Bize göre de kan ve irin içinde yüzen İslam toplumlarının içler acısı hâlinin temel sebebi, 'uydurulmuş sahte dindir. Gerçek şu ki IŞİD ve Taliban gibi uç figürleri üreten Hz. Peygamberin tebliği ettiği sulh ve selam anlamına gelen İslâm değil bu, uydurulmuş, bir sürü eklemelerle kendisi olmaktan çıkarılmış Ümeyyeoğullarının dinidir.

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Süleyman b. Yesâr, Hişâm b. Abdülmelik'in yanına girdi. Hişâm, “Ey Süleyman! 'Onlardan günahın büyüğünü üstlenen...' (Nûr/11) kimdir?” diye sordu. Süleyman, “Abdullah b. Übey b. Selül'dür.” dedi. Hişâm, “Yalan söyledin. O, Ali'dir!” dedi. Bu sırada Zührî içeri girdi. Hişâm ona da aynısını sordu. O da, “Abdullah b. Übey b. Selül'dür.” dedi. Hişâm yine, “Yalan söyledin. O, Ali'dir!” dedi. Zührî, “Babası yok olasıca ben mi yalan söyledim? Allah’a yemin olsun ki biri gökten ‘Allah yalanı helal kıldı’ diye seslense yine de yalan söylemem."[1]

Giriş

Son Peygamber Hz. Muhammed’in (saa) vefatının üzerinden çok geçmeden gerek İslâmî nasların yorumlanması, gerekse insana bırakılan içtihat alanında ortaya çıkan görüş farklılıkları itikadî ve amelî ekolleri oluşturmuş; bir süre sonra bu fikrî akımların bir kısmı mezhebe dönüşmüştür.

Bu yazımızda Emevî İslâmı söyleminin tarihî dayanağının olup olmadığı, görüşün delillerinin bulunup bulunmadığını ve söylemin ortaya çıkışının sebeplerini ele almaya çalışacağız. Ayrıca bu yaklaşımın İslâm dünyasındaki siyasî ve dinî kriz açısından fayda ve zararları üzerinde durdurmayı da hedeflemekteyiz.

Emevîler dönemi İslâm tarihinin en önemli dönemlerinden biridir. Bu dönemde Kureyş kabilesinin Abdümenâf kolunun Abdüşems boyunun Ümeyyeoğulları ailesi Müslümanları yönetmişlerdir. Ümeyyeoğulları ile Hâşimoğulları, akraba iki boydur. İki boy arasında İslâm öncesi dönemde başlayan ailenin liderliği hususunda bir rekabet mevcuttur.

Üçüncü Halife Osman, Ümeyyeoğulları ailesine mensup olduğu gibi, Hz. Ali ile onun yerine Kûfe’de İslam halifesi seçilen oğlu Hz. Hasan döneminde Suriye’de bağımsız hareket eden ve en sonunda bir barış anlaşması ile artık halifeliğini iyiden iyiye tanıtan Muâviye de Ümeyyeoğullarındandır. Muâviye, aynı zamanda hanedanın kurucusu kabul edilmekte olup Emevîler’den Allah Resulü gören ikinci halifedir.

Geleneksel olarak Emevî hanedanı, Halife Osman’la değil, Muâviye ile başlatılır. Zira Osman ibn-i Affan, akrabalarıyla ilişkilerinde onları önceleyen bir tutuma sahip ise de hanedanın ortaya çıkmasını sağlayan ilk adım olarak kabul edilen icraat, Muâviye’nin oğlu Yezîd’i veliaht olarak tayin etmesi suretiyle ortaya çıkmıştır.

Bundan sonra hilafete gelen on üç kişi aynı aileye mensuptur. Muâviye’den sonra hilafete gelen Yezîd’in ölümünün akabinde birkaç ay ya da daha kısa bir süre hilafette kalan II. Muâviye’den sonra halife olan 11 kişi ailenin başka bir koluna mensuptur. Bu aileden halife olan ilk kişi Allah Resulü’nün sürgün ettiği Mervân ibn-i Hakem, Halife Osman’ın amcaoğlu ve kâtibidir.

Muâviye, iktidarı kendi ailesine ait bir mülk haline getiren bir adım atmışsa da hilafet onun soyundan gelenlerde değil, Hz. Ali’ye karşı giriştiği mücadelede yanında yer almak yerine Peygamber zevcesi Âişe ile birlikte hareket eden ve Sıffîn savaşında Muâviye’nin yanında yer almayan Mervân ibn-i Hakem’in soyunda kalmıştır.

Hicrî 41 (661) yılında Hz. Hasan’ın Muâviye lehine hilafetten ayrılmasıyla başlatılan Emevî iktidarı h. 132 (750) yılında Hz. Peygamber’in amcası Abbas’ın ahfadının liderliğini yaptığı Abbasîler hareketi tarafından sonlandırılmıştır.

Hicri takvimle 91 (miladi takvimle 89) yıl süren Emevî iktidarının yaklaşık 60 yılı Ashab’tan bazı kimselerin yaşadığı bir dönem olduğu için sahabî dönemi sayılır. Bundan sonraki dönem, tabiîn dönemidir.

Emevî döneminin akabinde kurulan ikinci hanedan, meşruiyetini Hz. Peygamber’e akrabalık temelinde sağlamaya çalışırken aynı dönemde Hz. Peygamber’in siyasî varisi olan Ehl-i Beyt mensuplarıyla mücadele de etmiştir. Nitekim daha ikinci halife Ebû Cafer Mansur döneminde Abbasoğullarıyla Alioğulları arasında ciddi bir çatışma süreci yaşanmıştır.

Abbasîler, kendilerine rakip olarak gördükleri Ümeyyeoğullarına karşı oldukça acımasız bir tutum takınmışlar ve aileden onlarca kişiyi katletmişlerdir. Ümeyyeoğulları Abbasîler döneminde bütün icraatları ve tutumlarıyla düşman ilan edilmişlerdir. Emevîlere karşı takınılan bu dışlayıcı tutumun ailenin siyasî bir rakip olmaktan çıkarılmaya matuf olduğu açıktır. Abbasîler iktidara geldiklerinde tezlerini, siyasî alternatif söylemi üzerine yoğunlaştırmışlardır. Rekabet dinî söyleme alternatif oluşturma iddiası taşımamaktadır. Emevîlerle Abbasîlerin İslâm algıları arasında bir fark var mıydı? Buna isabetli bir cevap verebilmek için Emevîlerin İslâm anlayışları hakkında bir çerçeve çizmekte yarar görüyoruz.

  1. Emevîlerin İslâm Anlayışı

Emevîler Devleti bir hanedan devleti olup iktidardakiler, geleneksel hale gelen devlet kurumlarını korudukları gibi yeni gelişmeler çerçevesinde bazı kurumlar ya da uygulamalar da ihdas etmişlerdir. Kurumların şekillenmesinde İslâm karşıtlığı gibi bir duruşun mevcudiyeti söz konusu olmayıp esas olan pratik faydalar oluşturmaktır. Devlet yapısının şekillenmesinde ve yeni kararların alınmasında yöneticilerin muhatap oldukları muhalefet ve karşı karşıya kaldıkları sorunlar etkili olmuştur. Esasen “Emevî İslâmı” söyleminin en iyi ifadesi muhaliflerin tutumuyla ilişkili olarak anlaşılabilir.

Emevîler döneminde iktidarda bulunan hanedan mensuplarına karşı önemli isyanlar gerçekleştirilmiştir. Bu isyanlardan biri çocuk sahabilerden olan Abdullah b. ez-Zübeyr (ö. 73/692) tarafından gerçekleştirilmiş olup Abdullah’ın 10 yıl kadar Hicaz merkezli bir hilafet kurduğu da bilinmektedir.

Ama en büyük direniş Yezîd emriyle Kerbela’da şehit edilen Hz. Peygamberin gözünün nuru İmam Hüseyin’dir. Bunların dışında maalesef zulme ve gasp edilmiş İslam Hükümetine sahip çıkmak amacıyla Ashab’ın içinde doğrudan bulunduğu bir isyan yoktur. Tabiîn döneminde meydana gelen başka isyanlar mevcut olup bunlar da bu dönemde yaşayan oldukça az sayıdaki âlimden destek görmüştür.

Emevîlerin iktidarına karşı olan ya da onların iktidarını tartışan kişiler olsa da bu tepkiler ortaya çıktıkları dönemlere ait olup ailenin tamamına ve her türlü tutum ve inançlarına karşı ileri sürülmüş değildir. Bu anlamda Haricîlerin tutumu genelin dışında değerlendirilebilirse de onlar dahi Ömer b. Abdülaziz’in döneminde eylemsizlik durumuna geçmişlerdir. Haricîler, sadece Emevîlere karşı değil, Hakem olayından sonra Hz. Ali de dâhil olmak üzere gelen yöneticilerin hepsinin meşruiyetini tartışmışlardır.

Emevî ailesi içinden erken dönemde Müslüman olanlar olduğu gibi ailenin önemli aktörleri Mekke’nin fethinden sonra sözde Müslüman olmuşlardır. Ancak Hz. Peygamber döneminde İslâm’ın Arabistan’a yayılmasında Mekke’nin fethinin önemli bir gelişme olduğu, sadece Ümeyeoğulları ailesinin değil, diğer birçok Kureyşlinin de bu dönemde Müslüman olduğu unutulmamalıdır.

Ümeyyeoğulları Müslüman olduktan sonra hızlı bir şekilde yeni duruma intibak sağlamışlar ve ilk iki halife döneminde yöneticilerin emrinde bazı görevler üstlenmişlerdir. Onların, erken zamanda İslâm’ın sağladığı imkânların farkına vardıkları ve geç dönemde Müslüman olan diğer Kureyşliler gibi hızlı bir şekilde yeni dine uyum sağladıkları söylenebilir. İrtidat ve irtica hareketleri sırasında diğer kabilelerde irtidatlar yaşanırken Kureyşliler dinlerine sahip çıkmışlardır.

  1. “Emevî İslâmı” Söyleminin Gerçekliği Meselesi

“Emevî İslâmı” söylemi, için bazı ileri sürülen tezler mevcuttur. Bunlardan biri, Emevîlerin kaderci bir anlayışı yerleştirdikleridir. Buna göre Emevî halifeleri, yaptıklarını insanlara kabul ettirmek için aslında yaşananların bir kader olduğunu, kendilerinin kaderin gereğini yerine getirmekten başka bir şey yapmadıklarını ifade etmişler ve bu anlayışı insanlar arasında yerleştirmişlerdir.

Elbette İslâm’ın diğer dinlerle ve kültürlerle karşılaştığı bir ortamda birçok fikrin gündeme gelmesi ve tartışma konusu olması olağandır. Nitekim Emevîler döneminde birer müstakil mezhep olmasalar da Kaderiyye, Cebriyye, Cehmiyye gibi görüşler ve akımlar ortaya çıkmıştır. Gündeme gelen görüşlere taraftar olanların yanı sıra karşı çıkanlar da olmuştur. Bu görüş ayrılıklarının sadece âlimler ve vatandaşlar arasında değil, aynı zamanda hanedan sahibi aile mensupları arasında söz konusudur.

Emevîler döneminde güçlü bir muhalif damar mevcuttur. Her dönemde olduğu gibi Emevîler döneminde de yöneticilerin icraatlarına taraftar olanlar olduğu gibi karşı çıkanlar da vardı. Bununla birlikte siyaset-din algısı ilişkisi yabana atılacak bir durum değildir.

Emevî halifeleri arasında birbirlerinden farklı ve birbirleriyle çelişen görüşlere sahip olanlar vardı. Bazı kaynaklarda halifeleri etkileyen kimi âlimlerden ve onların görüşlerinden söz edilebilmektedir. Örneğin Emevîlerin 3. halifesi Muâviye b. Yezîd’in (ö. 64/684) Kaderiyye mezhebine mensup olduğu ve hocası olan Ömer el-Maksûs isimli bir zatın etkisinde kalarak iktidarı terk ettiği nakledilmektedir.[2]Yine kaynaklarda Süleyman b. Abdülmelik’in (ö. 99/717) Recâ b. Hayve isimli bir âlimin telkinlerinin etkisinde kalarak Ömer b. Abdülaziz’i (ö. 101/720) veliaht olarak seçtiği rivayet edilmektedir.[3]

İmam Rıza'dan Çok İlginç Bir Hadis İmam Rıza'dan Çok İlginç Bir Hadis

Emevî halifelerinin hepsi için standart bir anlayıştan ya da -henüz oluşmadığı için- bir mezhebi bağlılıktan söz etmek mümkün değildir. Onların bir kısmının eğlenceye ve ava düşkün oldukları, dinî konulara ve tartışmalara ilgi duymadıkları dikkate alındığında genel bir din politikalarından söz edilmesinin de mümkün olmayacağı görülecektir.

  1. “Emevî İslâmı” Söyleminin Dayanakları

“Emevî İslâmı” söyleminde ileri sürülebilecek en güçlü argüman, bazı halifelerin kaderci anlayışı desteklediklerine dair anlatılanlardır. Ancak aynı dönemde kaderci anlayışı reddeden birçok âlim mevcuttu.

Kaynaklarda Emevî halifelerinin o dönemdeki tartışmalarla ilgili yaklaşımına dair birkaç örnek verebiliriz:

Bir rivayete göre Ömer b. Abdülazîz “Sizler ve taptığınışeyler! Hiçbiriniz, cehenneme gidecek kimseden başkasınıAllah’a karşıazdırıp saptıramazsınız.”[4] ayetini okuduktan sonra Ebû Süheyl Nâfi b. Muhammed’e, “Ey Ebû Süheyl! Bu ayet, Kaderiyye’ye bir delil bırakmadı. Onlar hakkındaki görüşün nedir?” dedi. Ebû Süheyl, “Kendilerinden tövbe etmeleri istenmeli. Eğer tövbe ederlerse mesele yok. Fakat tövbe etmezlerse boyunları vurulmalıdır.” dedi. Bunun üzerine Ömer, “İşte görüş budur! İşte görüş budur!” dedi.[5]

Recâ b. Hayve’den nakledildiğine göre Ömer b. Abdülazîz, Mekhûl’e şöyle dedi: Kader hakkında şunların dediği gibi demeyesin. Şunlar ifadesiyle Gaylân ve arkadaşlarını kastediyordu.[6]

Haccâc, Maʻbed el-Cühenî’ye, “Ey Ma’bed! Kader konusunda konuşur musun?” dedi. Maʻbed şöyle dedi: “Evet; Irak halkının fasıkları Allah’ın, Osman’ın öldürülmesini takdir ettiğini ve hükmettiğini söylemişler. Ben onlara ‘Siz yalan söylüyorsunuz’ dedim.” Haccâc, “Doğru söylemişsin” dedi. Haccac’ın bu sözü Hişâm’a ulaştı. Hişâm, “Elbette ki, Allah Osman’ın katillerine şakaveti [bedbahtlığı] yazdığı zaman onun öldürülmesini de planlamıştır. Maʻbed de Haccâc da yalan söylemişlerdir.” dedi.[7]

Bunlar gibi birçok rivayet, kader konusundaki anlayışın standart olmadığını, farklı görüşlere sahip insanların olduğunu göstermektedir.

  1. “Emevî İslâmı” Söylemini Dillendirenler

15-16. dönem CHP milletvekilliği yapan Nurettin Karsu “Emevî İslâmı” hususunda daha açık ifadelerle şöyle demektedir:

“Asırlardan beri ‘Emevî İslâmı’ uygulayan egemenlerin derin bir çabaları ve yenemedikleri hırsları vardı: Nasıl edelim de, Öz Türkçesiyle özgün inancını/yaşam algısını yorumlayan ve dillerinde Arapçayı/Osmanlıcayı kullanmayan bu Alevileri Camiye sokalım? Buyruk veren egemenlere ve dönemin Diyanet İşleri Başkanlarının İslâm’ı algılamalarına göre, zaman içinde bu çaba, bazen ılımlı görünümlü bazen ise kavgalı ve sert olmuş, acılar yaşanmıştır.

“Hallac-ı Mansurlara, Nesimilere, Şeyh Bedrettinlere, Pir Sultanlara, Yunus Emrelere ve sonrasında da Dersim, Maraş, Çorum ve Madımaklarda uygulanan kıygılar (zulümler), hep bu ‘egemenlerin inanç hırsıyla meydana gelmiş… Egemen görüş, ilerici, aydın İbn Rüşt’ü, İbn Sina’yı değil, bilimi öteleyen tutucu İmam Gazali’yi alkışlamış![8]

Emevî İslâmı söylemini en çok gündeme getirenlerden biri Yaşar Nuri Öztürk’tür. Muhtelif konuşmalarında ve kitaplarında yanlış din algısının Emevîlerden kaynaklandığına dair deliller sunar. Öztürk’ün birkaç yıl önce yayınladığı kitabının adı “Kur’an-ıKerim’de Lanetlenen Soy” adını taşımakta bu kitapta Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de Emevîleri lanetlediğinden bahseder. Yaşar Nuri Öztürk’ün bir diğer kitabı Emevî Dinciliğine Karşı Mücadelenin Öncüsü: EbûZer adını taşımaktadır.

Yaşar Nuri Öztürk, Lanetlenen Soy kitabına şu iki ayetle başlamaktadır:

Sana gösterdiğimiz o rüyayıda Kur’ân’da lanetlenmişbulunan o ağacı/soyu da insanlarısınamak dışında bir sebeple göndermedik. Biz onlarıkorkutuyoruz, ama bu onların kudurganlığını arttırmaktan başka bir katkısağlamıyor.[9]

Hani biz, meleklere ‘Âdem’e secde edin!’ demiştik de iblis dışında hepsi secde etmişti. İblis, cinlerdendi. Kendi Rabbinin emrine ters düştüŞimdi siz, benim beri yanımdan onu ve onun soyunu dostlar mı ediniyorsunuz? Hem de onlar sizin düşmanınızken. Zalimler için ne kötübir değiştirmedir bu![10]

Kitabın önsözünde, “Lanetliler soyu bir zihniyet soyudur, ırk veya kan soyu değil, Lanetliler soyunun zihniyet babası şeytandır.” diyen Yaşar Nuri Öztürk, bu cümlelerin hemen devamında “Ancak lanetliler soyunun maddî-somut bir örneği de vardır ve Kur’ân’a göre bu soy, Emevi soyudur” demektedir. Gerçi hemen akabinde Ömer b. Abdülaziz ve Muâviye b. Yezîd gibi bazılarının bunun dışında olduğunu, ancak hükmün ekseriyete göre verildiğini de ifade etmektedir.

Yaşar Nuri Öztürk’ün bir dönem imamlık yaptığı camide müezzin olarak çalışan Recep Seyhan, vefatından sonra onun hakkında yazdığı bir yazıda “Emevî İslâmı” söyleminin doğru olduğunu şu sözleriyle ifade emektedir:

“Bize göre de kan ve irin içinde yüzen İslam toplumlarının içler acısı hâlinin temel sebebi, 'uydurulmuş sahte dindir. Gerçek şu ki IŞİD ve Taliban gibi uç figürleri üreten Hz. Peygamberin tebliği ettiği sulh ve selam anlamına gelen İslâm değil bu, uydurulmuş, bir sürü eklemelerle kendisi olmaktan çıkarılmış Ümeyyeoğullarının dinidir. Problemin de bu tartışmaların da ana kaynağı da budur. Bu Emeviyat’ın mensupları bildiklerini sorgulayamaz. Mezhebini ve meşrebini sorgulayamayan da onları dinleştirir: Olan da budur.[11]

“Emevî İslâmı” söylemini kullananlardan biri de R. İhsan Eliaçık’tır. Kendisine sorulan “Milli Eğitim Şurası’nda alınan din eğitiminin anaokullarına kadar indirilmesi konusunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Anaokuluna kadar inen din eğitiminden amaçlanan nedir?” şeklinde bir soruya verdiği cevapta şöyle demektedir:

“Şimdi sen devlet eliyle din anlatacaksın. Bunun içinde ne yazacak? Yani Emevî İslâmı, şu anda ilahiyatlarda imam hatiplerde Kur’ân kurslarındaki müfredat Emevî müfredatıdır.Bu müfredat, inancı ve ritüelleri över, davranışları ve yaşamı fazla önemsemez.

Yani bir kez ‘sübhanallahi ve bihamdihi’ dersen bütün günahlar af olur, bir gün içinde akşam namaz kılarsan bütün günahlar af olur. Haftada bir gün Cuma namazına gidersen bir haftalık günahların af olur, yılda bir kez hacca gidersen o yıl ki günahların af olur. Yılda bir defa kurban keser kan akıtırsan o yılki günahların af olur. Bu, Emevî İslâmıdır, dinde böyle bir şey yok. Diyanet de bu dini anlatıyor.1

“Peki, öbür taraftan, öldürmeler, çalmalar, yalanlar, iftiralar ne olacak. Hepsi af olacak, nasıl? Neyle? Bir rekât namazla, kurban kanı akıtmakla, hacca gitmekle, ‘sübhanallahi ve bihamdihi’ demekle. ‘La ilahe illallah’ diyen denizköpüğü kadar günahları olsa af olur diyor, ikindi namazını kılanların bütün günahları af olur diyor. Peygamber zamanında böyle bir İslâm yok. Nerede inançlar ve ritüeller övülüyorsa o Emevî İslâmı’dır. Nerede amel övülüyorsa, nerede doğru olmak, dürüst olmak, iyi davranmak komşuya iyi davranmak, yoldaki taşı kaldırmak, adaletli olmak, paylaşmak, bölüşmek, yani davranışlar ve pratikler övülüyorsa o tamamen Kur’ân’ın anlattığı İslâm’dır.”[12]

Aynı röportajda “İslâm dünyasında yaşanan sorunun çözümü için ne yapılması gerekiyor? Emevî din anlayışı olarak tanımladığınız bu din anlayışında Batı’daki gibi bir reform, rönesans olabilir mi?” şeklindeki bir soruya ise Eliaçık şöyle cevap vermektedir:

“İslâm dünyasında reform gereklidir. Biz reformcu görüşleri savunuyoruz. Savunduğumuz reform, din anlayışlarında bir reformdur. Dinin kendisinde olan bir reform değildir. Kur’ân’ın ayetlerini değiştirmeyi, İslâm’ın hükümlerini yeniden yazmayı kastetmiyoruz. Kur’ân’ı anlamada bir reform lazım. Yani en basitinden din nedir? Din bir yaşam biçimi midir, yoksa inanç ve ritüel midir? Din bir inanç kaideleri midir, yoksa yaşam kaideleri midir? Yani din namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek midir; yoksa öldürmemek, çalmamak, yalan söylememek ve iftira atmamak mıdır? İkisidir dersen bir mesafe alamıyorsun. Bir karar vermek gerekiyor. Esasında din yaşam davranışlarından ve kurallarından ibarettir. Öldürmemek, çalmamak, iftira etmemek… Diğerleri bunları destekleyici mahiyettedir.

“Ben İslâm dünyasının bu Emevî dininin etkisinden kurtuldukça kendine geleceğini, Kur’ân’a yöneldikçe ve onun yolundan gittikçe de ayağa kalkacağını düşünüyorum. Kurtuluşu da burada görüyorum.”[13]

Sonuç

İslâm dünyasının bugün sahip olduğu İslâm algısı tek bir algı olmadığı gibi bu algının, bunun belirli bir kişiye, döneme ya da olaya nispeti mümkün değildir. Farklı İslâm algılarının tarihi tecrübe olarak uzun bir süreçte şekillendiği ve değişik kaynaklardan ve görüşlerden beslendiği ifade edilebilir.

Müslümanların bugünkü algıları üzerine mezheplerin oluştuğu ve kaynakların yazıldığı dönemin daha güçlü bir etkiye sahip olduğu açıktır. Abbasî dönemi fikrî tartışmaları ve siyasî gelişmeleri daha canlı olup bunların din anlayışımızı şekillendirme hususunda yabana atılması mümkün değildir.

[1] Zehebî, SiyerüAʻlâmi’n-Nübelâ, thk. Şuayb el-Arnavût, 2. Basım, Müessesetü’r-Risâle, Beyrut 1402/1982, V, 339-340

[2] 1 Makdisî, el-Mutahhar b. Tahir (355/964), el-Bed ve’t-Tarih, thk. Cl. Huart, Bağdat (t.y.), (Paris 1899-1919 baskısından ofset), VI, 16-17

[3] İbn Sa‘d, Muhammed ez-Zührî (230/844), Kitâbüt-Tabakâti’l-Kebîr, thk. Ali Muhammed Ömer, Mektebetü’l-Hâncî, Kahire 1421/2001, I, 329- 332; İsmail Yiğit, “Süleyman b. Abdülmelik”, DİA, XXXVIII, 81

[4] Sâffât/161-163.

[5] İbn Saʻd, VII, 373.

[6] İbn Saʻd, VII, 375.

[8] http://www.nurettinkarsu.com/?p=416 (erişim tarihi: 03.05.2016). [Alıntıda bazı imla tashihleri yapılmıştır.]

[9] İsrâ/60

[10] Kehf/50

[11] Seyhan, Recep, “Yaşar Nuri Öztürk Yazısı-II”, http://www.fikircografyasi.com/makale/yasar-nuri-ozturk-yazisi-ii (erişim tarihi: 02.10.2016)

[12] http://www.ihsaneliacik.com/2014/12/13/bursaport/ (erişim tarihi: 03.05.2016). [Alıntıda bazı imla tashihleri yapılmıştır.]

[13] http://www.ihsaneliacik.com/2014/12/13/bursaport/ (erişim tarihi: 03.05.2016). [Alıntıda bazı imla tashihleri yapılmıştır.]