Ehlader Araştırma Bölümü

“Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme. Çünkü Allah kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez. Yürüyüşünde dengeli ol ve sesini alçalt. Doğrusu seslerin en çirkini eşeklerin sesidir.”[1]

Tevazu, en beğenilir ahlakî faziletlerden biridir. Buna rağmen eğer tevazuda had aşılırsa, yağcılık ve yalakalık olarak en kötü sıfatlara dönüşür.Aynı şekilde ağır başlılık da ahlakî faziletlerden biridir. Eğer itinasızlık, böbürlenme ve başkalarının haklarını hiçe sayma rengine girerse, en kötü sıfatlardan biri olan tekebbür ve kendini beğenme olarak kendini gösterir. Bazen tevazuyla yalakalık, ağırbaşlılıkla da tekebbür karışabilir. O yüzden toplumdaki yalakalar, davranışlarını aklayabilmek için tevazu kisvesine sığınmaktadırlar. Kibirli kimseler de çirkin davranışlarını, böbürlenmelerini ve itinasızlıklarını ağırbaşlılık kisvesiyle aklamaya çalışmaktadır. Oysa bunların her biri, asla diğeriyle karışmayacak bir konumdadır.

Tevazu

Tevazu; hakka teslim olmak, insanlara karşı saygılı olmak, kendini olduğun gibi göstermek ve başkalarının haklarını tanımaktır ve bunların tamamı ise istikrarlı bir ruhtan ve iç huzurundan kaynaklanan şeylerdir ki, kişiliği kemale ermiş ve tamamlanması için büyüklenmeye ve böbürlenmeye ihtiyacı olmayan bir şahsiyetin .göstergesidir. 

Yalakalık

Bir kimseyi olduğundan fazla övmeye denir. Maddi menfaatlerine ulaşabilmek için bir şahsiyetin dalkavukluğunu yapmak, yalakalığın bir örneğidir. Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Layık olduğundan fazla övmek, yalakalıktır. Layık olduğundan az övmek ise beyanda zayıflık veya hasettir.”[2]

Yalaka kimseler genellikle kişiliksiz ve iradesiz yetişen kimselerdir. Bu insanlar, en basit maddî menfaatlerinden ötürü şahsiyetlerinin üstüne kırmızı çizgi çekmeye ve özgürlüklerini yitirmeye hazırdırlar.

Ağırbaşlılık

Amaçlarına ulaşma yolunda ahlakî kurallara uyan, hedeflerini acelecilik etmeden, açgözlülük yapmadan ve elini ayağını kaybetmeden izleyen kimsenin davranışları, ağırbaşlılık içeren davranışlardır.

Kibir ve Kendini Beğenmişlik

Psikolojik bir hastalıktır ve kaynağı, zamanla aşağılanma kompleksine dönüşen küçümsenme duygusudur. Mütekebbir bir kimse kendisinde aşağılık duygusu hisseder ve bunu böbürlenip büyüklenerek telafi etmeye çalışır. Bu özellikler de genellikle düşük seviyedeki ortam ve ailelerde yetişen ve kendinde zati olarak şahsiyet olmayan kimselerde bulunmaktadır. Kendi nazarında şahsiyetinin tam olduğunu gören ve kendinde aşağılık kompleksi hissetmeyen bir kişinin, asilik ve taşkınlık tavırlarına girmesinin bir anlamı yoktur. Bu psikolojik istikrarsızlık, insanın sürekli kibir, böbürlenme ve itinasızlık vesilesiyle, duyduğu acıları teskin etmeye çalıştığı bir rahatsızlığın sonucudur. Bu söylenenler psikologların ulaşmış oldukları son araştırmalardır. Ancak İmam Sadık (a.s) bin küsur yıl bundan önce kısa ama anlam dolu bir cümleyle psikanalistlerin yıllar sonra ulaşmış oldukları bilimsel gerçeği aydınlatmıştır:

“Bir kimsenin kibirlenme veya zorbalık yapma nedeni, kendisinde gördüğü aşağılık duygusudur.”[3]

Tekebbürün tahrip edici sonuçlarından biri de şudur: ruh isyankârlık haletine bürünür, iç huzurunu yitirir, kendine olan sevgisi neticesinde hak karşısında teslim olmaz, başkalarının haklarına saygı göstermez ve başkalarının kişisel haklarını çiğnemekten sıkıntı duymaz. İmam Sadık’a (a.s) “Hakikatleri inkârın ilk basamağı nedir?” diye sorduklarında: “Kibirdir” diye cevap vermiştir.[4] Daha kapsamlı bir sözünde de şöyle buyurmuştur:

“Kibir, insanları ve onların haklarını görmezden gelmektir.”[5]

Peygamberlerin ve özellikle Peygamber efendimiz (s.a.a) ve vasisi Emirülmüminin Ali (a.s) olmak üzere İslam rehberlerinin yaşamları en güzel örneği teşkil etmektedir. Tarih sayfalarında en güzel tevazu ve insanların hakkına karşı saygı örnekleri çokça göze çarpmaktadır.

Hz. Ali (a.s), Ebu Sufyan oğlunun oluşturmuş olduğu hükümeti yıkmak için hareket eden büyük bir ordunun önünde gitmekteydi. Yol esnasında kendi hükümetinin sınırları içerisinde bulunan Irak şehirlerinden Anbar’a ulaştı. Bu şehir bir süre Sasanilerin yönetimi altında kalmıştı. Onların adetlerine göre, hükümdarın önünde secde edilirdi ve bu gelenek henüz halk arasından kalkmamıştı. İslam halifesinin ordusunun bu şehirden geçeceği şehrin her yerinde duyulduğunda koşarak Emirülmüminin Ali’yi (a.s) karşılamaya geldiler ve yakıcı güneşin altında secdeye kapandılar. Bu şekilde İmam Ali’nin (a.s) hoşnutluğunu elde etmeyi amaçlıyorlardı. Hz. Ali (a.s) atından inerek, şöyle buyurdu:

“Bu secdenizle Allah’a şirk koşuyorsunuz. Saatlerce kızgın güneşin altında kalıp kendinizi zayıf ve güçsüz gösteriyorsunuz. Oysaki ben de sizler de Allah’ın zayıf kullarıyız. Ben de sizin gibi hastalanıyorum ve bir gün öleceğim. Hep beraber, asla hastalanmayan ve ölmeyecek olan Allah’a secde etmeliyiz. Benim sizin önderiniz olmakla size karşı hiçbir ayrıcalığım yoktur. Sadece benim sorumluluğum daha ağırdır.”

Bazı Gençlerde Asilik Psikolojisinin Varlığı

Günümüzde kaynağı kibir olan birçok nedenden dolayı bir grup genç, eğitmen ve öğretmelerde asilik, başkalarının haklarına itinasızlık, başkalarının zahmetlerini görmezlikten gelmek, her şeyde hüküm vermek ve yeterli bilgiye sahip olunmadan her konuda görüş belirtmek gibi haletler ortaya çıkmıştır. Uzmanlık alanı veterinerlik olan bir kimse felsefe, akait ve din konularının en karışık meselelerinde görüş belirterek kitap yayınlamaktadır. Nitekim İmam Sadık’a (a.s) “Hakikatleri inkârın ilk basamağı nedir?” diye sorulunca: “Kibirdir” diye cevap verdi. Bu gün bazı kimseler birkaç matematik ve fizik formülünü öğrendikten sonra dünyanın bütün konuları hakkında görüş belirtme hakkını kendilerine vermektedirler.

Allah, ruh ve tabiat ötesi varlıklardan bahsedildiğinde bu konular üzerinde uzmanmışçasına kibirli bir tavır takınarak herkesi alaya alıyorlar. Oysaki ömürlerini sadece cebirsel denklemlerin çözümü üzerinde geçirmiş ve bir an bile bu konular üzerinde dikkatli bir araştırmaya girişmemişlerdir. Bu, günümüz neslinin müptela olduğu bulaşıcı bir hastalıktır. Hiç aklımdan çıkmaz; Tahran gazetelerinden birinde en karmaşık sosyal konulardan biri olan ve aynı zamanda dinî bir mesele olan “çok eşlilik” konusu gündem edilmişti. Bunu gündem eden kimse bütün kesimlerden görüş belirtmesini istemişti. Ancak âlimler, hukukçular ve sosyologların yerine aktarcılar ve kasaplar cevap vermeye kalkmış ve konuyu kendi bakış açılarına göre analiz etmişlerdi.

Lokman’ın bu dört öğüdündeki amacı sadece bir şeydi. O da şuydu; yaşantımızda yalakalıktan, dalkavukluktan veya üstünlük taslayıp tekebbür etmekten kaçınmalıyız ve söz ve davranışlarımızda mutedil olmalıyız. Nitekim şöyle buyurmaktadır:

1- “Kibirlenerek insanlardan yüzünü çevirme…”

2- “…ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme.” Neden? “Çünkü Allah kendini beğenip böbürlenen hiç kimseyi sevmez…”

3- “Yürüyüşünde dengeli ol…”

4- “…ve sesini alçalt.”

Neden? Çünkü dengeden çıkmak, aceleciliğin ve ruhtaki dengesizliğin göstergesidir. Bundan da öte beğenilmeyen ses insanların rahatsızlığına neden olur.

Bir Soru

Şöyle bir soruyla karşılaşabiliriz: Neden Lokman küçük bir iş olan “yürümek” üzerinde bu kadar durmuş ve oğluna yürürken böbürlenmeden yürümesini öğütlemiştir?

Sadece Lokman değil, Allah da Furkan suresinde bu konuya değinmiş ve şöyle buyurmuştur:

“Rahman’ın kulları, yeryüzünde alçak gönüllükle yürürler.”[6]

Cevap

İnsanın iyi ve kötü sıfatları ile ruhsal yapısı genellikle onun küçük işlerinden ortaya çıkabilmektedir. Nitekim bir kimsenin sigara içme şekli ve imza atma şekli onun ruhsal yapısını göstermektedir. Bu yüzden Allah-u Teâlâ kötü sıfatlara karşı ilk adımda mücadele etmek istemektedir. Kesinlikle bu tür basit işleri küçümsememeliyiz. Çünkü nice basit görünümlü küçük iş vardır ki, içerideki fesadın merkezini göstermektedir. Bedendeki küçük iltihaplar her ne kadar küçük iseler de doktorlara göre bedendeki büyük iltihapların göstergesidir ve bu iltihaplar kana yerleşmiş olup kendisini bu yolla göstermektedir.

[1] Lokman / 18-19

[2]     Nehcü’l-Belağa, hutbe 347.

[3]     Kâfi, c.2, s.312.

[4]     Sefinetu’l-Bihar, c.2, s.459.

[5]     Meani’l-Ahbar, s.426.

[6]     Furkan, 63.

Editör: Hasan Bedel