.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Bakışın Anlamı, İşlev ve Önemi

Bakışın Anlamı

Konu “Tutum” hakkında olduğunda, belirli kişi, grup, fikir veya nesnelere karşı takınılan yahut bazı durumlarda gösterilen olumlu ya da olumsuz tepkilerin içerisinde bulunduğu eğilim akla gelmektedir. Ama yalnızca bunlarla da sınırlı değildir; duyu ve hislerin (duyguların) olumlu ya da olumsuz bir şekilde tepkide bulunma eğiliminde belirlenmesi söz konusu edinilen şeydir “tutum”. Genellikle Sosyal psikolojinin merkezî kavramlarından biri sayılan tutum (attitude) kavramı, belirli bir sosyal obje konusunda bireylerde mevcut olan üç unsuru; yani bilişsel, duygusal, davranışsal yanları taşıyan eğilimleri ifade etmektedir[1].

Öfke Kontrolü Öfke Kontrolü

Bu yüzden, bir şahsın ya da ideolojinin insana bakış açısı ve tutumu yalnızca o şahıs ve ideolojinin görüş ve öğretilerinin insanın mahiyet, hüviyet ve ne olduğuna değil; insana olan hissiyat, duygu ve ona olan yakınlık, samimiyeti ya da nefret ve soğukluğunu da yansıtır. Kısaca, belirli bir objeye ilişkin olumlu veya olumsuz duyguların eşlik ettiği bilişlerin bellekteki temsilini kapsamaktadır.

Şüphesiz, yukarıda belirtilen bu üç unsur; bizlerin tutumunu, yani, ilişkin olduğumuz tüm obje ve durumlara karşı tepkilerimizi etkiler ve aynı zamanda bu tutum, bizi o ideolojinin temel öğretileri içerisine de sokabilir.

Maalesef, İslâm açısından gençlik araştırmalarında bu mesele, bugüne kadar hakkıyla yerine getirilemedi ve hatta elimizde bulunan bu kitapta anlatılacağı gibi, şimdiye kadar bu konuya derinlemesine bakılmadığını iddia edersek abes kaçmaz, abartmış olmayız. Gençler üzerine yapılan araştırmaların geneli ya parça parça olmuştur ya da davranışları baz alınarak kaleme alınmıştır.

 Bakışın İşlev ve Önemi

Bizim inancımıza göre, İslâmî değerler açısından, özellikle de eğitim konularında oldukça önem arz eden bir konu, tutumun nasıl bir açıya sahip olduğudur. Buna göre, İslâm’ın çocuk ve gençlerin mizacına ne denli uyum sağlayan eğitim konularından başka, bu eğitim unsurlarını açıklayabilir veya İslâm toplumu içerisinde yaygın olarak tatbik edilen yanlış eğitim yöntemlerini eleştirebiliriz. Örneğin; İslâm dini açısından evlat, cennet çiçeklerinden bir çiçek ve Yüce Yaratıcı’nın güzel bir hediyesidir. O zaman, kolaylıkla bu düzene ait diğer unsurları sıralaya biliriz; aynı şekilde, evlada karşı olan mahabbet ve sevgi, çocuğun hâlet-i ruhiyesine uygun olma koşuluyla bazı istisnai ve gerekli durumlar dışında onu incitecek hareket ve sertlikten uzak durma veya çocuklara kalan miras meseleleri gibi hukukî ve fıkhî konuları sayabiliriz.

Dikkatlice incelenecek olunursa; bilinçsiz bir şekilde zihinlere yerleşmiş olan “henüz buluğ çağına ermemiş bir çocuğun mirasta hakkı olamaz” söylemi, İslâm’ın öngördüğü bu miras alma hakkı ilkesini yok sayamaz. Çünkü onlar bu hükümden kendileri için herhangi bir pay ve yararlanma elde edememektedirler. Müfessirler şöyle yazarlar: ““Miras taksimi olarak adlandırılan “Sehmü’l-irs” “وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ” (mustâzaf (âciz, zavallı) çocuklar ve öksüzler)[2] ayeti nazil olduğunda, bazı Araplar hiddetlenerek Allah’ın Resulü’nün (saa) yanına gelerek ve şöyle dediler:

“Ey Allah’ın Resulü! Henüz aklı hiçbir şeye erişmeyen, bâliğ olmamış çocukların mirastan hak alması mı gerekmekte?!” Peygamber Efendimiz (s.a.a.) şöyle buyurdu: Bu İlâhî bir emirdir, başka bir şey değildir””.[3]

İslâm dininin yeni nesle verdiği değer ve önem tahlil edildiğinde, hiçbir zaman çocuk ve gençlerin üst yaş gruplarıyla eşit tutulmadığını ve bunları bir çeşit ayrı tuttuğunu görebiliriz. Cezalandırma sistemi de bu şekildedir; örneğin küçük ve henüz ergen olmamış bir çocuğa, uygulanan ceza, aile içerisinde çocuğa uygulanan azarlama ve göz korkutmadan ibaretken, aklı başında bir yetişkin veya olgun bir şahsa uygulanan ceza daha farklı ve bedenine uygulanan kırbaç ve darbe olarak görülebilir. Ama yetişkin bir kişiye kıyasla aynı suçun cezası buluğ çağına ermemiş bir çocuğu azarlamak ve tembihten öteye geçmez. Buluğ çağına erişmemiş bir birey, yaptıklarından ötürü cezaya tabi tutulmaz.[4]

Gençlere karşı İslâm’ın öngördüğü yargı sistemi bir hayli kolay ve hafifletici yöndedir. Çünkü gençler, toplumun paha biçilmez sermayeleridir ve bu sermayenin korunması için de elden geldiği kadar onlara karşı yıpratıcı ve can yakıcı cezalardan kaçınılmalıdır. Nitekim amaç, onları toplumdan dışlamak değil, bilakis onları sosyal yaşam ile içtimaî bir birey hâline getirmektir.[5]

Tutumlar konusunun en önemli ve en can alıcı nokta ise; çocuk ve gençlerin hâlet-i ruhiye, duygu, yaklaşım ve hisleri konusunda İslâm dininin en doğru tutumunun ne olduğunu ve onlara nasıl davranılması gerektiğini incelemektir. İşin özü, bizim burada yapmak istediğimiz şey de zaten bizlerin bu nesle nasıl bir tutum ve bakış içerisinde olduğumuzu, onların gelişmesi ve mânevî boyutta ne denli yükselmesini sağladığımızı görmektir. Gençlerin toplum içerisindeki konum, görev ve etkilerini, bizlerin onlardan olan beklentilerimizin aydınlığa kavuşması; toplum, din, ahlâkî değerler, aile vb. konularda alacağı görev ve sorumlulukların sınırlarının ne olacağını açığa çıkartmak, hayatın kaçınılmaz gerçeklerine karşı hazırlanması veyahut onları bu sorumluluklardan kaçıran ve nefret etmelerine sebep olan nedenleri bulmaktır. Kısaca; çocuk ve gençlerin nasıl bir hüviyete sahip olmaları ve ayrıntıları hakkındadır.

Bugün ve yarının dünyasını ve aynı zamanda toplum içinde vuku bulacak olayların belirleyicileri gençler olduğundan ötürü; yarınlarımızın yaşanabilir olması için onlara karşı tutumumuz oldukça önemlidir. Aynı şekilde bir gencin sosyallik, toplum içerisinde kendisine ait görevleri ifa etmesi, toplumsal yaşamda öngörülen kanun ve kurallara riayet etme, kültürün ve adetlerin yaşaması için çabalaması ve öngörülen yaşa geldiğinde dinî sorumluluklarını yerine getirmesi, toplumun ona bakış açısı ve tutumunun bir mahsulüdür. Ya da bunun tam aksi düşünüldüğünde, meselâ bir gencin asosyal olması, kendi toplumunu yerip, aşağılaması, toplumsal ödevlerinden uzaklaşıp, dinî ve kutsal olduğu kabul görülen değerleri ayakları altına alması da yine toplumun ona karşı bakış açısı ve tutumunun bir getirisidir.

Elbette bu yukarıda anlatılanlar bir bireyin kendini yönetemeyeceği, ferdî olarak bir kemal ve olgunluğa erişemeyeceği mânasını taşımamaktadır. İnsan, illâ da bir toplumla birlikte yaşamak zorunda değildir, ama şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir ki; toplumun bir birey üzerinde kimlik ve şahsiyetinin belirlenmesinde oldukça fazla bir payı vardır. Bunun yanı sıra onun istek ve iradesini de etkilemektedir. Zaten, bu yüzden, toplum ve bireyi birbirinden ayırmak oldukça zordur.

Aslında gençler, kendilerini başkalarının onlara karşı gördüğü inanç, duygu ve davranış aynasında görmektedirler. Bir gencin hüviyetini kazanması ve kendine olan düşünceleri toplumun, özellikle de ana-babanın, kendi akranlarının, arkadaşları arasında olan samimi ilişkilerin, o gencin önüne serilen imkânlar ve omuzlarına yüklenen toplumsal sorumlulukların, onun diğerleriyle ortak hareket veya rekabet etme yetisine kavuşması, ona karşı izlediği tutumla oldukça ilintilidir.[6]

Bir toplumun genelinin çocuk ve gençlere olan tutum ve bakışı, o denli önemli ve tesirlidir ki; hatta o toplum içerisinden çıkan araştırmacı ve bilgili insanları dahi etkisi altına alabilmektedir. Elbette araştırma ve incelemede bugünün şartlarının o kadar ilerlemiş olmasına rağmen, gerçeğin peşinde olanlar dışında hemen hemen birçok araştırmacı, kendi düşüncesini ispat peşine düşmektedir. Ancak işin özü şu olmalı; bir araştırmacı, bir muhakkik acaba ne derece kendisini bu araştırma yaptığı sürece, doğumundan bu yana, içerisinde bulunduğu kendi toplumunun etkileri altında kalmadan, içine işleyen duygular ve kendisine öğretilen öğretilerden arınmış olarak bir araştırma yapabilir ki?!

Hatta bundan daha da ötesi, günümüz araştırmacılarının rolü; siyasî, eğitim, kültür ve araştırma olarak toplumun genelinin gençlere karşı tutumunu etkileyecek ve değiştirecek bir konuma sahiptirler. Eğer, bu tutumlar gerçekten de uygun ve doğru değillerse, çocuk ve gençlerle oldukça basit ve yapay bir bağ ortaya çıkacaktır. Böyle bir durumda da toplumun büyük bir yüzdesini teşkil eden bu gençlerle hem toplum hem de devlet arasında kopukluk olacak, belki de zıtlıklar, çatışmalar, kültürel yıpranmalar ve en sonunda da pesimist, kötümser bir camianın ortaya çıkmasına yardımcı olmuş olacaktır!


[1]     Kerimî, Yusuf; Sosyal Psikoloji, s. 295.

[2]     Nisa/127: Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar, de ki: “Allah, size onlar hakkındaki fetva hükmünü veriyor ve kendilerine yazılmış olan (vacibolan) miras haklarını vermediğiniz ve kendileriyle evlenmek isteyip almadığınız öksüz kadınlarla, mustâzaf (âciz, zavallı) çocuklar ve öksüzlere karşı adaleti yerine getirmeniz hakkında işte size Kitap’ta okunan hüküm. Allah, yapacağınız her hayrı hakkıyla bilendir.”

[3]     Hurru’l-Âmilî, Muhammed bin Hasan; Vesâilu’ş-Şîa, C.17, s.588.

[4]     Bu konu hakkında bakınız; Caferî, Muhammed Taki; Resâil-i Fıkhî, İslâm Hukukunda, Suçlu Çocuklara Karşı Toplumsal Sorumluluk, Keramet Yayınları, Birinci Baskı, Tahran, 1998, C.1,s. 269-270.

[5]     Aktarılan rivayetlerde Emîru’l-Mü’minîn Ali bin Ebu Talib’in (a.s.) hırsızlık yapmış bir genci sırf Bakara suresini bildiğinden ötürü affettiği geçmektedir. Emîru’l-Mü’minîn ona şöyle buyurdu: “Kur’ân surelerinden bildiğin var mı?” Genç: “Evet, Bakara suresi” dedi. Hazret de: “Seni Bakara suresi yüzü suyu hürmetine bağışladım!” diye buyurdu.

[6]     Latifâbâdî, Hüseyin; Ergen ve Gençlere Uygulamalı Gelişim Psikolojisi, Tahran, 2001, 6. Bölüm.

Editör: Hasan Bedel