın öğretilerindeki eğitimsel görüşlerinin temelleriyle ilgili birçok konuyu beyan ettik. Şimdiye dek işlediklerimiz, İhvân’ın eğitimsel ekolüyle ilgili kâmil bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Ancak İhvân’ın eğitim-öğretim konusunda bazı açıklamalarını aktarmak ve geçmiş konulardan bazılarına işaretle tekrar üzerinde durmak, her ne kadar biraz belirsizlik taşısa da bu temellerden kaynaklanan neticeleri ve bu temellerle neticeler arasındaki uyum oranını tasvir edebilir.
* * *
İlim ve Öğretim Hakkında
İlim, âlim nefiste malumun suretinden ibarettir. Bunun zıddı cehalettir ve nefiste o suretin yokluğudur.[47] Nefsin nezdinde malum suretin hâsıl olması, nefsin allâme kuvvesiyle gerçekleşir. Malumatın şekillerini (suretlerini) onların maddesinden ayırır ve nefiste görüntüler. Gerçekte nefis o şekiller için madde gibi ve o şekiller nefis için suret gibi olurlar.[48]
Âlim nefis bilfiil (aktif) allâmedir ve öğrenen nefis bilkuvve (potansiyel) allâmedir.[49] Yani her malumun sureti, her bilkuvve öğrencinin nezdinde mevcuttur ve onu öğrendiği zaman kendisinde bilfiil hale gelecektir. Öyleyse bir şeyin öğrenilmesi, kuvveden fiile doğru hareketten başka bir şey değildir. Öğretim bu hareketi gösterir, öğretmen yol göstericidir ve malum, kişinin kendisine doğru yönlendirildiği amaçtır. Bilkuvve allâme olan her nefis, kaçınılmaz olarak kendisini kuvveden fiile götürecek olan bilfiil allâmedir.
İhvân, tezekküre göre ilmin tanımını Eflatun’a ait kabul etmektedir. Ancak bunun tefsirinde tevil yaparlar ve derler ki kastedilen insanın öğretime duyduğu ihtiyaçtır. Neticede ilimlerin nefiste fıtrî olması veya daha önceden yerleştirilmiş olması düşüncesini reddederler.
* * *
İlimlerin Cinsleri
Müslüman âlimler, ilim öğrenmek isteyenlere ve araştırmacılara yol göstermek amacıyla ilimleri tanıtmış ve sıralamışlardır. Böylece işlerinin ne olduğunu, hangi konuda araştırma yaptıklarını, bu sayede hangi faydaları edineceklerini ve hangi faziletlere sahip olacaklarını bilebilirler. Bu mukaddimeleri bilmek, insanın her ilmi öğrenmek için bilinçle ve uzak görüşlülükle adım atmasını sağlar, gaflet ve bilgisizlikle değil. Farabî’nin deyimiyle:
…Hangisinin daha üstün, daha faydalı, daha köklü, daha mutmain, daha kaynaklı ve hangisinin daha gevşek yapılı, temelsiz ve kaynaksız olduğunu anlamak için ilimleri mukayese eder.[50]
İhvân’ın ilimlerin cinslerini tanıtmasının amacı da aynıdır. Şöyle söylemişlerdir:
İlim taliplerine amaçları doğrultusunda yol göstermek ve onları isteklerine ulaştırmak için ilimlerin cinslerini ve o cinslerin çeşitlerini zikretmek istiyoruz. Zira nefislerin çeşitli ilimlere ve fenlere olan eğilimleri (tıpkı bedenlerin muhtelif tat, renk ve kokulardaki yiyeceklere olan meyilleri gibi) birbirinden farklıdır.[51]
Beşer ilminin üç temel cinsi veya dalı vardır:
1. Matematik.
2. Dinî ilimler.
3. Hakiki felsefe.[52]
İlk kısım çoğunlukla geçim sağlamak ve dünyevî yaşamın salahı için ortaya çıkmıştır ve dokuz türü vardır:
1. Yazma ve okuma.
2. Lügat ve nahiv.
3. Hesap ve alışveriş.
4. Şiir ve aruz.
5. Fal.
6 .Sihir, kimya ve fizik.
7. Ustalık ve zanaat.
8. Ticaret ve tarım.
9. Tarih ve hal şerhi.
İkinci kısım, yani dinî ilimler, nefislerin tedavi edilmesi ve ahiretin istenmesi sonucu ortaya çıkmıştır ve altı türü vardır:
1. Nüzul ilmi.
2. Tevil ilmi.
3. Rivayetler ve haberler.
4. Fıkıh, sünnetler ve ahkâm.
5. Nasihatler, vaazlar, züht ve tasavvuf.
6. Rüya tabiri.
Hakiki felsefe adını taşıyan üçüncü kısmın dört türü vardır:
1. Matematik. Hesap, geometri, astroloji ve musiki dallarını içerir.
2. Mantık. Şiir, hitabet, cedel, delil ve safsatayı içerir.
3. Fizik. Cisimlerin kökleri, felekler ve gezegenler, varoluş ve yokoluş, atmosfer, madenler, bitki ve hayvan bilimi gibi konuları içerir.
4. İlahiyat. Allah Teâla’nın zatı ve sıfatları, ruhanî ilimler, nefsanî ilimler, siyaset ve mead ilmi gibi konuları içerir.
İhvân nezdinde en üstün ilmin, Allah’a ve sıfatlarına dair marifet olduğunu ekleyelim.[53]
* * *
Zanaat ve Kısımları[54]
Günümüzde zanaat kelimesini duyunca aklımızdan geçen anlam, İhvân’ın irade ettiği kavramla farklılık gösterir. İhvân’a göre zanaatın manasına, kelimenin günümüzdeki mânâsı da dâhildir. Resaîl yazarlarının dilinde zanaat, ilmî ve amelî zanaatları kapsayan genel bir unvandır.
İlmî zanaatlar, ilimler ve mukaddimeleri unvanı altında tanınan konuları içerir ve konusu ruhanî özler, yani öğrencilerin nefisleridir.[55] Amelî zanaat da âlemin zanaatkâr nefsinde olan bir suretin dışarı çıkarılmasından ve onun maddeye, madde ve suretin bir bileşimi olarak yerleştirilmesidir.[56] Bütün zanaatlarda maharet, maddede suretin oluşturulması ve dünyevî hayatta kullanmak amacıyla tekmil edilmesidir.[57]
Amelî zanaatların konusu nefsanî özlerdir.
Beşerî zanaatlar temel ve zâtî amaçların bir parçasıdırlar. Bir zaruret sebebiyle ortaya çıkmışlardır. Diğer bazı zanaatlar, temel zanaatlara tabi ve bunların hizmetindedir. Bazen onların tamamlayıcısı, bazen de süsleridirler. İnsanın temel amacı olan zanaatlar üç tanedir: Tarım, dokumacılık ve ev yapımı. Değirmencilik, fırıncılık, iplikçilik, terzilik, hafriyatçılık ve benzeri diğer zanaatlar, temel zanaatların tamamlayıcısı niteliğindedirler.[58]
İhvân, zanaat öğrenmeyle ilgili şuna inanır:
Bir zanaatı öğrenen, kendi nefsinde o zanaatın eserlerinin suretlerini taşır. Öğrenim gördüğünde de o suretler onda bilfiil hale gelir.[59]
* * *
Öğrenciliğin Hedefi
İlmin dallarından her biri, insanın bir ihtiyacını giderir ve onun için iyi olan bir şeyin elde edilmesini sağlar; ama bütün ilimler, müşterek bir amaca ulaşmak içindir. Herhangi bir ilim dalıyla uğraşmak, o amaca ulaşmayı sağlamalıdır. O amaç, insanın yaratılış gayesinin hedefine doğru hareket etmesi, ahlâk tezkiyesi ve âhiret âlemine hazırlıktır. İhvân ilmin hedefinin, âhiret yurdunda beka için nefislerin özlerinin ıslahı, ahlâk tezkiyesi ve ahlâkın kemâle erdirilmesi olduğuna inanır.[60]
Bu varsayım dinî ve ilahî ilimlere özgü değildir, aksine bütün ilimleri kapsar. Geometri, astroloji, musiki gibi ilimlerin de manevî garezleri vardır. Mesela İhvân geometri tahsilinin amacının, nefislerin mahsusattan mâkûlâta, cismaniyetten ruhaniyete ve varlığın aşağı mertebesinden (madde) en yüksek mertebelerine (soyut) ulaşacak yolu bulabilme olduğuna inanmaktadır.[61] Astroloji tahsili ise sefalı ruhları felekler âlemine, gökyüzü tabakalarına, ruhani menzillere, mukarreb meleklere, paklığa ve Ruhu’l-emin’e ulaşmaya teşvik etmektedir.[62]
Musikinin amacı ise bedenlerden ayrılmalarından (ölümden) sonra melekî nefislerin ve düşünen insanların felekler âlemine yükselmesini teşvik etmektir.[63]
* * *
İlmin Eğitimsel Eserleri
İhvân Resulullah’tan (s.a.a) bir rivayet naklederek ilmin eserlerini ve neticelerini saymışlardır. Mesela Peygamber’in (s.a.a) şu buyruklarına işaret etmişlerdir: İlim haşyet ve yakınlaşma sebebi, yol gösterici ve düşmanlar aleyhine bir silahtır. Ziynet sayılır, insanın yücelmesini sağlar. Kemâl yolunda gözlerin ışığı, bedenlerin gücü ve kulların merdivenidir. İlim itaat ve ibadet vesilesi, iyiyi kötüden ayırt etme aracı ve amelin imamıdır.[64]
İlim, sahibine şeref, izzet, ihtiyaçsızlık, güç, yücelik, yakınlık, kemâl, kerem, hayâ, heybet ve selamet gibi iyi özellikler kazandırır.[65]
İlim, âhiret hazlarına kavuşmayı mümkün kılar, insanın fiillerinin pak ve bilgece olmasını sağlar. İlim, âhiret ehlinin diğerlerine üstünlüğünün ölçüsüdür. Nefisleri cehaletin ölümünden kurtarıp canlandırır, gaflet uykusundan uyandırır ve melekûtun yolunu gösterir.[66]
Nefis ilim ve hikmet azığıyla kemâl yolunda ilerler ve öyle gelişir ki nefs-i küllîye benzer. Yüce âleme ulaşır,[67] selamet ve sıhhat bulur, nurlu ve parlak olur.[68] Kendisine sahip olanı âhirete çağırmayan ve âhirete ulaşma yolunda ona yardımcı olmayan ilim, kişinin boynunda bir vebal ve kıyamet gününde zararına olacak bir cihettir.[69]
İlim iyi neticelerini herkese sunmaz, bazı kimseler ilim ağacından acı meyveler toplarlar. Bu acı meyveler kibir, ucb, caka satma, muhalefet ve tartışmanın fazlalaşması, iktidar arzusu, taassup, ilim ehline düşmanlık ve kin gütme, amelin terk edilmesi, dünyaya düşkünlük ve hırs türünden ahlâk ve melekelerdir.
Dünyaya ve dünya şehvetlerine rağbet eden bir âlim, kendisi şifa bulma ümidi olmayan bir hastayken diğerlerini tedavi etmeye çalışan doktora benzer. Dünyaya karşı zâhit, Allah’ın dinine ve âhiret yoluna dair bilgili olan bir âlim, dünyaya rağbet eden bin âlimden daha iyidir.[70]
* * *
İnsan; Öğrenebilen ve Eğitilebilen Bir Varlık
İnsan, unsurların mutedil bir bileşiminden meydana geldiği ve son derece dengeli bir varlık olduğu için ruhsal açıdan öyle bir yaratılışa sahiptir ki bütün ilimleri öğrenmesi mümkündür.[71] Her ne kadar bazıları, bazı ilimleri öğrenmeye daha yatkın olsalar bile, tabiatlarına uygun olmayan ilimleri öğrenmek isteyen kimseler de çaba gösterdiklerinde o ilmi öğrenebileceklerdir.[72] İhvân’ın yeni üyeler alırken yaptığı değerlendirmede vesveseye kaçan derecede dikkat göstermesi, liyakatsiz insanlarla oturup kalkmanın, grup üyelerinde kötü etkiler bırakabilecek olmasındandır.[73] Bu, insanın eğitilebilirliğini anlatmaktadır. İhvân’ın kendi grubundan bazılarını, görüşlerini tebliğ etmesi ve yaygınlaştırması için seçmesi de insanın etki altında kalan, diğer bir deyişle öğrenebilen ve eğitilebilen bir varlık olduğuna dair inançlarını göstermektedir.[74]
* * *
İnsanların Farklı İlimlere ve Zanaatlara Yönelmesi
İnsanların eğitim ve öğretim eğilimleri birbirlerinden farklıdır. Bazılarının amacı vardır, bazıları isteksizdir. Bazıları delil yoluyla doyuma ulaşırlar, bazıları diğer yollarla.[75] İlimlere ve zanaatlara eğilimdeki farkların kaynakları çeşitlidir. İhvân’a göre bu etkenler şunlardır: Kabiliyet, bilgilerin ve bilinenlerin farklılığı, ahlâkın, âdetlerin ve tabiatların çeşitliliği.[76]
Bazı insanlar belli bir veya birkaç zanaatı öğrenmeye daha yatkındırlar. Onların tabiatları bu zanaatlara uygundur, kolaylıkla öğrenirler. Hatta bir zanaatı kendi kendine öğrenen kimseleri dahi görmek mümkündür. Böyle kimseler o zanaatın bir ustasını gördüklerinde, biraz üzerinde düşünerek o ustalığa sahip olurlar. Diğer bazıları ise çokça öğretime ve devamlı teşvike ihtiyaç duyarlar. Bazıları da belli bir zanaatı öğrenmeyi başaramazlar; çünkü tabiatlarıyla uyumlu değildir. Zira insan için zanaat, sadece onuncu burcundan doğan yıldızının gösterdiği yönle mümkün olur. Öyleyse ne zaman Mars, venüs veya Merkür onun üzerine doğacak olsa, bir zanaatı öğrenebilecektir. Ancak eğer Güneş, Satürn, Jüpiter veya Ay bir çocuğun üzerine doğacak olursa, o çocuk asla bir zanaat öğrenemez.[77] Elbette belli gezegenler sebebiyle zanaat öğrenilmemesi her zaman bir eksiklik sayılmaz. Nitekim eğer Güneş, insanın onuncu burcunu gösterirse, nefsin büyüklüğü sebebiyle zanaat öğrenemeyecektir.[78]
Allah her bir ilim ve âdâp türü için bir ümmet yaratmış ve onların yapısına bu ilmin muhabbetini yerleştirmiştir. Onlara o ilmi öğrenme imkânını bağışlayarak bu ilimleri sürdürmelerini sağlamıştır.[79]
* * *
Şahsiyet ve Eğitim Üzerinde Çevrenin Tesiri
Coğrafî ve toplumsal çevre, insanın şahsiyeti ve eğitimi üzerinde etkilidir. Coğrafî çevre, insanların farklılıklarında müessir bir kaynaktır. Zira her suda ve havada belli bir mizaca daha fazla rastlanır. Mesela tropikal bölgelerde mizaçlar daha soğuk olur.[80] Toplumsal açıdan da bu etki çok önemlidir. Zira insan, etrafında gördüğü ilişkilerin ve davranışların etkisi altında kalır. Öyleyse toplumun insan üzerindeki tesirinde, aile ve okul gibi toplumsal birimlerin etkileri üzerinde durmak gerekir. Zira bu çevrelerdeki ilişkiler, çocuklar tarafından daha kolay gözlemlenebilir. İhvân’ın aile ortamına, ebeveynlerin ve aynı şekilde öğretmenler ve arkadaşlar gibi yakın çevredekilerin inanç, ahlâk ve âdetlerine[81] teveccühü, bu konuya şahitlik etmektedir.[82] İhvân, insanların diğerleriyle sürekli temasta bulunurlarsa değişeceklerine ve onlardan etkileneceklerine inanır. Mesela cesur kimselerle –anne, baba, öğretmen veya oyun arkadaşı olabilir- irtibatta olan çocuklarda bu sıfat gelişir.[83]
İhvân zanaat öğrenme becerisi hakkında da şöyle demiştir:
Babaların ve ecdadın zanaatı, onların çocukları için daha kolaydır. Özellikle de baba, evladını o yola yönlendirirse, neticede çocuk o zanaatta daha usta ve daha köklü olur.[84]
* * *
Doğru Öğretim Yöntemleri
Öğretim esası ve zarureti, inkâr edilemez bir husustur. İhvân da bu önemli zarureti defalarca hatırlatmışlardır. Öğretmenin varlığının önemine de teveccüh göstermişlerdir. Onlar da hem ilimler, hem de zanaatlar hususunda insanın kuvvelerini aktive edebilmek için öğretmenin varlığını zarurî saymışlardır.[85] Elbette Allah Teâla’yı hakiki öğretmen kabul etmişlerdir. Öğretim olmadan kendi başına ilimlere ulaşmanın da mümkün olmayacağına inanmaktadırlar. Elbette İhvân bir kimsenin zahirde öğretmen olmadan bir ilme ulaştığını gördüğünde, bu ilmi ilahi öğretim yoluyla elde edilmiş sayıyordu.[86]
Eğitim ve öğretim zekâ ve akıl gerektirir. İhvân’ın defalarca üzerinde durduğu akıllıca noktalardan biri, eğitim ve öğretimde kişilerin farklılıklarını göz önünde bulundurmaktır. Onlar, halkın muhtelif kesimlerine karşı, muhataplarının durumlarını göz önünde bulundurarak konuşmak ve şahsiyetlerine, düşüncelerine ve görüşlerine uygun yollarla onları davet etmek gerektiğine inanırlar. Bu yüzden halkın muhtelif kesimlerinin sıfatlarını tanımak, öğretim ve tebliğ için zarurîdir.[87]
Peygamberler de halkın ahvalinin farklılığını göz önünde bulundurmuşlar ve her grup ve tabakaya, kendilerine uygun ve salahlarına olan şeyleri beyan etmişlerdir.[88] İhvân bu görüşü dikkate alarak, mübelliğlerini kendi meramlarını anlatmak üzere muhtelif halk tabakalarına göndermişlerdir. Bu yapılırken her grubun mübelliği, onların ahvaline uygun olacak şekilde seçiliyordu. Mesela meliklerin, emirlerin ve idarecilerin, kâtiplerin, zanaatkârların, âlimlerin ve fakihlerin çocuklarının mübelliğleri birbirlerinden farklıydı.[89]
İhvân’ın farklılıklara teveccühü, toplumsal ve sınıfsal farklılıklara münhasır değildi, genel olarak kişilerin kültürel kimliklerini de dikkate alıyorlardı. Bu sebeple Hz. Mesih (a.s) ile Hz. Muhammed’in (s.a.a) hitaplarındaki farkı tahlil ettiklerinde, bu iki büyük peygamberin üsluplarındaki farklılığın, muhataplarının kültürel altyapılarından kaynaklandığı sonucuna varıyorlar.[90] Boş zihinlerin, eğitim almaya daha yatkın olduğunu söyleyerek çocukların ve gençlerin eğitim ve öğretimine daha çok özen göstermişlerdir.[91]
İhvân’ın dikkate aldığı farklardan bir tanesi, eğitim ve öğretimde çok ciddi bir nokta olan gelişim merhaleleridir. Eğitimin daha faydalı ve daha müessir olabilmesi için mahsusattan başlamak gerekir. Zira algılanabilen şeyleri öğrencinin anlaması daha kolaydır. Bu yüzden geometrinin, mantıktan önce öğretilmesini tavsiye ederler. Zira her ne kadar anlamları soyut olsa da geometri örnekleri gösterilebilir.[92]
İhvân kişisel farklılıklara teveccühünün devamında, kişilerin bir ilme olan aşinalık derecelerini de dikkate almıştır. Neticede bir ilmin öğretiminin başlangıç merhalelerinde bilgilerin telkin edilmesi gerektiğine inanmaktadır. Çocuk sadece taklit ve kabul ile bunlarla yüz yüze gelir. Sonra daha yüksek rütbelerde meseleleri tahlil ve analiz eder. Bu nokta öğretime münhasır değildir. İnançla ilgili konularda da taklitle başlanmalı, daha sonra sağlam kalbî imana ulaşmak için araştırma yapılmalıdır.[93]
Bütün bu farklara ilaveten şu noktaya da dikkat etmek gerekir ki bazı ilimler, sahip oldukları yücelik sebebiyle herkes tarafından öğrenilemezler. Öyleyse Hz. İsa Mesih’in (a.s) şu buyruğunu kulağımıza küpe yapmamız gerekir:
Hikmeti ehil olmayanların ihtiyarına bırakmayınız ki onlara zulmetmiş olursunuz ve ehlinden de uzak tutmayınız ki onlara zulmetmiş olursunuz.
İhvân’ı kendi görüşlerini yaymada gizliliğe iten şey, bu nokta idi. Yani onlar meliklerden veya avamdan korktukları için bu üslubu seçmemişlerdi; kendi ilimlerinin değerli olduğuna inanıyorlar ve bu ilimleri öğretirken ve yayarken sahip olduğu yüceliğe uygun davranılması gerektiğini düşünüyorlardı.[94]
* * *
İlmin ve Âlimlerin Mertebeleri
Bazı ilimlerin zâtî yüceliğinden bahsedildiğine göre, İhvân- Sâfa nazarında ilimlerin mertebeleri ve birbirlerine üstünlükleri olduğu, aynı zamanda ilim ehlinin de bu şekilde olduğu konusunu zikretmek münasip olacaktır. Her ilim ehlinin efdali, o ilimde sabit olan, temellerini ve cüzlerini bilen kimsedir. İnsanlar avam, ulemanın havası ve ilimlerde baliğ ve sabit olanlar ve orta düzeydekiler şeklinde üç gruba ayrılır. Bu üç gruptan her biri için, kendilerinin salahına ve gerekli olan ama diğerleri için aynı şekilde olmayan bir ilim vardır. Ancak herkesin bilmesi gereken din ilmi, din âdâbı ve amelleridir. Öğrenilecek ilimler seçilirken önce vacip olan ilimlerden başlanılmalıdır.[95]
İhvân ilim ashabının mertebelerinin farklı olmasıyla ilgili beyanlarında, uzmanlığın öneminde de değinmiştir. Bütün ilimler ve zanaatlar, kendi ehilleri arasında sabit ve ortak esaslarla tanınırlar. Bu esaslar o ilmin veya zanaatın bütün ehli arasında kesin ve sarsılmazdır. Ancak ayrıntılarda birbirleriyle ihtilafları vardır. Bunun da muhtelif sebepleri ve etkenleri vardır. Bu etkenler arasında bilgi veya tecrübe düzeyi farkı ve o ilim sahiplerinin üstünlük derecesi sayılabilir. Bu doğal bir durumdur. Görüşlerin farklılığında kötü ve acı verici olan, bilgisizlerin ve akılsızların beyan ettiği görüşlerden kaynaklanan ihtilaflardır. Öyleyse bir ilmin usulü üzerine bilgisiz kimselerin, o ilmin konuları ve ayrıntıları hakkında görüşlerini beyan etmeleri reva değildir.[96]
Âlimlerin akıllarının mertebelerinin ve idraklerinin farklı olması etkeni de ilmî ihtilafların ortaya çıkmasında müessirdir. Önemli olan nokta, İhvân’ın ilmî görüş farklarını doğal bir durum kabul etmesidir. Bu şekilde muhataplarına geniş görüş ve düşüncelere âlimane bir bakış açısı kazandırmaktadırlar. Lâkin kabul etmedikleri şey, âlimin tenakuz girdabına kapılıp gitmesidir. Yani İhvân, bir kişinin görüşlerinde tenakuzdan kaçınmasını mümkün görmekte ve bunu inançlarıyla amellerini denk tutabilmesi için gerekli saymaktadırlar.[97]
* * *
Öğretmen ve Öğrenci İlişkisi ve Her Birinin Şartları
Öğretmenin sahip olması gereken sıfatları, İhvân’ın şu cümlelerinde bulmak mümkündür:
İnsanın en büyük saadetlerinden biri, yüksek dereceli, âlim ve eşyanın hakikatlerine ârif bir öğretmene sahip olmaktır. Ceza gününe yakin eden, din ahkâmına âlim olan, ahiretle ilgili hususları bilen, mead ahvalinden haberdar olan ve insanı ona doğru irşad eden bir öğretmen…[98] Akıllı, iyi tabiatlı, güzel huylu, açık zihinli, ilmi seven, hakkı arayan ve mezheplerden herhangi birinin görüşüne dair taassubu olmayan bir öğretmen.[99]
Öğretmenler öğrencilerine arkadaşça ve şefkatli davranmalıdırlar. Onlardan ücret alırken tamah etmemeli ve onlara minnet koymamalıdırlar…[100] Salahiyetli öğrencilere ilim verme hususunda ihmalkârlık yapmamalı ve liyakatli olmayanlara ilim öğretmekten kaçınmalıdırlar.[101]
İhvân öğrenci ile ilgili, ilim talibinin şu yedi hasleti taşıması gerektiğini söyler: Soru ve sükût, dinleme, tefekkür, öğrenilenlere amel etme, doğruluğu kendisinden bekleme. Öğrenci her zaman ilminin ilâhî nimetlerden olduğunu hatırlamalıdır. Güzel yaptığı işler karşısında hayret etmeyi bırakmalıdır.[102] Öğrenci, öğretmeni karşısında mütevazı olmalı, onu yüceltmeli, hakkına riayet etmeli ve ona saygı göstermelidir.[103]
- - - - - - - - - - - - - - -
[1] A.g.e., c. 1, s. 306.
[2] A.g.e., c. 3, s. 532 ve 533.
[3] A.g.e., s. 308.
[4] A.g.e., s. 335.
[5] A.g.e., s. 318.
[6] A.g.e., s. 318 ve 319.
[7] A.g.e.
[8] A.g.e., c. 2, s. 480.
[9] A.g.e., c. 4, s. 44.
[10] A.g.e., c. 2, s. 431.
[11] A.g.e.
[12] A.g.e., c. 1, s. 299.
[13] A.g.e., s. 304 ve c. 2, s. 57.
[14] A.g.e., c. 4, s. 46.
[15] A.g.e., c. 1, s. 328 ve 329.
[16] A.g.e., s. 383.
[17] A.g.e., s. 385-387.
[18] A.g.e., s. 332.
[19] A.g.e., c. 3, s. 284 ve 285.
[20] A.g.e., c. 1, s. 331.
[21] A.g.e., s. 317 ve 318.
[22] A.g.e., c. 4, s. 234 ve 235.
[23] A.g.e., s. 43.
[24] A.g.e., c. 1, s. 354 ve 355.
[25] A.g.e., s. 310 ve 316.
[26] A’raf: 199.
[27] Resaîl; c. 1, s. 333 ve 334.
[28] A.g.e., s. 351.
[29] A.g.e., s. 356.
[30] A.g.e.
[31] A.g.e., s. 351.
[32] A.g.e., s. 351 ve 352.
[33] A.g.e., s. 352.
[34] A.g.e., s. 354 ve 355.
[35] A.g.e., s. 357.
[36] A.g.e.
[37] A.g.e., s. 358-360.
[38] A.g.e., s. 358-360.
[39] A.g.e., s. 360 ve 383.
[40] A.g.e., s. 334.
[41] A.g.e., s. 320 ve 321.
[42] A.g.e., c. 3, s. 269-275.
[43] A.g.e., s. 279.
[44] A.g.e.
[45] A.g.e., s. 279 ve 284.
[46] Nazar-i Mütefekkiran-i İslamî Derbare-i Tabiat; s. 54 ve 55.
[47] A.g.e., c. 1, s. 262.
[48] A.g.e., s. 294.
[49] A.g.e., s. 262.
[50] Farabî, Ebu Nâsır Muhammed; İhsau’l-Ulum (Farsça çevirisi); s. 40
[51] Resaîl; c. 1, s. 266.
[52] A.g.e.
[53] Resaîl; c. 3, s. 513.
[54] İhvân, eserleri dört kısma ayırır: Beşeriye, tabiiye, nefsaniye ve ilahiye. Beşeriye, insan tarafından tabiî cisimler üzerinde ortaya çıkarılan bütün şekilleri ve işlemeleri kapsar. Tabiiye, hayvan, bitki ve madenlerin şekilleri ve suretlerine denir. Nefsaniye dört ana unsurun (ateş, hava, su, toprak) ve feleklerin konumlarının ve merkezlerinin düzenine denir. İlahiye de mahlûkatın maddesinden soyut olan suretlerdir.
Bu konu başlığında sadece beşerî sanatlar; ilmî ve amelî diye ikiye ayrılan beşerî sanatlar içinde de sadece amelî sanatlar işlenmiştir.
[55] Resaîl; c. 1, s. 258.
[56] A.g.e., s. 277.
[57] A.g.e., s. 285.
[58] A.g.e., s. 284.
[59] A.g.e., s. 294.
[60] A.g.e., s. 258.
[61] A.g.e., s. 22.
[62] A.g.e.
[63] A.g.e., s. 23 ve c. 3, s. 6 ve 7.
[64] A.g.e., s. 347.
[65] A.g.e., s. 348.
[66] A.g.e., s. 399.
[67] A.g.e., c. 3, s. 6-9.
[68] A.g.e., c. 1, s. 260 ve 261.
[69] A.g.e., s. 349.
[70] A.g.e., s. 348 ve 349.
[71] A.g.e., s. 297.
[72] A.g.e., s. 306.
[73] A.g.e., c. 4, s. 46.
[74] A.g.e., s. 165 ve 188.
[75] A.g.e., c. 3, s. 19 ve 20.
[76] A.g.e., c. 1, s. 291 ve 292 ve c. 4, s. 145.
[77] A.g.e., s. 292.
[78] A.g.e.
[79] A.g.e., c. 3, s. 510.
[80] A.g.e., c. 1, s. 299 ve 304.
[81] A.g.e., s. 299.
[82] A.g.e., s. 307 ve c. 4, s. 46.
[83] A.g.e., c. 3, s. 307.
[84] A.g.e., c. 1, s. 291 ve 292.
[85] A.g.e., s. 294.
[86] A.g.e., s. 294, 295, 347.
[87] A.g.e., c. 4, s. 145.
[88] A.g.e., c. 1, s. 336.
[89] A.g.e., c. 4, s. 165 ve 188.
[90] A.g.e., c. 3, s. 77 ve 78.
[91] A.g.e., c. 4, s. 51-52.
[92] A.g.e., c. 1, s. 445.
[93] A.g.e., c. 3, s. 76.
[94] A.g.e., c. 4, s. 166 ve 167.
[95] A.g.e., c. 3, s. 510 ve 511.
[96] A.g.e., s. 438 ve 456.
[97] A.g.e., c. 4, s. 426.
[98] A.g.e., s. 49 ve 50.
[99] A.g.e., s. 51.
[100] A.g.e., c. 1, s. 324.
[101] A.g.e., s. 325.
[102] A.g.e., s. 347.
[103] A.g.e., s. 324.




