İnşallah bu kısa makalede; Emr-i Maruf ve Nehy-i Münker vecibesinin önemine, kötülükleri yayan Yezid ve yandaşlarının bu vacibi ayaklar altına alarak nasıl dini terk ettiklerine, iyiliği yayıp kötülükten sakındıran İmam Hüseyin (a.s) ve yârenlerinin bu yönde oluşturdukları olguya, kısa kısa değineceğiz.

Emr-i Maruf ve Nehy-i Münkerin Önemi

Dinimizin emirlerinden biri, iyiliği emretmek ve kötülüğün önünü almaktır. İyiliği emretmek ve kötülüğün önünü almak herkese tek tek vaciptir. Bu vacip her Müslüman’ı ilgilendirmekte, onu toplumdaki iyilik ve kötülükler karşısında sorumlu hâle getirmektedir. Hiçbir Müslüman’ın, “Benim böyle bir görevim yoktur!” demeye hakkı olmadığı gibi; gerektiğinde bu vecibeyi yerine tam anlamıyla getirebilmek için birlikle çalışmaları ve yardımlaşmaları da gerekmektedir. Kur’ân-ı Kerim bu bağlamda bize şöyle buyurmaktadır:

“İçinizden, halkı hayra davet eden, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler, onlardır.”[1]

İslami değerlerin korunması, yayılması ve toplumda amel edilmesi, bu vacibin yerine getirilmesiyle gerçekleşebilir. Her insan ister ferdi olarak, ister aile hayatında veya toplumda, huzurlu ve mutlu bir yaşamı arzular. Mutluluk ve huzur içinde yaşamanın esas yolu ise iyilikleri yaymak ve kötülüklerin önünü almaktan geçmektedir. Toplumda iyilik ve güzellikleri hâkim etmek, kötülük ve çirkinliklerin önünü almak Kur’ân-ı Kerim’de peygamberlerin ve inananların temel görevlerinden biri olarak belirlenmiştir.

“Onlar, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de yazılı buldukları Resûle, o ümmî peygambere uyan kimselerdir. O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten alıkoyar. Onlara iyi ve temiz şeyleri helal, kötü ve pis şeyleri haram kılar.”[2]

Ayetten, Peygamber Efendimizin (s.a.a) temel görevinin iyiliği yaymak ve kötülüğü önlemek, insanları temiz şeylere yönlendirmek ve pis şeylerden uzak tutmak olduğu anlaşılmaktadır.  

Kur’ân-ı Kerim’deki bir diğer ayette konunun önemine şöyle değinilmiştir: 

“Her ümmette, ‘Allah'a ibadet edin ve tağuttan kaçının.’ diye bir peygamber gönderdik…”[3]

Ayete bakıldığında, Peygamberlerin en önemli iki görevi; yani insanları Allah’ın kulluğuna davet etmek ve tağuttan uzak durmak olarak belirlenmiştir. Allah’a kulluğa davet etmek insanları yaratanın emirleri doğrultusunda yaşamaya yönlendirmekken; tağuttan kaçınmak ise haksızlık, adetsizlik ve zulmün hâkimiyetini kabullenmemektir. Çünkü haddi aşmış, adaletsizliği esas edinmiş, heva heves peşine düşmüş sapkın insanların hâkimiyeti, bütün kötülüklerin ve haksızlıkların toplumda yayılmasına sebebiyet vermektedir. Haddi aşmış zalim şahısların hâkim oldukları toplumda yapmış oldukları ve zahirde hayır iş gibi görünen cami yaptırma, namaz kılma, namaza katılma ve benzeri amellere gelince; sadece kendi saltanatlarını devam ettirebilmek için katlandıkları işlerden başka bir şey değildir. Bu gibi insanları ve yöneticileri tanımanın çok basit yolları vardır. Bu tür insanlar aslında Allah’ın emirlerini uygulama peşinde değillerdir. Bunlar, kötülük ve iyilikleri birbirine katarak yaşamlarında yer verirler. Kimi zaman açıktan açığa namaz kılar, hacca gider, kurban keser, sadaka ve zekât verirler; kimi zaman da açıktan açığa günah işler, günah toplantılarına katılır, namazı terk eder, içki içer, kumar oynar, içkiye, faize ve fuhşa erişim için kanun düzenler, kâfirleri kendilerine dost edinir ve Allah’ın emirlerinden yüz çevirirler. Bu tip insanlar ve yönetimler tağutun en bariz örnekleridir.   

Farklı bir yolla kendilerini İslam toplumuna kabullendiremeyeceklerini bilen bu tip insanlar, tarih boyu bu yolları suistimal etmelerine rağmen, zulümlerinin önünü alamamış ve gerçek kimliklerini gizleyememişlerdir.

Hadislere baktığımızda görmekteyiz ki; iyiliği yayan ve kötülüğü önleyenleri Allah’ın ve Resulü’nün yeryüzündeki halifeleri[4], bu vecibeyi yerine getirmeyenin dini olmadığını[5], bu vacibeye amelin bütün vaciplere amel etmeye sebep olacağını[6], bu vacip terk edildiğinde zararının herkese ulaşarak[7] zalimlerin hâkimiyetine ve edilen duaların kabul edilmeyeceğine sebep olacağını[8] görmekteyiz.  

Hatta en zor şartlarda ve en kötü düşmanlara karşı bile iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma vacibine amel edilmesi gerektiği, İmam Hüseyin Efendimizin (a.s) hayatına bakıldığında rahatlıkla anlaşılan önemli noktalardandır. Çünkü İmam Hüseyin (a.s) ve yârenleri, Kerbela’da, oldukça zor şartlar ve en kötü düşmanlarına karşı ayakta durmuşlar ve iyilikleri ihya ederek kötülüklerin önüne geçmişlerdir. Üzerinden yüzlerce yıl geçmesine rağmen bütün Müslümanlar ve bazı ülkelerde hatta kâfirler tarafından bile bu kıyamın anılmasının en önemli etkeni, Kerbela kahramanlarının bu vecibeyi hayatlarının her anında yaşamaları ve yaşam felsefeleri olarak karar vermelerinden kaynaklansa gerek.  

Kötülükleri Yayan Yezid ve Yandaşları

Tarih boyunca kâfirlerden kötülükleri yayan insanlar çıktığı gibi, maalesef Müslümanlardan da bu tür insanlar çıkmış ve akıl almaz zulümler gerçekleştirmişlerdir. İslam dinine canıgönülden bağlanmayan, arzu ve heveslerinin ardından koşan bu tür insanların nihai hedefi dünyevi güzelliklere ulaşmak olduğu için, genelde Allah’ın emirlerini terk ederek kötülükleri yaymışlar, İslam toplumunda derin yaralar açarak kendilerini bedbaht ederken, inanan insanları da zorluklara düçar etmişlerdir. Bu gibi insanlara verilebilecek en bariz örneklerden biri Yezid ve babası Muaviye’dir. Muaviye bir taraftan namaz kılıp oruç tutar gibi görünürken, diğer yandan İmam Ali (a.s) ve evlatlarına minberlerde küfür ettirmiş,[9] zamanın halifesiyle savaşmış,[10] Ali dostlarını katlettirmiş,[11] puta tapanlarla put ticareti yapmış,[12] oğlu Yezid gibi birini hilafet makamına oturtmak için herkesten biat almıştır.[13] Halktan zorla biat almak suretiyle hilafet makamına oturtulan Yezid; Kerbela katliamı[14], Kâbe’yi yakıp yıkmak, Mekke ve Medine halkını katletmek[15], ashabın canı, malı ve namusunu askerlerine helal etmek,[16] Müslümanlardan kendine kulluk üzere biat almak,[17] nübüvveti inkâr etmek,[18] içki içme, maymunlarla haşir neşir olma, anne ve kızıyla birlikte evlenmek[19] gibi onlarca büyük günahı da işlemiştir. Bu gibi insanlar zahirde Müslüman gibi görünseler de hakikatte İslam’ın en büyük düşmanlarındandır. Her ikisi yaptığı zulümlerin üstünü kapatmamış, asıl hedeflerinin Emevî saltanatını hâkim kılmak olduğunu amelen haykırmıştır.       

        

Emr-i Maruf ve Nehy-i Münker Eden İmam Hüseyin (a.s) ve Yârenleri

Peygamber ocağında eğitim görmüş, temiz ve pak eteklerde yetişmiş Ali evladı İmam Hüseyin Efendimiz (a.s) ve yârenleri, gerektiğinde mukaddes dinî değerler uğruna her şeylerini feda etmeye hazır olacak karaktere ve kişiliğe sahip salih kullardı.

Emevî saltanatının tamamen hâkimiyeti ele geçirerek İslam dinini ve sünneti Nebevî’yi açıktan açığa ayaklar altına aldığını gören İmam Hüseyin Efendimiz (a.s), bu duruma dur demek için kıyam etmiş ve bu kıyamı esnasında çizdiği yolla İslam dinini adım adım yaşayarak, başlangıçtan sonuna kadar kıyam sürecinin tamamını, İslam dininin yaşandığı bir mektep haline getirmiştir. Onun kıyamını bu denli önemli ve kalıcı eden etken de bu olsa gerek.  

Zamane kötüleşmiş, Müslümanların geneli ya Muaviye ve Yezid’in yöneticiliğine razı olmuş ya da başlarına gelen zalim yöneticilere karşı iyiliği emir ve kötülükten sakındırma vazifelerini yerine getirmemişlerdir. İrade sahibi yaratılan insan, kendisine iyi veya kötü yönetici belirleme yönünde sahip olduğu bu iradesini kullanmak ve iyi yönetici seçmekle yükümlüdür. İnsanoğlu bu yönden irade sahibi olduğu için, Allah ona iyi veya kötü yönetici seçmez, hür iradesini kullanmasını ister. Allah hiçbir topluma zorla ve cebren, iyi veya kötü yönetici dayatmaz. Allah iyi insanları tanıtmış ve onların yönetici olarak seçilmesini emretmiştir. Allah’ın bu emri tekvinî bir emir olsaydı, salih insanların hâkimiyeti kaçınılmaz bir hâle gelirdi. Ancak bu yönde irada verdiği insanoğluna yeryüzünde kendi halifesi unvanıyla keramet bahşeden Allah, insanların kendi iradesini kullanarak ruhî ve cismi gelişimlerinde ilerleme kaydetmeleri için teşriî bir iradeyle bunun gerçekleşmesini istemiştir.

Dolayısıyla eğer insanlar Ali’yi isterse Ali, Muaviye’yi isterse Muaviye; Hüseyin’i isterse Hüseyin, Yezid’i isterse Yezid onlara hâkim olur. İnsanlar kimi zaman Ali’yi (a.s) yönetici seçerken, kimi zaman da Muaviye’yi seçmiştir.

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) bile o yücelik ve eşsizliğine rağmen, bu kuraldan istisna edilmemiş, Allah tarafından tüm insanların önderi olarak seçilmesine rağmen, bu önderliği kabullenip kabullenmemek insanların iradesine bırakılmıştır. On üç yıllık Mekke dönemindeki Peygamberliği süresince Allah tarafından tün insanlığa lider olarak gönderilmesine rağmen, bu şehirde yönetim kuramamıştır. Çünkü Mekke halkının çoğu onun peygamberliğini ve liderliğini kabul etmemiştir. Mekke halkının bu iradeyi doğru kullanmaması sonucu meydana gelen olaylar sonrasında Peygamber Efendimiz (s.a.a) Medine’ye hicret etmiş ve Medine halkı tarafından hâkimiyeti ve yönetimi kabul edilmiştir.

Allah’ın bahşettiği bu iradeyi doğru kullanan salih kullar, İmam Hüseyin’in (a.s) etrafında toplanıp onu kendilerine önder edinerek iyilikleri yayıp kötülükleri önlemişler ve bizlere en değerli olgulardan birini emanet bırakmışlardır.       

               

Dolayısıyla iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma vecibesini ihya etmek için tarihten alınabilecek en önemli olgulardan biri İmam Hüseyin’in (a.s) Aşura kıyamıdır. İmam Hüseyin Efendimiz (a.s) kıyamının ana sebebini açıklarken bu konu üzerinde durmuş, iyiliği emretmek ve kötülüğün önünü almak için kıyam ettiğini vurgulayarak, kardeşi Muhammed Hanifiye’ye yazdığı vasiyetnamesinde şöyle buyurmuştur:

“…Ben azgınlık, makam, fesat ve zulüm yapmak için Medine’den ayrılmadım. Ben ceddimin ümmetini ıslah etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak, ceddim Resulullah (s.a.a) ve babam Ali b. Ebi Talib’in yolunu ihya etmek için kıyam ettim…”[20]

Bazı yönetimlere, maslahatlar gereği zahirde biat etmek sakıncasız olsa dahi, Yezid gibi bir şahısın hâkimiyetine biat etmek hiçbir surette caiz değildi. İmam Hüseyin Efendimiz (a.s) Muaviye döneminde on yıl yaşamış, kimi zaman Muaviye’nin yanlış siyasetlerini kınamış ve şahsen onu uyarmışsa da kıyam etmemiştir. Çünkü şartları oluşmadan gerçekleşecek kıyam isabetli bir neticeye ulaşamaz ve gereken eseri bırakamazdı. İmam Hüseyin Efendimiz (a.s) çizmiş olduğu bu yolla çok isabetli bir kıyam gerçekleştirmiş, özelde Muaviye ve oğlu Yezid’in, genelde ise Benî Ümeyye’nin asıl hedeflerinin ne olduğunu ortaya koymuştur. İmam Hüseyin Efendimiz (s.a) eğer Muaviye zamanında kıyam etseydi asıl hedefine ulaşamaz ve İslam ümmetine ne denli önemli bir sorunla karşı karşıya olduklarını iletemezdi. Çünkü Muaviye zahirde namaz kılıp oruç tutuyor, yaptığı bazı fesatları aşikâr etse de bazılarını gizli tutuyordu. Muaviye, İmam Hasan’la (a.s) yapmış olduğu barış anlaşmasında, ölümünden sonra kimseyi tayin etmemeyi kabul etmesine rağmen, oğlu Yezid gibi birini halife olarak tanıtıp halktan biat almaya kalkışınca; asıl hedefini tam olarak ortaya koymuş, hedefinin ne pahasına olursa olsun Emevî saltanatını hâkim kılmak olduğunu ilan etmişti. Emevî zihniyetinin iç yüzünün toplumda tam anlamıyla ortaya çıktığını gören İmam Hüseyin Efendimiz (a.s), kıyamın zamanı geldiğini görmüş ve zaman kaybetmeden harekete geçmiştir. İmam Hüseyin Efendimiz (a.s) oldukça bilinçli, titiz, düzenli, kalıcı ve kapsamlı bir hareketi başlatmıştır. Hareketinin her adımında İslam dini ve dedesi Muhammed Mustafa Efendimizin (s.a.a) sünnetini uygulayan İmam Hüseyin Efendimiz (a.s), kendisine seçtiği asıl hedefin iyilikleri ihya etmek, kötülüklerin önünü almak olduğunu vurgulamış, kıyamının başından son nefesine kadar kendisi ve yârenleri, kıyamının devamında ise Hz. Zeynep (s.a) öncülüğünde geri kalan evlatları ve dostları bu kutsal hedefi takip etmiş ve atmış oldukları her adımlarında İslam dinini uygulayarak, genelde insanlığa ve özelde tüm Müslümanlara paha biçilmez bir emanet bırakmışlardır.

En değerli emanet ve olgu, insanlığın ıslahını içeren bir dini adım adım yaşayıp insanlığa hediye etmekten ibarettir. İmam Hüseyin Efendimiz (a.s) ve yârenleri yalnızca dilleriyle insanları iyiliğe davet edip kötülüklerden sakındırmamışlar, ömür boyu yaşam ve amelleriyle, özellikle Kerbela’da ortaya koydukları tavır, davranış ve tutumlarıyla bu hedeflerini insanlığa en değerli emanet olarak sunmuşlardır.

Kim senin gibi amel etti bu dine

Kim senin gibi olgu oldu bizlere

Kim senin gibi feda etti canane

Kim senin gibi uydu kitap sünnete

İmam Hüseyin Efendimizin (a.s) Kıyamını Neden Devamlı Anılmalı?

Allah Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

“İşte budur (Allah'ın hükümleri). Kim Allah’ın şiarlarına saygı gösterirse, bu, kalplerdeki takvadandır.”[21]

Takvalı gönüller Allah’ın nişane ve şiarlarını hatırlar, devamlı saygı duyar ve kendisine örnek alır. Allah’ın en büyük nişanesi ve örnek alınması gereken yüce insan Peygamber Efendimiz’dir. Peygamber Efendimiz’den (s.a.a) sonra onun yolunu devam ettiren İmam Hüseyin (a.s) ve yârenleri de aynı şekilde Allah’ın nişanelerindendir. Dolayısıyla saygı duyulmalı, anılmalı ve örnek alınmalıdırlar. Bu gibi yüce insanları anıp hatırlamak bizlere hayat bahşetmekte, kalbimizi İslam ve iman cilasıyla cilalamakta ve dinî değerler üstünde hiçbir şeyin daha önemli olmadığını öğretmektedir. Kerbela olayı dinî değerleri koruyan bir dönüm noktası olduğu için devamlı anılmalı ve asla unutulmamalıdır. Kerbela olayı sadece tarihî bir olaydan ibaret değildir. Kerbela olayı; müminle münafığı, hidayetle delaleti, izzetle zilleti, dinî değerlerle dünyevi değerleri ve hakla batılı birbirinden ayıran tarihin en önemli olaylarından biridir.

Anmalı ki bulmalı,

Hak batılı görmeli

Doğru yoldan gitmeli

Tağut düzen bitmeli.

Anmalı ki bulmalı,

Hidayeti görmeli

Kutsallıktan gitmeli

Kötülükler bitmeli.

Anılmadan nasıl görülür,

Kadir kıymet bilinir

Güzellikler dirilir

Kötülükler sürülür.

Anmalı ki bilmeli,

Yol yöntemi görmeli

İyileri tanıyıp

Hep ardından gitmeli.

Anmalı ki bilmeli,

Nifak kimde görmeli

Müminleri tanıyıp

Öze rehber etmeli.

Anmadan, hatırlamadan, değer vermeden, kadir kıymet bilmeden, örnek almadan nasıl bütün bu dediklerimiz gerçekleşe bilir ki?

                

              

[1]Al-i İmran, 104:

 وَ لْتَكُنْ مِنْكُمْ‏ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَ يَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَ أُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُون‏

[2]A’raf, 157:

 الَّذينَ يَتَّبِعُونَ الرَّسُولَ النَّبِيَّ الْأُمِّيَّ الَّذي يَجِدُونَهُ مَكْتُوباً عِنْدَهُمْ فِي التَّوْراةِ وَ الْإِنْجيلِ يَأْمُرُهُمْ بِالْمَعْرُوفِ وَ يَنْهاهُمْ عَنِ الْمُنْكَرِ وَ يُحِلُّ لَهُمُ الطَّيِّباتِ وَ يُحَرِّمُ عَلَيْهِمُ الْخَبائِث

[3]Nahl, 36:

 وَلَقَدْ بَعَثْنَا فِي كُلِّ أُمَّةٍ رَسُولًا أَنِ اعْبُدُوا اللَّهَ وَاجْتَنِبُوا الطَّاغُوتَ...

[4]Reyşehri, Mizanu’l-Hikme, c.7, s.319, h.12807:

رسول الله(ص): مَنْ‏ أَمَرَ بِالْمَعْرُوفِ‏ وَ نَهَى عَنِ الْمُنْكَرِ فَهُوَ خَلِيفَةُ اللَّهِ فِي الْأَرْضِ وَ خَلِيفَةُ رَسُولِه

[5]  Reyşehri, age, c.7, s.325, h.12827:

  الامام الصادقُ(ع): قَالَ النَّبِيُّ(ص): إِنَ‏ اللَّهَ‏ عَزَّ وَ جَلَ‏ لَيُبْغِضُ‏ الْمُؤْمِنَ الضَّعِيفَ الَّذِي لَا دِينَ لَهُ، فَقِيلَ لَهُ: وَ مَا الْمُؤْمِنُ الَّذِي لَا دِينَ لَهُ؟ قَالَ: الَّذِي لَا يَنْهَى عَنِ الْمُنْكَرِ.

[6]Age, c.7, s.328, h.12836:

عَنِ الامامُ الْحُسَيْنِ(ع): اعْتَبِرُوا أَيُّهَا النَّاسُ‏ بِمَا وَعَظَ اللَّهُ بِهِ أَوْلِيَاءَهُ...... وَ قَالَ‏ >الْمُؤْمِنُونَ وَ الْمُؤْمِناتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِياءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَ يَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ<فَبَدَأَ اللَّهُ بِالْأَمْرِ بِالْمَعْرُوفِ، وَ النَّهْيِ عَنِ الْمُنْكَرِ فَرِيضَةً مِنْهُ؛ لِعِلْمِهِ بِأَنَّهَا إِذَا أُدِّيَتْ وَ أُقِيمَتِ اسْتَقَامَتِ الْفَرَائِضُ كُلُّهَا هَيِّنُهَا وَ صَعْبُهَا

[7]Age, s.7, s.338, h.12869:

عن الامامِ الصادقِ عن أبيه(ع): قَالَ رَسُولُ اللَّهِ(ص): إِنَ‏ الْمَعْصِيَةَ إِذَا عَمِلَ‏ بِهَا الْعَبْدُ سِرّاً لَمْ تَضُرَّ إِلَّا عَامِلَهَا فَإِذَا عَمِلَ بِهَا عَلَانِيَةً وَ لَمْ يُغَيَّرْ عَلَيْهِ أَضَرَّتْ الْعَامَّةِ. قَالَ جَعْفَرُ بْنُ مُحَمَّدٍ(ع): وَ ذَلِكَ أَنَّهُ يَذِلُّ بِعَمَلِهِ دِينُ اللَّهِ وَ يَقْتَدِي بِهِ أَهْلُ عَدَاوَةِ اللَّه‏.

[8]Age, s.7, s.338, h.12869:

رسولُ الله(ص):إذا لَم يأمُروا بِمَعروفٍ و لَم يَنهَوا عَن مُنكَرٍ و لَم يَتَّبِعوا الأخيارَ مِن أهلِ بَيتي ، سَلَّطَ اللّه ُ عَلَيهِم شِرارَهُم ، فيَدعوا عِندَ ذلكَ خِيارُهُم فلا يُستَجابُ لَهُم

[9]İbn Abdu Rabbih, el-İkdu’l-Ferid, c.5, s.114-115; Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, c.5, s.23 ve 243; Taberi, Tarih, c.5, s.253.

   و لما مات الحسن بن علي، حج معاوية فدخل المدينة و أراد أن يلعن عليا على منبر رسول اللّه صلّى اللّه عليه و سلم، فقيل له: إن ههنا سعد بن أبي وقاص و لا نراه يرضى بهذا، فابعث إليه و خذ رأيه. فأرسل إليه و ذكر له ذلك، فقال: إن فعلت لأخرجنّ من المسجد ثم لا أعود إليه! فأمسك معاوية عن لعنه حتى مات سعد، فلما مات لعنه على المنبرو كتب إلى عماله أن يلعنوه على المنابر، ففعلوا. فكتبت أم سلمة زوج النبي صلّى اللّه عليه و سلم إلى معاوية:إنكم تلعنون اللّه و رسوله على منابركم، و ذلك أنكم تلعنون عليّ بن أبي طالب و من أحبّه، و أنا أشهد أنّ اللّه أحبّه و رسوله.(  العقد الفريد، ج‏5، ص: 114-115)

     حدثني المدائني عن عبد الله بن فائد و سحيم بن حفص قالا: كتب معاوية الى المغيرة بن شعبة: أظهر شتم عليّ و تنقّصه، فكتب إليه: ما أحبّ لك يا أمير المؤمنين أن كلّما عتبت تنقّصت، و كلّما غضبت ضربت، ليس بينك و بين ذلك حاجز من حلمك و لا تجاوز بعفوك. (انساب الاشراف، ج.5، ص.23)

[10]Siffîn savaşı.

[11]Taberî, c.5, s.139-140.

[12]Belâzurî, Futûhu’l-Buldân, s.233; Ebû Reyhan Birunî, Tehkîku ma li’l-Hind, s.87.

      قالوا: غزا معاوية بن حديج الكندي أيام معاوية بن أبى سفيان سقلية و كان أول من غزاها و لم تزل تغزى بعد ذلك، و قد فتح آل الأغلب بن سالم الإفريقي منها نيفا و عشرين مدينة و هي فى أيدى المسلمين، و فتح احمد بن محمد بن الأغلب منها فى خلافة أمير المؤمنين المتوكل على اللّه قصريانه و حصن غليانة، و قال الواقدي: سبى عبد اللّه بن قيس بن مخلد الدزقى سقلية فأصاب أصنام ذهب و فضة مكالمة بالجوهر فبعث بها إلى معاوية فوجه بها معاوية إلى البصرة لتحمل إلى الهند فتباع هناك ليثمن بها(بلاذری، فتوح البلدان، ص233، فتح جزائر في البحر)

     و فيها: أمّا قولكم إنّ من اليونانية من ذكر أنّ الأصنام تنطق و أنّهم يقرّبون لها القرابين و يدّعون فيها الروحانية فلا علم لنا بشي‏ء منه و لا يجوز أن نقضي على ما لا علم لنا به، فإنّه ترفّع منه عن رتبة الأغبياء و العوامّ و إظهار من نفسه أنّه لا يشتغل بذلك؛ فقد علم أنّ السبب الأول في هذه الآفة هو التذكير؟ و التسلية ثمّ ازدادت إلى ان بلغت الرتبة الفاسدة المفسدة، و إلى السبب الأول ذهب معاوية في أصنام «سقلية» لمّا فتحت في سنة ثلاث و خمسين في الصائفة و خمل منها أصنام الذهب مكلّلة مرصّعة بالجواهر فبعث بها إلى «السند» لتباع هناك من ملوكهم فإنّه رأى بيعها قائمة أثمن الدينار دينارا و أعرض عن الآفة الأخيرة في حكم الإيالة لا الديانة. (ابو ریحان بیرونی، تحقیق ما للهند، ص.87، في مبدإ عبادة الاصنام و كيفية المنصوبات.)

[13]Taberî, Tarih, c.5, s.322; İbn Asâkir, Tarihu Medineti Dimeşk, c.65, s.394-395.

[14]Yakubî, Tarih-i Yakubî, c.2, s.253; Zehebî, Tarihu’l-İslam, c.5, s.10; İbn A’sem, el-Futuh, c.5, s.18; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c.8, s.165.

[15]Yakubî, age, c.2, s.253; İbn Esir, en-Nihaye fi Ğaribi’l-Hadis, c.1, s.365; Hamevî, Mu’cemu’l-Buldan, c.2, s.249.

[16]İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye, c.8, s.165; İbn Taktaka, el-Fahrî, s.119; Hamevî, Mu’cemu’l-Buldan, c.2, s.249.

[17]Mesudî, et-Tenbih ve’l-İşraf, s.264; Belazurî, Ensabu’l-Eşraf, c.5, s.335; Halife b. Hayyat, Tarih-i Halife, s.149; Taberi, Tarih, c.5, s.495.

[18]İbn Cevzî, Tezkiretu’l-Havas, s.235; Taberî, age, c.10, s.60.

[19]İbn Sa’d, et-Tabakatu’l-Kubrâ, c.5, s.49; İbn Cevzî, el-Muntezam, c.6, s.19; Zehebî, Tarihu’l-İslam, c.5, s.27.

[20]Mevsûatu’l-İmam Hüseyin, c.1, s.312.

[21] Hac Sûresi, 32; “ذلِكَوَ مَنْ‏ يُعَظِّمْ‏ شَعائِرَ اللَّهِ فَإِنَّها مِنْ تَقْوَى الْقُلُوب‏”