.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

 (1)… Muhammed b. Hukeym şöyle rivayet etmiştir:

Ebu’l Hasan’a (İmam Musa b. Cafer aleyhisselâm) Hişam b. Salim el-Cevalikî'nin yakışıklı bir gençle ilgili sözlerini anlattım ve Hişam b. Hakem'in görüşünü naklettim.

Buyurdu ki: “Aziz ve Celil olan Allah, hiçbir şeye benzemez.”

 (2)… Ali b. Muhammed merfu olarak Muhammed b. Farac er-Ruhhacî'den şöyle rivayet etmiştir:

Ebu'l-Hasan’a (İmam Kazım aleyhisselâm) Hişam b. Hakem'in: "O (Allah), cisimdir" ve Hişam b. Sâlim'in: "O, surettir" şeklindeki görüşleriyle ilgili bir mektup yazdım.

Bana şu cevabı yazdı: “Şaşkınların şaşkınlığından uzak dur ve şeytandan Al­lah'a sığın. Hişam’ların dedikleri doğru değildir.”[1]

 (3)… Hamza b. Muhammed şöyle rivayet etmiştir:

"Ebu'l-Hasan’a (İmam Kazım aleyhisselâm) Allah'ın cisim ve suret olması ile ilgili bir soruyu yazıp gönderdim."

Bana şu cevabı yazdı:

“Benzeri hiçbir şey olmayan Allah yücedir. Ne cisimdir, ne de surettir.”

 (4)… Ali b. Ebu Hamza şöyle rivayet etmiştir:

Ebu Abdullah’a (İmam Cafer Sadık aleyhisselâm) dedim ki:

"Hişam b. Hakem'in sizden: 'Allah Celle ve Azze cisimdir, sameddir, nuranîdir, O'nu tanımak zorunludur. Bununla yaratıklarından dilediğine cömertlikte bulunur.' şeklinde rivayet ettiğini duydum."

İmam (a.s) buyurdu ki: “Kendisinden başka hiç kimsenin nasıl olduğunu bilmediği Allah, bu tür yakıştırmalardan münezzehtir. O’nun gibi hiçbir şey yoktur. O, işitendir, bilendir. Sınırlandırılamaz, hissedilemez, dokunulamaz, temas edilmez. Duyular O’nu algılayamaz, hiçbir şey O’nu kapsayamaz. O, cisim değildir, suret değildir, şekli ve sınırı yoktur.”[2]

 (5)… Muhammed b. Zeyd şöyle rivayet etmiştir:

İmam Rıza’nın (a.s) yanına geldim ve O’na tevhidle ilgili bir soru sordum. Bana şu açıklamayı yazdırdı:

“Varlıkları kudretiyle, hikmetiyle yoktan ve örneksiz, olağanüstülüğü bozacak şekilde bir modele bakmadan, örneksiz yaratmasıyla bağdaşmayacak şekilde bir illete dayanmadan yaratan Allah'a hamd olsun. Dilediğini dilediği gibi yaratmıştır. Bütün varlıkları tek başına, hikmetini ve Rabliğinin hakikatini göstermek için yarattı.

Akıllar O’nu kavrayamaz, tasavvurlar O’na erişemez. Gözler O’nu göremez, ölçüler O’nu kapsayamaz. Kelimeler O’nu ifade etmekte kifayetsiz ve gözler O’nu algılamakta yorgun, bitkin düşer. Sıfatlandırma girişimlerinde bulunanlar yoldan sapar. Bir perde olmaksızın gizlenmiştir. Bir örtü olmadan bürünmüştür. Görünmeden bilinir, şekilsiz vasfedilir, cisimsiz nitelendirilir. Allah'tan başka ilâh yoktur. Büyüktür, en yücedir.”

 (6)… Muhammed b. Hukeym şöyle rivayet etmiştir:

Ebu İbrahim’e (İmam Kazım aleyhisselâm) Hişam b. Salim el-Cevalikî'nin sözlerini anlattım ve Hişam b. Hakem'in: "Allah cisimdir" dediğini naklettim.

Buyurdu ki: “Allah, hiçbir şeye benzemez. Varlıkların yaratıcısını cisimle, suretle, yaratılmışlıkla, sınırlılıkla ve organlarla vasfetmekten daha çirkin ve daha iğrenç bir davranış var mıdır? Allah, bu tür asılsız yakıştırmalardan yücedir, münezzehtir, uludur.”

 (7)… Muhammed b. Ziyad şöyle rivayet etmiştir:   

Yunus b. Zabyan'ın şöyle dediğini duydum:

Ebu Abdullah’ın (İmam Cafer Sadık aleyhisselâm) yanına gittim ve dedim ki:

Hişam b. Hakem büyük lâflar ediyor. Ben bunlardan bazısını sana özetleyeceğim. "Allah'ın cisim olduğu"nu iddia ediyor. Bunu da şu şekilde gerekçelendiriyor: "Varlıklar, cisim ve cismin fiili olmak üzere iki kısma ayrılır. Yaratıcının fiil mahiyetinde tasavvur edilmesi caiz değildir; ama fail anlamında tasavvur edilebilir."[3]

Bunun üzerine Ebu Abdullah  (a.s) dedi ki: “Yazıklar olsun ona! Cismin sınırlı, sonlu ve suretin sınırlı ve sonlu olduğunu bilmiyor mu? Allah için sınırlılık ihtimali olduğu zaman artma ve eksilme ihtimali de olur. Artması ve eksilmesi muhtemel olduğu zaman bu, onun yaratılmış olduğu anlamına gelir.”    

Dedim ki: "Peki, ne diyeyim?"

Dedi ki: “Allah ne cisimdir, ne surettir. Cisimlerin şekillendiricisi, suretlerin biçimlendiricisidir. Bölünmezdir, sonsuzdur. Artmaz ve eksilmez. Eğer dedikleri gibi olsaydı yaratanla yaratılan, inşa edenle inşa edilen arasında bir fark olmazdı. Fakat Allah varlıkları inşa edip ortaya çıkarandır. Cisim verdiği, suret öngördüğü ve inşa edip ortaya çıkardığı varlıkları birbirinden ayırmıştır. Hiçbir şey O’na benzemediğine göre O da hiçbir şeye benzemez.”

 (8)… Hasan b. Abdurrahman el-Himmanî şöyle rivayet etmiştir:

Ebu'l Hasan Musa b. Cafer’e  (a.s) dedim ki: "Hişam b. Hakem şöyle iddia ediyor: 'Allah, hiçbir şeye benzemeyen bir cisimdir, bilendir, işitendir, görendir, kudret sahibidir, konuşandır, söz söyleyendir. Kelâm, kudret ve ilim nitelikleri, aynı mahiyeti arz etmektedirler. Bunlardan hiçbiri mahlûk değildir.'[4] "

İmam buyurdu ki: “Allah onun canını alsın! Cismin sınırlı, kelâmın da konuşandan ayrı olduğunu bilmez mi? Böyle bir sözü söylemekten Allah'a sığınırım. Böyle bir iddiadan beri olduğumu ilân ediyorum. Allah ne cisimdir, ne surettir, ne sınırlandırılabilir. O’nun dışında her şey mahlûktur. Varlıklar, kelâmsız, nefes alıp vermesiz ve dil ile konuşmasız O’nun iradesiyle olmuşlardır.”

 (9)… İbrahim b. Muhammed el-Hemedanî şöyle rivayet etmiştir:

İmam’a (Ebu’l Hasan aleyhisselâm) şunları yazdım:

"Bizden önceki dostların tevhid meselesinde farklı görüşler savunmuşlardır. Bir kısmı Allah cisimdir derken, bir kısmı surettir demişlerdir. Buna ne buyurursunuz?"

Bana kendi el yazısıyla şu cevabı gönderdi:

"Sınırlandırılamayan ve vasfedilemeyen Allah münezzehtir. ' O'nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, bilendir. (Şura, 11) ' Görendir de demiş olabilir. 

 (10)… Hişam b. İbrahim Ebu’l Hasan’dan (İmam Kazım aleyhisselâm) şöyle rivayet etmiştir:

"Size feda olayım, bazı dostlarınız bir konu hakkında size soru sormamı istediler.” Buyurdu ki :  "Kim sormanı istedi?" Hasan b. Sehl dedim. Buyurdu ki “Hangi konu hakkında?” Dedim ki “Tevhid hakkında.” Buyurdu: “ 'Tevhid'in hangi kısmı hakkında?"  “Allah cisim midir, değil midir, diye soruyor" dedim. Şöyle buyurdu: “Tevhid konusunda halkın üç görüşü vardır. Tevhidin, teşbih yoluyla ispatı görüşü; olumsuzlayıcı nefyetme görüşü ve benzetme ve teşbih olmaksızın ispatı görüşü. Benzetme yoluyla tevhidin ispatı görüşü ve olumsuzlayıcı, nefyetme görüşü caiz değildir. Benzetme olmaksızın ispat görüşü olan üçüncü görüş doğru yoldur.” 

 (11)... İmam Hâdî (a.s) ve İmam Cevad (a.s) 'dan şöyle rivayet edilmiştir: "Kim Allah'ın cisim olduğunu söylerse, ona zekat vermeyin ve arkasında namaz kılmayın"

 (12)… Muhammed b. Ali el-Kasanî şöyle rivayet etmiştir:

İmam’a  (a.s) yazdım ki: "Bizden öncekiler, tevhid meselesinde ihtilâfa düşmüşlerdir." Bana şu cevabı yazdı: “Sınırlandırılamayan ve vasfedilemeyen Allah yücedir. 'O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (Şura, 11)' "

 (13)… Bişr b. Beşşar en-Nişaburî şöyle rivayet etmiştir:

Ebu’l Hasan’a (İmam Kazım aleyhisselâm) şöyle yazdım: "Bizden öncekiler, tevhid hakkında ihtilâfa düştüler. Kimi: ‘O cisimdir’, kimi de ‘O surettir’ dedi. Bana şu cevabı yazdı: Sınırlandırılamayan ve vasfedilemeyen Allah yücedir. 'O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (Şura, 11)' "

 (14)… Sehl b. Ziyad der ki:

255 senesinde Ebu Muhammed'e (İmam Hasan b. Ali aleyhisselâm) şunları yazıp gönderdim: "Efendim, arkadaşlarımız, tevhid hakkında ihtilâfa düşmüşlerdir. Bazısı  'O, cisimdir' derken; bazısı 'O, surettir.' diyor. Eğer uygun görürseniz efendim, bu hususta üzerinde duracağım ve ötesine geçmeyeceğim bir bilgi öğretirseniz bendenize lütufta bulunmuş olursunuz." Kendi el yazısıyla bana şu cevabı yazdı:

“Bana tevhidle ilgili bir soru soruyorsun. Oysa böyle konulara dalmakla yükümlü değilsiniz. Allah Teâlâ birdir, tektir, ihtiyaçsızdır. Doğurmamış, doğrulmamıştır. Hiç kimse O'na denk değildir. Yaratıcıdır. Yaratılmış değildir. O, Tebareke ve Teâlâ’dır. Cisim veya başka şeylerden dilediğini yaratır, dilediğine şekil verir; ama kendisi suret değildir. O’nun şanı yücedir, isimleri uludur. Benzeri olmaktan yücedir. O, başkası değildir'O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, işitendir, görendir. (Şura, 11)' "

 (15)… Abdurrahim el-Kasir şöyle rivayet eder:

Abdulmelik b. Ayen eliyle Ebu Abdullah’a (İmam Cafer Sadık aleyhisselâm) bazı konular hakkında bir mektup gönderdim:

"Bana Aziz ve Celil olan Allah’ın şekil ve suretle vasfedilip vasfedilemeyeceği hakkında bilgi verebilir misiniz? Eğer uygun görürseniz -Allah beni size feda etsin- bana tevhidle ilgili sahih düşünceyi bildirmenizi istiyorum."

İmam, Abdulmelik b. Ayen eliyle bana şu cevabı yazdı: "Allah sana rahmet etsin, tevhid ile ilgili soru sordun ve çevrendelilerin düşüncelerinin sahihliğini öğrenmek istedin. Şunu bil ki; hiçbir benzeri olmayan, işiten ve gören Yüce Allah[5];  yarattıklarına benzeterek vasfeden iftiracıların nitelemelerinden münezzehtir. Bil ki, Allah sana rahmet etsin, tevhidle ilgili sahih düşünce, doğru mezhep, Kur'ân'da yer alan Aziz ve Celil olan Allah'ın sıfatlarıyla ilgili açıklamalardır. O halde sen de aşırı tenzihçi bir yaklaşımla ilâhî varlığı temelden geçersiz kılan iptal anlayışı ile O'nu yarattıklarına benzeten anlayışı olumsuzlayıcı bir yaklaşım içinde ol. Yüce Allah’ın varlığını temelden iptal eden olumsuzlayıcı anlayış doğrudur; ne de O'nu yarattıklarına benzeten teşbihçi anlayış.[6] Allah sabittir, vardır. Bunun dışında O'nu niteleyenlerin nitelemelerinden münezzehtir, yücedir. Allah'ı vasfederken Kur'ân'ın çizdiği sınırların dışına taşmayın; yoksa size apaçık beyan geldikten sonra sapmış olursunuz."

 (16)… Sehl b. Ziyad şöyle rivayet etmiştir:

            Ebu'l Hasan’a  (a.s) Allah'ın cisim ve suret olması ile ilgili bir soruyu yazıp gönderdim. Bana şu cevabı yazdı: “Benzeri hiçbir şey olmayan Allah yücedir. Ne cisimdir, ne de surettir.”

 (17)… Hamza b. Muhammed şöyle rivayet etmiştir:

İslam İle İman Arasındaki Fark İslam İle İman Arasındaki Fark

            "Ebu'l Hasan’a (a.s) Allah'ın cisim ve suret olması ile ilgili bir soruyu yazıp gönderdim. Bana şu cevabı yazdı: 'Benzeri hiçbir şey olmayan Allah yücedir.' "

 (18)… Muhammed b. Müslim şöyle rivayet etmiştir:

"Ebu Cafer’e (İmam Muhammed Bakır aleyhisselâm), Allah'ın, Âdem'i kendi suretinde yarattığına ilişkin olarak aktarılan rivayetin doğru olup olmadığını sordum. Buyurdu ki: 'Âdem’in  (a.s) sureti sonradan olma, yaratılmış bir surettir. Allah, değişik suretler içinde onu seçti ve kendisine nispet etti. Tıpkı Kâbe’yi ve ruhu kendisine nispet edip ‘evim[7] demesi ve ‘Ona ruhumdan üflediğim zaman... (Hicr, 29)demesi gibi.[8]

 (19)… Yakup es- Serrac şöyle rivayet eder:

Ebu Abdullah’a (İmam Cafer Sadık aleyhisselâm) bazı arkadaşlarımızın Allah’ın insan sureti gibi sureti olduğunu ve bazı arkadaşlarımızın da sakalı bitmemiş kıvırcık kısa saçlı bir genç görünümünde olduğunu sanmakta olduklarını söyledim.  İmam Sadık (a.s) secdeye kapandıktan sonra başını kaldırıp şöyle buyurdu: “Benzeri hiçbir şey olmayan Allah münezzehtir. Gözler O'nu göremez; ilim O'nu kuşatamaz; doğmamıştır, çünkü çocuk babasına benzer; doğurmamıştır ki kendisinden öncekine benzesin;  O'nun yaratıkları arasında hiçbir dengi yoktur. Kendisinden gayrı olan sıfatlarından münezzeh, ulu ve büyüktür.”

 (20)… Sagr b. Ebu Dulef şöyle rivayet eder:

Ebu’l Hasan Ali b. Muhammed b. Ali b. Musa Rıza’ya (İmam Hâdî aleyhisselâm) tevhid ile ilgili bir soru sordum ve dedim ki: “Ben de Hişam b. Hakem’in sözünü diyorum.” İmam (a.s) öfkelenerek şöyle buyurdu: “Size ne Hişam’ın görüşünden, kim Aziz ve Celil olan Allah cisimdir derse o bizden değildir ve bizler dünya ve ahirette ondan beriyiz. Ey Ebu Dulef! Kuşkusuz cisim sonradan yaratılmıştır, Allah onun yaratanı ve şekil verenidir.” 

* * *


[1] —Bu söz, Hişam'ların söyledikleri bir söz değildir. Nitekim bazı Şia âlimlerine göre Ebu Abdullah ve Ebu'l-Hasan'ın önde gelen arkadaşlarından olan bu iki zat, bu tür görüşleri savunmamışlardır. Seyyid Murtaza "eş-Şâfi" adlı eserinde bu zatları aklamıştır.

[2] — Hişam b. Hakem'i Allah'ın cismâniyeti görüşünü benimsemekle suçlarlar. Cahiz, Nazzâm ve Eş'ârî bu fikri ona atfetmekle aşırıya gittiler ve onun şöyle dediğini naklettiler:

   "Allah diğer maddi varlıklar gibi bir cisimdir." Bununla birlikte araştırmalar böyle bir suçlamanın doğru olmadığını ispatlamıştır. Bu, hased sebebiyle yapılmış bir suçlamadır, onun görüşlerinin kuvveti ve doğruluğuna karşı çıkamayan muhalifleri, özellikle Mutezilîler onun ününü lekelemek istediler; çünkü o, münazaralarında, onların öğretilerini çürütmüştü.

[3] — Hadis: Zayıf. [Allâme Meclisî, Mir'atu'l-Ukul, c.2, s.5]

[4] — Hadis: Zayıf. [Allâme Meclisî, Mir'atu'l-Ukul, c.2, s.7]

      [5] Şura, 11

[6] Olumsuzlama mezhebinden maksat, sıfatların anlamlarını Yüce Allah'tan olumsuzlamaktır. Mutezile mezhebinin yaklaşımını buna örnek gösterebiliriz. Olumlu sıfatların karşıtlarının olumsuzlanması şeklinde algılanması da bu anlama gelir. Örneğin, "Allah'ın kadir olmasının anlamı, O'nun aciz olmamasıdır. Âlim olmasının anlamı, cahil olmamasıdır" demek gibi.    Teşbih mezhebinden maksat da, Yüce Allah'ın başkalarına benzetilmesidir. -Oysa benzeri hiçbir şey yoktur.- Yani bizdeki gibi, anlamla sınırlı, başkalarından bu özellikleriyle ayrılan sıfatların, O'nun açısından da olumlanması. Yani O'nun kudretinin bizim kudretimiz, O'nun ilminin bizim ilmimiz gibi olması. Eğer O'nun bizimkine benzer sıfatları olursa, bizimkine benzer ihtiyaçları da olur. O zaman da "varlığı zorunlu ilâh" olamaz. Allah bundan münezzehtir.   

 Teşbihsiz olumlama: O'nun için asıl anlamlarıyla bazı sıfatların olumlanmasıdır. Bu arada bu sıfatlar açısından, mümkün nitelikli varlıklarda rastlandığı türden sınırlandırıcı özelliklerin olumsuzlanması gerekir. Yani sıfat olumlanmalı, ama sıfatın sınırlılığı olumsuzlanmalıdır. [el-Mîzan, c.7, s.61]

[7]- Bkz. Bakara, 125

[8]- Bunlar ruh kavramının anlamıyla ilgili rivayetler içinde en değerlileri ve en önemlileridir. Olağanüstü yoğunluktaki gerçekleri içermektedirler. "Allah yolunda öldürülenlere de ölüler demeyin; hayır, onlar diridirler, ama siz farkında değilsiniz. (Bakara, 154) " Bu ayet ve konuya ilişkin diğer ayetler üzerinde iyice düşünüldüğü zaman, bundan daha geniş boyutlu bir gerçek açıklığa kavuşacaktır. Sözünü ettiğimiz "ruhun soyutluğu"dur. Yani bedenden ayrı, beden ve diğer maddî terkiplerin hükmüne tâbi olmayan bir olgu oluşudur. Ruh, bedenle bir tür birleşim gerçekleştirmiş; onu bilinç, irade ve kavramaya ilişkin öteki nitelikleriyle yönlendirir. Yukarıda söz konusu ettiğimiz ayetler üzerinde düşünüldüğü zaman bu anlam iyice belirginleşir. Bu ayetlerden çıkan sonuca göre insan, kişilik olarak beden değildir. Bedenin ölmesi ile ölmez, onun yok olması ile yok olmaz. Bedensel terkibin ayrışması, elementlerinin dağılması ile ortadan kalkmaz. İnsan bedenin yok olmasından sonra da varlığını sürdürür, kalıcı nimetler içinde sürekli ve rahat bir hayat yaşar. Ya da bitmez tükenmez bir mutsuzluk girdabında elem verici bir azap çeker. İnsanın ölümden sonraki mutluluğu ya da mutsuzluğu onun karakteristik özelliğine ve amellerine bağlıdır; bedensel olgulara ya da toplumsal yargılara değil.    

Açıkça görülüyor ki, bunlar cismanî hükümlerden ayrı hükümlerdir, bütün yönleriyle dünyevi maddî özelliklerden farklıdırlar. Dolayısıyla insan ruhu bedenden ayrı bir olgudur.    

Bu gerçeği pekiştiren ifadelerden biri Yüce Allah'ın şu sözüdür: "Allah, öldükleri sırada canları alır, ölmeyenleri de uykularında; sonra ölümüne hükmettiğini yanında tutar, ötekilerini de belli bir süreye kadar gönderir. (Zümer, 42) " "Teveffî" ve "istifa" deyimleri, bir hakkın eksiksiz olarak tamamıyla alınmasını ifade ederler. Ayet-i kerimede geçen "tutmak", "almak" ve "göndermek" gibi fiiller, bedenle ruhun farklılıklarını ifade etmektedirler.    

Bunlardan biri de şu ayettir: "Dediler ki: 'Biz yerde kaybolduktan sonra, biz mi yeni bir yaratılışta olacağız?' Doğrusu onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir. De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, sizi (canınızı) alır, sonra Rabbinize döndürülürsünüz. (Secde, 10-11)"    

Bu ayette Allah, ahireti inkâr eden kâfirlerin kuşkularından birini gündeme getiriyor. Diyorlardı ki: Öldükten ve bedensel terkibimiz ayrıştıktan sonra organlarımız birbirlerinden ayrılır, vücudumuzun her bir parçası bir tarafa dağılır. Görünümümüz başkalaşır ve biz toprağın içinde kayboluruz. Dış âlemi algılamamızı sağlayan duyularımız iş görmez hâle gelir. Bütün bunlardan sonra ikinci bir yaratılış mümkün olur mu? Onlara göre bu, imkânsız bir şeydir. Burada Allah elçisine şu cevabı vermesini telkin ediyor: "De ki: Üzerinize vekil edilen ölüm meleği, sizi (canınızı) alır." Bu ayetten anlıyoruz ki, sizin üzerinize vekil edilen bir melek var; o, sizin canınızı alır ve sizi tutar. Kaybolup gitmenize izin vermez. Onun koruması ve kontrolü altında olursunuz. Toprağa karışıp kaybolan, yalnızca sizin bedenlerinizdir, ruhlarınız değil. "kum=siz" zamiri bunu gösteriyor. Çünkü Yüce Allah, "sizi (canınızı) alır." buyuruyor .    

Aşağıdaki ayetleri de bu meseleye örnek olarak gösterebiliriz: "Ona kendi ruhundan üfledi. (Secde, 9) " Yüce Allah bu hususu insanın yaratılışı ile ilgili olarak gündeme getiriyor. Başka bir ayette şöyle buyuruyor: "Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir. (İsrâ, 85) " Burada Yüce Allah "ruh"un köken olarak kendi "emr"inden olduğunu bildiriyor. Bir başka ayette ise "emrini" şöyle tanımlıyor: "O'nun emri, bir şeyi istedi mi ona, sadece 'ol' demektir, hemen oluverir. Yücedir O ki, her şeyin melekûtu O'nun elindedir." (Yâsîn, 82-83) Bu, "ruh"un "melekuttan olduğu ve onun "ol" kelimesi olduğu sonucunu ortaya çıkarıyor. Sonra "emr"i bir başka yerde, başka bir nitelikle tanıtıyor: "Bizim emrimiz bir tektir, göz açıp yumma gibidir. (Kamer, 50) " "Göz açıp yumma" ifadesi, gösteriyor ki, "ol" kelimesinden ibaret olan "emir" bir kerede var olan bir olgudur, tedricî bir varoluşu yoktur. O, varlığı zaman ve mekâna bağlı olmaksızın var olur. Bundan da anlaşılıyor ki, emir ve ondan olan ruh, cismanî ve maddî bir varlık değildir. Çünkü cismanî, maddî varlıkların temel özelliği; tedricî bir varoluşa sahip olmaları, zaman ve mekâna bağımlı olmalarıdır. Dolayısıyla insan ruhu cismanîlikle, maddî bedenle ilintili olsa bile, maddî ve cismanî bir olgu değildir.    

Ruh ile maddî ve cismanî beden ilişkisinin mahiyetini ortaya koyan birçok ayet vardır. Bir ayet-i kerimede Yüce Allah şöyle buyuruyor: "Sizi ondan (yani yerden) yarattık.  (Tâhâ, 55)"         

 Konuya ilişkin diğer örnekleri şöylece sıralayabiliriz: "İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattı. (Rahman, 14) ", "İnsanı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun neslini bir özden, hakir bir sudan yaptı.  (Secde, 7-8)", "Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık. Sonra onu bir sperma (nutfe) olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra spermayı embriyoya (nutfeyi alakaya) çevirdik. Embriyoyu (alakayı) bir parçacık et (mudga) çevirdik, bir parçacık eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir. (Mü'minûn, 12-14)", "Sonra onu başka bir yaratılışla insan haline getirdik." (Mü'minûn, 14) Ayette geçen "En-şe/El-İnşa", Ragıp el-İsfahani'nin dediği gibi, bir şeyi var edip terbiye etmek demektir. "En-Neş'u ve en-Neş'etu" da aynı anlama gelir. Nitekim Araplar taze delikanlıya "Naşi" derler.    

Ayetlerin akışının bu aşamasında yaratma=halk kelimesi yerine var etme=inşa kelimesi kullanılmaya başlanıyor. "Sonra onu yarattık" yerine "Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik" deniliyor. Bu şekildeki bir ifade değişikliğiyle, önceki maddenin içermediği, birbirlerine yakın olmadıkları yeni bir durumun ortaya çıktığına işaret ediliyor. Çünkü alaka=döllenmiş yumurta, nitelikleri, özellikleri, rengi ve tadı bakımından nutfeden farklı olsa da nutfede bu niteliklerin ve özelliklerin tümünün yerine tamamen benzer olmasa da uyumlu nitelikler ve özellikleri vardır. Kırmızı yerine beyaz rengin olması gibi. Neticede her ikisi de renktir. Ama Yüce Allah'ın bu süreçten sonra gerçekleştirdiği yaratılış bundan tamamen farklıdır. Artık hayat, bilgi ve güç sahibi bir insan vardır. Ve bunun bir de zatının özü vardır ki, biz bunu "ben" diye isimlendiririz. Önceki nutfe, alaka, parçacık et (mudga) ve etle kaplanmış kemik aşamalarında ise bunun yerini tutacak bir özellik söz konusu değildi. Aynı şekilde sözünü ettiğimiz bu önceki aşamalarda hayat, güç ve bilgi gibi nitelik ve özelliklerin yerine tutacak başka olgular da yoktu. Şu halde, öncesinde yokluk bulunan yeni bir oluşumdur bu.  

  "Buna göre insan, önceleri sürekli değişen, farklı biçimler alan doğal bir cisimdi; sonra Yüce Allah bu donuk ve hareketsiz cismi yeni bir yaratılış sürecine sokarak irade ve bilinç sahibi bir varlık hâline getirdi. Bu yeni haliyle bilinç, irade, düşünce ve olgular üzerinde tasarrufta bulunma, yer değiştirerek ya da değişime uğratarak doğal olgulara ilişkin düzenlemelerde bulunma gibi hareketlerde, faaliyetlerde bulunabiliyor ki cisimler/maddî olgular böyle hareketlerde bulunamazlar. Şu hâlde ruh, cismanî değildir ve ruhun, içine konulduğu yer onun üzerinde etkin değildir.   

 Ruhun oluşumuna yol açan cisim -ki bu cisim kendisinden ruh var edilen bedendir- açısından ruh, ağacın meyvesi ya da daha uzak bir bağlantıyla kandilin ışığı gibidir. Bu şekilde ruhun bedenle olan ilişkisinin nasıl meydana geldiği ortaya çıkıyor. Ölümle birlikte bu ilişki kopuyor, bağlantı kesiliyor. Şu hâlde ruh varoluşunun ilk aşamasında bedenle aynıdır, sonra ondan yaratılarak ayrı bir olgu olarak ortaya çıkıyor, ardından bütünüyle ondan bağımsız bir yapıya kavuşuyor. Yukarıya aldığımız ayetlerin ifadelerinden çıkan sonuç budur. Bu gerçeği ima ya da dolaylı anlatımla ifade eden başka ayetler de vardır. Titiz bir gözlemci bunları rahatlıkla fark edebilir; doğru yol kılavuzu Yüce Allah'tır. [el-Mîzan, (Hicr, 29; Mü'minûn, 14) Tefsir; c.l, s.493-496]