Hz. Hüseyin’den Kûfe’ye gitme emri alan Müslim, hiç beklemeden yola çıktı. Şehre gelince Muhtar bin Ebî Ubeyd es-Sekafî’nin evine yerleşti ve hemen kendisine verilen görevi fazlasıyla yerine getirerek kısa süre içerisinde 18.000 kişinin biatını almayı başardı.

           

Müslim’in kısa süre içerisinde bu kadar büyük bir kitlenin biatını almayı başarması Kûfe’de Emevî iktidarından ne kadar çok insanın rahatsız olunduğunu göstermesi açısından önem arz etmektedir. Tamamına yakını biat edebilecek yaşta olan bu insanların ailelerini hesaba kattığımızda Hz. Hüseyin’e destek verenlerin oranı ortaya çıkmaktadır. Tahmini olarak 200.000 nüfusu bulunan bir kentin yüzde yirmi beşi Hz. Hüseyin’e bağlılığını ilan etmiş demektir. Bu rakama Hz. Hüseyin’e henüz bağlılığını ilan etmemiş olanlar ile kararsızların bir kısmını da kattığımızda bu oran çok daha yukarı çıkmaktadır.

Dolayısıyla halkın önemli bir kısmının Hz. Hüseyin’e bağlılığını ilan ettiği haberi kısa süre içerisinde Kûfe’de yayılarak, durum vali Nu’man bin Beşîr’e kadar ulaştı. Esnekliği ve yumuşak huyluluğu ile tanınan Numan bin Beşir, kendisi ile savaşılmadığı sürece Müslim ve taraftarları ile savaşmama niyetinde olduğunu mescitte yaptığı konuşma ile ihsas etti ve işi zamana bırakmaya karar verdi. Ancak durumun Emevî iktidarının aleyhinde geliştiğini ve şehrin elden çıkmak üzere olduğunu anlayan Emevî taraftarları bunun hemen önüne geçilmesi gerektiği kanaatinde idiler. Büyük bir ihtimalle bu kanaatlerini vali Nu’man’â da ilettiler. Fakat Nu’man, Emevî iktidarının bekası için dahi olsa Hz. Peygamberin torunu Hüseyin ile savaşma niyetinde değildi. Bunu anlayan Abdullah bin Müslim bin Sâid el-Hadremî, Emevî hanedanının Kûfe’deki temsilcisi gibi görünen Umâre bin Velid bin Ukbe ile bu aileye yakınlığı ile tanınan Amr bin Sa’d bin Ebî Vakkâs, Müslim’in Kûfe’deki faaliyetlerini Yezid’e rapor ederek acil önlem alınmasını talep ettiler.

Hz. Hüseyin konusunda babasının sağlığından beri diken üzerinde bulunan Yezid, Kûfe’deki görevlilerinin kendisine gönderdiği raporlar neticesinde, şehrin elden çıkmak üzere olduğunu anladı. Hz. Hüseyin’in Kûfe’ye hakim olmasının kendisi için büyük bir sorun doğuracağının bilincinde olduğundan hemen harekete geçerek vali Nu’man bin Beşir’i görevden aldı. Yerine kimin atanması gerektiği hususunda Şam’da uzun istişareler yapıldı, neticede Basra valiliği yapmakta olan Ubeydullah’a yürüttüğü göreve ek olarak Kûfe valiliği de verildi. Yezid’in, yeni atanan valiye Hz. Hüseyin adına Kûfe’de biat almakta olan Müslim’in ölü veya diri ele geçirilmesi, neye mal olursa olsun Hz. Hüseyin hareketini bitirilmesi emri vermiş olması hadiseye verdiği önemi ortaya koymaktadır.

Yeni vali hiç zaman kaybetmeden Basra’dan Kûfe’ye hareket etti. Buraya yüzü-gözü kapalı olarak girdiği için halk onu beklemekte oldukları Hz. Hüseyin sanmış ve etrafında toplanmışlardı. Her yanına gelen kendisini Allah Resulünün torunu olarak selamlamaktaydı. Kûfelilerin kahir ekserisinin Hz. Hüseyin’e meylettiğini kendi gözleri ile müşahede eden Ubeydullah, durumun vahametini net bir şekilde görmüş oldu. Dolayısıyla görevi devralır almaz hemen hareket geçmiş ve halkı Kûfe mescidine toplayarak kendilerine aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

            “Ey insanlar! Şunu biliniz ki Müminlerin Emiri Yezid beni sizin şehrinize, askerlerinize ve ganimetlerinize vali olarak tayin etmiş, sizden mazlum olana hakkını vermeyi, yoksulun yoksulluğunu gidermeyi, itaat edene iyilikte bulunmayı, şüphe yayıp karşı geleninize karşı şiddetle davranmayı emretmiştir. Ben de sizin aranızda onun emirlerine uyacağım, aranızda iyilik yapana iyi bir baba, itaat edeninize kardeş olacağım. Kılıcım ve kamçım, emrime uymayıp ahdimi yerine getirmeyenin üzerinde olacaktır. Artık herkes kendisine dikkat etsin.”

Kûfe halkı, Ubeydullah bin Ziyad’ın tehdit dolu bu konuşmasından sonra, güçlünün yanında yer almak için bekle-gör politikası izlemeye başlamıştır.

Ubeydullah günden güne güç kazanırken Müslim ibn-i Akil’in durumu sarsılmaya başlamıştır. Kısa sürede inisiyatifi ele geçiren Ubeydullah, halkı sıkıştırarak Müslim ibn-i Akîl’in barınmakta olduğu yeri bulmaya çalışmıştır. Ârifleri bir araya toplayarak ister Haricî, ister Hz. Hüseyin taraftarı olsun, Emevî iktidarına muhalif olanların tespit edilerek kendisine bildirilmesini, bunu yapmayanın, evinin kapısında asılacağını ve irafetinin feshedilerek atâdan düşürüleceğini, yöneticisinin de sürgüne gönderileceğini söylemiştir. Her arif bu hadiseden sonra irafetinde bulunan şahısların Ubeydullah b. Ziyad’ı desteklemeleri hususunda baskı yaptığı gözlenmektedir. Garnizon bir kent olarak kurulmuş olan Kûfe’nin en önemli gelir kalemini, bu askerî maaşlar oluşturduğu için halkın can damarı hedef alınmıştır. Böylece Müslim’in etrafındaki kitle dağıtılmaya çalışılmıştır.

Hz. Hüseyin'in (a.s) Zamanında Olsaydık! Hz. Hüseyin'in (a.s) Zamanında Olsaydık!

Vali Ubeydullah bin Ziyad tarafından aranmakta olduğu haberini alan Müslim ibn-i Akîl’in Muhtar’ın evinden ayrılarak, Mezhic kabilesinin lideri olan Hânî bin Urve el-Muradî’nin evine sığınması gücün Ubeydullah’a kaymaya başladığı şeklinde yorumlanabilir. Şehrin en nüfuzlularından biri olan Hani bin Urve bile, Müslim’in durumunun kendi açısından pek iç açıcı olmadığını düşünüyor olmalı ki, onun sığınma isteğine: “Eğer, evime girmemiş olsaydın başka yere git diyecektim, fakat evime girdiğin için seni başka yere göndermem benim için bir eksiklik olur.” diyerek onu saklamayı kabul etmiştir.

Öte taraftan Ubeydullah bin Ziyâd, Müslim ibn-i Akîl’in nerede saklandığını öğrenmek için farklı bir yol denemeye karar vermiş ve azatlı kölelerinden birine üç bin dirhem vererek, Müslim ibn-i Akîl’in nerede saklanmakta olduğunu bulmasını, bu parayı ona ve taraftarlarına vermesini, güvenlerini kazanıp ne yapmayı düşündüklerini öğrenmesini istemiştir. Araştırmalarına başlayan köle, Müslim bin Avsece’nin halkı Müslim ibn-i Akil ile buluşturduğunu öğrenince onunla irtibat kurmuş; Suriye’den geldiğini, Ehl-i Beyt’i sevdiğini, onların davasına katkıda bulunmak istediğini, bunun için de biatını ve yanında bulunan üç bin dirhemi kabul etmesini istemiştir. Onun bu hilesine kanan Müslim bin Avsece, hiç kimseye söylememek üzere yemin ettirdikten sonra, köleyi Müslim ibn-i Akîl’e götürmüştür. Casus, Hânî’nin evinde bulunan Müslim ibn-i Akîl’i sık sık ziyaret ederek, oraya gelenleri teker teker tespit edip, ne konuşulduğunu Ubeydullah bin Ziyâd’a rapor etmeye başlamıştır. Casusun getirdiği bilgilerden Müslim ibn-i Akil ile taraftarlarının niyetlerini tam olarak öğrenmeye muvaffak olan Ziyâd, Hanî’yi getirtmiş ve ondan evinde gizlediği Müslim’i kendisine teslim etmesini istemiştir. Hani önce inkar etmeye çalışmışsa da casus ile yüzleştirilince bundan vazgeçmiş, ancak kendisine sığınan bir şahsı teslim etmeye de yanaşmamıştır. Bunun üzerine Ziyâd, Müslim ibn-i Akîl’i teslim etmemesi durumunda kendisini öldüreceğini söylemiş ve arkasından da Hanî’yi tutuklayarak hapsettirmiştir.

Hanî’nin tutuklandığı ve öldürüldüğü haberi Kûfe’de bir infiale yol açmış, kabilesi Mezhic’in Daru’l İmâre'yi kuşatmasına neden olmuştur. Hükümet konağının kuşatıldığını gören Ubeydullah bin Ziyâd, Kûfe kadısı Şureyh’i göndererek, halkı teskin ederek dağıtmasını emretmiştir. Şureyh, Mezhicliler’e, liderleri Hanî’nin öldürülmediğini, henüz hayatta olduğunu haber verince ona güvenen halk dağılmıştır.

Öte taraftan Hanî’nin tutuklandığı haberini alan Müslim, nerede barınmakta olduğunun İbn-i Ziyâd tarafından öğrenildiğini anladı. Artık beklemenin hiçbir anlamı yoktu. Yapılması gereken tek şey ona karşı şansını denemekti. Nitekim hiç vakit kaybetmeden huruç zamanının geldiğini söyleyerek taraftarları ile harekete geçti. Huruç ettiklerini göstermek için aralarında kararlaştırdıkları "Ya Mansur öldür!" parolasını kullanıyorlardı.

           

Müslim’e Kûfe’de biat edenlerin çoğu bu çağrıya kulak vererek belirtilen yerde toplandılar. Toplanan gruplar, Ubeydullah bin Ziyad ile savaşmak üzere harp düzenine sokulmuşlardır. Abdurrahman bin Azîz el-Kindî öncü kuvvetler olarak tespit edilen Rebîa kabilesinin başına, Müslim bin Avsece, Mezhic ve Esed kabilelerinin başına, Ebu Sümame es-Sâidî, Temîm ile Hemdân kabilelerinin başına, Abbas bin Ca’de el-Cedelî, Kûfe’de yaşayan Medineliler’in başına geçirilerek Ubeydullah bin Ziyâd’ın üzerine yürünmüştür.

Öte taraftan Müslim’in büyük bir kuvvetle üzerine gelmekte olduğunu öğrenen Ubeydullah, beraberinde bulunan Kûfe’nin ileri gelenleriyle saraya kapanmış ve kapıyı kilitlemiştir. Müslim ibn-i Akil, Ubeydullah bin Ziyad’ın Hükümet Sarayı olan Daru’l İmâre’ye kapandığını görünce buranın abluka altına alınmasını emretmiştir. Şehrin merkezi unsurları kısa sürede Müslim kuvvetlerinin eline geçmiştir. Bu konuya değinen İbn-i Miskeveyh ile Nuveyrî, mescit ve pazarın gelenlerle dolup taştığını söylemektedirler. Hatta kimi rivayetlere göre halkın tamamına yakını Müslim ile beraber hareket ediyordu. Ubeydullah bin Ziyad’ın yanında sadece otuz civarında koruma, yirmi dolayında hane halkı ile Kûfe’nin eşrafından bazı kimseler bulunuyordu.

Daru’l İmare’nin kuşatıldığını gören Ubeydullah, babası Ziyâd tarafından daha önce başvurulan metodu kullanarak, o anda kendisi ile birlikte Daru’l İmare’de bulunan eşrafa baskı yaparak Müslim’in yanında yer alan kabiledaşlarını ondan ayırmalarını istedi. Nitekim Ubeydullah bin Ziyâd’ın bu isteği üzerine Kesîr bin Şihâb, Muhammed bin el-Eşas, Şebes bin Reb’î et-Temimî, Haccâr bin Ebcer el-İclî, Ka’ka’ bin Şevr el-Zühlî, Şimr bin Zi Cevşen ed-Dabbâbî sarayın üstüne çıkarak yaptıkları etkileyici konuşmalarla halktan Müslim’i yalnız bırakmalarını talep etmiş, onları ikna etmeye uğraşmışlardır.

Bu hadisede en dikkat çeken nokta ise Şebes ile Haccâr’ın tavırlarıdır. Nitekim bu iki şahıs Hz. Hüseyin’e mektup yazarak onu ısrarla Kûfe’ye davet edenler arasında yer alıyorlardı.

Eşrafın halkı dağıtmak için kullandığı argümana gelince; Kesîr bin Şihâb’ın halka Yezîd bin Muaviye’nin ordusunun Kûfe’ye gelmekte olduğunu, kendisi ile savaşmamaları durumunda halkın atâlarını artıracağına Kûfe’nin yeni valisi Ubeydullah bin Ziyâd’a söz verdiğini söyledikten sonra, evlatlarını bu gelirlerden mahrum etmemelerini de ilave etmiştir. Kısacası Kesir bu konuşmasında iki nokta üzerinde durmaktadır: Bu noktalardan ilki Kûfelilerin Suriye askerleri ile korkutulması, ikincisi ise kuşkusuz ganimet gelirlerinden mahrum edileceklerinin duyurulmasıdır.

Gerek Kesîr bin Şihâb’ın bu konuşması, gerekse Emevîleri destekleyen kabile reislerinin devreye girmesi, Daru’l İmâre’yi kuşatmış bulunan Müslim’i destekleyen kitlenin dağılmasına da etkili olmuştur. Nitekim kısa süre içerisinde etrafında sadece otuz kişi kalmıştır. Halkın dağılmasıyla Daru’l İmâre kuşatması otomatikman kaldırılmış oldu. Böylece Müslim, kendisine destek veren binlerce insanın dağılması üzerine geçmişte Hz. Hasan’ın başına gelen hadisenin bir değişiğini yaşadı.

Bilindiği gibi Hz. Hasan da 40.000 kişilik Kûfeli bir ordunun başında Muaviye ile savaşmak için harekete geçmiş, ancak ordunun dağılması üzerine Kûfe’ye dönmüştür. Müslim de arkasındaki desteği yitirince yanında bulunan bir avuç insanla Daru’l İmare’den ayrıldı. Geri çekilirken etrafında bulunanlar da teker teker kendisini terk ediyordu. Öyle ki Kinde kapılarına geldiğinde etrafında hiç kimse kalmamıştı. Ne yapacağını bilmez bir şekilde kalakalan İbn-i Akîl, kapısının önünden geçmekte olduğu Kinde kabilesine mensup Esîd bin Hadremî’nin hanımının kendisine acıyıp onu evinde gizlemesiyle bir sığınak bulabildi. Kadın, onu oğlundan dahi saklamış, ancak bir süre sonra çocuk tarafından görülmüştür. Bunu anlayan kadın, durumu oğluna aktarmış ve sırrını kimseye söylememesi konusunda oğluna yemin ettirmiştir.

Öte taraftan İbn-i Ziyâd ise, Daru’l İmare’yi kuşatan halkın dağılmasıyla duruma yeniden hakim oldu. Etrafa münadiler göndererek, arîfler, menâkibler ve mukâtile de dahil olmak üzere, yatsı namazında camiye gelmeyen hiç kimsenin kendisinden emin olamayacağını bildirince Kûfe Merkez Camii dolup taştı. Namazdan sonra Ubeydullah bin Ziyâd minbere çıkıp, Müslim’in Kûfe’de fitne çıkardığını, onu evinde barındıran kimsenin güvende olamayacağını, onu kendisine ihbar eden kişinin mükafatlandırılacağını söyledikten sonra emniyet kuvvetleri komutanı Husayn bin Temîm’e Kûfe’nin tüm çıkışlarını kontrol altına alınmasını, evlerin teker teker aranmasını emretti. Dinleyiciler arasında, Müslim’in evlerinde saklandığı Bilal bin Husayn de bulunmaktaydı. Bilal, Ubeydullah bin Ziyâd’ın bu konuşmasından sonra paniğe kapılarak Müslim’in evlerinde saklandığını Kinde kabilesinin reisinin oğlu Abdurrahman bin Muhammed bin Eş’as’a, bildirdi. Bunu öğrenen Abdurrahman, durumu babası Muhammed’e aktardı. Babası da bu önemli haberi hiç kaçırmadan Ubeydullah bin Ziyâd’da intikal ettirdi.

İsfahanî’ye göre; Müslim ibn-i Akîl’in sığınmakta olduğu evi öğrenen Ubeydullah, Amr bin Ubeydullah bin Abbas es-Sulemî’yi 100 kişilik Kureyş kabilesinin başına geçirerek, Müslim ibn-i Akîl’i kendisine getirmelerini emretmiştir. İbn-i Miskeveyh’e göre ise, Muhammed bin el-Eşas’ın Müslim’in kendi kabilesine mensup olan birinin evinde olduğunu İbn-i Ziyâd’a söylemesi üzerine İbn-i Ziyad’ın öyleyse git, onu bana getir diyerek onu Müslim’i getirmekle mükellef tutmuştur. Kûfe’de kabile çekişmeleri göz önüne alındığında İsfahanî’nin verdiği bilgi akla daha yatkın gözükmektedir.

Müslim ibn-i Akîl, kaldığı bu evde kendisini kuşatan askerlerle, gücünün yettiği kadar savaşmış, sonunda başta Muhammed bin Eş’as olmak üzere Kûfe’nin ileri gelenlerinden bir kaç kişinin verdiği eman üzerine teslim olmuştur. Muhammed bin el-Eşas’ın Müslim’e eman vermesine ve daha sonra da onu korumak için yeterli çaba göstermemesine bakacak olursak, giden askerler arasında Muhammed de bulunmaktadır. Onun bu askerler arasında yer almasının nedeni; Kinde kabilesine sığındığı için bu kabilenin problemi haline dönüşmüş olan Müslim ibn-i Akil’i yakalayıp İbn-i Ziyad’a teslim etmek suretiyle, Hz. Hüseyin hareketinde yer almadıklarını, Müslim ile bir bağlarının bulunmadığını ortaya koyup Emevîlere bağlılığını göstermek istemesi olabilir.

Muhammed’in aman vermesi üzerine teslim olan Müslim, katıra bindirilip silahı alınınca kendisine verilen emanın düzmece bir aman olduğunun farkına varmış olmalı ki ağlamaya başlamıştır. Onun ağlamakta olduğunu gören Muhammed, kendisinin üstlendiği bu misyonu yüklenen kimselerin ağlamaması gerektiğini söyleyince, Müslim: “Ben kendim için değil, Hüseyin için ağlıyorum, Sizin yanınıza gelmek üzere olan yakınlarım için ağlıyorum. Ben Hüseyin ve onun ailesi için ağlıyorum.” demiş, ahitlerine hiçbir şekilde güvenilmeyen Kûfeliler tarafından davet edilmiş olan Hz. Hüseyin’in akibetinin de kendisi gibi olacağını anlamıştır. Daha sonra Muhammed bin Eş’as’tan Hz. Hüseyin’e bir elçi göndererek, durumu bildirmesini ve Kûfe’ye gelmesine engel olmasını rica etmiştir. Muhammed bin Eş’as da bunu yapacağına dair yemin etmiştir. Nuveyrî’nin verdiği bilgileri esas aldığımızda Muhammed, Müslim’e vermiş olduğu bu sözünde durmuş ve Hz. Hüseyin’e adam göndererek geri dönmesini istemiş, fakat Hz. Hüseyin bu isteği reddetmiştir.

Müslim ibn-i Akîl, Daru’l İmare’ye, Ubeydullah bin Ziyâd’ın karşısına getirildiği zaman öldürüleceğini anladığı için bir fırsatını bularak Kureyşli Ömer bin Sa’d bin Ebî Vakkas’a: “Benimle senin arandaki akrabalık bunlardan daha ileridir.” demiş ve ona vasiyette bulunmuştur. Vasiyetinde, Kûfe’ye geldiğinde borç aldığı paranın ödenmesini, öldürüldüğünde cenazesine sahip çıkılmasını ve Hüseyin ibn-i Ali’ye haber göndererek Kûfe’ye gelmemesinin sağlanmasını istemiştir. Ancak Ömer bin Sa’d, Müslim’in vasiyetini yerine getirmek bir yana, bunları hemen vali Ubeydullah bin Ziyâd’a yetiştirmiştir.

İbn-i Miskeveyh, Muhammed bin Eş’as’ın vali İbn-i Ziyad’a hitaben kendisinin, İbn-i Akil’e eman verdiğini söyleyerek bağışlanması ricasında bulunmuş; ancak valinin ona hakaret ederek: “Sen kimsin ki eman veriyorsun? Biz seni aman vermen için değil onu getirmen için gönderdik.” dediğini aktarmaktadır. Bunun dışında da Müslim’in bağışlanması hususunda herhangi bir girişimde bulunulmamıştır. Muhammed’in de, talebinin arkasında yeterince durmadığı anlaşılmaktadır. Netice itibariyle Müslim ibn-i Akîl h. 60 yılının Zilhicce ayının 27’si çarşamba günü feci bir şekilde öldürülmüştür.

Rivayetlere göre yüksekliğinden dolayı et-Tamar adını almış olan Daru’l İmâre’nin tepesine çıkarılarak burada boynu vurulmuştur. Önce kafası ardından da vücudu yere düşmüştür. Ubeydullah Müslim’i öldürülmekle yetinmemiş, hemen akabinden Hanî bin Urve’yi de öldürtmüştür. Öldürdüğü bu iki zatın başlarını Şam’a, halife Yezid’e gönderirken, cesetlerini halka ibret olsun diye bir süre teşhir etmiştir.

İbn Sa’d konu ile ilgili şu şiiri aktarmaktadır:

Eğer ölümün ne olduğunu bilmiyorsan

Çarşıdaki İbn-i Akil ile Hani’ye bak

Ölümün şekillerini değiştirdiği cesetleri

Ve kanın sel gibi aktığını görürsün.

İbn-i Habib ve Meclisî, Hanî bin Urve’nin pazara götürülerek, halkın gözleri önünde öldürüldüğünü söylüyorsa da, Kûfe’nin içinde bulunduğu durum Ubeydullah’ın bunu yapmasına olanak tanımadığından, Hanî’nin de Müslim ile aynı yerde öldürülmüş olabileceğini düşünüyoruz. Büyük bir ihtimalle İbn-i Ziyâd, Müslim ile Hânî’nin cesetlerini pazarda teşhir etmiş bu da kaynaklara adı geçen şahısların burada öldürüldüğü şeklinde yansımıştır.

İbn Miskeveyh, Müslim ile Hani’nin öldürülmesinden sonra şehirde bir insan avının başladığını, İbn-i Ziyâd’ın Müslim ile beraber huruç eden diğer insanları getirttiğini ve onların da başını vurdurduğunu iddia ediyorsa da bunların kimlikleri ve kaç kişi olduklarını söylememektedir. İbn-i Miskeveyh’in ifade ettiği bu bilgi ne yazık ki başka kaynaklar tarafından desteklenmediği için ihtiyatla karşılanmalıdır.