.
.
Ehlader AraştırmaBölümü
Siyerde Ahlâkî Eğitimin Hedefi
Masumlar’ın (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin hedefinin basit değil, parça ve unsurlardan müteşekkil birleşik bir emir olduğu görülmektedir. Bu parça ve unsurlardan biri erdemlerin eğitimi ve aşağılıkların ortadan kaldırılması, diğeri ise ahlâkî anlayış ve akıl etmenin eğitimidir.
1- Erdemlerin Eğitimi ve Aşağılıkların Ortadan Kaldırılması (Ahlâkî değerlere Amelde Bağlı Kalma Gücünün Eğitilmesi)
Masumlar’ın (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefinin parça ve unsurlarından biri ahlâkî erdemlerin eğitimidir. Çünkü onlar kendi takipçilerini erdemlere davet ediyorlar, aşağılıklardan alıkoyuyorlardı. Nitekim Peygamber (s.a.a) risaletinin hedefleri arasında güzel ahlâkı kemale ulaştırmayı saymakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”[1]
Bir başka rivayette Hz. Ali’ye (a.s) şöyle nasihat etmektedir:
“İyi ahlâkî sıfatlara sahip ol ve amel et. Kötü ahlâkî sıfatlardan uzak dur. Eğer böyle yapmazsan kendini kına.”[2]
İmam Ali (a.s) de bir başka rivayette şöyle buyuruyor:
“Faziletlerle süslen ve rezilliklerden uzaklaş.”[3]
Bunlardan başka birçok rivayet mevcuttur. Bu rivayetlerde Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) halkı iyi adetler edinmeye çağırmış ve kötü adetlerden sakındırmışlardır. Peygamber (s.a.a) bir rivayette şöyle buyuruyor:
“Çok yemeye ve içmeye alışan kimse katı kalpli olur.”[4]
Diğer bir rivayette ise şöyle buyuruyor:
“Nefsini sabra alıştır. Çünkü sabır iyi bir ahlâktır.”[5]
İmam Bâkır (a.s) da oğlu İmam Sâdık’a (a.s) şöyle tavsiye ediyor:
“Dilini iyi sözlere alıştır ki ondan faydalanabilesin. Çünkü dilini neye alıştırırsan ona alışır.”[6]
Bu rivayetler açıkça Masumlar’a (a.s) göre iyi alışkanlıkların -ki bunlar ahlâkî erdemlerin ta kendisidir- beğenilen, kötü alışkanlıkların ise –ki bunlar da ahlâkî alçaklıklardır- beğenilmeyen alışkanlıklar olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu yüzden insanları beğenilen davranışlara yönlendirmiş, beğenilmeyen davranışlardan alıkoymuşlardır.
Bununla birlikte Masumlar’ın (a.s) siyerinde eğitim hedefinin bir parçası erdemlerin eğitimi ve alçaklıkların uzaklaştırılmasıdır. Fakat dikkat edilmelidir ki erdemlerin eğitimi ve alçaklıkların ortadan kaldırılması, eğitim alanın beğenilen davranışları kolaylıkla yapmasını, kötü davranışlardan uzak durmasını sağlamaktadır. Diğer bir deyişle eğitim alanın nefsini erdemlerle süslemesi ve alçaklıklardan arındırması, amelde ahlâkî değerlere bağlı kalmalarını sağlamakta, içsel ve dışsal etkenlerin de bu bağlılığı bozamaması gücünü vermektedir.
Şuna dikkat edilmelidir ki Masumlar’ın (a.s) siyerinde iyi ahlâkî sıfatlar tevhidî mahiyete sahiptir. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde seküler toplumların ahlâk düzeninde yer almayan ihlas, yakîn, tevekkül, korku ve ümit, şükür, Allah aşkı ve zikri gibi sıfatlar üzerinde durulmuştur. Aynı şekilde diğer ahlâkî düzenlerde Allah’tan ayrı olan ahlâkî sıfatlar, Masumlar’ın (a.s) siyerinde Allah’a imandan kaynaklarını almaktadırlar. Örneğin yoksulların elinden tutmak örf ahlâkı düzeninde, insanların aynı türden olmaları hasebiyle, bunun toplumsal ahlâkî vazifeleri olduğu inancına dayalıdır. Masumlar’ın (a.s) ahlâkî düzeninde ise bu dinî vazifedir ve Allah’a imandan kaynağını alır. Müminleri sevmek ve midenin ve tenasül organının iffetini korumak da böyledir. İmam Bâkır (a.s) buyuruyor:
“Peygamber (s.a.a) buyurdu: İmanın en büyük kısımlarından biri Allah yolunda müminin mümini sevmesidir. Biliniz ki Allah için seven, Allah için düşmanlık eden, Allah için bağışlayan ve Allah için men eden kimse Allah’ın seçilmiş kullarındandır.”[7]
Bu rivayete göre müminlerin birbirlerini sevmelerinin kökünde Allah’a iman vardır. Oysa örf ahlâkına dayanan düzenlerde sevgiler, dünyevî maslahatlar ve menfaatler çerçevesinde olur ve sadece bu çerçevede değerlidir. Yine İmam Bâkır (a.s) buyuruyor:
“İbadetlerin en iyisi mide ve tenasülün iffetidir.”[8]
Masumlar’ın (a.s) siyerinde erdemlerin ve ahlâkî iyi adetlerin eğitimine önem verildiği görülüyor. Ancak kabul ettikleri tüm ahlâkî erdemlerin kökünde iman ve Allah’a inanç vardır ve dünyevî maslahatların yanı sıra insanın uhrevî maslahatlarını da temin etmektedir.
* * *
Ahlâkî Anlayış ve Akıl Etme Eğitimi
Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefinin ikinci parça ve unsuru ahlâkî anlayış ve akıl etmedir. Çünkü onların siyerinde erdemler ve beğenilen ahlâkî adetlerin anlama, tanıma ve bilgi olmadan bir değeri yoktur. Peygamber (s.a.a) buyuruyor:
“Allah, kullarının arasında akıldan daha iyi bir şey taksim etmemiştir. Akıl sahibinin uykusu, cahilin geceyi uykusuz geçirmesinden iyidir. Akıl sahibinin kalması cahilin yolculuğundan daha iyidir. Allah hiçbir resulü veya nebiyi aklını kemale erdirip tüm ümmetten daha akıllı olmadan görevlendirmemiştir. Peygamberin yapmayı düşündüğü (henüz yapmadığı) tüm çaba gösterenlerin çabasından daha üstündür. Kul, Allah’ı derk (anlamadan, tanımadan) etmeden İlâhî farzları eda etmiş sayılmaz. İbadet edenlerin hiçbirinin ibadeti fazilet olarak akıl sahiplerininkine ulaşmaz. Akıl sahiplerinden Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle bahsetmektedir: Akıl sahiplerinden başkası zikretmez.”[9]
İmam Kâzım (a.s) buyuruyor:
“Ey Hişam, Allah’ın halka iki hücceti vardır: Zâhirî hüccet ve bâtınî hüccet. Zâhirî hüccetler resuller, peygamberler ve imamlardır ve bâtınî hüccet ise halkın aklıdır.”[10]
İmam devamında şöyle buyuruyor:
“Ey Hişam, Emiru’l-Muminin (a.s) şöyle buyuruyordu: Allah’a akıldan daha iyi bir şeyle ibadet edilmemiştir.”[11]
Bu rivayette açıklıkla Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt’in (a.s) nazarında din ve dindarlığın temel rüknünün akıl olduğu görülmektedir. Öyle ki nübüvvetin gerek şartı Peygamberin aklının kemali ve diğerlerinin aklına olan üstünlüğüdür. Akıl sahibinin ibadetleri, amelleri ve davranışları, cahilin ibadetlerinden ve amellerinden üstündür.
Akıllara bu rivayetlerin genel olarak akıl etme ve tefekkürle ilgili olduğu, ahlâkî anlayış ve maarifetle bir ilgisi olmadığı sorusu gelebilir. Cevabında bu rivayetlerin içeriğinin akıl etme ve tefekkürün genel olarak dindarlığın bir rüknü olduğunu ifade eden külli rivayetler olduklarını, İslâm ahlâkı öğretileri de İslâm’ın bir parçası olduğu için akıl ve anlayışın İslâmî ahlâkla ahlâklanmanın esas rükünlerinden olduğunu söyleyebiliriz.
Bu konuyu daha açıklıkla beyan eden başka rivayetler de vardır:
Bir grup sahabe, Allah Resulü’nün (s.a.a) yanında bir adamı namazını, ibadetini ve iyi özelliklerini sayarak övdüler ve bu konuda mübalağa ettiler. Peygamber (s.a.a) buyurdu: “Onun aklı nasıldır?” Cevabında “Ey Allah’ın Resulü, biz onun ibadet ve çeşitli hayır işlerindeki çabasını anlatıyoruz ama siz onun aklını mı soruyorsunuz?” dediler. Peygamber (s.a.a) buyurdu: Ahmak kişi ahmaklığı yüzünden bedbahtlıklara yakalanır ve günahkârlardan daha beter olur. Yarın (kıyamet gününde) halk, aklı ölçüsünde kemal derecelerini geçerler ve Yaradanlarına ulaşırlar.”[12]
Peygamber’in (s.a.a) ashabı bahsedilen kişinin namazını, orucunu, ibadetini ve iyi özelliklerini övüyorlar ki bu sayılanların hepsi iyi ahlâkî sıfatlardır. Oysa Peygamber’e (s.a.a) göre bir kimse ahlâkî iyi işler yapsa ama ahlâkî bilgi ve anlayışa sahip olmasa, davranışlarının bir değeri yoktur.
Başka bir rivayette İmam Sâdık (a.s) Mufaddal’a şöyle buyuruyor:
“Ey Mufaddal, akletmeyen kimse kurtuluşa eremez ve ilmi olmayan kimse akledemez. Anlayış ehli olan kimse de tez yücelir”[13].
Dikkat edilirse bu rivayette İmam’ın buyruğuna göre akıl ve anlayış ehli olmayan kimse kurtuluşa eremeyecektir. Kurtuluşa ermenin şartlarından biri ahlâkî değerlere bağlı kalmak olduğuna göre İmam Sâdık’ın (a.s) nazarında akıl ve anlayış ehli olmayan kimsenin ahlâkî davranışlarının bir değeri olmadığını söyleyebiliriz. Bu rivayetten anlaşılıyor ki iyi ahlâkî davranışların gösterilmesi ancak akıl ve anlayışla birlikte olursa değerlidir ve Allah tarafından ödüllendirilir. Çok açık ki bahsedilen akıl etme ve anlayış, ahlâkî akıl ve anlayıştır, başka bir şey değil. Amel sahibinin akıl ve anlayışı ne kadar çok olursa, değeri ve ödülü o kadar fazla olacaktır. Bununla beraber beğenilen ahlâkî davranışlar, iyi ahlâkî adetler ve özellikler ahlâkî anlayış ve bilgi olmadan, tek başına bir değere sahip değildir.
Söylediklerimizden Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî erdemlerin eğitiminin tek başına yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Bunların yanında ahlâkî anlayış ve bilgi yönü de eğitilmelidir. Ahlâkî anlayış ve bilgi, eğitimcinin müstakil olarak doğruyu yanlıştan ayırabilmesine ve muhtelif durumlarda kendi ahlâkî vazifesini bilebilmesine yardımcı olursa değerlidir. Daha önce beyan edildiği gibi ahlâkî erdemlerin eğitimi de insanın çeşitli durumlarda iç ve dış engellere rağmen doğru davranışları göstermesini kolaylaştırmaktadır. Bu yüzden ahlâkî eğitimin hedefi, ahlâkî erdemlerle birlikte ahlâkî derk, anlayış ve bilgi eğitiminin verilmesidir diyebiliriz. Böylece öğrenci müstakil olarak doğru ve yanlış ahlâkî davranışları tanıyarak amel edebilecektir.
Sonuç olarak Masumlar’ın (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefi, ahlâkî vazifeyi teşhis ve bunlara amel etme gücünün eğitilmesidir. Burada iki noktaya dikkat edilmesi zaruridir:
Birinci nokta:
Ahlâkî vazifeyi teşhis gücünün eğitilmesi şu anlamdadır ki öğrenci başkalarını taklit etmeden iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırt edebilme bilgisi ve akıl yetisine sahip olabilmelidir.
Ahlâkî eğitim hedefinin bu boyutuyla ilgili şu noktaya dikkat edilmelidir: Ahlâkî vazifeyi teşhis gücü, kişinin sadece kendi aklına dayanarak, İlâhî vahiyden yardım almadan iyi ve kötü davranışları, hayrı ve şerri birbirinden ayırabileceği anlamına gelmemektedir. Öğrencinin akla ve İlâhî vahye dayanarak hayrı ve şerri, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırabileceği mânasındadır. Çünkü Masumlara (a.s) göre insan aklı birçok durumda hayrı şerden, iyiyi kötüden ayıramaz ve kesin bir hüküm veremez. Bu yüzden her zaman yaşamda doğru yolu bulmak için vahye ve İlâhî yol göstericiliğe ihtiyaç duyar. Emiru’l-Muminin Ali (a.s) oğlu İmam Hasan’a (a.s) hitapla şöyle yazmaktadır:
“Eğer bu nasihatlerimin bir kısmının (kavranılmasının ve kabulünün) senin için zorluğu olursa bunu kendi bilgisizliğine ver. Çünkü sen başlangıçta bilgisiz yaratıldın ve sonra âlim oldun. Bilmediğin şeyler ne kadar da çoktur ve haklarında şüphe edersin. Gözlerin onlarla ilgili hataya düşer, daha sonra onları görür. Öyleyse seni yaratan, sana rızık veren ve seni kemale ulaştırana yapış. Kulluğunla ve yönelişinle kendini ona tanıt ve ondan kork ve bil ki ey oğlum! Kimse aynı Peygamber (s.a.a) gibi Allah’tan haber getirmemiştir. Öyleyse onun arkasından, onun rehberliğinde kurtuluşa ermekten hoşnut ol.”[14]
Masumlar’ın (a.s) siyeri esasınca insan aklı tek başına tüm iyi ve kötü davranışları anlayıp kavrayabilip birbirinden ayıramayacak kadar zayıftır. Bu yüzden beşerin İlâhî hidayete tevessül edip sıkıca sarılmasından başka çaresi yoktur. Bir davranışın İlâhî hükmü hakkında şüpheye düştüğünde ise İlâhî günah tuzağına düşmemek ve yoldan çıkmamak için ihtiyat etmelidir. İmam Sâdık (a.s) Ömer bin Hanzala’ya şöyle buyuruyor:
“Meseleler şu üçünün dışında değildir. Doğruluğu açık olan ve amel edilen, yanlışlığı açık olan ve kendisinden kaçınılan ve (doğruluğu ya da yanlışlığının teşhisi) müşkül olan ve bilgisi Allah ve Peygamberinin (s.a.a) yanında olan. Allah resulü (s.a.a) buyurdu: Helal açıktır, haram da açıktır ama bazı işler helal ve haram arasında şüphelidir. Şüpheleri terk eden İlahi haramlardan kurtulur, şüphelere amel eden harama düşer ve bilmeden helak olur.”[15]
Ahlâkî vazifelerin akla ve vahye dayanarak teşhis edilmesi gücü yüce bir hedeftir ancak herkesin ulaşabileceği bir hedef değildir, denmesi mümkündür. Acaba bu güce sahip olamayanlar ahlâkî eğitimden mahrum mu kalmalıdır? Cevabında şöyle söylememiz gerekir. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyeri esasınca eğer bir kimse şahsen bir davranışın iyi veya kötü olduğuna dair karar veremezse, doğruyu yanlıştan, hayrı şerden ayırabilen güvenilir bir şahsın görüşüne göre amel edebilir. İmam Hasan Askerî (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor:
“Nefsini (pislikten) arındıran, dinini koruyan, nefsinin isteklerine muhalefet eden ve Mevlası’nın (Allah’ın) emirlerine itaat eden bir fakihi, halkın geneli taklit etmelidir.”[16]
Bu rivayetten de açıkça anlaşılmaktadır ki her ne kadar Masumlar (a.s) başkasını körü körüne taklit etmeye, taklit edilme vasıflarına sahip olmayanların ve güven telkin etmeyenlerin taklit edilmesine şiddetle karşı iseler de gerekli ilme ve takvaya sahip kimselere başvurulmasını uygun görüyorlar ve Şialarını onları izlemeye teşvik ediyorlar. Bu konu elbette akla uygundur. Çünkü insan aklı da kişinin kendisinin doğru bir karar veremediği bir konuyla ilgili, o konuda uzmanlaşmış, maharet sahibi ve güvenilir kimselere müracaat ve onların görüşüne göre amel etmesine hükmetmektedir.
Bu rivayetlerin ahlâkî meselelerle ilgili olmadığının söylenmesi de mümkündür. Dinî konularla alakalıdır, denilebilir. Ancak İslâmî ahlâk, İslâm dininin bir parçası olduğundan, İmam’ın (a.s) Şialarına dinî vazifelerini teşhis etmek için fakihlere müracaat edin buyruğu ahlâkı da kapsayacaktır. Bu duruma göre uzman olmayan halkın, ahlâkî vazifelerini teşhis için İslâmî ahlâk konusunda güvenilir uzmanlara müracaat etmesi lâzımdır.
İkinci nokta:
Erdemlerin eğitimi, kötü huyların ortadan kaldırılması veya ahlâkî ilimlere amel etmek demek, kişinin kendi vazifesini teşhis ettikten sonra bu teşhise uygun amel etmesi ve iç ve dış engellerin etkisinde kalmaması demektir. İçsel engeller genel olarak doğru ahlâkî davranışlarla tezat halinde olan nefsin meyilleridir. Dışsal engeller ise genellikle doğru davranış karşısında çeşitli sebeplerden kaynaklanan toplumsal muhalefettir.
Masumlar (a.s) birçok rivayette müminin zerre kadar da meşru olmayan nefsânî meyillerine tabi olmaması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Emiru’l-Muminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:
“Size nefsinizin eğilimlerinden uzak durmanızı tavsiye ediyorum. Nefsânî eğilimler insanı körlüğe yani dünya ve ahirette yanlış yola götürür.”[17]
Diğer bir rivayette ise şöyle buyuruyor:
“Sizin hakkınızda iki şeyden korkuyorum. Nefsinizin meyillerine uymanız ve uzun süren arzularda bulunmanız. Nefsin isteklerine uymak insanı haktan uzaklaştırır, uzun süreli arzular ise insanı ahiretten gafil kılar.”[18]
Aynı şekilde Masumlar (a.s) birçok rivayette amelin doğruluğu teşhis edildikten sonra, halkın çoğunluğu karşı olsa bile, yapılması hususunda şüphe edilmemesi gerektiğini hatırlatmışlardır. Cafer bin İsa şöyle söylüyor:
Biz İmam Rıza’nın (a.s) huzurundaydık. Yunus bin Abdurrahman da oradaydı. Bu sırada Bir grup Basralı içeri girmek için izin istediler. İmam (a.s), Yunus’a üzerinde perde ve örtü olan harabe bir odaya girmesini işaret etti ve ona “Ben izin vermeden hareket etme” buyurdu. Basralılar girdiler ve Yunus hakkında çok kötü konuştular. İmam Rıza (a.s) başını önüne eğmişti ve bir şey söylemiyordu. Basralılar kalkıp gittiler. İmam (a.s) Yunus’a dışarı çıkması için izin verdi. O ağlayarak dışarı çıktı ve dedi ki “Sana feda olayım, ben senin imametini savunurken ashabın yanında böyle bir durumda mıyım?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Ey Yunus, imamın senden razı iken ashabın bu tür konuşmalarının sana bir zararı yoktur… Ey Yunus, eğer sağ elinde inci olsa ve halk onun deve pisliği olduğunu söylese veya elinde deve pisliği olsa ama halk onun inci olduğunu söylese senin durumunda bir değişiklik olur mu?” Hayır, diye cevapladı. İmam (a.s) devamla buyurdu: “Sizin durumunuz da böyledir. Eğer doğru yoldaysanız ve İmamınız sizden razıysa halkın söylediklerinin size bir zararı dokunmaz.”[19]
İmamlar (a.s) birçok rivayette Şialarına Allah’ın emirlerini yerine getirirken kimsenin kınamasından korkmamalarını tavsiye etmişlerdir. İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:
“Allah yolunda kınayıcıların kınamasından korkmayınız.”[20]
Bu şekilde Peygamber’in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin hedefinin, ahlâkî erdemlerin eğitiminin yanı sıra, ahlâkî akıl etme ve anlayış eğitiminin verilmesi olduğu açıklığa kavuştu. Bunu yaparken öğrenci, akla ve vahye veya güvenilir ve salahiyet sahibi kişilere başvurarak kendi ahlâkî vazifesini belirlemeli ve iç ve dış engellere takılmadan ahlâkî vazifesine amel etmelidir.
Özet
a) Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin nihaî hedefi, kendi ahlâkî vazifesini çeşitli şekillerde, müstakil olarak veya muteber mercilere başvurarak teşhis edebilecek ve iç ve dış etkilerin tesiri altında kalmadan kendi ahlâkî vazifesine amel edebilecek öğrencilerin eğitilmesidir.
b) Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerine dikkat edilecek ve bazı beşerî ahlâkî eğitim ekolleriyle kıyaslanacak olursa Peygamber’in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefi, ne aklı ve düşünceyi tamamen kenara atmakta ne de gereğinden fazla büyütmektedir. Aksine beşerî aklı gerçek haddi ve ölçüsünde, olduğu gibi görmektedir. Diğer taraftan onların siyerinde vahyin yüce bir yeri olmasına rağmen hiçbir zaman beşerî aklın ve anlayışın yerine geçmemiştir. Diğer bir deyişle Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin hedefi gerçekçi bir bakış açısıyla hem aklın hakkını vermektedir hem de vahyin ve hiçbiri diğeri bahane edilerek uzaklaştırılmamaktadır.
- - - - - - - - - - - - -
[1] Nuri; Mustedreku’l-Vesâil, C. 11, s. 187.
[2] Kuleynî; Kâfî, C. 8, s. 79.
[3] Amidî; Gureru’l-Hikem ve Dureru’l-Kilem, s. 318.
[4] Nuri; Mustedreku’l-Vesâil, C. 1, s. 213.
[5] Tûsî, C. 4, s. 384.
[6] Sadûk; Hisal, C. 1, s.169.
[7] Kuleynî; Kâfî, C. 2, s. 125.
[8] a.g.e., s. 79.
[9] Kuleynî; Kâfî, c. 1, s. 12.
[10] a.g.e., c. 1, s. 15.
[11] a.g.e., s. 17.
[12] İbnu Ebi’l-Hadid; Şerhu Nehci’l- Belağa, C. 20, s. 4.
[13] Kuleynî; Kâfi, C. 1, s. 26. Bu konudaki diğer bir rivayet için bakınız, aynı eser s. 11.
[14] Nehcü’l-Belağa, 31. Mektup, s. 395- 396.
[15] Kuleynî; Kâfî, C. 1, s. 67.
[16] Hürrü’l-Âmilî; Vesâilu’ş-Şia, C. 27, s. 131.
[17] Muhaddis Nuri; Mustedreku’l-Vesâil, C. 12, s. 113.
[18] Kuleynî; Kâfî, C. 2, s. 235.
[19] Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 2, s. 65.
[20] Kuleynî; Kâfî, C. 5, s. 55.




