.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

 

 

Vasl

Tevhid’de, İmam Rıza’nın (a.s), besmelenin tefsiri sorulduğunda şöyle dediği rivayet edilir: “İnsan ‘bismillah’ demekle kendisine Allah’ın simelerinden (nişanelerinden) bir sime (nişane) koymuş olur. Bu sime (nişane) ise ibadettir.” Ravi, “sime” nedir?” Diye sorunca da İmam, “nişanedir” diye buyurmuştur.[1]

Bu hadis-i şeriften de anlaşıldığı üzere sâlik kimse, ibadette ismullah makamını gerçekleştirmiş olmalıdır. Ve bu makama erişmek, rububiyyet makamında fenadan ibaret olan ubudiyetin hakikatidir. İnsan varlık ve benlik hicabında bulundukça ubudiyyet giysisinde değildir; hatta bencil ve kendini beğenendir; mabudu ise nefsanî hevesleridir:

“Hevesi ilah edineni gördün mü?” [2]

Görüşü de; kendisini ve Âdem’i (a.s) enaniyyet hicabı içinde gören, kendisini O’ndan üstün tutarak, “Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın”[3] diyen ve dergâhın mukarreplerinin kutsal makamından tard edilen lanetli İblis’in görüşüdür.

O halde, “bismillah” diyen kimse eğer nefsini “simetullah” ve “alâmetullah” ile muttasıf kılar, ismiyyet makamına ulaşır ve görüşü, tahakkuk âlemini -ki kendisi de onun bir özetidir- ismullah olarak gören Âdem’in (a.s) görüşü olursa “ve Âdem’e bütün isimleri öğretti”[4] bu durumda, isimlenmesi hakikî isimlendirmedir ve kendisi de, varlık ve benliğin atılması, mukaddes izzete bağlanma ve Allah’a bağlanmaktan ibaret olan ibadet makamına erişmiş sayılır.

Nitekim Hz. İmam Cafer Sadık’tan rivayet olunan “rizam” hadisinde şöyle buyrulmuştur: “... Niyet ederek yöneldiğinin ve yardım talep ettiğinin dışındakilerle olan bağlarını keser...”[5]

Salik kimse ismiyyet makamına ulaştığında, kendisini uluhiyette boğulmuş olarak görür: “Ubudiyyet, özü rububiyyet olan bir cevherdir.”[6] Sonra kendisini ve aynı şekilde diğer varlıkları da ismullah, alâmetullah ve Allah’ta fâni olarak görür. Eğer kâmil veli olursa, ism-i mutlakı tahakkuk ettirir, onun için mutlak ubudiyyet makamı hâsıl olur ve hakikî anlamda “Abdullah” olur.

“Kulunu gece götüren münezzehtir”[7] ayet-i şerifesindeki kul ifadesi; belki de yakınlık miracına, kuds ufkuna ve üns mahfiline yükselmenin sadece ubudiyyet ve muhtaçlık adımı ve varlık, benlik ve istiklal tozunu gidermekle mümkün olduğu içindir.

Teşehhüdde iken risalete şehadet, ubudiyyete şehadetten sonradır; çünkü ubudiyyet, risaletin merdivenidir ve müminlerin mi’racı ve nübüvvet miracının zuhur yeri olan namaz da, ubudiyyetin hakikati olan bismillah ile hicaplar kaldırıldıktan sonra başlar:

“Nebisini mutlak ubudiyyet merdiveniyle götüren münezzehtir.”

Böylece onu ubudiyyet adımı ile ehadiyyet ufkuna cezp etti, mülk ve melekût ülkesinden ve ceberut ve lâhut memleketinden kurtardı; o pâk nurun gölgesiyle gölgelenen diğer kulları, Allah’ın nişanelerinden bir nişaneyle ve ubudiyyetin bâtını olan ismullahın tahakkuk merdiveniyle yakınlık miracına ulaştırdı.

Sâlik, varlık dairesini ismullah olarak gördüğünde, sülük adımı ölçüsünce Allah’ın Kitabının fatihasına ve Allah’ın hazinesinin anahtarına giriş yapabilir. Böylece tüm senâları ve hamdları Hakk’a -ism-i cami makamına- irca eder ve varlıklardan hiç bir varlık için fazilet ve üstünlük düşünmez; çünkü fazilet ve kemâlin Hakk’tan başka bir varlık için ispatı, ismiyyet düşüncesiyle aykırılık arz eder.

Eğer “bismillah”ı hakikatiyle söylemişse, “elhamdu lillah”ı da hakikatiyle söyleyebilir. Eğer İblis gibi yaratılmışların hicabı içinde isim makamından örtülü olursa, hamdları da Hakk’a döndüremez.

Enaniyyet perdesinde bulunduğu sürece, ubudiyyet ve ismiyyete karşı örtülü olur; bu makamdan mahrum oldukça, hâmidiyyet makamına ulaşamaz. Eğer ubudiyyet adımı ve ismiyyet hakikati ile hâmidiyyet makamına ulaşırsa, hâmidiyyet sıfatını da Hakk için sabit bilir ve Hakk’ı “hâmid” ve “mahmud” sayar ve görür.

O halde, kendisini hâmid ve Hakk’ı mahmûd gördüğü müddetçe Hakk’ın hâmidi değildir, tam tersine Hakk’ın ve halkın hâmididir, hatta yalnızca kendisinin hâmidi olur ve Hakk ve O’nun hamdine karşı örtülü bulunur. Hâmidiyyet makamına ulaştığında, “Sen, kendini sena ettiğin gibisin”[8] der ve iddia içeren ve mahmudiyyet ispatı ile birliktelik içinde bulunan hâmidiyyet hicabından çıkmış olur.

Bu durumda sâlik kulun sözü şöyle olur: “O’nun adıyla; hamd O’nadır, O’ndandır ve O’nun içindir...”

Bu, hadis-i şerifte işaret edilen nafilelerin yakınlığının neticesidir. Nitekim şöyle buyurulmuştur:

“O’nu sevdiğimde, O’nun kulağı, gözü ve lisanı olurum...”[9]

“Rabb’il Âlemin”

Eğer “âlemin”, a’yân-ı sabite olan isimlerin suretleriyse zâtî rububiyyet olur ve ismullah-i a’zam olan zatî uluhiyyet makamına döner. Çünkü a’yân-ı sabite, vâhidiyyet makamındaki zatî tecelliyle, feyz-i akdes’in tecellisi sayesinde zahir olan ism-i camiye tabi olarak ilmî tahakkuk elde etmişlerdir.

O mukaddes makamda rububiyyetin manası, tecellisiyle bütün isimlerin zahir olduğu, evvela insan-ı kâmilin ayn-ı sabitinin ve sonra da diğer a’yânın onun gölgesinde zuhur ettiği uluhiyyet makamı ile tecelli etmektir ve rahmaniyyet ve rahimiyyet de, hüviyet gaybından mutlak şehadet ufkuna kadar bu a’yanın izharının ta kendisidir. Mayalarındaki aşk fıtratı ve mutlak kemâl muhabbetinin ortaya çıkarılışıdır. Alınlarını kapsayan sevk edici aşk fıtratı ve malikî kahrî cezbe sayesinde vahidiyet kemâlinin denizinde boğulmaktan ibaret olan mutlak mükâfat makamına nail olurlar.

“İyi bilin ki, işler sonunda Allah’a döner.”[10]

O halde bu durumda, emellerin gayesi, hareketlerin nihayeti, iştiyakların sonu, mevcudatın dönüş yeri, kâinatın ma’şuku, âşıkların mahbubu ve meczupların matlûbu Zât-ı Mukaddes’tir.

Gerçi bizzat kendileri bu matlûba karşı örtülü olsalar da ve kendilerini âbid, âşık, tâlib, meczup ve diğer şeyler olarak görseler de hakikat budur.

Bu büyük hicap, sâlik-i ilallahın marifet adımıyla yırtması gereken fıtrat hicabıdır. Bu makama ulaşmadıkça “iyyake na’budu” demeye hakkı yoktur. Yani “Senden başkasını istemiyoruz, senden başkasını arıyor değiliz, senden başkasının isteklisi olmayacağız, senden gayrisine sena etmeyiz ve hiçbir işte senden başkasından yardım beklemeyiz” demeye hakkı yoktur. Aşağılık maddenin en alt mertebesinden a’yân-ı sabitenin en üst gayb mertebesine kadar mevcudat silsilesi ve kâinat zerreleri olarak tümümüz Hakk’ı talep eden ve Hakk’ı arayanlarız…

“Herkes her istenilende seni talep eder
Ve her sevilende senin aşkını tadar…”

“...insanları üzerine yarattığı Allah’ın fıtratı.”[11]

“Göklerde ve yerde olanlar O’nu tesbih ederler.”[12]

İki Âlim ve Hikâyeleri İki Âlim ve Hikâyeleri

Bu müşahede sâlik kimseye nasip olduğunda, mülkî kuvvetlerden gaybî sırlara kadar varlığının bütün parçalarını, kendisini ve varlık silsilesinin tamamını Hakk’ın aşığı ve talibi olarak gördüğünde, bu aşıklığı ve muhabbeti izhar ettiğinde, vusul için Hakk’tan yardım talep eder ve sırat-ı müstakime hidayeti ister. Bu sırat-i müstakim ise insanın Rabbinin sıratıdır, “Rabbim elbette sırat-ı müstakim üzeredir.”[13] ve bu sırat, ayn-ı sabitin Allah makamına rücûundan ve kusur veya taksir sayılan diğer isimlerde değil, O’nda fena olmaktan ibaret olan en kâmil enbiya ve sıddıklardan “nimet verilenler”in sıratıdır.

Nitekim şu söz Resul-i Ekrem’e mensuptur:

“Kardeşim Musa’nın sağ gözü görmezdi; kardeşim İsa’nın da sol gözü. Benimse iki gözüm var.”

Hz. Musa’da kesret vahdete galebe çalmıştı; Hz. İsa’da da vahdet kesrete üstün gelmişti. Son Peygamber’de ise, vasat sınırı ve sırat-ı müstakim olan berzahiyyet-i kübra makamı vardı.

Buraya kadar surenin tefsiri, “âlemin”in, ayanlar makamı olduğu esasına dayalıydı. Eğer “âlemin”den kasıt zâti, sıfatî veya fiilî isimler veya mücerret âlemler ya da maddî âlemler veya her ikisi ya da hepsi olursa, surenin tefsiri farklılaşır.

Nitekim eğer “bismillah...” ayet-i şerifesindeki “ismullah”, da meşiyyet makamından başka, diğer zatî isimler, örneğin a’yân-ı sabite, a’yân-ı mevcude veya gayb ve şehadet âlemleri veya insan-ı kâmil olursa bu durumda da surenin tamamının tefsiri farklılaşır.

Aynı şekilde, eğer “Allah”, zâtî veya zuhurî uluhiyyet olursa; “besmele”deki “Rahman” ve “Rahim”, “ism” veya “Allah” için sıfat olursa sure-i şerifenin tefsiri farklılaşır.

Hakeza “besmele”deki “ba” harfi yardım dileme veya teşebbüste bulunma, ya da “zahir oldu” fiiline ait olursa veya surenin kendisine veya parçalarından her birine ait olursa yine farklılıklar meydana gelir.

Aynı şekilde, okuyanın kesret hicabı veya vahdet galebesi veya mahvdan sonra sahv veya daha önce zikredilmiş bulunan diğer makamlarda oluşu sebebiyle de surenin farklı şekilde tefsiri söz konusu olur.

Bunların tamamını ve ilahî kuşatıcı kelam olan Kur’an’ın hakikî tefsirini ihata etmek, yazar benzeri kimselerin gücünün dışındadır:

“Kur’an’ı yalnızca Kur’an’ın kendisine hitap ettiği kimse tanıyabilir.”[14]

Bu zikredilenler de ihtimal esasına dayalı açıklamalardır. Doğru yola hidayet eden sadece Allah’tır.

- - - - - - - - - - - - - -


[1]     et-Tevhid, s. 229, Bab 31, Hadis 1 ve Mean’il Ahbar, s. 3

[2]     Furkan,43.

[3]     Araf,12 ve Sâd,76.

[4]     Bakara,31

[5]     Felah’us Sail, s. 25

[6]     Misbahu’ş Şeriat, Bab 100.

[7]     Îsra,1

[8]     Allah Resulü’nün secdede şöyle dua ettiği nakledilmiştir: “Senden sana sığınırım…Sana övgüleri saymak mümkün değil. Sen kendini övdüğün gibisin.” (Furu’-i Kafi, c.3, s.324, Kitab’us Salat, Bab’us Sucud ve’t Tesbih…, 12. hadis; Misbah’ul Müteheccid, s.308; Misbah’uş Şeria, 5. Bab; Avali’l Leali, c.1, s. 389, 21. hadis

[9]     Usul-i Kafi, c. 2, s. 352, Kitab’ul İman ve’l Kufr, Bab-u Men Eze’l Müslimine ve İhtekerehum, 8. Hadis

[10]    Şura,53.

[11]    Rum,30

[12]    Haşr,22

[13]    Hud,56

[14]    Bihar’ul Envar, c. 46, s. 349, Tarih’ul İmam Muhammed Bakır, 20. Bab, 2. Hadis

Editör: Hasan Bedel