.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Şehit Murtaza Mutahhari


 

İbadet ve dua, insan benliğinin en köklü ve en kadim tecellilerinden birisidir, ve onun varlığının en asil boyutlarından birisini teşkil etmektedir. İnsanların geriye bıraktığı eserlerde yapılan incelemeler ve tahkikler şunu ortaya koymuştur ki İnsanın var olduğu her zaman ve zeminde, ibadet ve dua/yöneliş vardır. Yegane farklılık Mabudun tabiatı ve ibadetin şeklidir.


İbadetlerin niteliği açısından, zikir ve dualar eşliğinde yapılan danslardan, düzenli ictimaî hareketlerden tutun da en yüksek tevazu ve huşu, en yüksek zikirler ve övgülere varıncaya kadar ibadetler farklılık göstermiştir. Mabudun niteliği açısından ise; taştan odundan tutun da ezeli, ebedî, mekandan ve zamandan münezzeh olan Zat-ı Mukaddese kadar mabudlar birbirinden farklılık göstermediler.


Peygamberler ibadet etmeyi kendi kafalarından icad etmediler. Aksine onlar nasıl ibadet edilmesi gerektiğini, bir diğer ifadeyle ibadetin düzenini ve amellerini insanlara öğrettiler. Ayrıca ibadeti tamamlayan unsur olan tek bir Mabuda tapınma dışındaki diğer ibadetleri nehy ettiler.


Dinler Tarihi sahasında uzman olan bazı kimselerin açıklamalarına ve dinin kesin hakikatlerine göre insanlar başlangıçta muvahhid idiler ve Hakikî Rabblerine ibadet etmekteydiler. Yıldıza, aya ve insana ibadet etmek gibi şeyler ancak sonradan ortaya çıkan sapmalardır. Bir diğer ifadeyle insan puta, insana veya başka bir varlığa ibadet etmekle tapınmaya başlamış değildir. Yani insanlar medeniyetin tedricî olarak ilerlemesiyle tevhide ulaşmış değillerdir. Bazen dinî bilinç/şuur olarak ifade edilen ibadet duygusu bütün insanlarda mevcuttur.


Erich Fromm’un ‘İnsan, canlılara, ağaçlara, kıymetli putlara veya değerli taşlara ya da gözlerle idrak edilemeyen bir ilaha ya da şeytanî bir komutana tapabilir. Bazen de insan atalarına, milletine, bağlı bulunduğu sosyal sınıfa, mala veya başarıya tapabilir. Bazen de insan dinî inançlarını dinî olmayan inançlarından ayırt edebilme kudretine sahiptir. Aksi de mümkündür. Burada önemli olan kişinin dinî inancının olup olmaması değildir. Asıl önemli olan hangi dini benimsediğidir’ sözlerini aktarmıştık.


İkbal ise William James’den şu cümleleri aktarır:  İnsan taşıdığı zatî ve amelî duyguların yanı sıra sosyal duyguları da barındırır.  Bu durumda İnsan  ulaşmak istediği şeye düşünce dünyasıyla (batınî düşüncesiyle) ulaşabilir. İnsanların çoğu arızî bir şekilde veya devamlı olarak gönüllerinde buna yönelirler.Dua etmenin nedeni de tam burada ortaya çıkmaktadır. Dahası dünyanın en değersiz insanı bile bu yüce bilinç sayesinde kendisini değerli ve gerçek varlık olarak hisseder.


William James, bütün insanlarda bulunan bu duygunun kapsamlılığı hakkında da şöyle der: İnsanlar, kendi varlıklarında bulunan içsel gözetim duygusunun etkisiyle birbirlerinden etkilenmekte farklılık göstermektedirler. Kimine göre bu nokta kendini tanımanın ana bölümünü oluşturmaktadır. Bu niteliği taşıyanların geneli daha dindar olmaktadır. Fakat bundan tamamen yoksun olduğunu söyleyenlerin gerçekten kendilerini yanılttıklarına ve aslında bir dereceye kadar dindar olduklarına inanıyorum.


Pehlivanlardan, bilginlerden veya din adamlarından efsanevi kahramanlar yaratmak, insanın derinliklerinde bulunan takdis duygusundan kaynaklanmaktadır ki, insan bununla, öveceği ve yücelteceği bir varlığı kendisi için meydana getirmek ister.  Onu, olağan üstü bir aşkla ve coşkuyla övmek ve ululaştırmak ister. İnsan oğlunun mübalağalı kutsallaştırma ve yüceltmeleri günümüzde, partici veya millî kahramanlar; bir partiye tapınma nutukları, izlenen yol, bayrak, vatan ve bunların yolunda fedakarlığa meyil duygusu vs; yukarıda ettiğimiz duygunun bir sonucudur.


Dua kendisinde noksanlık ve eksikliğin olmadığı kemale, çirkinliği olmayan cemale doğru hissedilen içgüdüsel bir duygudur. Her ne şekilde olursa olsun yaratılmışlara kulluk etmek bu yakarış ve münacat duygusunun asıl mecrasından sapmasının bir sonucudur. İnsan ibadet halindeyken sınırlı varlığından sıyrılmak, kendisinde eksiklik, son ve zevalin bulunmadığı hakikate ulaşmak ister.


Asrımızın büyük bilgini Einstein’ın dediği gibi bu durumda kişi beşeri arzuların ve uygulamaların basitliğini idrak eder. Tabiatta ve zihinde cereyan eden, tüm şeylerin ve yaygın olan fenomenlerin arkasında tecelli eden büyük ve yüce bir varlığı hisseder.


İkbal şöyle der: Münacat hayatın onca büyüklüğü içinde, küçücük bir parça olan naçiz varlığımızın kendi yerini anlayabilmesi için gerekli olan geleneksel ve hayatî bir gereksinimdir. İbadet insanın imkân ve rağbetinin bir göstergesidir. Yani maddî sınırlardan azade olma imkânı, daha yüce ve daha geniş ufuklara ulaşma rağbeti ve arzusu. Bu arzu insanın hususiyetlerindendir.

 

 İbadet İnsanın Fıtratındandır


Tevhid mesajı Kuran’ın esas mesajıdır ve bu mesaj diğer mesajların tümünün merkezinde bulunmaktadır. Tevhid mesajı sadece Peygamberlerin sonuncusuna mahsus değil, bu mesaj bütün peygamberlerin risaletlerinin başında gelir.


Kur’an-ı Kerim perspektifinden ele alınan konu şudur: O ilk aşamada insanlara ibadet edin der ve ardından da şunu ekler; ibadet ettiğiniz yegâne varlık Allah olmalıdır. İnsanın ibadetsiz yaşaması mümkün değildir. İnsanların tümü şu veya bu şekilde ibadet ederler. İbadet etmek, insanın fıtrî ve zatî güdülerinden birisidir.  Yani, insan fıtri olarak bir şeyi takdis ve tenzih etmeye ve takdis ettiği şeye yakınlaşmaya meyillidir.


Böyle bir eğilim bütün insanlarda mevcuttur, materyalistler bile ibadet ederler. Karl Marks şöyle demiştir: Ben insanı, insandan başkasına ibadet etmekten kurtarıp kendi benliğine ibadet etmesini amaçlıyorum. O da insanın bir şeye ibadet etmek zorunda olduğunu idrak etmiş ama, mabudun insan olması gerektiğini ileri sürmüştür.


Kur'an'ın mesajı şudur: Ey insan, kendi rabbine, kendi Allah'ına ve senin yetkini elinde tutan varlığa ibadet et. O öyle bir yetki sahibidir ki bütün varlık âlemi onun iradesine bağlıdır, eğer bir lahza onları kendi başına bırakırsa her şey birbirine girer  ve düzen bozulur.

‘O, sizi ve sizden öncekileri yaratandır.’

(Bakara 21)



 İbadet Marifetin Aynasıdır.


Marifetullah, Vahid ve ehad olan Allah Teâlâ’yı en kâmil zat olarak kabul etmek, en kâmil sıfatları O’na özgü kılmak, bütün kusurlardan münezzeh olduğuna ve O’nun âlemle bağının olduğuna inanmaktır. Âlem de O’nun rahman oluşunun ve merhametinin feyzidir. Bizde fışkıran karşılık verme fiiline ibadet denilir.


İbadet, insanın yaratıcısına karşı duyduğu huzu, övgü ve hamd bağının bir türüdür. Alakanın bu türü kişinin Rabbiyle ikametinde görülür ve başkası için söz konusu değildir. Hatta Allah’tan başkasına kullanımı doğru da değildir caiz de… O’nu tanımak; Varlık âlemini yaratan, onun yegâne maliki, her şeyin rabbi olduğunu bilmek ve dolayısıyla Ona kullukta hiçbir şeyi ortak koşmamak demektir. Kur’anı Kerim ibadetin Allah Teâlâ’ya özgü olmasına vurgu yapmaktadır. Zira Kur'anı Kerim’e göre Allah’a ortak koşmaktan daha büyük bir günah söz konusu değildir. Allah Teâlâ’ya özgü kılınan bu ibadetin mahiyet ve keyfiyetini mülahaza edelim. İnsana yaraşan bu tür bir bağı sadece Allah Teâlâ ile kurmaktır.