.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Bismillahirrahmanirrahim

Hz. İbrahim, Hz. İsmail Ve Kurbanlık Olayı[1]

Birkaç gündür, sosyal medyada Kurban Bayramı münasebetiyle Hz. İbrahim’in (a.s) Kurban öyküsü tartışılmaktadır. Ve maalesef ne bu konudaki Kur’an ayetlerinden ve bu ayetlere getirilen delilli tefsirlerden haberi olan, ne de konuyla ilgili kaynaklarımızda geçen hadislerden haberi olan birçok kimse kafasına göre ve indi yorumlarla olaya yaklaşmakta ve kafasında kurduğu fikri düzene aykırı bulduğu için ayetlerin ve buna bağlı olarak birçok hadisin beyan ettiği gerçekleri inkâr yoluna gitmekte, hatta bazıları bunu Yahudilikten Müslümanlar arasına sızdığını iddia edecek kadar ileri gitmektedir.

Özellikle Allah’ı, Peygamberleri ve kısacası dini ilgilendiren konularda indi ve delilsiz konuşmaktan, ahkam kesmekten daha büyük bir musibet ve insanın imanı ve ahireti için daha tehlikeli bir durum yoktur.

Önce kat’i bir tespiti yapıp sonra konuyla ilgili açıklama ve görüşlere geçelim. Olayın değerlendirilmesi ve yorumlanma şeklinde farklı görüşler olsa da olayın aslının vukuu konusunda hiçbir ihtilaf söz konusu değildir. Yani Hz. İbrahim’in bir rüya görmesi ve uyandıktan sonra, rüyada gördüğünü oğlu İsmail’e anlatması, onun verdiği teslimiyet ve rıza cevabından sonra kurban işlemini gerçekleştirme yönünde hareket etmesi, ama bilahare Allah-u Teala’nın Hz. İbrahim’e “Sen rüyada sana verilmek istenen mesajı doğruladın. Yani Hakk’a teslimiyet ve rızanı ve onun muhabbetini her şeyin üstünde tuttuğunu, hiçbir şeyin muhabbetini ona alternatif olarak görmediğini gösterdin.” şeklindeki yeni bir vahyetmesi ve İsmail’in yerine Zibh-i Azim’i fidye olarak belirlemesi…”

Dolayısıyla Ehlibeyt mektebine mensup hiçbir muteber müfessir veya alim bu olaya yönelik “sembolik” ya da “Yahudi Hikayesi” gibi basit ve ilmi olmaktan uzak, çocukça değerlendirmeler yapmamıştır. Ama bu asli unsurları kabul etmekle birlikte bunlar üzerinde yorumlama ve değerlendirme yaparken bazı farklı görüşler ortaya çıkmıştır ki bunlardan birkaçını aktarmakla yetineceğiz:

1- Allah-u Teala’nın emri imtihani bir emirdi ve kesmenin aslına yönelik değil, ön hazırlıklarına yönelikti. Ama imtihan gerçekleşsin diye, emir bu şekilde Hz. İbrahim’e yansıtılmamış, öyle bir şekilde gösterilmişti ki Hz. İbrahim ondan gerçek “ZİBH”i, yani kurban kesmeyi anlamıştı.

Bu görüş bazı açılardan konuyla alakalı bazı sorunları çözse de başka bir sorunu beraberinde getirmektedir. O da şudur ki Hz. İbrahim bir Peygamber olarak vahyi yanlış telakki etmiş duruma düşer ki Peygamberlerde böyle bir ihtimal söz konusu değildir. Çünkü bir yerde bile vahyi yanlış telakki edenin, başka yerlerde de yanlış telakki etme ihtimali doğar ve bu da nübüvvet ve masumiyet müessesinin temelini sarsar.

Ayetullah Misbah buna şöyle cevap vermektedir: Eğer desek ki “Allah-u Teala Peygamberine bir şeyi anlatmak istiyordu, ama o Allah’ın muradını yanlış anladı.” bu, elbette doğru olmaz ve masumiyet ilkesiyle bağdaşmaz. Ama eğer dersek ki Allah-u Teala’nın maksadı vahiy yoluyla Hz. İbrahim’i harekete geçirmekti ve Hz. İbrahim de bu görevi anladı ve harekete geçti. Ama bunun dışında bu hareket ve ön hazırlıklar, kurban işleminin gerçekleşeceği yönünde Hz. İbrahim’in şahsında bir tasavvur oluşturdu ve bundan dolayı ikinci İlahi vahiy gelinceye kadar ciddiyetle gerçek kurban eylemini gerçekleştirme yönünde hareket etti.” Bunu söylemenin bir sakıncası olmaz. Zira vahyin ve görevin telakkisi dışında kalan bu kadarcık bir tasavvur, masumiyete aykırı bir durum değildir.

Bu açıklama da sorunu tam olarak çözmeye yeterli değildir maalesef. Zira ayette geçen “Açık imtihan” ifadesiyle bağdaşmamaktadır. Çünkü bu ifadenin ve imtihanın hakkının eda edilmesi, ancak İbrahim’in zibhi (kurban kesmeyi) İlahi vahyin ve emrin bir parçası olarak görmesiyle mümkündür. İlahi emrin sadece hareket etmeye ve ön hazırlıkları gerçekleştirmeye yönelik olması “BELAY-I MÜBİN” ifadesinin hakkını vermeye yeterli değildir.

Birliğin Nedeni ve Başarının Sırrı Olarak Matem Birliğin Nedeni ve Başarının Sırrı Olarak Matem

2- Allah-u Teala’nın suçsuz bir kimsenin öldürülmesine emretmesi veya emredilen kimsenin bu fiili gerçekleştirmesi, haram olan zulüm babından değildir. Zira zulüm insanın malik olmadığı ve hiçbir tasarruf hakkının bulunmadığı bir konuda tasarruf etmesi veya tasarruf edilmesine emretmesidir. Dolayısıyla bizler hatta kendi hakkımızda dahi o türden bir tasarruf hakkına sahip değiliz, çünkü kendimizin bile hakiki anlamda maliki değiliz; bu yüzden de intihar haramdır. Ama her şeyin hakiki maliki olan Allah (c.c) için böyle bir şey söz konusu değildir. Dolayısıyla canları veren ve onların sahibi olan kimse bir maslahattan dolayı o canın alınmasını emrediyorsa, burada buna zulüm veya kötü bir fiil diyemeyiz. Bu da bir başka görüş.

Bu görüş de ilk bakışta sorunun çözülmesine yardımcı olan bir görüş olarak görünse de bunun da başka bir sıkıntı doğurduğunu söyleyebiliriz. O da şudur ki Ehlibeyt Mektebi “Hüsn (iyilik/güzellik) ve Kubh (kötülük/çirkinlik) konularının akli ve zati olduğu kanaatindedir. Yani şeriatten önce insanın aklı iyiliğin iyiliğine ve kötülüğün kötülüğüne hükmetmektedir. Ama Eş’ariler bunun akli değil, şer’i olduğuna iddia etmektedirler. Yani faraza Allah İmam Hüseyin’i cehenneme ve Yezid’i cennete götürse buna biz aklımıza dayanarak kötü diyemeyiz. ‘Eğer Allah bunu yaparsa demek ki iyidir.’ dememiz lazım diyorlar.

Buradan hareketle eğer “Allah günahsız da olsa bir kimsenin öldürülmesine emrederse, buna biz zulüm ve kötülük diyemeyiz. Çünkü malik odur ve istediğini yapar.” dediğimizde bunun Eş’arilerin dediğiyle ne farkı kalır? O zaman hüsn ve kubhün akli ve zati olduğu ilkesinden feragat etmemiz gerekir.

Aslında bu sorun birinci görüş hakkında da bir açıdan geçerlidir. Zira emrin imtihani bir emir olduğunu söylediğimizde gerçi emrin faaili (Allah-u Teala) açısından sorun kalkar. Çünkü artık aklen de kötü olan bir fiile emir söz konusu değildir. Ama emrin kâbili (Hz. İbrahim) açısından bu sorun yerinde duruyor. Çünkü aklen kabih olan bir fiili (günahsız birisini öldürmeyi) bir Peygamber olan Hz. İbrahim’in kabullenişinin aklen kabihliğini bertaraf edecek başka bir makul gerekçe orta yoktur.

3- Burada üçüncü bir görüş ve yorum daha vardır ki olaya irfani açıdan yaklaşmakta ve onu fıkıh ve hukuk dairesinin dışına çıkararak değerlendirmektedir. Ve bizce yukarıdaki sorunların hiç birisini beraberinde getirmemekle beraber ayetlerdeki ifadelere de ters düşen bir yanı söz konusu değildir. Bu görüş İmam Humeyni rıdvanullahi Teala aleyh’e aittir.

İmam, Fusûsü’l-Hikem Şerhi’ne yazdığı haşiyesinde olaya özetle şöyle yaklaşmaktadır:

“Gördüğü sadık rüyada Hz. İbrahim’e bir gerçeklik gösterildi. O da şuydu: “Ey İbrahim, sen tevhid, ubudiyyet ve kulluk açısından öyle bir makama ulaşmışsın ki artık Hakk’a olan taalluk ve bağlılığının dışında senin için belirleyici hiçbir taalluk söz konusu değildir. Öyle ki bu yolda her şeyinden, hatta en değerli varlığın olan ve yıllar sonra Allah’tan isteyip aldığın evladını bile gözünü kırpmadan kurban edebilecek durumdasın! Yani sen halis kulluğa, ubudiyyet-i mahzaya ulaşmışsın.” Yani ortada bir emir ve bu emrin icrası diye bir şey söz konusu değildir. Bir hakikatin, yani İbrahim’in kulluk ve ubudiyet hakikatinin misali bir kalıpta gösterilişi söz konuşur.

İmam aynı kitabın bir başka haşiyesinde olayı şöyle tamamlıyor: “Hz. İbrahim (a.s) uykudan uyandığında normalde gördüğü rüyayı tabir etmesi gerekirken, Hakk’a olan şiddetli muhabbet, aşk ve meftunluğu ve Cemalullah’a gark oluşu bu tabire engel oldu ve rüyada bu şekilde bir temessüle şahit olunca, nefsinde meydana gelen o aşk, muhabbet ve ubudiyyet heyecanı ve şevki onu gördüğünü gerçekleştirmeye yöneltti.”

Bu sefer Allah-u Teala Halil’ine vahyederek, sen rüyada sana temessül ettirilen ubudiyyet hakikatini amelen de tasdik etmiş oldun ve gösterdin.

Gördüğünüz gibi bu görüşte, ortada bir emir söz konusu değil. Dolayısıyla yukarıdaki görüşlerde söz konusu olan kötülüğe emir de söz konusu olmuş olsun. Hz. İbrahim tarafından da ona gösterilen ubudiyyet makamının temessüli hali onu adeta sermest ederek bu ruh hali ona rüyasını tabir etme fırsatı bile vermiyor. Yani kısacası burada olay şeriat hükmü değildir. Şeriat hükmüne göre kural yerindedir ve günahsız birisini öldürmek haramdır ve istisnası yoktur.

Ama İbrahim’in durumu farklıdır ve onun bu durumuna şeriat penceresinden değil, irfan, ubudiyet ve aşk penceresinden bakmamız lazım. Böyle olunca da ona yöneltilebilecek bir eleştiri de kalmaz. Ama bu ruh halini bizim gibilerin idraki elbette zor hatta imkansızdır. Ancak bizim idrakten aciz oluşumuz, onun gerçekliğine bir zarar vermez. Emirü’l-Müminin Ali’nin (a.s) namazda ayağından okun çıkarılması ve bunu hissetmeyişini bizim gibilerin idrak etmesi ne kadar mümkünse Hz. İbrah’im’in ruh halini idrak etmemiz de o kadar mümkün olur.

Ayrıca bunun imtihan boyutu da açıktır. Zira Allah’ın imtihana ihtiyacı yoktur. O her şeyden haberdardır; imtihan, imtihan edilen kimsenin durumunun onun kendisi için ortaya çıkması içindir. Hz. İbrahim’in ubudiyet, rıza ve teslimiyet makamının böylesi bir temessül ile ona gösterilmesi ve onun da bunu büyük bir aşk ve şevkle doğrularcasına bekletmeden yerine getirme girişiminde bulunması, bunun yanında oğlu İsmail’in de aynı teslimiyet ve rızayı ortaya koyması bu açık imtihandan yüzlerinin akıyla çıktıklarının göstergesidir.

Selam olsun kulluğun, teslimiyet ve rızanın, muhabbet ve aşkın zirvesini feth eden İbrahimlere, İsmaillere ve onların neslinden Al-i İbrahim’in seçilmiş, muvahhit, pak ve aşık evlatlarına… Özellikle aşıkların İmamı, Zibh-i Azim olan Hz. Hüseyin’e ve onun ulvi ve İlahi hedefleri uğruna her şeylerini feda eden sadık ve aşık yarenine, Aşura Minasının kurbanlarına…


[1]- Bu yazıda en çok Üstad Muhammed Suruş Mahallati’nin bir makalesinden yararlanılmıştır.

Editör: Hasan Bedel