.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Ali Rıza Akbulut

Özet

Bu makalede, İmam Ali, Bakır ve Sadık gibi Ehlibeyt imamları ve Selmân-ı Fârisî gibi muhterem ashabın, en eski ve büyük ölçüde sahih senetlerle gelmiş hadisleri üzerinden, İnsanın yaratılışı ve buna bağlı konular etrafında, canlı hayatının oluşumu ile ilgili kapsamlı bir tahkiki sunacağız. Özetle şunu belirtelim ki, Ehlibeyt rivayetleri üzerinden kapsamlı bir bakış açısı sunmaya çalıştığımız bu makaledeki hususlar, dil erişimi olmadığı için fazla ele alınmış hususlardan değil ve bu husustaki bilgiler büyük ölçüde dağınık olup, toparlanması gereken konulardır. Biz bu tahkikte birçok kaynağın yanı sıra, Şii-Sünni kaynaklardaki Tıbbü’n-Nebevî kaynaklarında ve imamlarımızın mizaç hadislerinde geçen konuların bilimsel karşılığı olarak Urmiyeli İmünolog Dr. Şehram Şehâbî’nin çalışmasında tespit edilen hususlarla mukabele ettik. Ebu Hüreyre, Kaab, Vehb, Abdullah ibn-i Amr ibn-i As ve benzeri İsrailiyat nakilcileriyle İslâmî kaynaklara giren ve az sayılı bu türden kaynaklarımızda olan müntakile nakillerin Peygamber Efendimizin (s.a.a) ilminin varisleri olan Ehlibeyt'in (a.s) sahih, güvenilir, erken dönem ve muttasıl nakilleriyle bariz farklarının bu yazımızla görüleceğini ümit ederiz. Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.
 


Giriş


Önbilgi olarak belirtelim ki, rivayetlerimiz her tür hakkında, kısmen müstakil, kısmen bir arada gelişimden bahseder. Bu yaratılış tamamına ermeden evvel, o varlığın organik olarak temel özelliklerinin oluşumuna, sonraki süreçte kendi aralarında çoğalabilenlerin çoğalmasına işaret eder. Ehlibeyt nakilleri, birçok açık ifadeli sahih hadisimizde görebileceğimiz üzere, heykel yapımına aykırı bir bilgi verir. İmam Ali’nin (a.s) Nehcül-Belağa’da bazılarında heykel yapımına yorumlanan birinci hutbesi bile, heykel yapımına açık bir işaret barındırmadığı gibi, farklı nüshaları da mevcut olup, farklı tercümeleri de kaynaklara yansımıştır. Her ne kadar söz konusu hutbenin senedi, yalnız bağımsız yolların çokluğu sebebiyle seneden muteber addedilse bile. Biz bu makalede, Darvinist evrimin cevaplayamadığı bazı soruları, Ehlibeyt hadisleri ışığında onların Hz. Âdem’in yaratılışına tatbik ettikleri ve ona şamil bildikleri ayetlerin elimizden geldiğince fazlasını ele alıp bunların tefsirini yansıtacağız. Ayetlerin çoğunlukla numaralarını ve ayet ve hadislerin orijinal ifadelerini vermemiz, rivayet tefsiri içeren siteler üzerinden daha kapsamlı bilgiye ulaşılabilmesine olanak sağlamaktadır. Biz bu sebeple, Kur’an-ı Kerim Ehlibeyt’in buyruklarına binaen, tedvin-i tekvin (yaratılış âleminin yazıma dökülüşü) olduğu için, evrim teorisinin yanı sıra, diğer alternatif ve tamamlayıcı teorilerin haklılıktan paylarını bu yazımızla değerlendirmeye çalışacağız. Bu biyo-kimyasal organik dönüşümü, kendi kendini organize etme, ani hareket, morfogenetik alan, ototrof gelişme, yapısalcılık ve ışığın maddeye dönüşünü ve bir nevi mikro evrimle beraber, organik temelli ve bilinç gelişimiyle beraber gelişen bir makro evrimi de içine alacaktır. Vurgularım ki, yüce Yaradan’ın kelamını ele almak, hakikati bütün yönüyle görmek, anlamaktan aciz olunan yerde teslimiyet gibi hususları da içerdiği gibi, Yaradan’ın haklılık payı olan görüşlerin haklı olan taraflarını dile getirmiş olmasını da gerektirir. Bu bilgiyi kapsamlı olarak ele almak, ne sembolik anlamda yorumlayıp gerçek tarafını göz ardı etmekle, ne de sadece söz üzerinde yoğunlaşmakla elde edilir. Zira Kur’an-ı Kerim’in her ayetinin, öğretici sembolizmin yanında, kelime anlamının bir veya birden fazla çeşitli yönleriyle gerçek hususları peygambere aktarıcı özellikleri vardır. Önceki vahiylerde olmayan ve eskimesini engelleyen beyan mucizesi, hem de ayetlerin örfî (geleneksel), ıstılahî (kavramsal) ve lügavî (sözlüksel) anlamlarını, birbiriyle çelişmedikleri müddetçe bir arada ele almamızla bizim için gerçeği anlamakta yardımcı olan diri bir kitaptır. Bu kitap, batıl ehlinin tevillerini ondan uzak tutmak ve tazeliğini korumak için ayetlerinin birbiriyle bağlantılarını ortaya koyacak hakiki bir müfessire ihtiyaç duyar. Ehlibeyt’ten gelen sahih hadislerimiz, elimizdeki Kur’an’da bulunan ayetlerinin hepsinin Kur’an’dan olduğunu, ravilerden gelen farklı kıraat rivayetlerinin, tefsiri anlamda peygamberin bir nevi takririnden geçtiğini, bu yüzden Kur’an-ı Kerim’in tahrif olunmadığını açıkça iletir.


Tefsir yöntemi, onun ilminde kökleşmiş nübüvvet ağacının meyvesi olan vasilerle bilinir ki, bu kitabın ilmini peygamberden miras alanlar onlardır. Biz kendi aczimizi kabul etmekle beraber, bu hususta çeşitli bilimlerin ve gözlemlerin hadislerimizde geçen ifadelerle uyumunu değerlendirdik. Bu hususta, nasıl ki, Yaradan’ın kendi kelâmında nass ile reddettiği hususlarda o naslarla çelişen pozitivistler hatalıysa, aynı şekilde eğer bir husus gerçekten de tabiat kuralları, formül ve gözlemler yoluyla kurallara oturtulmuş ispatlı teoriler olduğu sâbit olup makalemizde onun ile çelişen bir konu varsa, bunlar bizim kendi hatalarımız ve yanılgımızdır ve dini kaynakların üstüne yıkılamaz. Bu her iki durumda „Allah’ın verdiği ilimden çok az bir ölçüde bilgi sahibi“ olmamız ile bağlantılıdır. İster bilim adamı, ister din adamı veya bu iki alandan birinde uzmanlaşmış olalım, farkı yok. Belirtelim ki, bir organizmanın ortaya çıkışı ile ilgili kolay bir yöntemin bulunup bunun test edilebir olması, yahut sonuç vermesi, her zaman o günkü hava şartlarında aynı yöntemin gerçekleşmiş olduğu demek değildir. Yaratılış âleminin hangi süreçlerden geçtiğini anlayabilmemiz için, tam da bu sebeple, Yaradan’ın kitabı olan Kur’an-ı Kerim’in bu husustaki ayetlerinin tefsirinde, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) ve onun mutahhar Ehlibeyt‘inin ilahi ilhamla desteklenen ve birbirinden ilmi miras alanlar olarak, açıklamalarına ihtiyacımız vardır. Onlara sadık kalan ilim ehli sahabeye müracaat etmezsek, Câhiliye ehlinin Ehl-i Kitab’ın nakillerine önceden kulak verdiği gibi, ilmi boşluklarını onlardan aldıkları bilgilerle doldurmaya çalışmalarından etkilenenler olarak ortada kalırız.


Küllî Olarak Evrimle İlgili Hadislerin Sözü


Tevhîd-i Mufazzal'da imam Sadık (a.s) Darvinistlerin dediği "denizden başıboş bırakılıp yürümeye başlayan balığın çıkıp karaya vurarak canlı varlığa dönüşüp evrilmesini" câhillerin sözü olarak niteliyor. “Sâibe” kelimesi başıboş bırakılan hayvan hususuna işarettir. Fillerin mevsim gelince çiftleşmek için öncesinde gizli olan uzuvlarının dışarı çıkması, gizli olan potansiyelin ortam olunca belirmesi hususudur ki, türlerin ilk oluşumunda ve ilk melezlemede gerekli bir durumdu. İmam Sadık diğer varlıkların aksine Zürafa gibi birbirinden farklı özellikleri bir arada taşıyan varlıkların bu özelliğinin Allah’ın yaratıcılık kudreti ve sanatı sebebiyle olduğunu buyuruyor. Bu, evrimcilerin bazı özel türleri belli bir canlı sınıfına sınıflandıramama sorununu çözen bir açıklamadır. İmam aynı ya da birbirine yakın cinsten olup birbiriyle çiftleşebilen hayvanları aynı kökten ve aynı temel biçimden sayıyor. Bitki ve ağaçlardaki benzerlikleri de aynı toprağın arta kalanına bağlıyor. En eski bitki olarak imam Ali’nin (a.s) bir hadisinde, kabakgiller bitkisi (Kur’an’ın tabiriyle Şeceratin min Yaktîn) yer almıştır. Örneğin hurma ağacının Hz. Âdem'in tıynetinden yaratıldığını, bu yüzden insana benzer bazı özellikleri olduğunu imam Sadık (a.s) da buyuruyor. Hurma ağacının hem erkek hem dişileri bulunup, bütün gövdeleri kesilse bile solmaz. Sadece başı kesildiğinde ölür. Aynı zamanda hurma ağacı ağaçların en yükseklerindendir. İmam Ali (a.s) de muz ve hurma ağaçları en eski ağaçlardandır buyurmuş. Zâhiren muz da maymunlarınkiyle aynı tıynetten oluyor, birbirinden müstakil yaratılan insansı yedi türden önce yaşayan maymunsu Nesnas tarafından, yahut önceki insansılar tarafından ekilmiş veya onların döneminde ilk ortaya çıkmıştır denebilir mi tartışılır. Burda meyve veren ağaçlardan bahsediliyor. Talh ifadesi İmam Ali’nin (a.s) tefsiri hadisleriyle muza işaret eder. Diğer ağaçlardan ise zamklı akasya, gulyabani ve Arap zamkı ağaçlarına işaret eden kelime aynıdır. Burada ilk meyve ağaçlarını eken Hz. Âdem olduğu için, önceki insansıların zamk türü ağaç sakızı taşıyan ağaçlardan ekmesi kastedilmiş olabilir. Yine meyve vermeyen ağaçların poleni Hz. Havva’nın takdis ve tespih zikrinden kaynaklandığından, Hz. Havva’nın tıyneti de işin içinde olabilir. Nitekim Akasya türlerinden olan Arap zamkı dediğimiz zamk, kökü Sudan ve Somali gibi yerlere kadar giden en eski zamk türlerinden biridir. Muza işaret etme hususu talh mecâzi olarak muz için kullanıldığı ve müteşabih olmayan ayetlerde hakikat mecâzdan öncelikli olduğundan, ilk önce son olarak saydığımız yabani bitkiler, bunun ardından muz yetişmiş olmalıdır. Dikkat ederseniz, kaynaklarımız Kur’an'daki bitki, meyve ve sebzelerin yaratılıştaki önemini vurgularlar. Zira bu bitkilerin Kur’an-ı Kerim’de geçmesinde, Yaradan‘ın karar verdiği hikmet ve sebepler vardır. İmam Ali Nakî'nin (a.s) ashabından Berkî'nin Mehâsin kitabında bile dişi hurma ağacı "insanların halası/halamız" "ammetukum" olarak niteleniyor. yaşam standardı, kan sınıfı, vücut yapısı vb. olan canlıların ilk organik oluşumu, aynı bölgelerde gerçekleşir. Aynı bölgede gerçekleşme durumu, canlıların özelliklerinin birbirine yakın olmasını sağlar. Hâlbuki hepsi ortak materyallere ve temel yapıya dönse de, toplamda ortak bir ata-anadan doğma yoluyla evrilmemiştir. Zira evrimin her bir bölgenin kendi dahilinde binlerce örneği bulunmuştur. Dolayısıyla mantıklı olan, aynı sınıflandırmaya sahip canlıları aynı maddelerden, aynı beden terkibine sahip olanların aynı bölgeden, birbiriyle çoğalabilen türlerin aynı şekillerden oluşmuş bilinmesidir. Bazen aynı bölgelerde olmadıkları hâlde türlerin birbirine benzer gelişimi ise, önceki türün genetik yapısından o muhitte kalan parçalar, bitkilerin hayvanların kalıntılarıyla, hayvanların bitkilerin kalıntılarıyla beslenmesi yahut diğer türlerle aynı muhitin bazı özelliklerini taşıyan özel bir bölgede gelişip, kendi genetiğine uygun bir yaşam standardına uygun bölgeye geçişle olur. Aynı şekilde bazı bölgelerde yaşayan türlerin bazı özelliklerin yaşadıkları bölgeye uyum sağlamalarına rağmen, o bölgede zorunlu olmayışı, o varlığın genetik kodunun o potansiyeli ona sağladığı ve onun bekası için faydalı olma gibi sebeplerledir. Ki bazı bilimsel araştırmalar ve gözlemler de bunu göstermektedir. Hz. Âdem bugün yediğimiz meyveleri ekmeden önce, bunların hepsi yabani hâlde bulunuyorlardı ve hayvanların tıyneti, kendi tabiatlarına uygun olan ağaç, bitki, meyve ve sebzelerin muhitindeki cıvık ve yapışkan çamur ve volkanik kil yoluyla oluşmuştur. İlk canlı hayatın, volkanların eteğindeki 10 ilâ 100 santim derinliğindeki çamurdan çukurlarda oluşup, oralardan denizlere geçtiği, canlı organik kimyanın ön aşaması olan genetik yapıya kadar laboratuvar testlerinden geçmiş en sağlam tezdir. İmam Ali’nin (a.s) birinci hutbesi ve tefsir hadislerimiz ile ilgili Kur’an ayetleri de bunu iletiyor.

*insanla aynı tıynetten olan hurma ağacı ile insanın benzerlikleri*

Siyonizm ve Türkiye Siyonizm ve Türkiye


İnsan da hurma da dik ve geniş bir gövdeye sahiptirler. İkisinde de erkeklik ve dişilik vardır. Hurma ağacında insandaki gibi hunsalık da mümkündür ki, önceki insansılar ilk başta topraktan yaratılınca imam Bakır'ın (a.s) buyruğuna esasen min gayr-i fuhûletin ve lâ inâs (erkek ve dişiden çoğalmamış ve başlangıçta erkek-dişi cinsinden olmayan) varlık idiler ki, erkeklik ve dişiliğin bazı belirtileri (örneğin Hz. Âdem'in sakalı ve ayıp organların dışarda gözüküp idrara çıkılması) önceden kodlanmış ve takdir edilmiş olup dünyadaki zorunluluk sebebiyle meyveden yenilince ve yeryüzü hayatına indiklerinde yaşayabilmek için kendisini göstermiştir. İnsan ve hurma ağacı, ikisi de ancak döllenme ile çoğalır ve meyve verir. Erkeklik poleni kokusuyla insanın meni kokusu aynıdır. İkisinin de kafaları kesildiğinde ölürler. Diğer ağaçlarda ise, baş kesildiğinde, daha çok dallanıp budaklanma ve yaprak çıkarma görülür. İkisinin de kalbi kuvvetli bir darbeye maruz kalırsa ölürler. İnsanın cismindeki kıllar ve saçlar gibi hurma ağacında da lifler vardır. Farklı çeşitteki hurmaların renkleri farklı ırktan insanların ten renklerine benzerlik gösterir. İnsanın şiddetle suya ihtiyacı olduğu gibi onunda çok bol suya ihtiyacı vardır. Ömrü ortalama insan ömrü kadardır. Yavrulaması insanın ortalama yavru adedine denktir. Gençlik ve ihtiyarlık yaşları da insanın yaşlarına benzer. Hurma ağacının başı su altında kalırsa ölür.

 Erkek hurma ağacına fahl (male palm), dişi hurma ağacına ise ünsa (female palm) denilir. Fuhule ve fahl kelimesi canlılar içerisinde hem insan, hem hayvanın erkeğine, ünsâ da her ikisinin dişisine denir. Arapça lügatte fahl, bitkiler içerisinden sadece hurma ağacının erkeğine denir. Bunun sebebi ise, hurma ağaçlarının döllenme ile çoğalmasıdır. Dolayısıyla insansıların, Hz. Âdem’in yaratılışından bahseden sahih senetli ve Kur’an’ın metnine muvafık hadislerde „min gayr-i fuhuletin ve lâ inâs, ve min gayr-i ebin ve lâ umm“ ve Hz. Îsâ’nın hakkında „min gayr-i fahl ve min gayr-i eb“ ifadeleri açıkça insansılar ve Hz. Âdem’de herhangi bir döllenme ve hâmilelik döngüsünün, Hz. Îsâ’da ise herhangi bir döllenme sürecinin gerçekleşmediğine dair nass içerir. Envâr un-Numaniyye kitabında Seyyid Nimetullah Cezairi, Hz. Âdem’in toprağının elekten geçirilip, saf kısmından insanın, artakalan kalın kısmından dişi hurma ağacının yaratıldığını, bu sebeple dişi hurma ağacına nahle (lügatte elekten arta kalan madde) dendiğini iletir. Hz. Havva ise hadislerimize göre Hz. Âdem’in nötr bir tarafı olan sol kaburgasının son ucu yaratılırken yerde bâkî kalan organik maddeli yaşayan toprak artığından ve geriye kalan saf toprağın artakalanından yaratılmıştır. Bu sebeple Hz. Âdem (a.s) hâşâ kendi bedeninin bir parçasıyla evlenmiş değildir. Sahih hadislerimiz böyle bir ihtimali açık ve net ifadelerle yalanlayıp Allah’ı böyle nispetlerden münezzeh bilir. O bahçede meyve veren ağaçların poleni, Hz. Âdem'in Allah'ı tenzih ve tesbihi ile rüzgarla taşınmış, meyve vermeyenlerinki Hz. Havva'nın tenzih ve tesbihiyle taşınmıştır. Benzer şekilde Hz. Meryem’in Hz. Îsâ’ya hamile kalması, hadislerimize göre Cebrail’in veya Ruhu’l-Kudüs’ün nefesinden çıkan ışık ve enerji dalgasının o Hazretin karnında vejetatif sistem ve enerjinin bir kısmının maddeye dönüşü ve ardından ruh ve hayat enerjisi edinmek yoluyla, hiçbir döllenme yaşanmadan gerçekleşmiştir. Bu sebepledir ki, Hz. Îsâ’ya ve annesine Talmud bilginleri gibilerinin ettiği iftiralar, Ehlibeyt’in buyrukları uyarınca, Ehlikitap’tan her birinden, müellife veya mustazaf muvahhit olanlarının o Hazretin helâlzade ve peygamber oluşunun farkına varmaları sağlanır ve eğer onun haramdan ve şirkten temiz olduğuna teslim olmazlarsa cennete girme yollarının onlara kapanmasını gerektirir. Benzer şekilde imam Ali’nin (a.s) peygamberin vasisi ve veziri olup Allah’ın kulu olduğu bilgisi ölünce her şahsın farkına vardığı bir durumdur ve bunun hak olduğu kendilerine doğru şekilde anlatılırsa fıtraten bunu kabule hazır olan Müslümanlar, muhip ve müstazaf olup, günahtan sakınma, bilmedikleri hususu Allah’a havale etme ve salih amellerle kurtuluşa erecek ve cennete girecek olan, fakat velayete iman etmiş kimselerle aynı dereceye erişemeyen kimselerdir. 14 masuma kin duymadan ve onların makamına bilinçli şekilde başkasını ortak etmeyen, Hz. Muhammed’den (s.a.a) sonra nübüvvet ve risalet vahyi iddiasındaki kimselere inanmayan, Allah’ın vahdaniyetine, meada inanan iyi amel işleyen kimseler de, azapta ebedi kalmazlar. Fetret ehlinden temiz fıtrat üzere kalıp yaratıcı üst kudrete inananlardan Allah’tan, Hz. Resul'den, Kur’an’dan ve imamlardan hakkı ahirette öğrenerek teslim olan kimseler de, cennete girerler. Azapta ebedi kalanlar hakkettikleri orandan fazla azap görmez, bütün amelleri azaba yerleşmeden evvel dikkate alınır. Dünyada bir şeyden dolayı azabını çekmiş kimseler tıpatıp aynı şeyden dolayı azap edilmez. Münafıklardan tövbe edenler, salih Müslümanlarla ve müminlerle aynı dereceye kadar erişebilirler. Kalpleri katılaşanlar insafa gelebilir ve kendini düzeltmeyi göze alıp iyi huylar edinmeye çabalayabilirler. Allah katında ahit alan melekler, masum ve veli kimseler, kendileriyle manevi bağı bulunan müminlere, Müslümanlara ve kalpleri İslam’a ve imana ısınan kitâbî muvahhitlere şefaat edebilir. Nesepleri haramdan da olsa anne ve babalarının o tür fiilini sevmeyen kimseler o amelin ehli sayılmayıp çok ibadet ve iyilikle kendi tıynetlerini temizletebilir. Zira Allah birisinde hayır gördü mü, onun hem bedenini, hem ruhunu temizler. Öyle ki; hangi doğruyu görürse onu onaylar, hangi yanlışı görürse reddeder. Bu yüzden vebali büyük bir şerri işleyen anne babanın çocuğu da, o şerrin yerine, hayra ne kadar ihtiyacı olduğunu görüp ona yönelir ve anne ve babasının amelini hoş görmezse, Allah-u Teâlâ bunu ondan sormaz.


Hurma ağacıyla ilgili hususlar botanikte ve ziraat biliminde bilinen konular olup, imamiye Şiası'nın bilimcilerinden, Şia ve Ehlisünnet nezdinde saygın bir âlim olup Kopernik ve Galilei’nin ondan esinlendiği din adamı ve astronom Îc-i İlhânî kitabının yazarı Nasîreddin Tusi, Hasan Bedel hocamız tarafından Türkçemize çevrilen Ahlâk-ı Nâsırî kitabında buna değinmektedir. Onun astroloji hakkındaki kitabı Kâşânlı Şii matematikçi Gıyaseddin Cemşid tarafından geliştirilmiştir. Uluğ Bey zamanında Semerkant’ta yıldız bilimiyle uğraşan Gıyaseddin Cemşid Kâşânî, tarihin en eski dakik aritmetik ve coğrafi hesaplar yapabilen bilgisayarını icat etmiştir. Bu bilgisayarın adı Tabak ul-Menâtık (mıntıkaların tabakaları) olup, bu bilgisayarın kullanım kılavuzu olarak bir risâle bile bizzat onu icat eden Gıyaseddin Cemşid tarafından kaleme alınmıştır. Ehlibeyt mektebi bu tür matematiksel hesapları daima övmüş, peygamberliğin ilminin olmazsa olmazlarından birini Allah nezdindeki yanlışsız yıldız ilminin durumunu ve hesabını tam olarak bilebilmek olarak bildirmiş, Hz. Nuh’un gaybi bilgisinin temelini bu ilmi yanlışsız bilmeye bağlamıştır. „Hz. İbrahim hakkında „ve yıldızlara bir baktı ve ben hastayım“ dedi mealindeki ayet, o Hazretin böyle dediği takdirde hesap yoluyla putları kırabileceği hakkındaki peygamberlik ilmini edinmeye de delalet eder nitekim. Dolayısıyla Ehlibeyt (a.s) masum olmayanların eline yıldız ilminden ulaşmış bilgilerin yalanla karışmış ve izin verilen istisnai durumlar dışında amel edilmez olduğunu kabul etmektelerdi. Fakat yıldız ilmi çok yüksek matematik ve farklı hesapları bilmeyi gerektirdiği ve doğru şekliyle peygamberlere ve vasilere özgü olduğu için, Peygamber efendimize (s.a.a) Hilâl’e uymak yerine hesaba uyanların nispet verdikleri „biz matematikten/hesaptan pek anlamayan bir toplumuz“ türünden bir buyruk tamamıyla hem akıl ve mantığa, hem kaynaklarımızdaki nassa ve en önemlisi „sana hilâllerden sorarlar“ ayetine aykırıdır. Hatta ek bilgi olarak verelim ki, güncel gaybî bilgilerden Allah’ın mutlak ilminden olup kudretiyle bazı kısımları tahakkuk bulan bedâ (Allah’ın mutlak ilminden bazı hususların ortaya çıkması) Allah dışında hiç kimse tam olarak bilmez. Çok sayılı sahih hadislerimize göre, Peygamber ve vasiler, Peygamber Efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt’i de dahil, bedadan sadece bilmek istedikleri, bilmeleri gereken, ihtiyaç duyulduğu hâlde yanlarındaki metinlerde yazmayan yahut Allah’ın onlara öğretmeyi maslahat bildiği hususları bilir, beda hakkındaki mutlak ilme Allah’tan başkası sahip değildir. Allah’ın bu zâtî ilmi hasebiyledir ki, takdirin varlığına rağmen Allah’ın kudret eli bağlanmaz, insan ne başıboş bırakılır, ne zorlanıp iradesi elinden alınır, ve cennet nimetlerinin ebediyete kadar çoğalması Allah‘ın ilmine yeni bir şey eklenmez. İyi yönde mutlak vadettiği hususları uygular, cezaları dilerse merhamet edip kaldırır ve sözüne bağlı kalır.

İnsanın yaratılışının bütün hayvanlarınkinden temel farklarından biri, insanın bedeninde yosun ve bitki artıkları bulunmasıdır. Hâlbuki bu bitkiyle beslenen hayvanlar dahil, diğerlerinde mevcut değildir. Kur'an'daki "Salsâl" kelimesi, kum ile karıştırılarak kurutulmuş balçıktır. Kur'an-ı Kerim hâkezâ, canlı hayvanların farklı renk ve özelliklerle dağların eteklerindeki çamurdan çukur ve bataklıklarda gökten inen suyla geliştiğini buyurur. Bu hayatın tam da bu tür özellikteki çamurdan çukurlarda geliştiğiyle uyumludur. Diğer birçok rivayetten de birbiriyle çiftleşebilen hayvanların aynı kökene geri gittiğini derk etmek mümkündür. Büyük Şii bilim adamı ve filozoflardan âl-i Büveyh ile irtibatta olan ve Hâce Nasireddin Tusi tarafından çokça övülen ibn-i Miskeveyh de kendi yazılarında aynı konudan bahseder. O evrim olarak adlandırılabilecek sürece, ortamın değişmesi ve el vermesiyle, enerjinin buhara ve sıvıya dönerek, ortam ve yaşam kalitesi geliştikçe varlıkların keyfiyetlerinin müstakil hayata adım atmadan önce büyümesi ve ruh ve bilincin gelişmesi ile anorganik, organik ve proteinsel büyümeyle farklı keyfiyetlerde gerçekleşen  süreçler olarak bakmakta, maymunlardan insanın meydana gelmesini „cühelânın bâtıl zannı“ addetmektedir. Bunun yerine, madenî yaşam formuyla başlayan sürecin, sonraki organik ve bitkisel formuna geçmeden önce, ona en yakın özellikteki son madenî formun ortaya çıkışı, ardından bunun hayvansal hayata en yakınıyla ilerleyip insana en büyük benzerliği taşıyan madenlerle son bulduğu, sonra bitkisel yaşantıda da aynı süreçlerin tek tek işlediği, içgüdüsel boyuttaki hayvansal yaşantıda da aynı aşamalardan geçildiğini söyler. Bunun ardından bunların, yani maddi yaşantının en kâmili olan insan meydana gelir. O bütün bu süreçleri açıklarken, bunların birbirinden türemediğini söyler. Yine ibn-i Miskeveyh Şia hadislerinde geçtiği gibi, Allah-u Teala’nın tabiatta karar kıldığı sıvıya ve maddeye dönüşen enerjiyle bunun gerçekleştiği, beraberinde fiziksel özelliklerle beraber, bilinç seviyesinin de ilerlediği konusuna vurgu yapmaktadır. Belirtelim ki, İslam’ın altın çağında evrimden bahsettikleri söylenen Müslüman bilim adamları, aslında sadece felsefi ve organ ile bilinç temelli bir evrimden, yani hayat formlarının birbirinden bağımsız olarak metafiziksel ve fiziksel aşamalarla, potansiyeller çerçevesinde kolaydan başlayıp zor ile bittiğinden bahsetmişlerdir. Yoksa bu türlerin en basitinden başlayıp birbirinden, insanın ise bunlardan türediğini ve doğduğunu asla söylememiş, hatta onların bazısı dediğimiz gibi “insanın maymundan türemesi” hususundan bahsedince bunu „yanılgıya kapılmış cahillerin bazı kuruntuları“ olarak niteleyip reddetmiştir. Ayrıca belirtelim ki, insanın maymundan evrimi, Huxley’in teorisidir. Darwin olaya farklı bir bakıştan bakarak, hayvanlardaki hayatta kalma mekanizması ve doğal seçilim hususunu dile getirmiş, bunu hiçbir şekilde doğrudan insana uyarlamamıştır.