.

.

Ehlader Araştırma Bölümü

 Halil Aldemir

Giriş

Her bireyin kendisini diğerlerinden ayıran ve doğuştan gelen bir takım özellikleri vardır. Gerçekten de insanlar beden bakımından farklı yaratıldıkları gibi, akıl, düşünce ve ruh bakımından da farklı yaratılmışlardır. Dış görünüş, ses tonu, parmak izi vb. yönlerden birbirlerinden ayrılan insanlar, düşünce yöntemi, eğilimleri, hazları, eşyaya ve olaylara bakışları, algıları vb. açılardan da birbirlerinden ayrılırlar. Onların bu farklılıkları daha sonra sahip olacakları kazanımları ile daha da artabilir. Mesela eğitim ve çevrenin bireyler üzerinde farklı şekillerde görülen tesirleri, doğuştan gelen farklılıkların daha da artmasına neden olur.

Farklı mizaçlarda yaratılan ve bu farklılıklarını değişik etmenlerle değiştirme ve geliştirme imkânına sahip olan insan, İslam literatüründe ifadesi ile anlatıldığı üzere sosyal bir varlıktır. Bu özelliğin zorunlu bir sonucu olarak bireyler, maddî ve manevî bir takım ihtiyaçlarını karşılamak üzere diğerleriyle ilişki kurar. Bu ilişkiler, sosyolojide ifade edildiği gibi “birleştirici” ve “ayırıcı” süreçler şeklinde iki ana başlık altında toplanır. İnsanlar arasında kurulan ilişkiler, her zaman birleştirici veya her zaman ayırıcı bir süreç takip etmez. Dolayısıyla bir toplumda, çeşitli aşamalarda her iki süreci ve yan sımalarını bir arada görmek mümkündür.

İnsanın doğası ve özellikleri dikkate alındığı zaman ihtilafın insan türünün yeryüzü serüveninin başladığı ilk andan itibaren görülen sürekli bir olgu olduğu rahatlıkla söylenebilir. Yine rahatlıkla dile getirilebilecek bir diğer husus da yeryüzünde insan türü devam ettiği sürece ihtilafın da devam edeceğidir. Kur’ân vahyinde de ihtilafın ne denli eski zamanlara dayandığı okunabilmektedir; hatta bu olgunun ilk tezahürüne beşeriyetin ilk ailesinde rastlandığı görülmektedir. Yine mümkün olan başka bir husus da insanın yapısını ve ilişkilerini konu edinen bazı âyetlerden bu olgunun süreklilik arz ettiğini çıkarmaktır.

İnsanlık tarihi kadar köklü ve uzun ömürlü olan ihtilaf, her dönemde ve her toplumda aynı karakterde ortaya çıkmaz. Bir başka deyiş ile ihtilafın nedenleri, alanları, boyutları ve çözüm yolları dönemden döneme, bireyden bireye ve toplumdan topluma değişiklik gösterir.

İhtilafın çözümü noktasında dinler ve doktrinler çeşitli esaslar tespit etmeye çalışmışlar ve yöntemler geliştirmişlerdir. İlahî vahiy halkasının son zincirini oluşturan Kur’ân da çeşitli vesilelerle temas ettiği ihtilaf olgusunun çözümü noktasında sessiz kalmamış, beşer tarihinin her safhasında görülen ihtilafın çözümü konusunda bir takım ana ilkeler ve yöntemler sunmuştur. Bu yöntemlerden biri, Medine Dönemi’nin sonlarına doğru Hz. Peygamber (s.a.v.) ile Necrânlı Hristiyanlar arasında ortaya çıkan ihtilafı çözümlemek için gündeme gelen mübâheledir. Bu araştırmada ayrıntılarına temas edilecek olan mübâhale, âyete konu olmanın yanı sıra tefsir, hadis ve siyer kaynaklarına da konu olmuştur. Özellikle siyer kaynaklarında bu konu hakkında ayrıntılı bilgiler mevcuttur.

Konunun ayrıntılarına geçmeden önce şu soruları sormak gerekir: Hz. Peygamber (s.a.v.) ve onun yakınları ile Necrân heyeti arasında mübâhele gerçekleşmiş midir? Yoksa sadece mübâhele çağrısı taraflar arasında var olan ihtilafa bir çözüm getirmiş midir? Eğer bir çözüm getirmişse bu, iki taraf arasında söz konusu bütün teolojik ihtilafları kapsamış mıdır, yoksa sadece tıkanan tartışmayı sona erdirmek suretiyle kısmî bir çözüm mü olmuştur? Mübâhele çağrısına muhatap olan Necrânlı Hristiyanların Hz. Peygamber’e (s.a.v.) Mekke Dönemi’nde mi, yoksa Medine Dönemi’nde mi gelmişti? Mübâhele salt bir Arap geleneği midir? Yoksa Hristiyan gelenekle bir ilgisi var mıdır? Mübâhelenin Arap kültürüne ya da Hristiyan geleneğine ait olması, onun İslâmî bir çözüm olmasına zarar verir mi? Mübâhele sadece farklı dinlere mensup insanlar arasında görülen ihtilaflarda müracaat edilen bir çözüm yolu mudur? Aynı dine mensup insanlar, aralarında meydana gelen tartışmayı çözüme kavuşturmak için mübâheleye başvurabilir mi? Sahâbe ve tâbiûn döneminde mübâheleye müracaat eden Müslümanlar olmuş mudur? Mübâhele dinlerarası diyalogda gündeme gelebilir mi? Mübâhele, karşılıklı lanetleşmek anlamına gelen liân gibi fıkıh ve ahkâmu’l-Kur’ân kaynaklarında müstakil bir yöntem olarak ele alınmış mıdır?

Bu soruların yanıtlanması, mübâhelenin ihtilafı çözümleme konusunda bir yöntem olarak ileri sürülmesi ancak ihtilaf ve mübâhele kavramlarının anlatılması ve ardından Medine dönemindeki tecrübeye yer verilmesi ile birlikte anlaşılabilir. Bu nedenle ilk olarak ihtilaf ve mübâhele kavramı ele alınacak, ardından Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde yaşanan tecrübeye temas edilecektir.

Kavramlar

İhtilaf

İhtilaf, kökünden türemiş bir kelimedir. kökü, sözlükte oruçlunun ağzının kötü kokması, yemeğin tadının veya kokusunun değişmesi, çocuğun kendisi hakkında beslenen hüsn-ü zannı boşa çıkarması, çocuğun babasının ahlâkından sapması, hastalıktan yemek yiyememek, geride kalmak, birinin yerine geçmek, halife olmak, elbiseyi yamamak, arkadan yaklaşmak, ahmak olmak, devenin gebe olması, amansız muhalif olmak gibi anlamlara gelir[1]

İslam literatüründe görüş ayrılığı ve anlaşmazlıklarla ilgili en temel kavram olan ihtilaf, bu anlamları ifade eden kökten türemiş iftiâl bâbında bir masdardır. Farklı kullanımları dikkate alındığında bu kökten türemiş sözcüklerin, “iyi ve ideal olanın ya da bir aslın gerisinde kalmak” anlamında birleştiği görülür ve Kur’ân-ı Kerîm’de bu kökten türetilmiş.

Kur’ân-ı Kerîm’de ihtilaf kelimesinin hem beşerî münasebetlerde görülen anlaşmazlıkları hem de farklılık gösteren evrenin ve insanın fizikî özellikleri hakkında kullanıldığı görülmektedir. İnsanlar arası münasebetleri tasvir için kullanıldığı zaman dâima menfî bir anlam ifade etmektedir. Çünkü istenilmeyen çatışma ve ayrılığı anlatmak için kullanılmıştır. Sözgelimi “Kitap hakkında ayrılığa düşenler, doğrusu derin bir çıkmazdadırlar.”[2] âyetinde ehl-i kitâbın kendilerine gönderilmiş vahiy hakkında ihtilaf etmeleri tasvip edilmemiştir. Ancak bu kökten türemiş ve evrenle ilgili tasvirleri yansıtmak için tercih edilmiş kelimeler ise olumlu anlamda kullanılmıştır. Çünkü bu kelimeler çatışma ve ayrılığı değil, yaratıcının sonsuz gücünü gösteren çeşitliliği ve farklılığı ifade etmektedir. Mesela şu âyette böyle bir durum söz konusudur:

“Görmedin mi, Allah gökten su indirdi. Onunla renkleri çeşit çeşit meyveler çıkardık. Dağlardan (geçen) beyaz, kırmızı, değişik renklerde ve simsiyah yollar (yaptık).”[3]

İslam literatüründe çok çeşitli tarifleri bulunan “ihtilaf” ile bu makalede “Bir kişinin söz ve davranışlarında diğer kimselerden farklı bir yol izlemesi.”[4] şeklinde tarif edilen durum kastedilmektedir.

Mübâhele

Mübâhele “az, lanet, serbest bırakmak, lanet etmek, bir babanın çocuğunu serbest bırakıp yaptıklarına itiraz etmemesi, bir yöneticinin halkını kendi iradelerine göre hareket etme imkânı tanıyıp onlara engel olmaması, yavrusunun emmesi için sığır ya da devenin bağının çözülmesi, serbest bırakılması” gibi anlamları ifade eden  kökünden türemiş bir sözcük olup lanetleşmek anlamına gelir. (Cevherî, 1990, s. 328-329; Kermî, 1991, s. 213) Bu kökün esas anlamı Râğıb el-İsfehânî tarafından “bir şeyin ilgisiz halde bırakılmış olması” şeklinde özetlenmiştir (İsfehânî, 1992, s. 149).

Araplar bu kelimenin sülâsisi ile hümâsi mezidi olan fiilini dua konusunda kullandıkları zaman uzun uzadıya dua edip yalvarıp yakarmayı kastederlerdi (İsfehânî, 1992, s. 149). Kur’ân-ı Kerîm’de bu kökten sadece bir kelime mevcut olup o da mübâhele yapmak anlamına gelen fiilidir. Bu fiilin geçtiği âyete de, mübâhele âyeti denir. Söz konusu âyet şu şekildedir:

“Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ki: “Haydi gelin oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lanetinin onların üzerine inmesini dileyelim.”[5]

Mübâhele “İhtilaf eden iki tarafın bir araya gelip Allah’ın lanetini haksız taraf üzerine dilemesi” (Nesefî, 1995, s. 159) şeklinde tarif edildiği gibi “Taraflardan her birinin haksız olana Allah’ın lanetini ilenmesi” (Erdoğan, 1998, s. 311) şeklinde de tarif edilmiştir. Her iki tarifin de eleştiriye açık olduğu görülmektedir. Dolayısıyla bu kavramı konu ile ilgili âyeti göz önüne alarak: “Dînî konularda insanlar arasında meydana gelen ihtilafın müzakere yolu ile çözümlenememesi durumunda, tarafların bir araya gelerek haksız olanın İlâhî lanete uğraması için Allah’a yalvarması” şeklinde kuşatıcı biçimde tanımlamak mümkündür.

Mübâhele Yöntemi

Kur’ân-ı Kerim, ihtilafın çözümlenmesi konusunda genel ilke olarak kitaba ve sünnete müracaat edilmesini önermenin yanı sıra nüzûl sürecindeki gelişmelere paralel olarak yemin, liân, güç kullanma, uzlaşı vb. bir takım özel yöntemlerden de söz etmiştir. Bu yöntemlerden biri de farklı dinlere mensup insanlar arasında meydana gelen ihtilaflar karşısında izlenilmesi gereken yol olarak sunulan mübâheledir.

Mübâhelenin Kur’ân’da yer alış nedenini öğrenmek için nüzûl ortamına gitmek ve o dönemde meydana gelen olayları incelemek gerekmektedir. İlk olarak bu yöntemin gündeme geldiği tarafları tespit etmek yerinde olacaktır. Bu bakımdan sebeb-i nüzûl bilgilerine yapılacak müracaat, izlenilecek yolu aydınlatmaya yardım edecektir: Medenî surelerden Âl-i İmrân’da yer alan ve biraz önce ifade edildiği gibi “mübâhele âyeti” ola- rak bilinen âyetin kimin hakkında nâzil olduğu hususunda birbirinden farklı rivayetler nakledilmiştir. Ancak bunların çoğu, bu âyetin Medine’ye gelen Necrân[6] heyetinin Hz. Peygamber’le (s.a.v.) yaptığı tartışmalara binaen indiğini gösterir.[7]

Bununla birlikte farklı görüşleri içeren rivayetler de mevcuttur. Örneğin Albâ İbn Ahmer el-Yeşkurî’den nakledilen bir rivayete göre bu âyet, Hz. Peygamber (s.a.v) ile Yahudiler arasında yaşanan bir tartışma üzerine nâzil olmuştur.[8]

Dirayet tefsirinin önde gelen isimlerinden Fahruddin er-Râzî (ö. 606/1209), tefsirinde içerisinde mübâhele âyetinin de bulunduğu Âl-i İmrân Suresi’nin baş tarafının nüzûlü hakkında iki görüş nakletmiştir. Bunlardan birine göre, surenin baş tarafı Necrân Hristiyanları hakkında nâzil olmuştur. Diğerine göre ise Yahudiler hakkında inmiştir. Râzî, bu ikinci görüşü erken dönem Kur’an müfessirlerinden Mukâtil İbn Süleyman’a (ö. 150/767) dayandırmıştır. Ancak Mukâtil İbn Süleyman’ın matbû‘ tefsirine müracaat edildiği zaman, orada bu görüşü destekler herhangi bir bilgiye rastlanılmamaktadır.

Süleyman Ateş ise bu konuda daha geniş düşünmekte olup, şöyle demektedir:

“Necrân Hristiyanları hakkında indiği rivayet edilen bu âyetlerin hepsi Hristiyanlarla ilgili değildir. Bir kısmı müşriklerle, bir kısmı da Hristiyanlarla ilgilidir. Bu Hristiyanlar da yabancı kökenli değil, Arap kökenlidir. Araplar içinde Yahudi dinine girmiş kimseler de vardı. Kanaatimize göre bu âyetlerde Arap kökenli Yahudilerin davranışları da söz konusu edilmiştir.”[9]

Bu ifadeler, Ateş’in âyetin iniş nedeni olarak nakledilen rivayetleri nüzûl ortamını da dikkate alarak birleştirdiğini gösterir. Ancak Elmalılı (ö. 1361/1942), bu hususta, Âl-i İmrân Suresi’nin bu bölümünde yer alan diğer âyetlerin Yahudiler hakkında nâzil olma ihtimalini belirtmekle birlikte, bu âyetin Hz. Peygamber’le (s.a.v) tartışan Hristiyanlar hakkında indiğini söylemiştir (Elmalılı, t.y., s. 1011). Derveze (ö. 1404/1984) de surenin bu bölümündeki âyetlerin Hz. İsa’dan bahsettiğini belirterek, bu âyetin Hristiyanlar hakkında nâzil olduğu görüşünün tercihe şâyan olduğunu bildirmiştir (Derveze, 2000, s. 159). Kanaatimize göre de bu görüş daha isabetlidir. Zaten Buhârî’deki şu rivayet de bunu destekler niteliktedir:

Huzeyfe’nin şöyle söylediği nakledilmiştir: “Necrân’ın iki sahibi/yöneticisi el-’Âkib ile es-Seyyid Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e onunla lanetleşmek isteyerek geldiler.” (Huzeyfe) şöyle devam etti: “Onlardan biri diğerine: ‘Yapma! Allah’a yemin ederim eğer bu bir nebi olduğu halde bizimle lanetleşecek olursa ne biz, ne de bizden sonra soyumuzdan gelecek olanlar iflah olur’, dedi.

Her ikisi (Hz. Peygamber’e) ‘Bizden istediğini sana verelim. Bizimle birlikte emin bir adam gönder. Bizimle birlikte emin olmayan kimseyi gönderme.’ dediler.

Allah Resûlü: ‘Andolsun sizinle beraber gerçekten emin mi emin bir adam göndereceğim.’ diye buyurdu.

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashabından herkes kendi adına bu iş için ümitlendi. Allah Resûlü: ‘Kalk, ey Ebu Ubeyde İbn el-Cerrâh’ diye buyurdu. Ebu Ubeyde ayağa kalkınca, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘İşte bu, bu ümmetin eminidir.’ diye buyurdu.” (Buhârî, t.y., “Mağâzî” 72; İbn Hacer, 1991, s. 697-698).

Bu rivayetten de yola çıkılarak denilebilir ki, çoğunluğa göre mübâhele âyeti Necrân Hristiyanları hakkında nâzil olmuştur. Bu âyetin Hristiyanlar veya Yahudiler ya da müşrikler hakkında nâzil olduğunu gösteren görüşler, teolojik konularda ihtilafın çözümlenmesi açısından bu âyetin önemine zarar vermemektedir. Zira her halükârda bu âyet, iki din mensupları arasında meydana gelen ihtilafın diyalog, tartışma ve müzakere yoluyla aşılamadığı bir durumda nâzil olmuştur. Bir başka deyiş ile dinler arası ihtilafı çözümlemek üzere inmiştir.

Kaynaklardaki ifadeler ve surenin bu bölümünde anlatılan konular, bu âyetin Necrân Hristiyanları hakkında nâzil olduğu kanaatini güçlendirmektedir. Buna göre iki toplum arasında başta Hz. İsa’nın tabiatı olmak üzere bazı inanç meselelerine ilişkin var olan farklı inançların, tarafları karşı karşıya getirdiği anlaşılmaktadır.

Necrân Hristiyanlarının Hz. Peygamber (s.a.v.) ile ne zaman görüşmeye geldikleri konusunda ise farklı rivayetler vardır. İlk siyer müelliflerinden İbn İshâk (ö. 150/767) Mekke Dönemi’nde yaklaşık yirmi kişilik bir Hristiyan grubun Hz. Peygamber’e (s.a.v.) geldiğinden söz eder ve bu grubun Necrân Hristiyanları olduğuna dair bir görüş aktarır. Buna göre Kasas Suresi’nin 52-55. âyetleri onlar hakkında inmiştir (İbn İshâk, 1991, s. 279-280). İbn İshâk’ın merhum Hamidullah (ö. 1423/2002) tarafından yayına hazırlanan Siyer’inde, rivayetin baş tarafında Habeşlilerden söz edilmemektedir. Sadece olay anlatılmakta ve Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelen grubun Necrân Hristiyanları olduğuna dair bir görüş aktarılmaktadır. Sonraki kaynaklarda ise bu bilgi İbn İshâk’a atfen şöyle geçmektedir:[10]

Bu ifadeyi iki şekilde çevirmek mümkündür:

(1) Sonra kendilerine Habeşistan’dan Hz. Peygamber’in (s.a.v.) haberi ulaşınca Mekke’de iken ona yirmi ya da yirmi civarında Hristiyan geldi.

(2) Sonra kendilerine Hz. Peygamber’in (s.a.v.) haberi ulaşınca Mekke’de iken ona yirmi ya da yirmi civarında Habeşistanlı Hristiyan geldi.

Hamidullah, bu rivayeti oldukça müphem olarak tavsif etmiştir (Hamidullah, 2004, s. 514). Ancak Habeşlilerin bu bölgede 575 yılına kadar siyâsî olarak hüküm sürdüklerini (Dellû, 2004, s. 140) ve din bakımından Habeşliler ile bu bölgedeki insanların ortak bağının olduğunu dikkate alınca Müslümanların Habeşistan’a hicreti sonrasında son peygamberin geldiği haberinin buradan Necrân’a ulaşmasına vesile olabileceği ihtimali ortaya çıkmaktadır. Bu durumda söz konusu rivayeti mübâhele âyetinin inişine neden olan Necrân heyetinin Hz. Peygamber’e (s.a.v.) gelişi ile karıştırmamak ve müstakil olarak ele almak gerekir. Nitekim Ebu’r-Rabî‘nin eserinde yer alan şu ifade ilk çeviriyi destekler niteliktedir (Kelâ‘î, 1414, s. 214):

“Hz. Peygamber (s.a.v.) Mekke’de iken yirmi ya da yirmiye yakın hıristiyan onun yanına geldi. Onların Necrân Hristiyanlarından olduğu söylenir. Onlar Hz. Peygamber (s.a.v.) hakkında kendilerine Habeşistan’tan bilgi gelince Mekke’ye gelmişlerdi.”

İbn İshâk’ın naklettiği bu rivayete göre, gelen Hristiyan heyet Hz. Peygamber (s.a.v.) ile görüşüp Kur’ân âyetlerini dinledikten sonra Müslüman olmuş, Mekkelilerin aksi telkinlerine rağmen İslamiyet’ten dönmemiş ve bu şekilde memleketlerine dönmüştür. Bu rivayette, Hz. Peygamber (s.a.v.) ile gelen heyet arasında herhangi bir tartışmadan ve bu tartışmadan kaynaklanan bir mübâheleden söz edilmemektedir. Aksine bu heyetin hakikati arama düşüncesi ile yola çıktığı ve bu nedenle Hz. Peygamber (s.a.v.) ile görüşmeye geldiği anlaşılmaktadır. O dönemde güney Arabistan ile Kızıldeniz’in batısı arasındaki siyâsî ve dînî ilişkileri de dikkate alınca bu heyetin Habeşistan’a hicretten sonra geldiğini söylemek mümkündür. Dolayısıyla bu rivayetin mübâhele ile bir ilgisi olmadığı gibi yadırganacak bir tarafı da yoktur.

Kaynakların ifadesine göre Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Allah Teâlâ’nın emri üzerine kendisine gelen Hıristiyan heyeti mübâheleye davet etmesi ile neticelenen görüşmeler ise Medine’de gerçekleşmiştir. Ayrıca kaynaklardaki bu bilgi mübâhele âyetinin Medenî surelerden biri olan Âl-i İmrân’da yer alması ile örtüşmektedir. Söz konusu heyetin Hz. Peygamber’e (s.a.v.) ne zaman geldiği konusunda farklı tarihler verilse de bu olayın Medine Dönemi’nin sonlarında gerçekleştiği kesindir (Fayda, 1975, s. 2, 145; Hamidullah, 2004, s. 516).

Heyetin Medine’ye gelişi Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendilerine gönderdiği bir mektup üzerine olmuştur (Fayda, 1975, s. 2, 145; Hamidullah, 2004, s. 516). Mustafa Fayda’nın belirttiğine göre İbn Hişâm bu mektubu eserine almadığı gibi varlığından da söz etmemiştir. İbn Sa‘d ise mektubun metnini Tabakât’ına almamış, ancak Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Necrân Hrisitiyanlarına bir mektup gönderdiğini belirtmiştir (Fayda, 1975, s. 2, 145).

Necrân’dan Medine’ye aralarında siyâsî liderleri/‘Âkıb, dînî liderleri/Uskuff ve ticaret ve ulaştırmadan sorumlu yöneticilerinin/Seyyid bulunduğu altmış kişilik bir Hristiyan heyet gelmişti (İbn Hişâm, 1414, s. 571). Farklı bir dine mensup olmalarına rağmen konuklar Hz. Peygamber’in engin konukseverliği ve hoşgörüsü ile karşılaşmışlardır. Misafirlerin Mescid-i Nebevi’de kendi inanışlarına göre ibadet etmelerine müsaade edilmiştir. (Hamidullah, , 2004, s. 516).

Rivayetlerde belirtildiğine göre Hristiyanlar, Hz. Peygamber’in (s.a.v) Hz. İsa’nın tabiatına ilişkin ikna edici sözlerine, inatla karşılık vermişlerdir. Kendi inançlarında ısrar ederek ve tartışma sırasında demagoji yaparak Kur’ân’ın Hz. İsa hakkında söylediklerini kabul etmeye yanaşmamışlardır. Taraflar arasında meydana gelen tartışmalar, var olan ihtilafa bir çözüm getirmeye yetmediği gibi sorunu içinden çıkılmaz bir hale dönüştürmüştür. İşte bu noktada İlâhî vahiy devreye girerek Hz. Peygamber’den (s.a.v) onları mübâheleye, yani karşılıklı lanetleşmeye davet etmesini istemiştir:

 (Artık sana bu ilim geldikten sonra, kim seninle İsa hakkında tartışmaya girerse de ki: “Haydi gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, hanımlarımızı ve hanımlarınızı ve bizzat kendimizi ve kendinizi çağırıp, sonra da gönülden Allah’a yalvaralım da bu konuda kim yalancı ise Allah’ın lanetinin onların üzerine inmesini dileyelim.”[11]

Âyetin inmesi ile birlikte Hz. Peygamber (s.a.v.) aile efradından bazılarını yanına alarak Necrân Hristiyanlarının karşısına çıkıp onları mübâheleye davet etmiştir. Rivayetlerin bildirdiğine göre, lanetleşmek yerine Hz. Peygamber’e (s.a.v), vergi ödemeyi kabul etmişler, bir de Allah Resûlü’nden (s.a.v) kendilerine ihtilafa düştükleri mâlî konularda hükmedecek bir yetkili göndermesini talep etmişlerdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) biraz önce verilen hadiste işaret edildiği gibi onlar arasında hükmetmesi için emînu’l-ümme unvanını alan Ebû Ubeyde İbn Cerrâh’ı görevlendirmişti.[12] Sonunda Necrân heyeti Hz. Peygamber’le (s.a.v) olan tartışmalarına son vererek memleketlerine dönmüşlerdi.[13]

Necranlı Hristiyanların mübâheleyi göze alamamaları ve mübâhele yerine uzlaşmayı tercih etmeleri bu yöntemin Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde uygulanmadığını göstermektedir. Bununla birlikte mübâheleye davet her ne kadar, taraflar arasındaki ihtilafı tamamen ortadan kaldırmasa da, Hristiyanların tartışma platformundan çekilmesine neden olmuştur. Çünkü onlar, bir peygamberle lanetleşmenin kendileri aleyhine sonuç doğuracağını biliyorlardı.[14] Böylece Hz. Muhammed (s.a.v.) ve onun sahabesi ile Necrân’dan gelen ve Hristiyanlık inancına sahip insanlar arasındaki var olan teolojik konulardaki tartışma çözüme kavuşturulmuştur. Unutulmamalıdır ki, bir ihtilaf ya da çatışma çözüme kavuşturulduğu zaman, taraflar arasındaki bütün sorunlar ve ayrılıklar giderilmez. Kimi zaman ihtilaf ve buna bağlı olarak anlaşmazlıklar ötelenir, kimi zaman dondurulur, kimi zaman da taraflar kaçınma yöntemini uygulamayı tercih eder. Bazen de anlaşmazlığın esas nedeni devam etmekle birlikte taraflar bir çözüm üzerinde anlaşabilirler. Mübâhele çağrısı da Hz. İsa’nın tabiatına ilişkin iki din mensupları arasındaki ihtilafı tamamen ortadan kaldırmamakla birlikte, düğümlenen tartışmalara bir çözüm olmuş, Hristiyan tarafın Hz. Peygamber ile uzlaşmasına vesile olmuştur.

Tahir İbn Âşûr, mübahâlenin Hristiyanlar tarafından adaleti sağlama yollarından biri olabileceği ihtimalinden bahsetmiştir. Ancak bu konuyla ilgili herhangi bir delil zikretmemiştir (İbn Âşûr, t.y., s. 265).[15] Ancak Buhârî’nin Huzeyfe’den naklettiği rivayette Necrânlılardan Âkıb ile Seyyid’in Hz. Peygamber (s.a.v) ile lanetleşmek istedikleri, daha sonra içlerinden birinin diğerini bundan vazgeçirdiği nakledilmiştir. Necrânlıların lanetleşme istekleri, ihtilafları çözümlemek için müracaat ettikleri kendilerine özgü yöntemlerinden ileri gelebileceği gibi Hz. Peygamber’in (s.a.v) çağrısına icabetten de ileri gelebilir. Birinci ihtimalin doğru olması durumunda bu hadis, İbn Âşûr’un ifade ettiği görüşe delil teşkil edebilir.[16]

Netice olarak denilebilir ki mübâhele, Kur’ân’ın ihtilafların çözümlenmesi hususunda önerdiği bir yöntemdir. Kanaatimize göre vahyin böyle bir yöntemi önermesi, artık bunun İslâmî bir yöntem haline geldiğini gösterir. Bu yöntemin daha sonraki dönemlerde uygulama alanı, tarafları, usulü vb konularda bilgi edinmek ümidiyle Ahkâmu’l-Kur’ân tefsirlerine bakıldığı zaman, müfessirlerin bu âyeti genellikle nesep bakımından ele aldıkları, sebeb-i nüzûl dışında mübâhelenin ayrıntıları hakkında rivayet ve içtihada dair bir bilgi vermedikleri görülmekte, dolayısıyla ahkâm tefsirlerinin bu ümidi karşılamadıkları sonucu ortaya çıkmaktadır.[17] Fıkıh kitaplarında da bu konu müstakil bir başlık altında ele alınıp bir ihtilaf çözümleme yöntemi olarak sunulmamıştır. Oysa “kocanın eşine zina isnadında bulunması ve dört şahit getirememesi sonucunda hanım ile kocanın, hâkim huzurunda şer‘î usulüne uygun olarak dörder defa şehadette bulunduktan sonra kendilerine lanet ve gazap okumaları” (Erdoğan, 1998, s. 260) şeklinde tarif edilen liân veya mülâane isimleri ile bilinen ve özünde mübâhele gibi lanetleşme olan yöntem bütün ayrıntıları ile mezheplere göre şekillenmiştir.

Mübâhele özü itibariyle adaletli olmak için yapılan bir çağrıdır. Bu çağrıyı ancak kendisinin hak üzere olduğuna güvenen kimseler yapabilir (İbn Âşûr, t.y., s. 266). Bundan dolayı olsa gerek mübâhelenin ihtilafların çözümlenmesinde başvurulan bir yöntem olması sadece Kur’ân’ın nüzûl sürecine mahsur kalmamış, aksine İslam tarihi boyunca ihtilafların çözümlenmesinde başvurulan bir yöntem haline gelmiştir. Zaten mübâhele âyeti ve Hz. Peygamber’in (s.a.v) Necrân Hıristiyanlarını mübâheleye davet etmesi, hakkın ortaya çıkmasından sonra yanlış görüşünde ısrar eden muhaliflerin lanetleşmeye davet edilmesinin dinî bir yöntem olduğunu gösterir. Nitekim sahabeden İbn Abbâs câriye için zıhârın olmadığı konusunda dileyen kimse ile mübâhele yapacağını söylemiştir (Beyhakî, 1347, s. 606). İbn Mes‘ûd’un da küçük Nisâ Suresi olarak isimlendirilen Talâk suresindeki iddetle ile ilgili âyetin Bakara Suresi’ndeki âyetten sonra indiğini ifade ettiği, gerekirse bu konuda dileyenlerle mübâhele yapma konusunda meydan okuduğu nakledilmiştir.[18] İbn Abbas ve İbn Mes‘ûd’un mübâhele yöntemi ile meydan okumaları, bu iki sahabinin söz konusu yöntemi, farklı dinlere mensup insanlar arasında görülen ihtilafın çözümünden aynı dine mensup kimseler arasında görülen ihtilafların çözümüne taşıdıkları, böylece bu yönteme bir genişlik kazandırdıkları anlamına gelir.

Mübâhele yöntemine müracaat konusunda meydan okuma sahabe dönemi ile de sınırlı kalmamış, tâbiûn döneminde de devam etmiştir. İmam Evzâî’nin bu yönteme müracaat ettiği rivayet edilmiştir (İbn Hacer, 1407, s. 297).

İslam Siyasi Etiğinde Adaletin Yeri İslam Siyasi Etiğinde Adaletin Yeri

Hadis ilmi başta olmak üzere birçok alanda İslam literatürüne katkıları ile tanınan İbn Hacer el-Askalanî de mübâheleye müracaat eden ve bunu uygulayan âlimlerden biridir. İbn Hacer, hak ortaya çıktıktan sonra bâtıl görüşlerinde direnerek mübâhele yapanların en fazla bir sene yaşadıklarının tecrübeyle sabit olduğunu söylemiştir. Ardından kendisinin de, biriyle mübâhele yaptığını ifade etmiş ve mübâhele yaptığı kişinin lanetleşmeden iki ay sonra öldüğünü zikretmek suretiyle bu tezini güçlendirmeye çalışmıştır (İbn Hacer, 1407, s. 297).

Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde sadece teklif edilen, Necrânlı Hristiyanların cesaret edememesi yüzünden uygulama imkânı bulamayan, bununla birlikte farklı dinlere mensup insanlar arasında görülen ihtilafı çözüme kavuşturan mübâhele, sahâbe ve tâbiûn dönemleri ile daha sonraki zamanlarda Müslümanlar arasında yaşanan görüş ayrılıklarının çözümü noktasında dile getirilen, bazen de uygulanan bir yöntem olmuştur.

Mübâhele Yöntemi ve Günümüz

Ahkâmu’l-Kur’ân ve muazzam fıkıh literatürünün mübâheleyi ayrıntıları ile birlikte ele alıp, farklı dinlere mensup insanların ve aynı dini benimsemiş kimselerin aralarında meydana gelen ihtilafları çözümlemek için müracaat ettikleri bir yol olarak sunma konusunda uygulama koşulları, şartları, devlet eli ile mi yoksa bireysel yolla mı uygulanacağı vb. hususlarda detaylı bilgi içermemeleri bu yöntemin günümüze bakan tarafları hakkında ayrıntılı araştırmaları zorunlu hale getirmektedir. Meselenin sosyolojik, psikolojik ve dînî boyutunun yanı sıra hukûkî ve ahlâkî boyutu da ele alınmak zorundadır. Bununla birlikte bu yöntem yeryüzünün farklı coğrafyalarında yaşayan, çeşitli kültürlerden ve ırklardan gelen bireyler arasında gerçekleşen diyalog faaliyetleri ile birlikte mütalaa edilebilir. Şöyle ki; farklı dinlere mensup, özellikle de İlâhî dinleri benimsemiş insanlar arasında çeşitli teolojik konularda var olan ihtilafın, samimi ve iyi niyetli çabaların bir ürünü olan diyalog ile ele alındığı günümüzde müzâkerelerin bağnazlık, kötü niyet, fanatizm vb. nedenlerden dolayı son İlâhî mesajın istediği şekilde sonuç vermediği ve tarafların ısrarcı yaklaşımlarının arttığı bir sırada mübâhele yöntemi gündeme gelebilir. Unutulmamalıdır ki, ortak tanrı inancından ve diğer müşterek değerlerden yola çıkarak geliştirilen diyalogun temel argümanı, mübâhele âyetinin de yer aldığı Kur’ân pasajı içerisinde yer alan bir başka âyettir.

İslam kaynaklarının bildirdiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine Dönemi’nin sonlarına doğru Habeşistan, Mısır, İran ve Bizans hükümdarlarının da aralarında bulunduğu çevre ülkelerin ve kabilelerin yöneticilerine İslam’a davet mektubu göndermiştir. Bu mektupların bir kısmında farklı dinlere mensup insanlar arasında gerçekleştirilen diyalog faaliyetlerinin en büyük delili olan âyet de yer almıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) hiçbir zaman kendisini peygamberler halkasının dışında görmemiş, getirdiği öğretiler de sürekli biçimde İlâhî mesajın bütünlüğüne vurgu yapmıştır. Bununla birlikte müzakerelerin tıkandığı yerde Allah’ın yönlendirmesi ile kendisine konuk olarak gelen Hristiyanları onlara karşı konukseverlik ve hoşgörüden hiçbir şeyi esirgememekle birlikte mübâhele yöntemine davetten de geri durmamıştır. Dolayısıyla gerek İslam’ı tebliğde gerekse diyalog çalışmalarında şartların oluşması durumunda âyetin ruhuna uygun olarak ve peygamberin sünnetine uyma adına bu yöntem gündeme getirilebilir. Özgüvene ve sarsılmaz iman zemini üzerine yükselen mübâhele teklifi, belki de nüzûl ortamında yaşanan tecrübenin tekrarlanmasına; Kur’ân’ın hak oluşunun bir kez daha tescillenmesine ve amansız muhaliflerin tartışma ortamından çekilmesine vesile olabilir. Aksi takdirde Allah’ın lanetine maruz kalan insanların bir daha iflah olamayacağı son derece açıktır.

Mübâhele yöntemi, kişinin gerçekten içten bir şekilde inandığı tanrının lanetine maruz kalmayı dilemesidir. Mübâhelede tanrı birlikteliğinden çok, kişinin gerçekten samimi biçimde inandığı bir tanrının olması, o tanrıya karşı saygı duyup ondan çekinmesi gerekir. Bu denli güçlü bir inanca sahip olmayan insanların mübâhele yöntemine müracaat etmeleri samimiyetten uzak olduğu gibi, tartışmada haklı çıkmak ve bir takım menfaatleri kolayca elde edebilmek için kötü niyetli insanların başvuracağı bir yol haline de gelir. Bunun doğuracağı toplumsal problemleri önlemek için mutlaka kişilerin inançlarında samimi olduklarına dair kanaatin hâsıl olmasına dikkat edilmesi yerinde olur. İçten ve büyük bir saygı ile bir tanrıya bağlı olan insanlar haksız olduklarına kendi iç dünyalarında şahit oldukları konularda toplumsal, psikolojik, nefsî ve dînî nedenlerden dolayı karşı tarafta yer aldıkları insanlar ile mübâheleye yeltenip böylesine derin bir saygı ile bağlandıkları tanrının lanetine maruz kalmayı dilemeleri oldukça zordur. Bu da ihtilafların bir şekilde çözümlenmesine katkı sağlayacaktır.

Sonuç

Yeryüzünde insan hayatının başlaması ile birlikte “Bir kişinin söz ve davranışlarında diğer kimselerden farklı bir yol izlemesi.” şeklinde tarif edilen çeşitli nedenlere göre, farklı alanlarda, değişik boyutlarda ortaya çıkan ihtilaf, dinler ve düşünceler tarafından çözüme kavuşturulmak istenmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de de bir yandan ihtilafı çözümleme noktasında takip edilmesi gereken temel prensipler verilirken bir yandan da özel çözüm yollarına temas edilmiştir. Farklı dinlere mensup insanlar arasında ihtilafı çözümlemek için gündeme gelen mübâhele de bu yöntemler içinde yer almaktadır.

Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında tanrının varlığı, ahiret hayatı vb. konularda bir birliktelik olsa da bunların ayrıntılarında ve diğer bazı teolojik konularda, özellikle de Hz. İsa’nın tabiatına ilişkin meselelerde ihtilaflar vardır. Hz. Muhammed (s.a.v.) döneminde taraflar arasındaki ihtilafın çözümlenmesi için Kur’ân tarafından mübâhele önerilmiştir. Mübâhelenin Yahudiler veya müşrikler hakkında olduğunu ifade eden rivayet ve görüşlerin aksine, bu çözüm yolunun Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında meydana gelen tartışmaları çözümlemek için önerildiği görüşü ön plana çıkmaktadır. Diğer ihtimaller de mübâhelenin farklı dinlere mensup olan insanlar arasındaki ihtilafı çözümleme özelliğine zarar vermez. Ancak tarihi veriler bunun Medine döneminde Müslümanlar ile Necrân Hristiyanları arasında gündeme geldiğini göstermektedir.

Necrân Hristiyanları ile ilgili rivayetler, bu bölgeden Hz. Muhammed’e (s.a.v.) hem Mekke döneminde hem de Medine döneminde heyet geldiğini göstermektedir. Mekke döneminde gelen heyet, ilahî hakikatleri araştırmak üzere gelmiş ve Müslüman olarak kendi topraklarına dönmüştür.

Medine döneminde gelen heyet ise Hz. Muhammed (s.a.v.) ile tartışmaya girmiştir. Bilindiği üzere İslam dini ile Hristiyanlık arasında bir takım temel dînî konularda özellikle de Hz. İsa’nın tabiatı konusunda fark vardır. Kur’ân’ın inmeye devam ettiği dönemde Arap yarımadasının güneyinde yer alan Necrân bölgesinde yaşayan Hristiyanlar Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mektubu üzerine aralarında siyaset, din ve ekonomi bakımından lider kabul edilen kimselerin de bulunduğu altmış kişilik bir heyeti Medine’ye göndermiştir. Gelen heyet Müslümanlar tarafından Medine’de ağırlanmış, Mescid-i Nebevî’de kendi inanışlarına göre ibadet yapmalarına izin verilmek suretiyle büyük bir hoşgörüye mazhar olmuştur. Heyet ile Hz. Peygamber (s.a.v.) arasında ilahiyat konularında; Hz. İsa’nın tabiatı, yaratılışı ve babası vb. konularda tartışma meydana gelmiş, tartışmanın düğümlenmesi üzerine de İlâhî bir çözüm yolu olarak mübâhele âyeti inmiştir.

Mübâhelenin eski bir Arap âdeti olma ihtimali bulunduğu gibi Tâhir İbn Âşûr’un da ifade ettiği gibi ihtilafları çözümleme konusunda başvurulan bir Hristiyan âdeti de olabilir. Ancak bu yöntemin Kur’ân’da yer alması ve Hz. Peygamber’e (s.a.v.) uygulanmasının emredilmesi Müslümanlar açısından meşru bir yol olması için yeterlidir. Ancak bu yöntem bir ihtilaf çözümleme yolu olan liân gibi ayrıntılı biçimde fıkıh kitaplarında ve ahkâm tefsirlerinde ele alınmamıştır. Bununla birlikte sahabe ve tâbiûn dönemleri dâhil İslam tarihinde bu yönteme müracaat edilmiştir.

Sahabenin İslami konularda mübâhele konusunda meydan okuması farklı din mensupları arasında meydana gelen ihtilafın çözümü noktasında önerilen mübâhelenin müminler tarafından Müslümanlar arasında meydana gelen ihtilafların çözümlenmesinde kullanılabileceğini göstermektedir. Hâsılı mübâhele, farklı dinlere mensup insanlar ile aynı dine mensup insanlar arasında dînî konularda meydana gelen ihtilafın tartışma ile aşılamaması durumunda çözüme kavuşturulması için müracaat edilen bir yöntemdir.

- - - - - - - - - -


[1] (Asım Efendi, 1304, s. 570-572; Cevherî, 1990, s. 1353-1358; İbn Abbâd, 1994, s. 345-350; İbn Manzûr, t.y., s. 82-92; Kermî, 1991, s. 661; Zebîdî, 1994, s. 184-202; ).
[2] (Bakara2/176)
[3] (Fâtır 35/27).
[4] (Âlûsî, 1994, s. 415; Avvâme, 1997, s. 8; Bedr, 2002, s. 361; Cemâl Fâruk, 1998, s. 569; Fîrûzâbâdî, 1996, s. 562; Halebî, 1993, s. 603; İsfehânî, 1992, s. 294; Mecdî, 2005, s. 1880; Tantâvî, 1998, s. 161)
[5] (Âl-i İmrân 3/61)
[6] Yemen, Havrân, Kûfe ve Bahreyn’de Necrân adında şehirler vardır (bk. Hamevî, t.y., s. 308-313). Ancak burada Yemen’deki Necrân şehri kastedilmiştir (bk. Yazır, t.y, s. 1015; Karaman, Çağrıcı, Dönmez ve Gümüş, 2003, s. 325).
[7] (Çetiner, 2002, s. 136- 140; İbn Ebî Hâtim, 1998, s. 627-628; Hâzin, 1995, s. 254; Hûd İbn Muhakkem, 1990, s.
288; İbn Kesîr, 1997, s. 49-55; Kurtubî, 1993, s. 4; Mukâtil, 1989, s. 179-181; Râzî, 1990, s.
134; Semerkandî, 1993, s. 274-275; Suyûtî, 1990, s. 58; Taberî, 1988, s. 299-300; Tabersî, t.y., s. 99-100; Zemahşerî, 1995, s. 261-263).
[8] (Derveze, 2000, s. 159; Suyûtî, 1993, s. 233 Taberî, 1988, s. 301).
[9] (Ateş, 1995, s. 451).
[10] (İbn Hişâm, 1411, s. 236; Şâmî, t.y., s. 421; İbn Seyyidi’n-nâs, t. y., s. 169)
[11] (Âl-i İmrân, 3/61).
[12] (İbn Kesîr, 1997, s. 52, Buhârî, t.y., “Âhâd”, 1, “Fadâilu’s-sahâbe”, 21, “el-Mağâzî”, 72; Tirmizî, t.y., “Menâkıb”, 32).
[13] (Çetiner, 2002, s. 136-140; İbn Âşûr, t.y., s. 266).
[14] Bu âyetin Yahudiler hakkında nâzil olduğunu gösteren rivayette de, bir Yahudi genç Hz. Peygamber’le (s.a.v) mübâhele yapmak isteyenlere “yazıklar olsun size, daha dün domuz ve maymuna döndürülen kardeşlerinizin başına gelenleri bilmiyor musunuz, onunla lanetleşmeyin” diyerek onlara mani olmuştur. bk. Taberî, 1988, s. 301; Suyûtî, 1993, s. 233.
[15] Ancak Buhârî’nin Huzeyfe’den naklettiği rivayette Necrânlılardan Âkıb ile Seyyid’in Hz. Peygamber (s.a.v) ile lanetleşmek istedikleri, daha sonra içlerinden birinin diğerini bundan vazgeçirdiği nakledilmiştir. Necrânlıların lanetleşme istekleri, ihtilafları çözümlemek için müracaat ettikleri kendilerine özgü yöntemlerinden ileri gelebileceği gibi Hz. Peygamber’in (s.a.v) çağrısına icabetten de ileri gelebilir. Birinci ihtimalin doğru olması durumunda bu hadis, İbn Âşûr’un ifade ettiği görüşe delil teşkil edebilir (Buhârî, t.y., «Mağâzî», 72; Ayrıca bk. İbn Hacer, 1407, s. 298).
[16]  (Buhârî, t.y., “Mağâzî”, 72; Ayrıca bk. İbn Hacer, 1991, s. 298).
[17] (Cessâs, 1993, s. 22-24; İbn Arabî, 2005, s. 299; Kiyâ, 2004, s. 17).
[18] (Ebu’s-Suûd, 1994, s. 262; Nîsâbûrî, 1996, s. 315)

Editör: Hasan Bedel