“O, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yarattı…”

.

Ehlader Araştırma Bölümü

“…sizi sarsar diye yeryüzüne gemi demirleri misali dağlar yerleştirdi ve orada her canlıdan yaydı. Gökten de su indirip onunla her güzel çiftten bitirdik. İşte bu Allah’ın yaratmasıdır. O’ndan başkasının ne yarattığını bana gösterin bakalım! Hayır, zalimler açık bir sapkınlık içindedirler.” Lokman / 10-11

Şu şartlara sahip olan kimsenin önünde eğilip, bir kul haddinde boğun eğmek gerekir:

1. Kendisine tapılan varlık ilim, kudret ve diğer üstünlüklerde öyle bir hadde olmalıdır ki, gaflet içinde olmayan bütün vicdanlar onu övmek için uyanmalı ve onun sınırsız cemali ve sonsuz kemali karşısında elinde olmaksızın tazimde bulunmalıdır. Sınırsız olan cemal, güzellik ve kemal karşısında da boyun eğmek kesin olan ve elde olmaksızın gerçekleşen bir iştir.

2. Kendisine tapılan varlık, kemal ve cemalin dışında lütfunun ve kereminin bütün insanları sardığı ve nimetlerinin insanların hizmetine sunulduğu biri olmalıdır. Velinimetin ve kerim olan kimselerin karşısında tevazu göstermek ise fıtrî olan bir iştir. O halde kulluk ve kulluk derecesinde boyun eğmek, bu iki şarttan birine bağlıysa Allah’tan başka hiç kimse kulluk edilmeye layık değildir. Çünkü âlemlerin Rabbi sınırsız bir varlıktır. O’nun kemali, cemali ve sıfatları hususunda bir sınır yoktur. Varlığı ve sıfatları tamamen kendindendir ve herhangi bir yerden alınmamıştır. Âlemde kemal ve cemal sahibi varlıklar var ise hepsi “sebep-sonuç kanunu” hükmü gereğince bu özelliklerini O’ndan almışlar ve kendileri varlık ve her nevi kemal özelliklerinden yoksundurlar. Eğer veli nimet karşısında secde edip, ona kulluk edeceksek, Allah’tan başka bir veli nimet yoktur. Çünkü küçük büyük bütün nimetlerin kaynağı O’dur. Kimin neyi varsa O’nun kereminden almış ve diğerlerine sunmaktadır.

Allah bahsettiğimiz ilk ayette dört konuyu hatırlatmaktadır ki, her biri O’nun sınırsız gücünü ve kemalini ve aynı zamanda sonsuz nimetlerini ifade etmektedir. Bu yüzden bir sonraki ayette şu sonucu almaktadır: O’ndan başka ibadet edilmeye layık bir kimse yoktur. Şimdi dört konuyu ele alalım:

1. Bizi dünyanın dengesiz hareketlerinden korumak için dağları yarattı:

“…sizi sarsar diye yeryüzüne gemi demirleri misali dağlar yerleştirdi.”

2. Çeşitli canlılar yaratıp, yeryüzünün dört bir köşesine dağıtmıştır:

“…ve orada her canlıdan yaydı.”

3. Gökten su indirdi:

“Gökten de su indirip…”

4. Yeryüzünde her çeşit güzel bitkilerden bitirdi:

“…onunla her güzel çiftten bitirdik.”

Şimdi bahsettiğimiz dört konuya kısaca değineceğiz:

1. Dağların yaratılış sırrı:Dağların esrarengiz sırları burada anlatılamayacak kadar çoktur. Ele aldığımız ayette önemli bir sırra değinilerek, şöyle buyrulmuştur:

“…sizi sarsar diye yeryüzüne gemi demirleri misali dağlar yerleştirdi.”

Bu ayetin anlamını içeren başka bir ayet daha vardır.[1] O ayette dağlar yeryüzünün çivileri olarak tanıtılmıştır:

“Dağları da (yeryüzü için) bir çivi…”[2]

Emirülmüminin Ali (a.s) Nehcü’l Belağa’nın ilk hutbesinde şöyle buyurmaktadır:

“Yeryüzünü dağlarla sağlamlaştırdı.” Emirülmüminin Ali’nin (a.s) bazı sözlerinde dağlar, gemilerin demirine benzetilerek şöyle buyrulmuştur: “Yeryüzünün hareketlerini taş cinsinden demirlerle dengelemiştir.”[3]

Ele aldığımız ayette dağlar, gemi demiri anlamına gelen “Rasiye” kelimesinin çoğulu olan “Ravasi” lafzıyla ifade edilmiştir.

Dolayısıyla dağların gemi demirine benzetilmesinden maksadın ne olduğuna bakmak gerekir. Bu konuda çeşitli görüşler sunulmuştur ve biz sadece iki görüşe değineceğiz. İtiraf etmek gerekir ki, bu sırrı keşfetmenin çok daha fazla dikkate ihtiyacı vardır. Belki de gelecek nesil dağların nasıl gemi demiri olduğu konusunu daha iyi anlayacaktır.

a- Dağların engel olduğu dengesiz hareketlerin ayın çekim gücünden kaynaklanması mümkündür. Bu güç yeryüzünde tıpkı denizlerde oluşan cezir ve med gibi bir cezir ve med oluşturabilir ve sürekli yeryüzünün dengesizce hareket etmesini sağlayabilir. Ancak bu dengesiz hareketleri engelleyen şey dağlardır. Dağlar aslında çelikten bir zırh gibidirler ve yeryüzünü baştanbaşa kuşatmışlardır. Yer altında bir birleriyle olan bağlantılarına dikkat ettiğimizde baştanbaşa güçlü bir şebeke oluşturduklarını görebiliriz. Bu sağlam zırh ve güçlü şebeke yeryüzünü sarmamış olsaydı, yeryüzünün yüzeyi kum ve yumuşak toprak haline gelirdi. Dolayısıyla çok rahat bir şekilde ayın çekim gücünden etkilenir ve denizlerde olduğu gibi yeryüzünde de dengesiz cezir ve medler meydana gelirdi. Yeryüzünü sağlam bir tabakanın örtmüş olmasına rağmen yer yer küçük çapta cezir ve med meydana gelebilmektedir ve her defasında yeryüzünün yüzeyi yaklaşık olarak otuz santim yukarı veya aşağı gitmektedir.[4]

Cinler ve Bilgi Hırsızlığı Cinler ve Bilgi Hırsızlığı

b- Bu dengesiz hareketlerin nedeni belki de dünyanın merkez çekirdeğindeki eriyen maddelerdir. Bu merkez çeşitli gazlarla doludur ve yeryüzüne şiddetle baskı uygulamaktadır. Telafi edilemeyen zararları meydana getiren tehlikeli depremler, bazı bilim adamlarına göre şiddetle dışarı çıkan iç gazların ve hararetin sonucudur. Böylesine korkunç bir durumda yeryüzünün parçalanıp, dağılmasına engel olan tek şey yine dağlardır. Çünkü ağır dağlar yerin derinliklerinde kök salmış ve yeryüzünü kuşatmıştır. Tıpkı çivilerin tahta parçalarını birbirine birleştirdiği gibi yeryüzü tabakaları arasında bağlantı oluşturmuştur. Böylece bu katmanların birbirinden kopup ayrılmasını önlemektedir.

“Dağları da (yeryüzü için) bir çivi…” ayeti belki de açıklamış olduğumuz bu gerçeğe değinmektedir. Emirülmüminin Ali (a.s) yaratılış sarayının azamet ve övgüsünün beyanında şöyle buyurmuştur:

“Yeryüzünü dağlarla sağlamlaştırdı.” Başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzünün hareketlerini taş cinsinden demirlerle dengelemiştir.”

Belki de Hz. Ali’nin (a.s) sözleri bu gerçeğe değinmektedir.

2. Canlıların yeryüzünde yayılmış olması: İlahi kudretin göstergelerinden bir diğeri de yeryüzünde ve denizlerin derinliğinde yaşamın varlığıdır. Arapça’da “Dabbe” kelimesi hareket eden anlamındadır ki, bu da canlı anlamına gelmektedir. Yeryüzünde hayatın varlığı sayısız şartlara bağlıdır; o şartlardan herhangi birinin yokluğu yer kürede yaşamın mümkün olmamasını beraberinde getirir. Yeryüzünde yaşamı oluşturan şeylerin sayısı beşer aklının sınırlarını aşmaktadır. Bütün bu şartların tesadüfen bir araya gelmiş olmasını düşünmek ise akla uzak ve ihtimal olarak da sıfır derecesinde bir durumdur. Örnek olarak bu şartlardan birine değinelim: Yeryüzünde hayatın varlığı güneşin dengeli bir şekilde dünyaya ulaşan ısısıdır. Eğer dünya şimdikinin iki katı kadar güneşten uzak olsaydı, ısı derecesi düşer ve dünyanın hareketi de yarıya inerdi. Kış mevsiminin süresi iki kat artar ve bütün canlılar donardı.[5] Yaşam için gerekli olan bu şartların uygun bir halde tasarlanmış olması, yaratılış düzeni üzerinde genel bir kontrolün varlığına şahittir.

3. Gökten su indiren O’dur:“Gökten su indirdik” cümlesinin Arapçasında geçen “Sema” kelimesi genel anlamda her türlü yüksekliği kapsamaktadır. Hatta “Sema” kelimesinin anlamlarından biri de yüksekliktir. İbn-i Abbas şöyle der: Sema, senin üzerinde olan ve üzerine gölge salan şey anlamındadır. Denizden yükselen bulutlar, yüksek noktada bulunmakta ve bir takım etki-tepki sonucu yağmur taneleri şeklinde yeryüzüne dökülmektedir. Allah-u Teâlâ bu konuda “Sema” kelimesini kullanarak şöyle buyurmuştur:

“Gökten su indirdik…”

Sema kelimesinin Kur’ân’da farklı anlamları da vardır. Mesela, ele almış olduğumuz bu ayette (onuncu ayette) yıldızlar anlamında kullanılarak şöyle buyrulmuştur:

“O, gökleri görebileceğiniz bir direk olmadan yarattı…”

Sema kelimesinin Kur’ân’da başka anlamları olmasıyla birlikte, göklerin yaratılışıyla ilgili ayetlerin anlaşılması hususunda önemli olan hususlardan biri bu kelimenin sadece bir anlamda kullanılmamış olduğunu bilmektir. Göklerin yaratılışıyla ilgili ayetler, Kur’ân’ın dikkate değer konularındandır. Bu ayetlerdeki sırrın açığa çıkması bütün ayetlerin bir araya toplanmasına bağlıdır. Sonrasında ise ayetlerin kelimeleri ve cümleleri üzerinde düşünerek, Kur’ân’ın hedefi anlaşılmış olur.

4. Yeryüzündeki bitkiler:Yemyeşil bir örtü misali yeryüzünü kaplayan bitkiler, yaratılış kaynağına ve yaratılış düzeni üzerindeki tedbir elini gösteren büyük bir nişanedir. Bitkilerin yapısı ve onların yuvarlak, oval, altı köşe, sivri ve düz şekillerdeki hücreleri onların yaratılış azametine ve yaratılışlarındaki pek büyük bir gücün elinin varlığına delildir. Onların sadece hücre yapıları araştırmacı bilim adamlarını şaşırtmakla kalmamış gelişimleri, çoğalmaları, hücrelerin bölünmesi, gövdelerinin, yapraklarının ve çiçeklerinin yapısı ve bununla alakalı bitkilerin meydana gelmeleri ve gelişimleri konusu onların yaratıcısının ilmine şahitlik eder. Bu yüzden şöyle buyurmaktadır:

“…onunla her güzel çiftten bitirdik.”

Acaba uzay boşluğunda asılı olan ve dökülüp dağılmaktan korunan yıldızlar ve büyük nesneler hakkında yapılan incelemelerden sonra insanın onların yaratılış azametini ve âlemin yaratıcısının azametini fark etmemesi mümkün müdür? Acaba böyle bir güç merkezinin var olduğu yerde onun güçsüz mahlûkatı karşısında boyun eğip, bir özelliği bulunmayan varlıkları ona ortak koşmamız uygun mudur? İbadet, âlemlerin ve insanların yaratıcısı olan kâmil zat için uygundur, hiçbir şeyi yaratmaya kadir olmayan varlıklar değil! Bu yüzden on birinci ayette şöyle buyurmaktadır:

“Bu, Allah’ın yaratmasıdır. O halde O’ndan başkası ne yaratmış gösterin bana!”

Diğer bir ayette de elinden bir iş gelmeyen batıl mabutların kınanması hususunda şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar, size bir temsil verildi, onu dinleyin: O Allah’tan başka yalvardıklarınız (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa, bunu ondan kurtaramazlar. İsteyen de âciz, istenen de.”[6]

[1]     Nahl, 15.

[2]     Nebe, 7.

[3]     Nehcü’l-Belağa, hutbe 91.

[4]     Kur’ân ve Ahirin Peyamber, s.185.

[5]     Daha fazla bilgi için bkz, Serçeşme-i Hesti, s.103-111.

[6]     Hac, 73.