.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

İslam İle İman Arasındaki Fark İslam İle İman Arasındaki Fark

İmamın Şartları

Peygamber Efendimiz ve Ehlibeyt imamlarından; imamet, imam ve imamın makamı hakkında birçok hadis nakledilmiştir. Bunlardan en kapsamlılarından biri İmam Rıza’dan (as) Uyun-u Ahbaru Rıza kitabında nakledilen hadistir. Hadisin tam metni şu şekildedir.

* * *

Abdülaziz ibn-i Müslim şöyle diyor:

Merv şehrinde İmam Rıza ile beraber olduğum sırada, bir gün merkez camiine gittim, halkın imamet hakkında tartıştıklarını ve birçok farklı görüş ortaya koyduklarını gördüm. İmam Rıza’nın yanına varıp olayı kendisine anlattım. İmam hazretleri gülümseyerek şöyle buyurdular:

“Ey Abdülaziz, halk cahil kalıp dinlerinde aldanmışlardır. Allah Teâla dini Peygamber için kâmil etmedikçe ve içinde her şeyin açıklaması bulunan Kur’an’ı O’na indirip, helal, haram, hudud, ahkâm ve halkın ihtiyaç duyduğu her şeyi tamamıyla açıklamadıkça Peygamber’in ruhunu almadı. Allah Teâla şöyle buyurmuştur:

“Biz kitapta hiçbir şeyi noksan bırakmadık.”[1]

Allah Teâla, Peygamber’in ömrünün sonlarına doğru Veda Haccı’ndan dönerken şu ayeti kendilerine nazil etti:

“Bugün dininizi ikmal ettim, size verdiğim nimetimi tamamladım, size din olarak İslam’ı seçip beğendim.”[2]

İmamet meselesi dinin kemalindendir. Resulullah vefat etmeden önce dininin nişanelerini ümmetine açıkladı, onların yollarını aydınlattı ve onları doğru yola hidayet etti, Ali’yi onlar için önder ve imam tayin etti. Ümmetin ihtiyaç duyduğu hiçbir şeyi açıklanmamış olarak bırakmadı. Kim Allah’ın, kendi dinini ikmal etmediğini (noksan bıraktığını) zannederse, Allah’ın kitabını reddetmiştir ve Allah’ın kitabını reddeden de kâfirdir. Halk, imametin kadrini ve ümmet arasındaki yerini biliyor mu ki, imam seçmeleri doğru olsun?

İmamet öyle bir makam ki, Allah Teâla Hz. İbrahim’i, nübüvvet ve dostluk (halillik) makamından sonra üçüncü bir makam ve fazilet olarak onunla şereflendirip bu makamla ismini yüceltmiştir. Allah Teâla şöyle buyurmuştur:

“Hani Rabbin, İbrahim’i bazı kelimelerle denemeden geçirmişti, o da bunları tam olarak yerine getirmişti (o zaman Allah İbrahim’e): “Seni şüphesiz, insanlara imam kılacağım.” demişti. (Hz. Halil bu durumdan hoşnut olarak:) “Soyumdan olanlardan da?” deyince, (Allah): “Zalimler benim ahdime erişemez.” buyurmuştu.”[3]

İşte bu ayet zalimlerin imametini kıyamete kadar reddetmiştir. Derken bu makam ümmetin seçkinlerine mahsus kılınmıştır. Sonra Allah Teâla imameti, seçkin ve temizlerin soyunda kılmakla ona değer vermiş ve buyurmuştur ki:

“Ona (İbrahim’e) İshak’ı ve torunu Yakub’u armağan ettik ve hepsini de salihler kıldık ve onları, kendi emrimizle (halkı) hidayete yönelten imamlar kıldık ve onlara hayırlı işler yapmayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar bize ibadet edenlerdi.”[4]

İbrahim’in zürriyeti, İslam Peygamber’ine varıncaya kadar daima bu makamı asırdan asıra biribirinden miras almıştır. Allah Teâla buyurmuştur ki:

“Doğrusu insanların İbrahim’e en yakın olanları, ona uyanlar ve bu Peygamber’e iman edenlerdir.”[5]

Böylece imamet onlara mahsus kılındı ve Peygamber onu Ali’nin uhdesine bıraktı ve bu makam onun, Allah’ın kendilerine ilim ve iman verdiği seçkin nesline intikal etti. Allah onların hakkında şöyle buyurmuştur:

“Kendilerine, ilim ve iman verilenler ise (kıyamet günü, dünyada ve berzahta bir saatten fazla eğlenmediklerine dair yemin eden suçlulara cevap olarak) derler ki: “Andolsun ki siz, Allah’ın kitabında (yazılı süre boyunca) diriliş gününe kadar yaşadınız; işte bu dirilme günüdür; fakat siz bilmiyorsunuz.”[6]

Bu olagelen bir sünnettir; Allah bunu kıyamete dek Peygamber (s.a.a) soyunda karar kılmıştır. Çünkü Muhammed’den (s.a.a) sonra bir peygamber yoktur. Öyleyse bu cahil insanlar, imamı kendi reyleriyle nasıl seçebilirler?

İmamet peygamberlerin makamı, vasilerin mirasıdır. İmamet, Allah’ın ve Resulünün hilafetidir; Emirü’l Mü’minin Ali’nin makamı, Hasan ve Hüseyin’in hilafetidir.

İmam, dinin ipi, Müslümanların nizamı, dünyanın salahı ve mü’minlerin izzetidir. İmam, İslam’ın gelişen kökü, yücelen dalıdır. İmam’la, namaz, zekât, oruç, hac ve cihad kâmil olur, ganimet ve sadakalar çoğalır, had (şer’i ceza) ve ahkâm uygulanır, hudut ve sınırlar korunur.

İmam, Allah’ın helalini helal, haramını da haram kılar, şer’i cezaları uygular, Allah’ın dinini savunur, (halkı) hikmet, güzel öğüt ve açık delillerle Allah’ın yoluna davet eder.

İmam, gözlerin göremeyeceği ve ellerin ulaşamayacağı bir ufukta doğan ve ışınlarını âleme saçan bir güneşe benzer.

İmam, ışık saçan dolunay, parlak kandil, doğan nur, karanlıklar ortasında hidayet yıldızı, doğru yolu gösteren kılavuz ve helak olmaktan kurtarıcıdır.

İmam, yüksek tepede yanan bir ateştir. Isınmak isteyene sıcaklık bahşeder, tehlikeli yerlerde kılavuzdur, ondan ayrılan helak olur.

İmam, yağmur yağdıran bulut, bol sağanak yağmur, kapsayıcı gölgesi olan gök, döşenmiş yer, bol suyu olan pınar, selin bıraktığı göl ve yerden biten yeşilliktir.

İmam, yumuşak huylu emin, şefkatli baba ve ikiz kardeştir. Küçük yavrusuna iyilik yapan (şefkatli) anne gibidir ve kulların sığınağıdır.

İmam, Allah’ın, yeryüzündeki ve mahlûkatı arasındaki emini, kullarına hücceti ve şehirlerindeki halifesidir. (Halkı) Allah’a çağıran ve O’nun belirlediği sınırları savunandır.

İmam, günahlardan tertemiz kılınan, ayıplardan arındırılmış olan, özelliği ilim, nişanesi hilim olan, dinin düzeni, Müslümanların izzeti, münafıkların öfkesi ve kâfirlerin yok edicisidir.

İmam, zamanın yegânesidir. Hiçbir kimse onun makamına ulaşamaz; hiçbir âlim onun dengi olamaz. Onun bedeli, misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayan Allah’ın fazlı ile talep ve kesbe dayanmaksızın, bütün faziletleri taşır. Durum böyle iken kim, İmam’ı tanıyabilir veya özelliklerinin özüne ulaşabilir?

Heyhat, heyhat! İmam’ın makamlarından veya faziletlerinden birini tarif etmekte akıllar yitmiş, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayran kalmış, hatipler aciz kalmış, şairler yorulmuş, edipler acze düşmüş, fasihler yorulup güçsüzleşmiş, bilginler susup kalmış, hepsi acz ve güçsüzlüğünü itiraf etmiştir. Şu halde, onu bütünüyle anlatmak, olduğu gibi nitelemek nasıl mümkün olur? Kim, onun yerine geçebilir; ona olan ihtiyacı giderebilir? Bu nasıl mümkün olur? Oysa İmam, yıldızlar gibi kendisine ulaşmak iste-yenlerin elinden ve niteleyenlerin nitelemesinden uzaktır.

Bunlar bu makamın, Resulullah’ın (saa) Ehl-i Beyt’inden başkasında bulunacağını mı zannediyorlar? Andolsun Allah’a, nefisleri onları aldatmış ve onları yanlış arzulara sevk etmiştir. Onlar, sarp ve kaygan olan yüksek bir yere çıkmak istemişler de, ayakları kayarak uçuruma yuvarlanmışlardır. Kendi reyleriyle bir imam seçmek istemişler; oysa İmam seçmek nerde onların işi olabilir? İmam, cehaletten uzak âlim, hile yapmayan yönetici ve nübüvvet madeni olmalıdır. Nesebiyle ayıplanmamalı ve soy sop sahibi hiçbir kimse onunla boy ölçüşememeli. Kureyş kabilesinden, Haşimi soyundan ve Peygamber ailesinden olmalı; şereflilere şeref vermelidir. Abdülmenaf neslinden gelmelidir. Coşkun ilime ve kâmil hilme sahip, işleri yürütebilen, siyaset bilen, riyasete layık, İtaati farz olan, Allah’ın emrini ayakta tutan ve Allah’ın kullarının hayrını isteyen biri olmalıdır. Allah, peygamberleri ve onların vasilerini -Allah’ın salâtı onlara olsun- muvaffak eder, onları sebatlı kılar, başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerden onlara verir. İlimleri, zamanlarındaki bilginlerin ilminin üstünde olur. Allah Teâla buyurmuştur ki:

“Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?”[7]

Talut kıssasında da şöyle buyurmuştur:

“Şüphe yok ki Allah, size onu seçti ve onu bilgi ve vücutta sizden üstün kıldı. Allah, mülkünü dilediğine verir.”[8]

Davud kıssasında da şöyle buyurmuştur:

“Davud Calut’u öldürdü. Allah da ona mülk (saltanat) ve hikmet ihsan etti ve ona dilediğinden öğretti.”[9]

Resul’üne de şöyle buyurmuştur:

“Allah, sana kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediğin şeyleri öğretti ve Allah’ın senin üzerindeki fazlı (lütuf ve ihsanı) pek büyüktür.”[10]

Peygamber’in Ehl-i Beyt’i, itreti ve soyundan olan imamlar hakkında da şöyle buyurmuştur:

“Yoksa onlar, Allah’ın kendi fazlından insanlara (Peygamber Ehl-i Beyt’ine) verdikleri şeyler için onlara haset mi ediyorlar? Doğrusu biz İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk (saltanat) de ihsan ettik. Böylece onlardan kimi, ona inandı, kimi de ona sırt çevirdi ve çılgın ateş olarak cehennem onlara yeter.”[11]

Allah, bir kulu, kullarının işlerini yönetmek için seçtiğinde bu iş için onun göğsünü genişletir, hikmet çeşmelerini kalbine yerleştirip diline akıtır. Artık bundan sonra hiçbir sorunun cevabında aciz kalmaz, onda doğrudan başka bir şey bulunmaz. O daima ilahi tevfik, sebat ve te’yidden yararlanarak hata ve yanlışlıklardan korunmuş olur. Allah onu, yaratıklarına hüccet ve kullarına şahid olması için böyle yapar. Acaba insanlar, böyle bir kimseyi bulup seçebilirler mi? Ve seçtikleri kimsenin de bu vasıfları taşıyan olması mümkün olur mu?”

İşin başlangıcında ve sonunda Allah’a hamd ediyor ve sonsuz şükürlerimizi sunuyoruz. Allah’ım! Akıbetimizi saadetle sonlandır. Kıyamet gününde bizi, anne-babamızı ve dostlarımızı bağışla. Şüphesiz sen minnet sahibi, bağışlayıcı ve kerimsin.

- - - - - - - - - - - - - - -


[1]     En’âm, 38.
[2]     Maide, 3.
[3]     Bakara, 124.
[4]     Enbiya, 72,73.
[5]     Âl-i İmran, 68.
[6]     Rum, 56.
[7]     Yunus, 35.
[8]     Bakara, 247.
[9]     Bakara, 251.
[10]    Nisa, 113.
[11]    Nisa, 54,55.
Editör: Hasan Bedel