Ayetullah Muhammed Taki MİSBAH

  

Allah Resulü (s.a.a) Ebuzer'e nasihat ederken şöyle buyurmaktadır:

“Ey Ebuzer! Eğer bir insanın yetmiş peygamberin ameli kadar ameli de olsa kıyamet gününde gördüğü şeyin şiddetinden amelini az sayar. Eğer cehennem irininden bir kova güneşin doğduğu yere dökülse, güneşin battığı yerdeki insanların kafaları kaynar. Eğer cehennem bir defa coşsa, bütün yakınlaştırılmış melekler ve gönderilmiş peygamberler dizüstü çökerek şöyle derler: ‘Rabbim, beni kurtar, beni kurtar. Hatta öyle ki İbrahim İshak'ı unutur ve şöyle söyler: Ey Rabbim! Ben senin Halil'in İbrahim'im, beni unutma.”

“Ey Ebuzer! Eğer cennet ehli kadınlardan birisi, zifiri karanlık bir gecede dünyanın gökyüzüne varırsa, Bedir (ayın on üçüncü) gecesindeki ayın dünyayı aydınlatmasından daha üstün bir şeklide dünyayı aydınlatır. Onun yaydığı güzel kokuyu, bütün yeryüzü halkı alır. Eğer cennet ehlinin elbiselerinden bir elbise bugün dünyada sergiye koyulsa, ona bakan herkes bayılır ve gözler onun güzelliğini görmeye dayanamaz.”

İlahi korku makamına ulaşmak için yollar vardır. Onlardan birisi, Allah'tan korkanların haletlerini mütalaa etmektir. Onların tanınmaları durumunda insan, ilahi makamdan korku ve haşyet haletini kazanmak yönünde, onarlı en güzel olgular unvanında, seçebilir. Bu yüzden bu rivayette, Allah'ın en iyi kulları olan meleklerin korku makamı anlatılmıştır.

Yaratılanların Azameti Hakkında Tefekkür

İlahi korku makamına ulaşmanın bir yolu, Allah'ın yarattıklarının azameti hakkında tefekkür etmektir. Şüphesiz insan, yarattıklarının azameti, sağlamlığı ve diri oluşunu anlamakla, Allah'ın sonsuz azamet ve hikmetine hidayet edilmiş olur ve kendisinin Allah'a karşı güçsüzlüğünü, acizliğini ve muhtaç oluşunu daha iyi idrak eder. Bu durumda geçmişten daha çok kemale ve yüceliğe ulaşma yönünde adım atar. Şeytana itaat etmekten ve nefsin heva ve hevesine uymaktan uzak durur. Allah'ın azametini, sonsuz iktidar ve kudretini tanımanın yanında, O'na muhalefet ve isyan etmekten çok korkar ve çekinir.

Yarattıklarının azametini tanımanın, yaratıcının azametini tanımaya yol göstericiliğine bakıldığında, dini metinlerde, rivayetlerde Kuran'ın ayetlerinde, Allah'ın ve dinin velilerinin Allah'ın yarattıklarının azametini beyan etmeye çok fazla önem gösterdiklerini görürüz. Bu yolla insanları kendi etraflarına bakmaya ve Allah'ın büyüklüğü hakkında düşünmeye itiyorlardı.

Hazreti Ali (a.s) nurani beyanında, Allah'ın sonsuz kudret ve nimetlerinin bolluğu hakkında tefekkür edip düşünmeyi, doğru yola hidayet olma ve Allah'tan korkma vesilesi olarak tanıtıyor:

“Eğer insanlar Allah'ın azim kudreti ve nimetlerinin bolluğu hakkında düşünselerdi, şüphesiz doğru yola dönerler ve yakıcı azabın ateşinde korkarlardı. Lakin kalpler hastadır ve gözler kusurludur. Acaba yarattıklarının en küçüğüne bakmıyorlar mı? O’nun yaratılışı ne kadar muhkem ve terkibi ne kadar da sağlamdır. Onun için kulak ve gözü karar kılmış, onu kemik ve deriyle düzüp koşmuştur…”[1]

Devamında şöyle buyuruyor:

“Karıncaya, cüssesinin küçüklüğüne ve endamının inceliğine bakınız. Gözün bir bakışıyla görünmüyor ve düşünmekle onun nasıl yaratıldığına ulaşılamıyor. Nasıl kendi yolunu gidiyor ve rızkını elde etmek için nasıl da telaş ediyor? Tohumu yuvasına götürüyor ve kendi ambarına koyuyor. Sıcak günlerde soğuk günleri için hazırlık yapıyor. İçeri girerken dışarı çıkmayı da unutmuyor. Onun rızkı kabul edilmiştir ve yetecek kadar rızık ona ulaşır. Nimet veren onu geriye bırakmadı ve mükâfat veren onu mahrum kılmadı. Her ne kadar kuru ve sert taşta kendisine ev edinse de.”

İmam Cafer-i Sadık'tan (a.s) şöyle geniş bir rivayet naklediyorlar. Zeynep, Peygamber Efendimizin (s.a.a) evine geldi ve yüce Allah'ın azameti hakkında soru sordu. Allah Resulü (s.a.a) cevabında âlemleri, yedi göğü ve yıldız sistemlerini mukayese ederek anlattı. Ve yine her birisinin diğerine nispetle ufaklık ve küçüklüğünü beyan buyurdu. Efendimizin buyruklarından bazıları şunlardır:

“Bu yeryüzü, içinde ve üstünde olanlarla birlikte onu saran gökyüzü karşısında, geniş bir çöle düşmüş olan bir yüzük gibidir. Aynı şekilde bizim gökyüzümüz, ikinci gökyüzünün karşısında, geniş bir çöle düşmüş olan bir yüzük gibidir.”[2]

Bu nispet, âlemlerden her birisinin ondan daha yüksek olan âleme mukayese ile de vardır. Yedinci göğe ulaşıncaya kadar, o da Arş ve Kursi ile mukayesede bir şey sayılmıyor!

Âlemin genişliği ve onun azameti hakkında tefekkürün, insanın, yaratıcının karşısındaki ufaklığı ve küçüklüğünü anlamasındaki şaşırtıcı etkisi yönüyle, ahlak âlimleri ve ilahi terbiyeciler şöyle tavsiyede bulunmuşlardır: ‘Namaz kılmak ve Allah'ın rububi zatına teveccüh bulmak istediğinizde, bakış alanının geniş olduğu geniş bir çöle gitmeye çaba gösterin. Çünkü o durumda Allah'ın azametli düzeni karşısında kendi küçüklüğünüzü daha iyi anlarsınız.’ Doğaldır ki insan dar ve kapalı bir alanda olduğunda, onun âlemden tasavvuru, bu kapalı alanla sınırlı olacaktır. Ama geniş çöllere gittiğinde, dağları ve deryaları müşahede ettiğinde, âlemden başka bir tasavvuru olacaktır. Bu sadece yeryüzünün genişliği ve azameti ile alakalıdır. Hele bunu bir de yeryüzünün gökyüzüyle ve gökyüzünün de diğer göklerle mukayese edildiğini düşünün?!

Günümüzde teleskoplar ve uzay araçları vesilesi ile uzay, yıldızlar ve gezegenler hakkındaki elde edilen bilgiler, yaratılış âlemini daha iyi idrak etmede insana önemli bir yardımda bulunmaktadır. Doğaldır ki eğer insan ibadete yönelmeden önce yaratılış âleminin azameti hakkında bir miktar düşünürse, kendi küçüklüğünü daha iyi anlar. Bu durumda Allah'a daha da yakınlaşır. Çünkü Allah'a yakınlaşma yolu, O'nun karşısındaki insanın ufaklığını ve küçüklüğünü hissetmesidir.

Kıyametin Anlatılamaz Azameti

Şüphe yok ki cennet ve cehennemden oluşan ahiret âlemi, Allah'ın en azametli yarattıklarındandır. Onun tasavvur ve idrak edilmesi, bizler için mümkün değildir. Ayet ve rivayetlerden istifade edilen esasa göre, nasıl ki bizlerin Allah'ın azametini idrak etmeye gücümüz yoktur, kıyametin azametini, korkunçluğunu ve dehşetini de idrak etmekten aciz ve güçsüzüz. Ondan bir tasavvur dahi edemeyiz. Ama Kuran'ın ve rivayetlerin kıyameti anlatmasına teveccüh edip bakmamız, Allah'ın azametinin nişaneleri olan kıyametin, cennetin ve cehennemin azameti karşısında bizim kendi yerimizi ve küçüklüğümüzü idrak etmemiz için bizleri daha iyi hazırlıyor.

Kıyamet sahnesine hâkim olan korku ve dehşet hakkında Kuran şöyle buyuruyor:

“Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir halde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah'ın azabı çok şiddetlidir!”[3]

Kıyamet sahnesi öyle dehşet verici ve vahşet yaratıcıdır ki insan kendisinden geçer. O anda kendisini kontrol etmeye gücü yoktur. Bir anne en değerli kimsesi olan çocuğunu, o da maddi ve duygusal açıdan ona en çok muhtaç olan süt emen çocuğunu, korkunun ve dehşetin şiddetinde unutur.

Eğer insan bu ayetlerin mefhum ve muhtevasına dikkat ederse, insanı ne kadar çok titrettiğini anlar ve onu batıl görüş ve davranışlarında yeniden düşünmeye iter. Onda bir değişim meydana gelir ve hidayet ve saadet yolunun yol kesicileri ondan uzaklaşır. Ama üzülerek söylemek gerekirse bizler bu ayetlerin muhtevasına az teveccühümüz vardır. Sadece kıraat, tecvit ve güzel sesle okumakla yetinmekteyiz. Onların manalarına bakmaktan ve onların azametini idrak etmekten geride kalıyoruz.

Zikrettiklerimize teveccühle, bizler ahiretin, cennet ve cehennemin mahiyet ve azametini idrak etmekten güçsüzüz. Bizlerin kıyamet, cennet ve cehennemden tasavvurumuz, dünyada bizler için oluşan tasavvur ve hisse benziyor. Eğer bizlere cehennem ateşinden ve onun yakıcılığından bahsedilse; onun yakıcılığından tasavvurumuz, ateşe elimiz vurduğumuzda ve yandığımızdaki tasavvur haddindedir. Bundan fazla bir tasavvurumuz yoktur. Ya da eğer cennetin nimet ve lezzetlerinden söz açılırsa; tasavvurumuz, dünyada tanıdığımız ve hissettiğimiz nimetlerin ve lezzetlerin haddindedir. Ondan fazla tasavvurumuz ve hissimiz yoktur. İnsanın zihninin sınırı ve alanı gördüğü şeylerin ya da onların örneklerini müşahede ettiği haddedir. O da mukayeseden sonra tasavvur edebilir. Görmediği şey hakkında bir tasavvur ve tasviri olamaz.

Zikrettiklerimize baktığımızda, Kuran ve rivayetlerde, cennetin, cehennem, nimetler ve azapların azametinin, insanların aşina oldukları kalıplarda anlatılmasına çaba gösterilmiştir. Bu rivayette de Peygamber Efendimiz (s.a.a) cennet ve cehennemin azametini anlatmak için aynı yöntemi seçmiştir.

Cehennemin Azaplarının Bir Kısmının Anlatılması

Peygamber Efendimiz (s.a.a) cehennem azaplarından bir örneğini Ebuzer için anlatıyor. Eğer ondan az bir miktarı dünyada meydana gelse, çok feci ve zararlı etkileri olacaktır. Yine cennet nimetlerinden bir örneği tanıtıyor. Yeryüzünde yaşayan insan için onun tahammülü mümkün değildir. Bu beyan, dünyaya ve dünyanın albenilerine kalbini bağlayan bizleri hidayet etmek içindir. Gerçi ahiret âlemi, tüm anlatılamaz genişliği ile kendisi Allah'ın ayetlerinden bir ayettir ve herkese varlık bağışlayan yaratıcının bir iradesiyle kedisine varlık elbisesi giymiştir. O, Allah'ın sonsuz rububi zatının azamet ve kudretini anlatmaktadır.

Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor:

“Ey Ebuzer! Eğer bir insanın yetmiş peygamberin ameli kadar amel de olsa kıyamet gününde gördüğü şeyin şiddetinden amelini az sayacaktır.”

Bizlerin, sıradan bir mümin kadar ibadet ve amelimiz yokken peygamberlerin ibadet ve amelleri ve hatta yetmiş peygamberin ibadet ve iyi işleri miktarınca amelini yerine getirmek… Farz edelim, eğer amelimizin yetmiş peygamberin ameli ile eşit olacak şekilde olsa bile kıyamette, o günün heybet ve azabına baktığımızda, o ameli bir zerre dahi hesap etmeyeceğiz. Hesap verme günü öyle korkunç ve dehşet verici bir gün ki Rabbin sonsuz inayet, lütuf ve rahmeti olmadan, hatta yetmiş peygamberin ameli dahi bizi kurtaramaz! Buna göre sürekli gözümüz Allah'ın inayet ve rahmetinde olmalıdır ve dua ve O'na kalbi teveccüh ile O'nun geniş rahmet kapısını yüzümüze açık tutalım. Asla kendi amellerimize güvenmemeliyiz. Çünkü o, bizleri bir yere ulaştırmaz.

Hadisin devamında Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyuruyor:

“Eğer cehennemin irininden bir kova güneşin doğduğu yere dökülse, güneşin battığı yerdeki insanların kafaları kaynar.”

Kuran-ı Kerim'de cehennemlikler için yemekler zikredilmiştir. Onlardan birisi de “Gilsin-Kanlı irin’dir”.

“Bu sebeple, bugün burada onun candan bir dostu yoktur. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur.”[4]

“Gislin”cehennem ehlinin içeceğidir. Aslında elbise ve kapları yıkadıktan sonra akan kirli su anlamına gelir. O içecek o kadar kötü kokulu ve kirlidir ki yıkanmış şeylerin kirini ve iğrenç kalıntısına onun adını koymuşlardı. Gerçekte “gislin” insanın kirli ve çirkin amellerinden geriye kalan kir ve pisliklerdir. O kadar kokuşmuş, kötü kokulu ve yakıcıdır ki eğer ondan bir kova dünyanın doğusuna dökseler, dünyanın batısında olan kimselerin kafaları kaynamaya başlar.

Cehennem ateşi, kabir ve kıyametin azabı, dünyanın ateş ve azabıyla mukayese edilemez. Dünyanın ateşi soğuk ve solgundur ve sadece üst kısmı yakar. Cehennem ateşiyle mukayesede, dünyanın ateşi kolay ve tahammül edilebilirdir. Ama cehennem ateşi bedenin içini dışını yakan halis ateştir ve hatta insanın şuurunu dahi yakar. Bu yüzden, dünyada hiçbir ateş insanın ruhunu yakamaz. Ama cehennem ateşi cismin yanı sıra, ruh ve kalbi de yakar eritir. Şüphe yok ki cehennem ateşi ve onun azabı, insanın dünyadaki çirkin amellerin etkisi ve neticesidir.

Cehennemin Coşması Karşısında İnsan ve Meleklerin Tepkisi

Hadisin devamında Peygamber Efendimiz (s.a.a) cehennemin şiddeti, coşması ve alevleri hakkında şöyle buyuruyor:

“Eğer cehennem bir defa coşsa, bütün yakınlaştırılmış melekler ve gönderilmiş peygamberler dizüstü çökerek şöyle derler: Rabbim, beni kurtar, beni kurtar. Hatta öyle ki İbrahim İshak'ı unutur ve şöyle söyler: Ey Rabbim! Ben senin Halil'in İbrahim'im, beni unutma.”

Yüce Allah Kuran'da şöyle buyuruyor:

“Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki.”[5]

Allame Tabatabai (r.a) bu ayetin tefsirinde şöyle buyuruyor:

“Keşşaf tefsirinde; ‘zefir’ nefesin üflenmesi ve dışarı verilmesi, ‘şehik’ ise havanın çekilmesi ve içe alınması şeklinde tefsir etmiştir… Allah'ın maksadı şudur: Cehennemlikler nefeslerini içe çekerler ve sonra da dışarıya verirler. Cehennem ateşinin hararet ve şiddetinden, azabın büyüklük ve genişliğinden dolayı cehennemlikler, ağlamada ve ah ve nale etmede seslerini yükseltirler.”[6]

Zikredilen tefsire göre insanın nefes alıp vermesi gibi, cehennemin de nefes alıp vermesi söz konusudur. Cehennem “zefir” ve üflemekle, yakıcı alev ve hararetini açığa vurur. Bu alev bütün cehennemlikleri sarar. Ve “şehik” ve nefes almasıyla cehennem ehlini içine alır.

Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Eğer cehennem coşarsa, bütün insanlar ve hatta Allah'ın büyük peygamberleri ve yakınlaştırılmış melekler perişan ve korkar hale gelirler ve yere kapanırlar. Herkesi ve her şeyi unuturlar ve kendilerini kurtarmayı düşünürler. Ne hareket etmeye güçleri vardır ve ne de sakin olmaya mecalleri vardır. Bu yüzden çaresizlik ve zillet halinde dizlerini yere koyarlar ve ellerini Allah'ın sonsuz rahmetine doğru kaldırır ve O'ndan kurtuluşlarını isterler. O anda Hazreti İbrahim (a.s) kendi yüreğinin meyvesi evladı İshak'ı unutur ve şöyle buyurur: Ey Allah'ım! Ben senin Halil'inim, beni unutma ve bu ölümcül azim olaydan beni kurtar.” Bu, Allah'ın kıyametteki azabından bir örnektir. Eğer bu azap dünyada zuhur bulursa, bütün yaratıkları, öldürücü vahşet ve dehşete gömer.

Cennet, Mümin ve Salihlerin Menzilgahı

Şüphesiz cennet ve onun nimetleri, Allah'ın en büyük yarattıklarındandır. Allah'ın kulluk ve itaat yolunu gidenler ve iman ve salih amelle insanlığın en üstün merhalelerine ulaşmış ve neticede de Allah'ın melekût âlemine yol bulma liyakatini erişmiş kimselere nasip olur:

“İman edip salih amel işleyenlere, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele!.. Onlar için cennette tertemiz eşler de vardır. Ve onlar orada ebedî kalıcılardır.”[7]

Başka bir ayette Allah Teala şöyle buyuruyor:

“Allah, mümin erkeklere ve mümin kadınlara, içinde ebedî kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vâdetti. Allah tarafından olan rıza ise daha büyüktür. İşte büyük kurtuluş da budur.”[8]

Başka bir ayette Allah şöyle buyuruyor:

“Fakat Peygamber ve onunla beraber inananlar, mallarıyla, canlarıyla cihad ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin kendileridir. Allah, onlara içinde ebedî kalacakları ve zemininden ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur.”[9]

Gerçek şudur ki inanan, salih amel ve iyi işleriyle, cennet ve onun nimetlerini kendisi için hazırlar. Buna göre Rabbin kulluk ve itaati yolunda her ne kadar çaba gösterir, razı olarak ve nefsin heva ve hevesiyle mübareze ederek kemalin engellerini kenara koyarsa, daha çok ve daha üstün nimetleri elde eder. Bu, açıkça rivayet ve ayetlerde bulduğumuz bir hakikattir. İmam Sadık'tan (a.s) Peygamber Efendimizin (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Gökyüzüne götürüldüğüm gece, cennete girdim. Meleklerin altın ve gümüşten bir saray yapmakla meşgul olduklarını gördüm. Ama bazen de duruyorlardı. Onlara şöyle sordum: Neden bazen çalışıyor ve bazen de duruyorsunuz? Şöyle dediler: Yapı malzemelerinin gelmesini bekliyoruz. Ben onlara şöyle dedim: Bundan maksadınız nedir? Şöyle dediler: Müminin “Subhanellahi ve'l hamdu lillahi ve la ilahe illallahu vellahu ekber” zikrini söylemesidir. O bu zikirleri söylediğinde çalışıyor ve o durduğunda bizler de duruyoruz.”[10]

Peygamber Efendimiz (s.a.a), cenneti tanıtırken ve anlatırken şöyle buyurmuştur:

“Ey Ebuzer! Eğer cennet ehli kadınlardan birisi, zifiri karanlık bir gecede dünyanın gökyüzüne doğarsa, bedir (ayın on üçüncü) gecesindeki ayın dünyayı aydınlatmasından daha üstün bir şeklide dünyayı aydınlatır. Onun yaydığı güzel kokuyu, bütün yeryüzü ehli alır. Eğer cennet ehlinin elbiselerinden bir elbise bugün dünyada sergiye koyulsa, ona bakan herkes bayılır ve gözler onun güzelliğini görmeye dayanamaz.”

Peygamber Efendimizin (s.a.a) bu bölümdeki buyruğundan şu istifade edilmektedir: Kıyamette ve cennette insanın güçleri ve gözü, onun dünyadaki güçlerinden ve gözünden çok daha fazla güçlü olur. İnsanlar dünyada o kadar zayıftırlar ve idrakleri, anlayışları ve tahammülleri de o kadar azdır ki eğer cennetliklerin elbiselerinden birsi dünyada zahir olsa, hiçbir gözün onu görmeye takati olmaz ve herkes onu görünce kendinden geçer. Hâlbuki cennetlikler için giyinmek ve o elbiselere bakmak sıradan bir iştir. İnsan gibi dünyada şuur ve idraki olan varlıklar, ahirette şuur ve idrakleri öyle bir hadde gelişir ki bekli de milyonlarca kat öteye gider. Orada her şeyin hayatı vardır ve gerçekte hakiki hayat ordadır ve onun bereketiyle var olan her şeyin ilmi ve şuuru vardır ve konuşur. Bu yüzden hatta ağaç ve çakıl da konuşur:

“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşam odur. Keşke bilmiş olsalardı!”[11]

Doğaldır ki eğer her şeyin hayatı olur da ve hatta bitki ve taşlar da konuşursa, kesin olarak insanların da hayat ve yaşamı olacaktır ve onun bütün organları konuşacaktır. Bu yüzden ahirette cehennemliklerin kulakları, gözleri ve derileri onların suç ve günahlarında şehadet verdiklerinde, onlar şöyle derler: Nasıl bizim amellerimize şehadet verirsiniz? O organlar cevapta şöyle derler:

“Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu.”[12]

[1] Nehcu’l Belağa, 227. hutbe, s.336.

[2] Biharu’l Envar, c.60 s.83 ve 85.

[3] Hac/2

[4] Hakka/35 ve 36.

[5] Hud/106

[6] el-Mizan, c.11 s.21.

[7] Bakara/25

[8] Tevbe/72

[9] Tevbe/88 ve 89

[10] Biharu’l Envar, c.8 s.123.

[11] Ankebut/64

[12] Fussilet/21