.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Hüseyin Alevi

Bismillahirrahmanirrahim

Lokman Hekim Kimdir? Lokman Hekim Kimdir?

Allah’ın, salât ve selamı, rahmet ve bereketi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) ve onun tertemiz Masum Ehl-i Beyti’ne (a.s) olsun.

Allah-u Teâlâ aziz kitabında buyuruyor:

“Biz de istiyorduk ki o yerde ezilenlere lütfedelim, onları önderler yapalım, onları mirasçı kılalım. Ve onları o yerde iktidara getirelim…”[1]

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      

Bilindiği gibi; dünya imtihan yeridir. Ahiretin mezrası ve tarlasıdır. Burada ne ekersen orada da onu biçersin. Yani insan yaratılıp dünyaya kendi haline bırakılmadı. Oyun ve boş şeyler içinde yaratılmadı. Belki belli bir amaç ve hedef için, doğrultusu ve yörüngesi belirlenip bir mihvere yönlendirilmiş olarak yaratılmıştır. İnsanın kendisi için belirlenen bu hedef ve maksadına ulaşması için, elbette ki amacına nasıl ve hangi yollarla ulaşabileceğini bilmesi gerekir. İnsan cisim ve ruhtan yaratılmış iki yönlü bir yaratıktır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği düşünebilen ve düşündüğünü amele çevirebilecek akıla sahip olmasıdır. Bu akıl vesilesiyle iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırabilir. Dünyaya geldiğinde ilimden yoksundur. Zamanla Yaratan onu görür, duyar ve bilir yapar. İlmi ve doğru yolu bulmasıyla birlikte dış etkenlerin örneğin şeytanın ve şeytanî ins ve cinlerin, heva ve nefsanî kötü isteklerin… de etkisiyle doğru yolu kaybeder. Bu yolu ona hatırlatacak ve gösterecek bir şeyler veya birileri olmalıdır ki asıl yolu olan (hakiki kemale) ulaşabilsin. Yine burada aklın da hüküm ettiği gibi ‘beyansız ve delilsiz azap ve ceza çirkin ve yanlıştır’. Aziz ve Celil olan Allah, her zamanda kullarına bir uyarıcı göndermiş ve hiçbir zaman onları hüccetsiz bırakmamıştır, ta ki hüccet üzerinden kalksın.

“(Bunları) müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, elçiler geldikten sonra insanların Allah'a karşı bahaneleri kalmasın…”[2]

Bu uyarıcılar, nebiler, peygamberler ve peygamberlerin varisleri imamlardır. Nebi ve peygamberlerin bazılarına kitaplar da verilmiştir. Peygamberlerin dünyadan göçmeleriyle yerlerine diğerleri gönderilmiş, kitapların değiştirilip yok edilmesiyle de gerektiğinde peygambere kitap gönderilmiştir. Son Peygamber Hatemu’l-Enbiya âlemlere uyarıcı, müjdeleyici ve rahmet olarak kıyamete dek bütün insanlara, hatta bütün yaratılmışlara gönderilen Hz. Muhammed Mustafa (s.a.a) ve ilahi kitabı Kur’ân-ı Kerim’dir. Allah-u Teâlâ’nın habibi Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) vefatlarından sonra, kullarına karşı çok merhameti ve lütfü olan Aziz Allah, habibinin Ehl-i Beytini (a.s) onun yerine hidayet önderleri ve son hücceti olarak geçirdi. Bu halifelerin ilki Ali (a.s) ve sonuncusu da Mehdi (a.f) olmak üzere on iki kişidir. Şu an son hüccetin dönemi olan İmam Mehdi (a.f) dönemindeyiz.

İmam Mehdi’nin (a.s) diğer hüccetlerden birçok farklılıkları ve benzerlikleri bulunmaktadır. Allah-u Teâlâ’nın diğer hüccetlerinin bütün manevi, ruhi boyutları ve emanetleri onda toplanmıştır. Çünkü o, bir nevi hepsinin varisidir. Hedeflerini ve getirmiş oldukları emanet ve risaletlerini yerine ulaştıracak tek şahıstır. Zahiri bazı hal ve durumları da benzemektedir.

İmam Hüseyin’den (a.s) nakledilen hadiste İmam (a.s) buyurmuştur: “Bizden olan Kaim’de (Hz. Mehdi’de) peygamberlerden bir sünnet vardır... Nuh’tan (a.s) ömrünün uzun olması, İbrahim’den (a.s) doğumunun gizli olup halktan uzak durması, Musa’dan (a.s) korku ve gaybete çekilmesi, İsa’dan (a.s) halkın onun hakkında ihtilafa düşmesi, Eyyub’dan (a.s) sıkıntıdan sonra genişliğe kavuşması ve Muhammed’den (s.a.a) ise kılıçla kıyam etmesidir.”[3]

İlahi Sünnet

Kur’ân ayetlerinden, hadis-i şeriflerden ve tarih belgelerinden elimize geçen bazı kaçınılmaz yol ve yöntemler vardır. İnsanlığın izlemiş oldukları değişmez yöntem ve tarzlar, yaratanın izlemiş olduğu yol ve sünnetler vardır. Rabbimiz aziz kitabında buyuruyor:

 “Bundan önce gelip geçenler hakkında da Allah'ın yolu-yordamı buydu ve Allah'ın yolunda-yordamında bir değişme bulamazsın.”[4]

Allah-u Teâlâ’nın bu sünnetlerinden biri de kullarına hidayet için elçiler göndermesi, itaat durumunda nimetlerinin ve rızasının dünyada ve ahrette itaatkârlar için, itaatsizlik durumunda ise gazabı ve azabının dünya ve ahirette tahakkuk bulmasıdır. Nice peygamberler kavimleri tarafından inkâr ve yalancılıkla itham edilmiş ve Allah’ın şiddetli azabına mahkûm olmuşlardır. Bu sünnet bütün zamanlar için geçerli olup bugün de vardır. Yani Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) vefatıyla, Aziz ve Celil olan Allah’ın sünneti tatil olmamıştır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Muhammed yalnızca bir resuldür. Ondan önce de resuller gelip geçmiştir. Eğer o, ölür ya da öldürülürse topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? Her kim de topukları üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir şekilde zarar veremez. Buna karşılık Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”[5]

İşte bu sünnetin devamını sağlayan vesile Aziz ve Celil olan Allah’ın kullarına itaatini farz kıldığı, Allah Resulünün evladı Zamanın İmamı olan İmam Mehdi (a.f) hazretleridir.

İnsanın sorumlu tutulduğu, bütün amellerinin kabul olmasının ona bağlı olduğu kişi veya kişileri tanımamak, kendi başına bir azaptır. Resulullah’ın (s.a.a) buyuruşu da buna işarettir: “Kim zamanının imamını tanımadan ölürse, ölümü cahiliyet zamanının ölümü gibidir.” Maalesef Allah-u Teâlâ’nın nuru, yarattıklarına hidayet vesilesi, zamanın imamı İmam Mehdi (a.s) her zamanki gibi zamanımızda da gerektiği gibi tanınmamaktadır. Bazı toplumlar aslen her şeyden habersizdirler. Acayiplik şurada ki; bunca hadis ve sabit tarihe rağmen, insanlık asıl sahibinden habersiz bir şekilde vakit geçirmekte ve müspet hiçbir şekilde hareket etmemektedir. Bu açık delillerden birisini konunun başında zikrettik. Bu ayeti kısaca ele alacak olursak, Rabbimiz buyurduğu ilk cümlede zulme maruz kalmış, hakları ellerinden alınmış kullarına açıkça minnet etmek istediğini vurgulamaktadır. Elbette burada şu noktaya dikkat edilmesi lazım, zulüm görenler, zayıf düşürülenler zamanla zalimlere eşlik etmeyecek ve her zaman kendilerini değiştirme ve kurtuluş çabasında olacaklar. Yani gece gündüz zalimin elinden kurtulmak için yaratanına seslenecekler. Bundan dolayı Allah-u Teâlâ buyuruyor:

Bir toplum kendi nefislerini değiştirmedikçe, Allah da,  onlarda bulunanı değiştirmez.”[6]

Açıkça görüldüğü gibi, insanlar ve toplumlar kendi nefislerini ıslah edip düzeltmedikçe, Aziz ve Muktedir olan Allah da onların içinde bulundukları zor durumdan kurtarmamaktadır.

Rabbimiz, o toplumun içinden insanların ve toplumların kurtuluş vesilesi olacak hidayet önderleri çıkartmaktadır. Buyurduğu gibi: “…onları önderler yapalım… Bu imkânsız ve muhal değildir, ancak insanoğlu bunu hiçbir zaman başaramamıştır. Öyleyse içlerinden birilerinin çıkması gerekir ve çıkmıştır da. Yaratılmışların üzerinde velayet-i mutlak sadece Allah-u Teâlâ’dır ve yine O’nun emriyle yaratılmışlar üzerinde velayet sahibi olan (velayeti has) hidayet önderlerinden sonra velayeti umum ve onun altında da babanın çocuğu üzerinde olan mecazî ve itibarî velayetler vardır. İlk üç velayet birbirine bağlı olup ayrı düşünülemez. Yani, itaati kayıtsız şartsız vacip olan, itaatsizliğin küfür ve dinden çıkmak manasına geldiğini anlarız. Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyuruyor:

Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin…[7]

Kayıtsız ve şartsız itaati vacip olan, hiçbir istisna getirilmeden vurgulanan bu üç velayeti beyan ediyor. Emir sahiplerinden maksat da, devlet ya da toplumu idare eden herkesin olamayacağını her akıl sahibi ayetin dizaynından ve hitabından anlayabilir. Üçüncü velayet ise yine ilk iki velayete bağlı olduğundan konu açık ve nettir. Örnek verecek olursak; Allah Resulü her vakit sefere çıksa kendi yerine kesinlikle bir kişiyi bırakmıştır. Ve ona kayıtsız şartsız teslim olunmasını istemiştir. Devlet reislerinin şehirlere seçtikleri valiler ve mevkide bulunanlar da aynı durumdadır. Bu olayı, insan kendi aile yapısında da apaçık örneklerini görebilir.  Ayet-i kerimenin ancak Allah Resulünün evlatlarının velayetleri ve imametleriyle zuhuru ve doğruluğu ortaya çıkmaktadır. Ancak onlardır masum ve seçilmiş olanlar, ancak onlardır Resulden sonra, Allah-u Teâlâ’nın nurları ve hidayet önderleri. Ancak onlardır Resulün emanetleri ve onlardır Kur’ân’la ayrılmaz olanlar.

Şeyh Saduk’un (r.a) Mufazzal İbni Ömer’e isnaden rivayet ettiği hadiste Mufazzal İbni Ömer dedi: İmam Cafer Sadık’tan (a.s) duydum, buyurdular ki:

‘Allah Resulü (s.a.a), Ali’ye, Hasan ve Hüseyin’e (a.s) baktılar ve ağladılar. Sonra buyurdular: ‘Sizler, benden sonra güçsüz düşürüleceksiniz.’ Mufazzal dedi: İmam’a bunun manasının ne olduğunu sordum. İmam buyurdu: ‘Bunun manası şudur; Sizler, benden sonra imamlar (önderlersiniz)’ Aziz ve Celil olan Allah şöyle buyuruyor: ‘Ve biz güçsüz düşürülenlere minnet edip, lütufta bulunmak ve onları önderler yapıp, onları yeryüzünde vârisçi kılmak istiyoruz.[8] Bu ayet, bizde kıyamet gününe kadar caridir.’[9]

Evet, her zaman okuduğumuz Kevser Suresinde de vurgulandığı gibi:

‘Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla; Şüphesiz, biz sana Kevser’i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Doğrusu asıl soyu kesik sana buğz edendir.’[10]

Peygamberin soyu kesilmediği gibi, Allah’ın özel nimetleri de Resulüne ve onun evlatlarına olmuştur. İmamlar, Peygamberin kızı Hz. Fatıma’dan (s.a) gelmiştir. Ve Aziz Allah, o nesli öylesine çoğaltmış ve bereket vermiş ve fazlını onlar için yaymıştır ki, İslam düşmanları yerle bir olmuşlardır. Dikkat edilirse dini liderlerin başını genelde peygamber evlatları (seyitler) çekmişlerdir. Biz Alevi toplumunda dedelerin (seyitlerin) ayrı bir yeri ve mevkisi, saygı ve sevgileri vardır. Ve onların bilinçli olanları sayesinde şu anki Alevi Ehlibeyt sevgisi günümüze kadar kendini koruyabilmiştir. İran da buna güzel bir örnektir. Hem İslam hükümetinin kurucusunun ve hem şuan ki liderin seyit olmaları kesinlikle bir rastlantı değildir. Belki yukarıda zikir ettiğimiz ayetlerimizin canlı mısdak ve örnekleridir. Herkesçe biliniyor ki; hiç kimsenin ümit vermediği bir devrim ve onca zahiren imkânsız gözüken olayların altından kalkılarak dünyadaki bütün zalimlerin karşısına dikilip hesap sorması elbette ki Allah-u Teâlâ’nın ayetinin zuhurlarından sadece biridir. Aynı zaman da yukarıda değindiğimiz umumi velayet diye bahis ettiğimiz meseleyi daha net ve açık bir şekilde hayata geçmiş olması yine Rahman ve Rahim olan Allah’ın mucizelerindendir. Nasıl ki; birden fazla nebinin veya imamın bulunması durumunda yetkili fakat biri olmuştur. Hz. Musa (a.s) ve Hz. Harun (a.s) her ikisi de peygamberdir ancak öncelik Hz. Musa (a.s)’a aittir. Hz. Hasan (a.s) ve Hz. Hüseyin (a.s) imamdırlar ama öncelik Hasan’a (a.s) aittir. İmamın gaipte olduğu zamanda bile İslam ümmetinin nasıl hareket etmesi gerektiğini bildirmişlerdir. Şartları tutan merci ve ulemalardan birinin velayet görevini üslenmesi ve İslam ümmetinin de ona itaat etmesi gerekir. İmam-ı Zaman (a.f), İshak İbni Yakub’a mektubunun cevabında buyurdular:

“Vuku bulan vakıalarda, bizim hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz; zira onlar benim sizlere olan hüccetimdir ve ben de Allah’ın onlara olan hüccetiyim.”[11]

İmam Sadık (a.s) buyurdular: ‘Amma fakihlerden; nefsini engelleyen, dinini koruyan, nefsi arzularına muhalif olan ve mevlasının emrine itaatkâr olandır. İşte o zaman avam halkın onu taklit etmeleri lazımdır. Onlar (fakihlerin) hepsi değildirler, belki bazılarıdırlar.’[12]  Hadisten de anlaşıldığı gibi sayılan şartları tutan bazı fakihlerin bu görevi üstlenebileceğini, aynı zamanda halkında ona itaati emir olunuyor.

Ayet-i kerimenin devamı olan ‘ve onları yeryüzünde vârisçi kılmak istiyoruz’ her ne kadar zaman zaman müminler yeryüzünde hâkim ve varis olsalar da, asıl hakiki adalet ve ilahi düzenin İmam Zaman’ın (a.f) zuhuruyla olacaktır.

- - - - - - - - - -


[1] Kasas Suresi, 5–6
[2] Nisa Suresi, 165
[3] Keşfu’l-Gumme, c.3 s.329
[4] Ahzab Suresi, 62
[5] Âl-i İmran Suresi, 144
[6] Rad Suresi, 11
[7] Nisa Suresi, 59
[8] Kasas Suresi, 5
[9] el-Burhan Tefsiri, c.4 s.249, bu kitap, bu hadisi; Meaniyu’l-Ahbar, s.79 ve Şevahidu’t-Tenzil, c.1 s.430 ve 589’dan nakletmiştir.                   
[10] Kevser Suresi, 1–2–3
[11] Kemalu’d-Din, c.2 s.484 ve el-Gaybe, Şeyh Tusi, s.261 h.247 ve İhticac, c.2 s.284 ve Keşfu’l-Gumme, c.3 s.338
[12] Usul-u Kafi ve Vesailu’ş-Şia