.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Selamlaşmak

İnsanlar birbirleriyle karşılaştıklarında, aradaki bağları pekiştirecek en güzel söz ve şiar, selam vermektir. Zira selam vermek, bir edep göstergesi olmanın yanı sıra aynı zamanda bir samimiyet, sevgi ve kardeşlik ifadesidir. Feyz, selam vermeyi, bir samimiyet ve kardeşlik ahdine vefa göstergesi olarak görür ve Peygamber Efendimizin şu hadisine istinat eder:

"İki kişi karşılaştığında birinin ötekine selam vermesinin anlamı şudur: Benim senin iyilik ve selametini arzulamayacağıma; kötülüğünü istemeyeceğime, hakkında kötü konuşup ayıplarını araştırmayacağıma dair ilâhî ahit ve sözleşmeye boyun eğiyorum. Aynı anlam, karşı tarafın verdiği selamda da mevcuttur. Bunun da ötesinde Yüce Allah da bu kardeşlik ahdi ve selamın hem veren hem de alana şamil geldiğinin şahididir."[1]

Bu anlam ve içerik öylesine önemlidir ki din öncülerimiz şöyle buyururlar:

"Eğer bir insan selam vermeden konuşmaya başlarsa onunla konuşmayın.[2] Biliniz ki kim ilk önce selam verirse o, hem Allah Resulüne daha yakın olur hem de daha çok sevap kazanır."[3]

Özü itibarıyla bir tür dua olan selamın bu anlamı ve toplum sathında kardeşlik ve dostluk bağlarını göz önüne alarak toplumsal eğitimle ilgili öğretilerde şu üç düstur varit olmuştur:

1. Selama cevap vermek farzdır. Cevap, selamın kendisinden daha samimi ve candan olmalıdır.[4]

2. Selam yüksek sesle ve karşı tarafın duyabileceği bir şekilde dile gelmeli, aradaki bağları pekiştirmeli, kibir ve bencilliği izale etmelidir.[5]

3. Selam, yaygınlaştırılmalıdır.[6]

Feyz, hadislerde geçen ‘ifşau’s- selam’ tabirini, selamı toplum genelinde yaygınlaştırmak diye yorumlar ve şöyle der: "Bir Müslüman karşılaştığı herkese selam vermelidir."[7] Bu vesileyle İslam’ın bu güzel geleneği, yaygınlaşır, İslam ve Müslümanlık bu güzel ifade ve semavi dua ile anılır ve aradaki ilişkiler daha bir güçlenir.[8] Elbette Feyz, şu nükteyi de ekler: "Eğer karşı taraf selam liyakatine sahip değilse, Allah’ın selamı ona erişmez." Dolayısıyla Feyz’e, göre ‘ifşau’s- selam’ tabirinden murat, selamı duyulabilir şekilde dile getirmek değildir. [9]

Burada şu iki nükteye dikkat çekmek gerekir ki Feyz, selam hususunda nakledilen rivayetleri aktardıktan sonra bu hususu ‘beyan’ başlığı altında ele alıp incelemiştir.[10]

Birinci Nükte:

Selam, bir samimiyet, iyi niyet, sevgi ve bağlılık ifadesi olduğu için şuurlu ve sorumluluk sahibi bir Müslüman, açıktan günah işleyen ve İslam dairesinin dışında olanlara selam vermemelidir. Bilakis surat asarak ve hoşnutsuzluğunu göstererek onlara tavır almalıdır. Bu itibarla toplumsal eğitimle ilgili talimatlarda şu düsturlar yer alır:

"İçki içenlere, kumarbazlara, faiz yiyenlere, putperestlere ve açıktan günah işleyenlerle İslam dairesi dışında olanlara selam vermeyiniz."[11]

Zira selam vermek, bir anlamda karşı tarafın amellerini onaylamak manasına gelir. Elbette bu tür insanlarla ilişki kurmak, nihayetinde onların hidayet bulmalarına vesile olacaksa eğer, hiç kuşkusuz hidayet etme vazifesinden de yüz çevirmemek gerekir.

İkinci Nükte:

Selam vermek, bir edep kuralı ve bir tevazu göstergesidir. Dolayısıyla bu edebin de bazı âdâpları vardır. Dinî metinlerde bu âdâp izah edilmiştir. Feyz, bu âdâbı aktarmanın yanı sıra ayrıca bazı noktaları da hatırlatır. Örneği,küçükler büyüklere, yürüyenler oturanlara, azınlık çoğunluğa, binek üstünde olanlar yayalara, katıra binenler eşeğe binenlere, ata binenler katıra binenlere (burada şu sonuca da ulaşılabilir: Daha iyi arabalara binenler, binemeyenlere selam vermelidirler) bir toplantıya girenler orada oturanlara selam vermelidirler.[12]

Diğer yandan selam verildiğinde cevap veremeyecek şekilde bir işle iştigal edenlere o ortamda selam vermemek edebin bir gereğidir. Örneğin namaz kılmakta olan bir kişiye selam verilmemelidir. Zira bu durumda selam vermek, karşı tarafın dikkatinin dağılması ya da huşu halinin bozulmasına sebep olabilir. Aynı şekilde, cenaze merasiminde bulunanlar, cuma namazı için koşturanlar, banyo yapmak ya da tuvalet ihtiyacını gidermekle meşgul olanlar da bu hükme tabidirler.[13]

Sözün özü, selamlaşmak, İslam ve Müslümanlığın şiarlarından biri ve kalplerin birleşmesi doğrultusunda atılan ilk adımdır. Dinî önderler, bu şiarı bir gelenek haline getirmiş ve yaygınlaştırmışlardır. Nitekim Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurur:

"Ben beş şeyi ömrümün sonuna kadar yerine getireceğim ki beni ümmetim içerisinde bir gelenek haline gelsin. Bunlardan biri, çocuklara selam vermektir."[14]

El Sıkışmak

Feyz, selam konusundan sonra, el sıkışma (musafaha) konusunu ele alır. Bu konuyla ilgili yirmi iki rivayet aktarır ve birçok yerde kendi görüşlerini de izah eder. Bu rivayetlerde yer alan hususları şöylece özetleyebiliriz: Sevgi ve ilgi el sıkışmakla gösterilir, bu vesileyle kin ve küskünlükler giderilir ve hangi tarafın kalbinde sevgi daha samimiyse Allah ona daha büyük bereket ve sevaplar bahşeder.[15] İmam Bâkır (a.s) şöyle buyurur:

"İki mümin musafaha ettiğinde, Allah onlara inayet nazarı kılar. Allah’ın eli onların elleri arasında olur. Günahları, ağaç yaprakları gibi dökülür. Allah’ın lütuf nazarı, daha çok karşısındakini daha çok seven kişinin üzerinde olur."[16]

El sıkışmak, İslamî bir edep kuralıdır. Bu edebin de âdâbı vardır:

1. El sıkışmayı uzatmak ve karşı taraftan önce elini çekmemek. Allah Resulü (s.a.a) birisiyle el sıkıştığı zaman, karşı taraf elini çekmeyinceye kadar kendisi elini çekmezdi.[17]

2. El sıkışmak, iki tarafın parmaklarının karşılıklı olarak elleri kavraması şeklinde olmalıdır. Bu yüzden de eli hafiften sıkmak daha güzeldir.[18]

3. El sıkışmayı sürekli ve tekrar tekrar yapmak bu edebin âdâbındandır. Öyle ki bir yolculuk esnasında farklı pozisyonlar elverdiğinde yeniden el sıkışmak ve bunu tekrarlamak hoş karşılanan bir ameldir. Nitekim İmam Bâkır (a.s) Ebu Ubeyde Hazza ile bir yolculuğunda böyle davranmıştı.[19]

Dünya-Ahiret Dengesi Dünya-Ahiret Dengesi

[1] El-Vâfi, c. 5, s. 601-602.

[2] A.g.e., s. 595.

[3] A.g.e.

[4] Nisâ: 86.

[5] El-Vâfi, s. 597.

[6] A.g.e., s. 595.

[7] A.g.e.

[8] A.g.e.

[9] A.g.e.

[10] A.g.e., s. 601.

[11] A.g.e., s. 601-606.

[12] A.g.e., s. 598-599.

[13] El-Vâfi, c. 5, s. 601; el-Meheccetu’l-Beyda, c. 3, s. 383-385.

[14] Meclisî, Bihar, c. 76, s. 10.

[15] El-Vâfi, c. 5, s. 607-614; el-Meheccetu’l-Beyda, c. 3, s. 386-389.

[16] El-Vâfi, c. 5, s. 607.

[17] A.g.e.

[18] A.g.e., s. 609.

[19] A.g.e., s. 607.