.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Bismillahirrahmanirrahim
“Korkun o günden ki hiç kimse, bir başkasının yerine bir şey ödeyemez o gün; kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez, kimseden karşılık da alınmaz, onlara yardım da edilmez.”[1]
«Hiç kimseden aracılık kabul edilmez.» Bu ayetin «Hiç kimseden aracılık kabul edilmez.» cümlesi duraklamamıza neden olabilir. Çünkü bu ayet kıyamet gününde şefaatin varlığını ve etkisini kabul etmemektedir. Bu ise belli birtakım şartlar çerçevesinde şefaatin olabileceğini ifade eden diğer bazı ayetlerle, sabit ve herkesçe bilinen İslam düşüncesi ile bağdaşmamakta ve onunla uyum sağlamamaktadır. Nitekim şefaatin varlığına şu ayetler delil olmaktadırlar:
«Allah'ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler.»[2]
«O gün Rahman'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez»[3]
Şefaatin varlığını ortaya koyan hadisler de vardır. İslam Ümmet'inin, Peygamberden geldiğini kabul ettiği bir hadiste Peygamberimiz:
«Ben şefaatimi Ümmetinden büyük günah işleyenlere sakladım» demektedir. Bizim ashabımızın -Allah onlardan razı olsun- Peygamberimizden (Salât ve Selam O’na ve pak soyuna olsun) aktardıkları rivayetlere göre o şöyle buyurmuştur:
«Kıyamet Günü benden şefaat etmem talep edilir, ben de şefaat ederim. Ali'den şefaat istenir, o da şefaat eder. Ehl-i Beyt'imden şefaat talep edilir, onlar da şefaat ederler. Mü'minlerin en az şefaat edeni, Cehennemi hak etmiş kırk kardeşine şefaat eder.»[4]
Yalnız biz ayetin bu cümlesini tahlil ederken meseleyi şöyle anlıyoruz: Bu ayet şefaat meselesini ilke olarak ele almamaktadır. Burada söz konusu edilen şefaat, dünyadaki beşeri zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır. Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre insan tamamen sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla ahiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Ahiret işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi olduğunda bir başkası onu halledebilmekte ve ya araya vasıta koymakta. Veyahut da mali veya mali olmayan bir bedel karşılığında işini başkasına gördürmektedir. Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada kanun işlemez. İşte ayet, ahirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir.
İlke olarak şefaat meselesine gelince; bu şefaatin söz konusu atmosferle hiçbir ilgisi yoktur. Onun gerçekleştiği ortam bambaşkadır. Kur'an ve Sünnet'te yer alan pek çok ana ilke, şefaatin varlığını göstermekte ve sağlam bir zemine oturtmaktadır. Konuyu bireylerin, makamların ve problemlerin tabiatı açısından çok farklı bir bağlamda ele almaktadır. Pek çok cahil insanın anladığı gibi, mesele, bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle hiç de ilgili değildir. Genellikle cahil insanlar bu yanlış anlayışlarından dolayı Peygamberlere ve velilere kişisel birtakım üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar aynı mantıkla liderlere ve şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle ve yaltaklanmalarla yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar. Peygamberlere ve velilere yakınlaşma ile liderlere ve makam sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velilere ve Peygamberlere karşı beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.
Fakat bu demek değildir ki, insanlar velilerden ve Peygamberlerden şefaat bekleyemezler ve kendilerine bu makamları veren, Onları kendisine yakınlaştıran ve insanlara onların bu kendine yakınlığını açıklayan Allah'tan bunları kendilerine şefaatçi kılması için istekte bulunamazlar... Aynı şekilde bu yaklaşım Allah ile kullan arasına bir vasıta koyan düşünce ve anlayışla çakışmaz. Şu düşünce esasına paralel düşmez: «Biz Allah'la dorudan irtibat kuramayız. O'na yakın olma ye O'nun kutsiyetine yaklaşma sahasından uzak olduğumuzdan dolayı bu vasıtaları araya koyuyoruz ki, onlar, doğrudan ulaşamadığımız Allah'a bizi işin sonunda ulaştırsınlar» demek değildir.
Biz bu düşünceyi sahiplenirken insanlara doğrudan hitap eden Kur'an'ın metodunu esas alıyoruz. Herhangi bir vasıta kullanmadan, Allah'la irtibat kurmalarına çağrıda bulunulmasını düşüncemizin esası olarak kabul ediyoruz. Bizce Yüce Allah'ın insanlara yakın olduğunu onlara şah damarından daha yakın bulunduğunu ifade eden ayetlerle şefaat anlayışı ve ayetleri birbirleriyle çelişmez. Allah'ın insanı doğrudan muhatap aldığını ve ona şah damarından daha yakın bulunduğunu ifade eden ayetleri bu vesileyle aktaralım:
«Eğer kullarım sana benden sorarlarsa onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince kabul ederim. O halde onlar da benim çağrıma karşılık vererek bana iman etsinler ki, doğru yolu bulsunlar.»[5]
«Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. (Çünkü) biz ona şah damarından daha yakınız.»[6]
Peygamberlerin veya Peygamberlerin varislerinin Allah ile kulları arasında vasıta olduğundan söz eden hadislere gelince; açık olan sağlıklı görüş odur ki, bu vasıta ve aracı olmadan amaç, onların Peygamberliği getirmeleri ve Allah'tan aldıkları emirleri insanlara bildirmeleridir. O'nunla doğrudan ilişki kurmaları değildir.
* * *
Şefaat Dileme ile Şirk Arasında Bir İlişki Var mıdır?
Öyle sanıyorum ki şefaat meselesi ve şefaat dileme, bazı İslam âlimlerinin düşünce planında birtakım spekülasyonlara varacak ölçüde tartışmalara girmelerine neden olabilecek bir mesele değildir. Bu âlimler şefaat konusunu Tevhit Akidesi'nin netliğine gölge düşüren bir mesele olarak değerlendirmiş ve bu anlayışı müşriklerin putlarıyla ilgilerine benzetmeye çalışmışlardır. Bu âlimlere göre müşrikler de putlarıyla ilişkilerini temize çıkarmaya çalışmışlardı. Nitekim Yüce Allah onlardan söz ederken şöyle buyuruyor:
«Biz bunlara, sırf bizi Allah 'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.»[7]
Bununla ilgili yorumumuza gelince; burada mesele Peygamberlere veya velilere yöneltilen bir ibadet meselesi değildir. Allah'ın onlara verdiği üstün derecenin bir atlama tahtası olarak kullanılmasıdır. Allah onlara birtakım yüksek dereceler vermiş ve onların bu yakınlığını onlara bahşettiği hakkı ile açıklamıştır. Elbette ki onların bu şefaatleri, Allah'ın razı olduğunu bildikleri konularla sınırlı olacaktır. Buna göre şefaat meselesi tamamen onların Allah'ın güzel isimleri gibi tevessül konusuna dönmektedir. Yani onların şefaat dilemesi Yüce Allah'tan bu şefaatin kendilerine ulaştığı kimselerden olmalarını dilemeleridir. Onların bereketi ile günahlarının bağışlanmasını dilemelerini, bu konudaki Allah'ın iradesi esasına bağlı olarak istemeleridir. Nitekim Yüce Allah da bazı eylemler veya bazı tavırlar ve psikolojik hallerden bizi bağışlamayı bir yasa olarak belirlemiştir.
Bizim kendisine çağırdığımız görüş, Tevhide Kur'an'ın tevhidi kavramlarının esasına göre bağlanmamız gerektiğidir. Tevhidin bu ilkesini, Allah'ın bizden istediği ve şirk ile Tevhidi birbirinden ayıran çizgiler üzerinde bu atmosferin berraklığını muhafaza etmeye çalışmamızdır. Şeriatın sınırlarından ve hükümlerinden uzak bir biçimde, bu konuya ilişkin red ve kabullerimizde, felsefi derinliğe dalmamaya sığınmamamızdır.
Ayetin ana temasından anlaşıldığına göre mesele şudur: İnsan bu hayatında düşünmelidir ki kendisinin kurtuluşu bugünkü insanların uyguladığı değişik oyunlar, hileler, tezgâhlar, yaltaklanmalar, güzel görünmeler ve araya vasıtalar koymakla gerçekleşemez. İnsanın kurtuluşu dünya hayatındaki bu tür eylemlerle gerçekleşemez. İnsanın kurtuluşunun, ortaya koyduğu hareketlerle, uygulamaya dayalı çizgiyle yakın ilgisi vardır. İnsanın pratik olarak sorumluluk bilincine varması; kıyamet günündeki çetin hesabı düşünmesi ve ona göre bir hazırlık yapmasıyla alakalıdır. Öyleyse insanı kurtaracak olan unsur amelidir, Allah'ın rahmetiyle beraber, yalnız ameli. Bu da yaşadığımız pratik hayatla, sağlıklı, dürüst bir yol izlememizi ve bu istikametin esasına bağlı kalmamızı gerektirir. Samimi bir şekilde Allah'a dönmemizi, akidenin berraklığı ve hareketliliği içinde Allah'a kesin bir şekilde bağlanmamızı sağlar.
- - - - - - - - - - - -
[1] Bakara / 48
[2] Enbiya / 28
[3] Taha / 109
[4] Mecmau’l-Beyan fi Tefsiri’l Kur'an, c.I, s.104. (Sayfa Baskısı)
[5] Bakara, 186
[6] Kaf, 16)
[7] Zümer, 3





