.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Ayetler ve Hadisler Açısından Söz ve Eylem Uyumu

Sadakat ve doğruluk, insanın en çok beğenilen sıfatlarından sayılmakta, hatta nefsî faziletlerin en başında gelmekte ve ahde vefa, emaneti eda, sözde doğruluk ve amelde sadakat gibi diğer başka faziletleri de kapsamaktadır. Bu sıfatlar, bu özelliğin mısdaklarındandırlar. Söz ve eylem uyumu sıfatına sahip olmak, insana dünya ve ahiret saadetinin kapılarını açar. Bundan dolayı birçok ayette ve hadiste bu davranış şeklinin faziletleri ve faydaları beyan edilmiştir. Şimdi özetle bunlara değineceğiz.

 يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَكُونُوا مَعَ الصَّادِقٖينَ 

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”[1]

Başka bir ayette de “doğrularla” ibaresindeki doğruların kimler olduğunu açıklamaktadır:

 وَالَّذٖينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهٖ اُولٰئِكَ هُمُ الصِّدّٖيقُونَ وَالشُّهَدَاءُ عِنْدَ رَبِّهِمْ لَهُمْ اَجْرُهُمْ وَنُورُهُمْ 

“Allah’a ve peygamberlerine iman edenler, (evet) işte onlar, Rableri yanında özü sözü doğru olanlardır.”[2]

Kur’ân-ı Kerim başka bir yerde de doğru olan kimseleri takva ehli olarak tanıtmakta ve onlara verilecek sevabı şöyle beyan etmektedir:

 وَالَّذٖى جَاءَ بِالصِّدْقِ وَصَدَّقَ بِهٖ اُولٰئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ لَهُمْ مَا يَشَاؤُنَ عِنْدَ رَبِّهِمْ ذٰلِكَ جَزٰؤُا الْمُحْسِنٖينَ لِيُكَفِّرَ اللّٰهُ عَنْهُمْ اَسْوَاَ الَّذٖى عَمِلُوا وَيَجْزِيَهُمْ اَجْرَهُمْ بِاَحْسَنِ الَّذٖى كَانُوا يَعْمَلُونَ 

“Doğruyu getiren ve onu tasdik edenler var ya, işte kötülükten sakınanlar onlardır. Onlar için Rableri yanında diledikleri her şey vardır. İşte bu, iyilik edenlerin mükâfatıdır. Böylece Allah, onların geçmişte yaptıkları en kötü hareketleri bile örtecek ve yaptıklarının en güzeline denk olarak mükâfatlarını verecektir.”[3]

 لِيَجْزِىَ اللّٰهُ الصَّادِقٖينَ بِصِدْقِهِمْ 

“Çünkü Allah sadakat gösterenleri sadakatleri sebebiyle mükâfatlandıracaktır…”[4]

Son olarak, bazı peygamberleri yüceltmek için onların sadakat özellikleri dile getirilmiştir.[5]

Hadislerde de sadakat ve emanet özelliklerine özel bir vurgu yapılmış ve bu sıfatların peygamberlerin özelliklerinden olduğu beyan edilmiştir.İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Allah Teala, sözünde doğru olanlardan ve emaneti iyi ve kötü demeden sahibine verenlerden başka kimseyi peygamber olarak yollamamıştır.”[6]

Başka bir hadiste İmam Muhammed Bâkır (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Bir şey söylemeden önce sadakati öğrenin.”[7]

Hatta bir hadiste bir kimsenin imanına ve dinine bağlılığını öğrenmek istediğimizde, o şahsın uzun rükû ve secdelerine değil sözünde doğruluğuna ve emaneti koruyuşuna bakmamız söylenmiştir. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır:

“Bir kimsenin rükû ve secdelerinin uzunluğuna bakmayın, zira bu onun alıştığı bir şey olabilir ve hatta bunları bırakırsa rahatsız da olabilir. O kimsenin sözünün doğruluğuna ve emaneti korumasına bakın.”[8]

Zikredilen hadislerde doğru sözlülük anlatılmaktadır. Doğru sözlülüğün sınırları geniştir ve çeşitli mısdakları vardır. Örnek olarak; bir kimse bir haber verse ve verdiği haber gerçeklerle örtüşse veya bir kimseyle ahitleşse ve ahdine vefa gösterse ya da sözlü olarak bir şey söylese ve eylemleri de o sözüyle uyumlu olsa, bu şahsa doğru sözlü denir. Verilen bu örnekler doğru sözlülüğün mısdaklarındandır.

Zikrettiğimiz söz ve eylemin uyumluluğuna vurgu yapan bu hadislere ilaveten, özel olarak eyleme vurgu yapan hadisler de vardır. Bu hadisler konuşmak yerine eylem yapılması gerektiğine ve eylemle insanların hidayetine vesile olmaya delalet etmektedir. İmam Cafer Sadık (a.s):

“İnsanları dilinizden başka şeyle (hakka) davet edin. Böylelikle sizde takvayı, çabayı, namazı ve diğer hayırlı işleri görürler. Şüphesiz bu ameller (hakka) davet edicilerdir.”[9]

İmam bu hadiste açıkça taraftarlarından insanları hakka güzel eylemlerle davet etmelerini istemektedir. Zira İmam eylemleri cezbedici bilmektedir. Aslında eğitimdeki bir noktaya işaret etmektedir; eğer eylemsel girişimleri diğer insanlar görseler, bu onları cezbeder ve eyleme dökülen fiillerin gerçekleşebilmesi için ortam sağlar.

Başka bir hadiste Emirülmüminin İmam Ali (a.s) eğitimde eylemsel yöntemin önemine dikkat çekmekte ve topluma örnek olan önder için gerekli bir sıfat olarak beyan etmektedir:

“Kendisini topluma önder yapmış kimsenin, başkalarını eğitmeden önce kendisini eğitmesi gerekir ve (başkalarını) sözle eğitmeden önce eylemle eğitmelidir.”[10]

Bu hadiste İmam, eğitmenin iki önemli özelliğine dikkat çekmektedir. İlki eğitmenin her şeyden önce kendi ilmî ve ahlâkî salahiyetini elde etmesidir. İkincisi de onun eylemsel eğitmenliğinin, sözel eğitmenliğinden önce gelmesidir. Diğer bir tabirle, başkalarına söylemek istediği şeyi eylemiyle göstermeli ve eylem ve sözü bir diğerini tasdikliyor olmalıdır.

İmam Ali (a.s) başka bir hadisinde kendi eylemsel yöntemine işaret ederek açıkça ve kesinlikle insanlara söylediklerinin daha önce kendisinin amel ettiği şeyler olduğunu buyurmaktadır:

“Ey insanlar, Allah’a yemin ederim ki, kendim amel etmediğim hiçbir şeyi size emretmiyorum ve terk etmediğim hiçbir günahtan sizi sakındırmıyorum.”[11]

İmam’ın buyruğu, sözde ve eylemde sadakate ve söz ve eylem uyumuna yapılan başka bir vurgudur. İmam bu sözünde, başkalarının da aynı yolda yürümesi için kendi tebliğ metodunu beyan etmektedir.

Eşitliğe Riayet Etmek ve Ayrımcılıktan Kaçınmak Eşitliğe Riayet Etmek ve Ayrımcılıktan Kaçınmak

Bu konuda ayetler ve hadisler oldukça fazladır. Biz bu kadarıyla yetiniyoruz ve ayet ve hadis ışığında söz ve eylem farklılığı ve ahde vefasızlık konusunu incelemeye başlıyoruz.

Ayetler Açısından Söz ve Eylem Farklılığı

Kur’ân-ı Kerim’de birçok ayette bir şekilde bu konu ele alınmış ve ondan nefret edildiği beyan edilmiştir. Söz ve eylem farklılığını açıkça yeren ayet, belki de şu ayetlerdir:

 يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اَمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ كَبُرَ مَقْتًا عِنْدَ اللّٰهِ اَنْ تَقُولُوا مَا لَا تَفْعَلُونَ 

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.”[12]

Yukarıdaki ayetler, eylemsiz söylemi şiddetle yermekte, kınayarak müminleri bu davranıştan sakındırmakta ve bu davranışla Allah’ın şiddetli nefretine duçar olunacağını beyan etmektedir. Merhum Allame Tabatabaî bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir: “(3. ayetteki Arapça) megt kelimesi, şiddetli nefrettir. Bu ayet bir önceki ayetin anlamının analizidir. Allah Teala insanın yapmadığı bir şeyi söylemesinden nefret eder. Zira bu davranış nifak mısdaklarından birisidir.”[13]

Allame sözünün devamında şöyle demektedir: “Eylemsiz söylemin iki şekli olabilir: bazen insan bir söz söyler ancak onu eyleme dökme düşüncesi hiç yoktur ki bu bir tür nifaktır. Bazen de bir söz söyler ancak sonrasında onu eyleme dökmez ki bu da irade zayıflığından kaynaklanmaktadır. İrade zayıflığı da insanın saadete ermesine engeldir.”

Her ne kadar sonraki ayetlerin siyakından dolayı bu ayetin hitabı savaştan kaçıp Allah Resulü’nü ve ashabını yalnız bırakanlar olsa da, ayetin zahirî manası mutlaktır. Dolayısıyla her çeşit söz ve eylem farklılığına ve sözden dönmeye şamil olmaktadır. Bunun delili, Emirülmüminin Ali’nin (a.s) Malik-i Eşter’e yazdığı emirnamedeki buyruğudur:

“İnsanlara söz verip sözünden dönmekten sakın. Zira sözden dönmek Allah’ın ve halkın şiddetli nefretine neden olur. Allah şöyle buyurmaktadır: Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.”[14]

İmam sözden dönmenin kötü ve istenmeyen bir şey olduğunu beyan etmek için yukarıdaki ayeti zikretmektedir. O halde ayet mutlaktır ve söz ve eylem farklılıklarının tümünü kapsamaktadır.Başka bir ayette de İsrail Oğullarını yermek için şöyle buyurmaktadır:

 اَتَاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِرِّ وَتَنْسَوْنَ اَنْفُسَكُمْ وَاَنْتُمْ تَتْلُونَ الْكِتَابَ اَفَلَا تَعْقِلُونَ 

“(Ey âlimler!) Sizler Kitabı (Tevrat’ı) okuduğunuz (gerçekleri bildiğiniz) halde, insanlara iyiliği (birri) emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?”[15]

Eminu’l-İslâm Tabersî (r.a) Mecmau’l-Beyan adlı eserinde “birr”den kastın Allah Resulü’ne iman etmek olduğunu beyan etmekte ve Yahudî âlimlerine hitap ettiğini söylemektedir. Zira yakınlarına ve akrabalarına Tevrat’ta müjdesi verilen gelecek son peygambere iman ve yardım etmeleri telkininde bulunuyor ancak yine kendileri Tevrat’ta sıfatlarıyla anlatılıp müjdesi verilen İslâm Peygamberini inkâr ediyor ve sonuçta Tevrat’a asi oluyorlardı.[16]

Bundan dolayı bu ayet onları kınamakta ve kötü ve münafıkça davranışlarından ötürü onları yermektedir. Ardından da aynı zamanda cevap da olan şu soruyu sormaktadır: Acaba başkalarını iyiliğe davet edip kendinizin ona amel etmemesi gibi kötü bir davranış hakkında düşünüp aklınızı kullanmaz mısınız?

Gerçi önceki ayetlerin siyakından dolayı hitap İsrail Oğullarınadır, ancak şüphesiz ayetin mefhumu daha geniştir. Şeriat koyucu indinde bu davranışın kötü olduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla kim bu şekilde davranırsa İlahî nefreti kazanacaktır. Özellikle âlimler ve davetçiler buna dikkat etmelidirler.

Eylemsiz söylemi şiddetle kınayan bu iki ayete ilave olarak, haram ve nefret edilen bir davranış olduğunu söyleyen başka ayetler de vardır. Dolayısıyla bu ayetlerin umumiyeti, bu tür davranışları da kapsamaktadır. Aşağıda bu ayetlerden bazılarına değineceğiz.

Nifak ve Münafıklarla İlgili Ayetler

Kur’ân’a göre nifak, imanın gösterilmesi ve küfrün gizlenmesidir.[17] Yani dil ile imanı ikrar etmek ve dilin ikrar ettiğine kalben iman etmemektir.[18] Kur’ân-ı Kerim münafığı vasfederken şöyle buyurmaktadır:

 وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ اٰمَنَّا بِاللّٰهِ وَبِالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَمَا هُمْ بِمُؤْمِنٖينَ 

“İnsanlardan bazıları da vardır ki, inanmadıkları halde ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler.”[19]

Bu ayetlerin devamında onların özelliklerine ve kalplerinin hasta oluşuna vurgu yaparken, davranışlarını şöyle açıklamaktadır:

 وَاِذَا لَقُوا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قَالُوا اٰمَنَّا وَاِذَا خَلَوْا اِلٰى شَيَاطٖينِهِمْ قَالُوا اِنَّا مَعَكُمْ اِنَّمَا نَحْنُ مُسْتَهْزِؤُنَ 

“(Bu münafıklar) müminlerle karşılaştıkları vakit ‘(Biz de) iman ettik’ derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise ‘Biz sizinle beraberiz, biz onlarla (müminlerle) sadece alay ediyoruz’ derler.”[20]

Yukarıdaki ayetten anlaşılacağı üzere, münafıkça davranış zahirde ve batında iki farklı şekilde davranmaktır; batında inanmadığı şeyi zahirde inanıyormuş gibi yapmaktır. Böyle bir davranış şekli Kur’ân-ı Kerim’in birçok ayetinde yerilmiş ve yapana azap vaat edilmiştir. Bunun için iki örnek zikrediyoruz.

 بَشِّرِ الْمُنَافِقٖينَ بِاَنَّ لَهُمْ عَذَابًا اَلٖيمًا 

“Münafıklara, kendileri için acı bir azap olduğunu müjdele!”[21]

 اِنَّ الْمُنَافِقٖينَ فِى الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَصٖيرًا 

“Şüphe yok ki münafıklar cehennemin en alt katındadırlar. Artık onlara asla bir yardımcı bulamazsın.”[22]

Elbette söz ve eylemin birbiriyle farklı oluşu, nifak ve iki yüzlülükle aynı değildir. Zira nifakta, zahir ve batın birbiriyle uyumlu değildir, bu uyumsuzluk şeytanî bir hedef için gerçekleşmektedir ve görünüşte şahsın sözleri ve eylemleri birbiriyle uyumlu olabilir. Örnek olarak, bir şahıs verdiği sözü tutabilir veya Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliğine şahadet etmek gibi söylediği bir şey gerçekle uyuşabilir ancak benliğinde söylediğine iman etmeyebilir. Zira Hz. Muhammed’in (s.a.a) peygamberliği haktır ve buna şahadet gerçek ile uyuşmaktadır. Ancak şahadet eden şahıs kalben buna inanmamaktadır. Allame Tabatabaî’nin tabiriyle “Haber doğruluğu vardır ancak haberci doğruluğu yoktur.”[23] Hâlbuki söz ve eylemin birbirinden farklı oluşunda; özellikle ebeveyn ve eğittmenlerin davranışlarında görülen farklılıkta, şahsın şeytanî bir amacı yoktur ve kasıtlı olarak bu farklılığı yaratmamaktadır. Düştüğü bu tezat, ya ihmalkârlıktan ya unutkanlıktan, ya gücünün yetmediğinden veya irade zayıflığındandır. Her halükârda iki şekilde de sadakatsizlik görülmektedir. Bundan dolayı söz ve eylemin birbiriyle farklı oluşu ile nifak ve ikiyüzlülük aynı kategoride değerlendirilmektedir. Dolayısıyla nifak ve münafıklığı yeren ayetler, söz ve eylemi birbirinden farklı olanlara da şamil olmaktadır.

Ahdini Bozma ve Ahde Vefasızlıkla İlgili Ayetler

Ahde vefa, İslâm’da üzerinde önemle durulmuş konulardan birisidir ve bu konuyla ilgili birçok ayet ve hadis mevcuttur.

 يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا اَوْفُوا بِالْعُقُودِ 

“Ey iman edenler! Akitleri yerine getiriniz.”[24]

 وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُلًا 

“Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”[25]

Diğer ayetlerde de ahde vefa etmeye vurguyla birlikte müminleri yaptıkları anlaşmaları bozmaktan sakındırmakta ve aksi halde uhrevi azap ve kötü akıbete duçar olunacağından bahsetmektedir.

 وَاَوْفُوا بِعَهْدِ اللّٰهِ اِذَا عَاهَدْتُمْ وَلَا تَنْقُضُوا الْاَيْمَانَ بَعْدَ تَوْكٖيدِهَا وَقَدْ جَعَلْتُمُ اللّٰهَ عَلَيْكُمْ كَفٖيلًا اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا تَفْعَلُونَ 

“Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’ın ahdini yerine getirin ve Allah’ı üzerinize şahit tutarak, pekiştirdikten sonra yeminleri bozmayın. Şüphesiz Allah, yapacağınız şeyleri çok iyi bilir.”[26]

 وَالَّذٖينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖيثَاقِهٖ وَيَقْطَعُونَ مَا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ اُولٰئِكَ لَهُمُ اللَّعْنَةُ وَلَهُمْ سُوءُ الدَّارِ 

“Allah’a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar, Allah’ın riayet edilmesini emrettiği şeyleri (akrabalık bağlarını) terk edenler ve yeryüzünde fesat çıkaranlar; işte lânet onlar içindir. Ve kötü yurt (cehennem) onlarındır.”[27]

 اَلَّذٖينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖيثَاقِهٖ وَيَقْطَعُونَ مَا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ اُولٰئِكَ هُمُ الْخَاسِرُونَ 

“Onlar öyle (fasıklar) ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. Allah’ın ziyaret edilip hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vazgeçerler ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.”[28]

Hatta bazı durumlarda, diğerlerine uyarı ve ibret olması için Hz. Peygamber’e sözlerinden dönenlerle savaşması emrini vermektedir.

 اَلَّذٖينَ عَاهَدْتَ مِنْهُمْ ثُمَّ يَنْقُضُونَ عَهْدَهُمْ فٖى كُلِّ مَرَّةٍ وَهُمْ لَا يَتَّقُونَ فَاِمَّا تَثْقَفَنَّهُمْ فِى الْحَرْبِ فَشَرِّدْ بِهِمْ مَنْ خَلْفَهُمْ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ 

“Anlaşma yaptığın kimseler, sonucundan sakınmayarak anlaşmalarını her defasında bozarlar. Savaşta onları yakalarsan, arkalarındakilere ibret olacak şekilde, darmadağın et.”[29]

Yukarıda ahde vefasızlığı yeren ve karşılığında azap olunacağını bildiren ayetler, söz ve eylem farklılığına da şamil olmaktadır. Zira insanları daima söz ve eylem uyumuna çağıran İslâm ahlâkında ve aynı şekilde akil insanların uygulamasında konuşmak, muhatapla anlaşmak ve sözleşmek anlamına gelmektedir. Özellikle başta öğrenciler olmak üzere muhataplar, konuşandan yani eğitmenlerinden ve ebeveynlerinden sadakatli olma beklentisi içindedirler ve onların konuşmasını aralarında bir tür sözleşme olarak görmektedirler. Onlar, konuşan kimseyi söylediklerinden sorumlu görmekte ve söyledikleriyle uyumlu davranışlar sergilemesi beklentisi içindedirler. Aksi halde kendilerine konuşanları, yalan söyleyen, sözünde durmayan ve münafıklar kategorisinde göreceklerdir.

Yalan ve Yalancılarla İlgili Ayetler

Birçok ayette sadakat övülmüş, sadakate teşvik edilmiş ve doğru sözlüler müjdelenmiştir. Bunun karşısında ise yalan yerilmiş ve yalan söylemekten sakındırılmış ve yalancılara İlahî azap vaat edilmiştir.

 فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْاَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ 

“…O halde, pislikten, putlardan sakının; batıl (yalan) sözden sakının.”[30]

Bu ayet-i kerimede yalana da şamil olan batıl sözden kaçınılması emredilmektedir. Başka bir ayette de münafıkların duçar olacağı acı bir azaptan bahsedilmekte ve bunun sebebinin de sadakatsizlik ve yalancılık olduğu beyan edilmiştir.

 فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ فَزَادَهُمُ اللّٰهُ مَرَضًا وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلٖيمٌ بِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ 

“Söylemekte oldukları yalanlar sebebiyle de onlar için elim bir azap vardır.”[31]

Diğer bir ayette de ahde vefasızlığın ve yalancılığın münafıklığın sebebi olduğu beyan edilmiştir. Yani insan ilk önce yalana yönelir ve verdiği sözleri yerine getirmez ve sonunda da Allah nifak ruhunu kıyamete kadar onun ayrılmaz parçası olarak ona verir.

 فَاَعْقَبَهُمْ نِفَاقًا فٖى قُلُوبِهِمْ اِلٰى يَوْمِ يَلْقَوْنَهُ بِمَا اَخْلَفُوا اللّٰهَ مَا وَعَدُوهُ وَبِمَا كَانُوا يَكْذِبُونَ 

“Nihayet, Allah’a verdikleri sözden döndüklerinden ve yalan söylediklerinden dolayı Allah, kendisiyle karşılaşacakları güne kadar onların kalbine nifak soktu.”[32]

Son olarak, yalan, insanın Allah’ın hidayetinden mahrum kalmasına sebep olmaktadır.

 اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْدٖى مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ 

“Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez.”[33]

Yukarıdaki ayetler kanun koyucunun indinde yalanın kötü olduğuna delalet etmekte ve O’nun müminler için yalanı yasakladığını göstermektedir. Şimdi şu soru akla gelmektedir: Yalan nedir ve söz ve eylem farklılığına da şamil olmakta mıdır?

Bu sorunun cevabı şudur: Gerçekle uyuşmayan tüm sözlere yalan denir. Yani yalan gerçeğin tersini söylemektir.[34] Emirülmüminin Ali (a.s) yalanı tanımlarken şöyle buyurmuştur:

“Yalan, mantığın İlahî (asli) durumunun yok olmasıdır.”[35]

Haber ve kendinden haber verilenin (haber ve muhbiru anh’ın) arasındaki aslî nispet, birbirleriyle örtüşüyor olmasıdır. Bu örtüşmeye sıdk ve doğruluk denir. Eğer insan mantığı bu nispetten şaşar da gerçekleşen olay ve olayın haberi arasında örtüşme olmazsa, yalan ortaya çıkar. Yalanın kısımları olabilir. Bazen yalan sözlüdür; ferdin gerçekleşen olayın aksini haber vermesi gibi, yalan bazen niyet ve iradeyledir; niyetinde ve hedefinde ihlâs olmaması gibi, bazen de yalan eylemlerledir; sözünün eylemiyle ötüşmemesi gibi veya dış görünüş bir şeye delalet ederken batının ondan yoksun olması gibi.[36] Her halükârda, söz ve eylemin farklı olması bir tür yalandır ve zikredilen ayetler bu türü de yasaklamıştır.

Fısk ve Fasıklarla İlgili Ayetler

Fısk ve fasıkları yeren ayetler de eylemsiz söyleme şamil olmaktadır.

Fısk lügatte, kabuktan çıkmaktır. Örnek olarak, “Fesege’r-rutb” cümlesi, “hurma kabuğundan çıktı” demektir. Dinî terminolojide ise Allah’ın itaatinden çıkmak anlamına gelmektedir.[37] Yani küçük bir günah işleyen insanı da kapsamaktadır. Başka bir tabirle, Allah’a her türlü itaatsizlik eden herkes fasıktır. Elbette günahın şiddetine veya zaafına veya küçüklüğüne veya büyüklüğüne göre fıskın da dereceleri vardır. O halde yalan söylemek[38], nifak[39], ahde vefa etmemek[40] vs. fıskın mısdaklarından sayılmakta ve eylemsiz söylem de bu çerçevenin içinde yer almaktadır.

Izutsu Mefahim-i Ahlâkî ve Dinî der Kur’ân-ı Mecid adlı eserinde bu konuda şöyle demektedir: “Konuşmak ama amel etmemek ve sözle ihlası dillendirmek ama eylemde onun tersini yapmak temeli, öyle geliyor ki Kur’ân ayetlerinde önemli bir role sahiptir ve fasık bir insanın diğerlerinden ayrımında ciddi bir belirleyici özelliktir.”[41]

Bundan dolayı, fısk ve fasıkları tanımlayan birçok ayet, genel olarak tüm müminleri çok geniş olan fısk dairesine dâhil olmaktan men etmektedir.


[1]     Tevbe, 119.
[2]     Hadid, 19.
[3]     Zümer, 33 ila 35.
[4]     Ahzab, 24.
[5]     Meryem, 41, 54 ve 56. Yusuf, 46.
[6]     Usulu Kafi, c. 2, s. 85. Babu’s-Sıdk ve Edai’l-Emane, 1. Hadis.
[7]     Usulu Kafi, c. 2, s. 85. Babu’s-Sıdk ve Edai’l-Emane, 4. Hadis.
[8]     Usulu Kafi, c. 2, s. 86. Babu’s-Sıdk ve Edai’l-Emane, 12. Hadis.
[9]     Usulu Kafi, c. 2, s. 86. Babu’s-Sıdk ve Edai’l-Emane, 10. Hadis ve s. 64, Babu’l-Vera, 14. Hadis.
[10]    Nehcu’l-Belaga, 83. Kısa söz.
[11]    Nehcu’l-Belaga, 175. Hutbe.
[12]    Saf, 2 ve 3.
[13]    Tefsiru’l-Mizan, c. 19, s. 249.
[14]    Nehcu’l-Belaga, 53. Mektup.
[15]    Bakara, 44.
[16]    Mecmau’l-Beyan, c. 1, s. 215.
[17]    Tefsiru’l-Mizan, c. 19, s. 278.
[18]    Mefahim-i Ahlâkî ve Dinî der Kur’ân-ı Mecid, Toshihiko Izutsu, s. 361.
[19]    Bakara, 8.
[20]    Bakara, 14.
[21]    Nisa, 138.
[22]    Nisa, 145. Daha fazla örnek için: Bakara suresi ilk ayetleri. Nisa, 60 ila 63 ve 137 ila 145. Tevbe, 61 ila 87 ve 101 ila 110. Munafikin, 1 ila 8.
[23]    Tefsiru’l-Mizan, c. 19, s. 279.
[24]    Maide, 1.
[25]    İsra, 34.
[26]    Nahl, 91.
[27]    Rad, 25.
[28]    Bakara, 27.
[29]    Enfali 56 ve 57.
[30]    Hac, 30.
[31]    Bakara, 10.
[32]    Tevbe, 77.
[33]    Zumer, 3.
[34]    Mecmeu’l-Bahreyn, c. 4, s. 27. “Yalan, kasıtlı olarak veya yanılarak gerçek olanın tersini söylemektir.”
[35]    Şerhu Gureri’l-Hikem ve Dureri’l-Kelim, Cemaluddin Muhammed Honsarî, c. 1, s. 400.
[36]    Camiu’s-Saadet, c. 2, yalan bahsi, s. 319.
[37]    el-Mufredatu fi Garibi’l-Kur’ân, Ragıb İsfahanî, s. 380.
[38]    “Onlar ağızlarıyla sizi razı ediyorlar, halbuki kalpleri (buna) karşı çıkıyor. Çünkü onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” Tevbe, 8.
[39]    “Çünkü münafıklar fasıkların kendileridir.” Tevbe, 67.
[40]    “Onların çoğunda, sözünde durma diye bir şey bulamadık. Gerçek şu ki, onların çoğunu yoldan çıkmış bulduk.” Araf, 102.
[41]    Mefahim-i Ahlâkî ve Dinî der Kur’ân-ı Mecid, s. 317.
Editör: Hasan Bedel