.

.

Ehlader Araştırma Bölümü

Yüce İslâm Peygamberi (s.a.a) ve takipçileri Mekke şehrinde zulüm ve eziyet görüyordu, bir gurup Müslüman’ın Habeşistan’a göç etmesi de baskıların şiddetini azaltmamıştı ve her an canları tehlikedeydi. Öte yandan Medine şehri sakinlerinin ekseriyetinin Müslüman olmasıyla, Müslümanlar o şehri kendi dinlerini tebliğ etmek için uygun bir yer olarak değerlendirdi. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.a), Müslümanları o şehre hicret etmeye sevk etti ve kendisi de gizli bir şekilde hicret etti veya başka bir tabirle hicret etmeye mecbur kaldı.[1]Medine bu önemli vakıadan sonra üç genel ve asıl grubun yerleşim merkezi oldu:

1. Birinci gurup Medine şehrinde daha önce bulunan ve daha çok Evs ve Hazreç kabilelerine mensup olan yeni Müslümanlardan oluşmaktaydı. Bu iki kabilenin her biri de küçük başka kabileleri kendi içlerinde barındırmaktaydı. Onlar diğer Müslümanlara yardım etmeleri ve mallarını paylaşmaları[2]sebebiyle “Ensar” olarak adlandırıldılar.[3]

2. İkinci gurup, Mekke’de bu ilahi dine katılan ve kendilerine yöneltilen şiddetin artmasıyla mecburen Medine’ye hicret eden eski Müslümanlardan oluşmaktaydı. Müslümanların bu grubu da “Muhacir” olarak adlandırıldı.[4]

3. Son olarak üçüncü gurup ise yeni Peygamber’in bu bölgede zuhur edeceğini kendi kitaplarında okuyan, bu yüzden bu şehir ve etrafına göç eden ve vaat edilen kurtarıcının İsrail oğulları arasından çıkmasını bekleyen dağınık Yahudi kabileleri idi. Peygamberin Arap kabileleri ve İsmail oğulları içinden çıkması nedeniyle, Yahudi kesimin yeni peygamberi kabul edilmesi zor ve çetin görünüyordu! Hayber ve Fedek gibi Medine şehri etrafında kümelenmiş Yahudilerin yanı sıra Benî Kaynuka, Benî Nezir ve Benî Kurayza adlı üç asıl Yahudi kabilesi Medine şehri içinde yaşamaktaydı. Bu şekilde, göründüğü üzere, Medine ahalisinin ekseriyeti kendi istek ve meyilleriyle Hz. Peygamber’i (s.a.a) takip etmeyi benimseyen ve bu şehrin idare ve yöneticiliğini kendisine teslim eden fertlerden teşkil olmaktaydı. Diğer yandan ise Hz. Peygamber (s.a.a) tüm fertleri zorla İslâm dinine sokmayı istemiyordu. Hakeza Medine Müslümanları (Ensar) ile Mekke Müslümanları (Muhacir) arasında bir takım uyuşmazlıkların çıkmasından da endişe duymaktaydı. Bu sebeple yüksek öngörüsüyle üç taraflı bir anlaşma yapma girişiminde bulundu. Bu anlaşma Medine’de bulunan her üç önemli grubu (Muhacir, Ensar ve Yahudileri) kapsıyordu. Yahudiler yaptıkları bu anlaşmada ahitlerini bozmaları durumunda can ve mallarının Hz. Peygamber’e (s.a.a) helal olacağını kabul etmişlerdi.[5]Bu anlaşmanın iki tarafı yani Muhacirler ve Ensar, Hz. Peygamber’in (s.a.a) müdahaleleriyle bertaraf olan bazı küçük uyuşmazlıklara rağmen sonuna dek belirtilen ahitnameye vefa gösterdiler. Ama Yahudi kabilelerinin tümü tek tek değişik zaman aralıklarıyla bu anlaşmayı ihlal etti ve doğal olarak bunun acı bedellerine katlandı. Anlaşma ihlalinin tür ve şekline göre bu bedeller hafif ve ağır olma noktasında değişikti. Sıralamayla şöyle belirtebiliriz:

1. Benî Kaynuka, Hz. Peygamber’in (s.a.a) Bedir savaşından galip olarak dönmesinden sonra anlaşmasını ihlal etti ve Hz. Peygamber de bu nedenle onları Şam’a sürgün ederek anlaşmalarını bozmalarının bedelini kendilerine ödetti[6]ve onlar hakkında bir ayet nazil oldu.[7]

2. Benî Nezir, Müslümanların Uhud’da zahirî yenilgisinden sonra anlaşmayı ihlal etme düşüncesine kapıldı. Yahudilerden Kaab b. Eşref adında bir şahıs kırk Yahudiyle birlikte Mekke’ye gitti ve müşriklerin lideri olan Ebu Süfyan ile görüştü. Onlar bir takım komplolar hazırladılar ve bu komplolardan biri de Hz. Peygamber’e yapılan başarısız suikast girişimiydi. Hz. Peygamber (s.a.a) anlaşma ihlalinden haberdar olunca onların iskân ettiği bölgeyi kuşattı ve bu anlaşmayı bozanları teslim aldıktan sonra onları öldürmekten vazgeçti ve sadece onlardan bir grubu Medine dışına sürgün etti. Yanı sıra onlara mallarının bir bölümünü kendi yanlarında götürmelerine izin verdi.[8]Haşr Suresinin büyük bir bölümü Yahudilerin bu grubu hakkında nazil olmuştur.

3. Benî Kurayza Yahudilerinin akıbeti, “Ahzab” savaşı macerasına bağlı olmuştur.[9]Ahzab veya Hendek savaşı, İslâm’ı yok etmek için değişik kabilelerinden binlerce askerle müşriklerin Medine şehrine gelmesiyle başladı. Hz. Peygamber (s.a.a) düşmanın hareketinden haberdar olduktan sonra Salman-ı Farisî adındaki İranlı bir ashabının önerisiyle Medine etrafında hendek kazdı. Düşmanın ordusu bu hendeğe vardığında yerine çakıldı ve hendeğin diğer tarafına kamp kurdu. Onlar Medine’yi sızılması mümkün olmayan bir kale olarak gördüklerinden, Medine şehrinde o zamana dek Peygamber ile anlaşmalarına sadık kalan tek Yahudi gurup olan Benî Kurayza’yı yanlarına almayı kararlaştırdılar. Onların bu planı gerçekleşti ve Yahudilerin bu grubu Medine şehrinde ayaklanma çıkarmaya teşebbüs etti. Müslümanlar bu durumda kendilerine zor ve çetin şartlar dayatan ve hatta akidelerinin zayıflamasına neden olan dâhili ve harici iki cephe ile karşı karşıya kaldılar.[10]Ama her haliyle, Allah’ın yardımı ve Emirul Muminin (a.s) fedakârlıkları ve de rüzgâr ve tufan gibi gaybî yardımların gönderilmesiyle ibre Müslümanlara taraf döndü[11]ve saldırgan müşrikler hiçbir belirgin neticeye ulaşamadan Medine’den çıkıp yurtlarına geri döndüler. Düşmanın dönmesinden sonra Peygamber (s.a.a) anlaşmalarını ayaklar altına alıp şehir içinde düşmanın beşinci sütunu haline gelen Yahudileri cezalandırmaya karar verdi.

Bu doğrultuda Müslümanlar, Emirul Muminin Hz. Ali’nin (a.s) komutasında onların ikamet ettiği bölgeye girdi ve orayı yirmi beş gün boyunca kuşatma altında tuttu. Sonunda onları teslim olmaya mecbur kıldı ve onlara ne yapılacağı hakkında müzakereler yapıldı. Neticede Yahudiler, Saad b. Muaz’ın hakemliğine teslim oldu. Saad da onlardan bazılarının öldürülmesi ve bazılarının da esir alınması hükmünü verdi. Yüce Allah bu konuyu da Kur’ân-ı Kerim’de zikretmiştir.[12]

Bu, Benî Kurayza hakkında vuku bulan olayların özetidir. Ehl-i Sünnet kitapları ile Şiîlerin kitaplarının karşılıklı incelenmesi neticesinde de bu önemli tarihî vakıanın naklinde temel ve gözle görünür bir farklılığa rastlamayacağız. Bu iki İslâmî fırka arasında Hz. Peygamber’in (s.a.a) Benî Kurayza karşısındaki uygulaması ve bunun zamanı hakkında pek bir ihtilaf bulunmamaktadır. Esasen ihtilaf için bir ortam ve sebep de mevcut değildir. Benî Kurayza’nın manasının ne olduğu hakkında ise özel isimlerin (şahıs, kabile ve şehir adları gibi) manasının bir faydasının olmadığını söylemek gerekir. Ama özetle sayılı Arap kabilelerinin atalarının adıyla adlandırılmış olduklarını bildirmeliyiz. Bu doğrultuda Benî Kurayza’nın da “Kurayza” adında bir şahsın evlatları olması muhtemeldir. Bu isim, elma ağacının yaprağından daha küçük yaprakları bulunan ve terazi taşı olarak kullanılan ceviz gibi taneler veren bir ağacın adıdır. Aynı şekilde bu ağacın tahtası da sepicilik alanında kullanılmaktaydı.[13]“Kurayza” adında bir şahsın var olmaması ve bu kabilenin bu ağacı çok kullanması nedeniyle kendilerinin bu adla meşhur olması da muhtemeldir.

[1]     Tevbe, 40.

[2]     Haşr, 9.

[3]     Tevbe, 100.

[4]     Haşr, 8.

[5]     Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 19, s. 111, Müessesetu’l-Vefa, Beyrut, h.k. 1404.

[6]     a.g.e, c. 20, s. 1.

[7]     Haşr, 15.

[8]     Meclisî, Muhammed Bâkır, Biharu’l-Envar, c. 20, s. 160-158.

[9]     Bundan sonra açıklananlar özetle tanınmış Şii yazarlarından olan Allâme Meclisî’nin Biharu’l-Envar, c. 20, s. 167’den alıntılanmıştır.

[10]    Ahzab, 10-12.

[11]    Ahzab, 9.

[12]    Ahzab, 26-27.

[13]    İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, c. 7, s. 454.