İki Âlim ve Hikâyeleri İki Âlim ve Hikâyeleri
 
.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Lokman ÖZTÜRK

بِسْمِ اللهِ الْرَّحمَنِ الْرَّحِيمِ

وَ لِلّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ مَنِ اسْتَطَاعَ إِلَيْهِ سَبِيلاً

Bismillâhirrahmânirrahîm
 

“Yoluna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”[1]



Hac mevsiminin başlamasıyla binlerce Müslüman, yakınlarıyla birlikte büyük bir heyecan yaşamaktadır. Bu heyecan mukaddes yolculuğun yaklaştığının habercisidir.



Hac, İslâm’ın temel esaslarından biri olup, imkânı olan Müslümanların Kâbe’yi ve civarındaki kutsal yerleri, belirli vakitlerde usulüne uygun olarak ziyaret etmesi ve belli dinî görevleri yerine getirmesidir. Şartlarını taşıyan her Müslüman’ın ömründe bir defa haccetmesi farzdır. Yüce Allah, Kur’ân‐ı Kerîm’de; “Yoluna gücü yetenlerin haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.”  buyurmaktadır.

 


Hac; dilleri, kültürleri, renkleri, ırkları, ülkeleri, sosyal ve ekonomik durumları farklı, ancak hedefleri bir olan milyonlarca Müslümanın ilahî aşkla bir araya gelmesi, birlikte Allah’a yönelmesidir. Hac; Hz. Âdem’den itibaren peygamberlerin ve Hz. İbrahim’in hatırasını benliğimizde yaşamaktır. İlahî vahyin beşiğini, Hz. Peygamberin tebliğini ve tevhîd mücadelesini yakından tanımak, tarihle bütünleşmek, bir buçuk milyarlık İslâm dünyasından, bu topraklara davet edilen sınırlı sayıdaki temsilciden biri olmanın hazzını ve sorumluluğunu omuzlarımızda hissetmektir..



Hac; dünyanın dört bir tarafından gelen mü’minlerin birbiriyle tanışmaları, kaynaşmaları ve dertlerini paylaşmalarıdır. Hac, iman ve ibadet bilincinin derinleştiği, din kardeşliğinin duygu ve davranışlara yansıdığı, İslâm dinine mensup olmanın gurur ve heyecanının, sabır ve hoşgörünün, yalnızlığın, mahşer duygusunun iç içe yaşandığı müstesna bir zamandır. Hac, bir Müslüman’ın, malını Allah rızası için feda edebileceğini gösteren büyük bir kulluk göstergesidir.




Günlük elbiselerini çıkararak ihrama giren bir mü’min, dünyanın geçici olduğunu, makam, mevki gibi bütün varlığını burada bırakacağını, ahirete sadece kefenle gideceğini yaşayarak anlar. Manevî duyguları doruk noktasına ulaşır. Diğer bütün mü’minlerle birlikte, hep bir ağızdan; 

 

“Lebbeyk, Allahümme lebbeyk!”

 

“Buyur Allah’ım! Emrine amadeyim. Allah’ım! Senin eşin ve benzerin yoktur. Emret Allah’ım! Her türlü övgü, sana mahsustur. Nimet de senin, mülk de senin. Senin eşin ve benzerin yoktur.” diyerek Telbiyeyi okur. Yüce Rabb’inden af ve mağfiret diler. Aynı şekilde Kâbe’yi tavaf ederken, Arafat’ta vakfe yaparken kendisi, aile fertleri ve bütün Müslümanlar için dua eder. İşte bu coşku ve heyecanla gözlerden akan yaşlar, günahlara keffaret, ruhlara şifa olur.



Hac ibadeti, bize yeni bir kulluk şuuru kazandırıp hayatımızda yeni ve güzel bir sayfa açmalıdır. Hayatında sadece bir kez hacca gidebilen Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular: “Makbul haccın  karşılığı ancak cennettir.” Bu büyük ödülü, yaptığımız haccın sayısı değil, sadece bir defa yapmış olsak bile, Allah katındaki değeri kazandıracaktır.



Hacca, başkalarının kusurlarını değil, kendi kusurlarımızı görmek ve düzeltmek için gideceğiz. Orası, başkasından değil, kendimizden şikâyet etme; tövbe, istiğfar ve dua etme yeridir. Hac, asla sıradan bir yolculuk, turistik bir olay gibi düşünülmemelidir. O bir ibadettir, mânevî bir arınma ve yükseliştir. İnsanın, mümkün olduğunca maddî, bedensel ve dünyevî heveslerini geride bırakarak, kalbinden atarak, asıl hedefine kilitlenmesidir.



Yazımızı Peygamber Efendimizin şu hadîs‐i şerîfiyle bitiriyoruz:

“Kim Allah için hacceder, kötü söz ve davranışlardan sakınırsa (kul hakları hariç), annesinden doğduğu gün gibi (temiz ve günahlarından arınmış olarak evine) döner.”


[1] Âl‐i İmrân / 97

Editör: Hasan Bedel