.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

 Ayetullah Muhammed Taki Misbah

.

"Ey Ahmed! Benim sevgim, fakirleri sevip onlara yaklaşmak ve onlarla birlikte olmaktadır."[1]

Arz etti: Rabbim fakirler kimlerdir?

Buyurdu: Aza razı olan, açlığa sabreden ve rahatlık anında da şükredenlerdir. Açlık ve susuzluklarından dolayı şikâyet etmezler, dilleriyle asla yalan söylemez ve Rablerine de gazaplanmazlar. Onlar öyle fakir kimselerdirler ki; kaybettikleri için üzülmez ve kazandıkları içinde sevinmezler.

Ey Ahmet! Benim sevgim fakirlerin sevgisidir. Öyleyse fakirlere yaklaş, onların toplantılarına katıl, zenginlerden ve onların toplantılarından da uzak dur, zira fakirler benim dostlarımdır."

Allah'ı Seven Fakirlerin Özellikleri

Fakirleri sevmek aslında Allah'ı sevmektir ve ayrıca Allah'ı gerçek manada sevmenin şartlarından biri de fakirleri sevmektir, lakin bu bütün fakirler için geçerli değildir. Sadece Allah'ın buyurmuş olduğu özellikleri kendisinde bulunduran fakirler için geçerlidir. O özellikler şunlardan ibarettir:

1- Aza Razıdırlar

Bazıları fakir ve yoksul, ama aynı zamanda sürekli zengin olma peşinde ve tamahkârdırlar, bunlar asla aza kanaat etmezler, bir şeylere ulaştılar mı da çokça faydalanırlar. Hadiste geçen fakirleri sevmekten kasıt bunlar değildir. Maksat, gözü başkasının malında olmayan, aza kanaat edip, dünyanın az nimetleriyle hoşnut olanlardır.

2- Yokluğa ve Açlığa Sabrederler

Bazı fakirler fakirliklerinden dolayı hep Allah'a isyan edip, "Niçin Allah bizi böyle fakir yaptı" diye sızlanmakta, bunların mukabilinde bazı fakirlerse fakir oldukları için asla Allah'a isyan etmeden, Allah'ın takdirine razı olup sabretmektedir. Elbette fakir olmalarının nedeni kendileri değildir, yani tembelliklerinden dolayı fakir değiller aksi takdirde günah işlemiş olurlar, bunların fakirlikleri dış ve doğal etkenler yüzündendir; örneğin deprem, sel yahut bunun gibi doğal felaketler bütün varlarını ellerinden almıştır. Bunlar sabretmekte, ellerinden gelini yapmakta, fakirliklerini başkalarından gizleyip, durumlarını düzeltmeye çalışmaktadırlar.

3- Rahatlık Anında şükrederler

Allah tarafından onlara nimet verildiği ve rahatlığa kavuştukları zaman Allah'ı unutmazlar, refaha kavuştukları zaman daima Allah'a şükrederler.

4- Açlık ve Susuzluklarından Yakınmazlar

Bu özellik sabrın bir sonucudur. Sabreden bir fakir, açlık ve susuzluğundan dolayı diğer insanların yanında halinden şikâyetçi olmaz.

5- Asla Yalan Konuşmazlar

Bazı fakirler başkalarından yardım almak için yalan söyler, ufak bir meseleyi büyük gösterip, sıkıntılarının çok olduğu izlenimini vermeye çalışırlar, böylelikle başkalarının acıma duygularını uyandırarak, yardım alma peşindedirler. Genelde fakirleri tehdit eden en büyük tehlike de budur, ama Allah'ın sevdiği fakir kullar her ne olursa olsun kesinlikle yalan söylemezler.

6- Rablerine Gazaplanmazlar

Fakirliğe sabredip, durumundan şikâyetçi olmayanlar dolayısıyla da Allah'a gazaplanmazlar. Bunlar sadece insanların yanında böyle değiller, Allah'a gazap edip, şikâyetçi olmayı kalplerinden bile geçirmezler; çünkü ya Allah'ı derin bir marifetle tanıma sonucu fakirliğin yaralarına olduğu şuurundadırlar ya da Allah'a isyan edip şikâyet etmenin bir mümine yakışmayacağı bilincindedirler.

7- Kaybettikleri İçin Üzülmez ve Kazandıkları İçin de Sevinmezler

Son olarak belirtilen bu iki özellik diğer hususiyetlerden daha önemlidir, bunu Yüce Allah Kuran-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır:

"Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve (Allah'ın) size verdiğiyle sevinip şımarmayasınız."[2]

Dünyaya gönül bağlamadıkları için, zengin veya fakir olmak onlar için bir şey ifade etmez. Bir şey kazandıklarında sevinip şımarmazlar ve sahip oldukları bir şeyi de kaybettiklerinde üzülüp kederlenmezler. İnsan bir şeyini yitirdiğinde eğer hemen sinirlenip, üzülüp ve kontrolünü kaybediyorsa, demek ki zayıf imanlıdır.

Fakirlik ve Zenginlik Bir Sınama Vesilesi

Gönülden Allah'a inanmış bir mümin dünyaya asla önem vermemelidir, çünkü eğer dünya nimetleri ona verilirse bu onun için büyük bir sınavdır, yani Allah onu zenginlikle imtihan etmektedir ve yok eğer dünya nimetleri ona verilmezse, bu da başka bir imtihandır, bu durumda sabretmesi gerekir. Tabii ki fakirliğe sabretmek refaha kavuşmak için hiçbir şey yapmadan oturmak anlamında değildir, aksine çalışıp fakirlikten kurtulmak için uğraşmalıdır, ama bu müddet zarfında sabretmeli ve asla isyan edip, sızlanmamalıdır.

Miraç hadisinin ilk bölümlerini açıklamaya çalışırken şöyle dedik: Allah kendi hikmet ve maslahatı gereğince kulları için bir takım taktiratlar belirlemiştir. Bu taktiratlar insanın özgür oluşuyla çelişmez, yani insan kesinlikle mecbur değildir, istediği seçimi yapabilir. Değişik durumlarda herkes için belirlenmiş olan kısım gelip çatacaktır, Allah kimin için neyi uygun görmüşse ona ulaşacaktır, hiç şüphesiz bütün bunlar da Allah'ın kullarını imtihandan geçirmesi için bir sınama sebebidir.

Mümin, Allah tarafından onun için belirlenmiş olana güvenip ve kendi yararına en iyi olanın bu olduğuna inanmıştır; eğer bütün dünyayı ona verseler yahut zalimlerin en kötü işkenceleri altında ezilse de her ikisini hayır olarak görmektedir. En zor belalarda bile Allah hakkında iyimser düşünmekten vazgeçmez, başına gelenlerin günahlarının affı veya makamının yükselmesi için olduğunun farkındadır. Dar düşünceli olan birisiyse bunun tam tersi bir ruh haleti içerisindedir.

Allah kimseyle düşman değil ki onu fakir kılsın veya kimseyle dostluğu yok ki onu sebepsizce zengin etsin, bütün bunların bir hikmeti bulunmaktadır.

Cahil ve peygamberlerin yüce öğretilerinden habersiz olan kimse, fakirlikle imtihan edildi mi hemen isyan eder ve "Allah'ın benimle olan düşmanlığı yüzünden böylesi kötü bir kader beni buldu" der. Kuran'da şöyle buyruluyor:

"Ama Rabbi onu sınayıp rızkını daraltırsa: "Rabbim beni alçalttı (perişan etti)" der." [3]

"Rabbin denemek için bir insana iyilik edip, nimet verdiği zaman, o: "Rabbim beni şerefli kıldı" der." [4]

Kuran, fakirliği sınama vesilesi bilmekle birlikte, bazı yerlerde de insanların kendi yaptıklarının karşılığı olarak kabul etmektedir. Fakirlere önem vermez, onları azarlar, tek düşüncesi servetine servet katmak, malını çoğaltmaktı, zenginliğiyle övünür, fakirlere acımazdı şimdiyse iflas edip, her şeyini kaybetmesinin sebebi, onun bunca yapmış olduğu kötülüklerdir.

Her şey Allah'ın hikmet ve bilgisi ölçüsünde oluşmaktadır, hiçbir şey Allah'ın isteğinin dışında gerçekleşmez ve Allah hiçbir şeyden de gafil değildir. Depremler, seller, yanardağların patlaması vb. bütün olaylar onun izni ve hikmetiyle oluşmaktadır. Mümin insan bunu çok iyi farkındadır.

"Allah, gökten yere kadar her işi düzenleyip yönetir." [5]

Demek ki hiçbir şey boşu boşuna, kendiliğinden oluşmamakta, bütün işler bir hesap üzere gelişmektedir. Ama bizler bunun hikmetini bilmemekteyiz, zaten bilmememiz de gerekir; çünkü imtihanın doğru sonuç verebilmesi için müptela olanın hikmetleri bilmemesi gerekir.

Sadece kendilerini çok iyi yetiştirmiş bazı kullar başlarına gelenin ne hikmet üzere olduğunu bilebilirler, çünkü onlar için bilmekle bilmemenin hiçbir farkı yoktur, onlar tamamen Allah'a teslim olmuşlardır. Allah bunu peygamberlere ve yakın dostlarına nasip etmiştir, onlar çok önceden kendi başlarına yahut başkalarının başına neler geleceğini bilmektedirler. Elbette, bunu söylemezler ama eğer karşı taraf kaldıra bilecekse, söylemeleri Allah'ın hikmetine ve imtihanın amacına ters düşmemektedir.

Bu şuna benzer; öğretmen öğrencilerinden sınav alacak eğer öğrenci dersin çok iyi çalışmışsa, bütün konuları çok iyi biliyorsa sınav sorularının ne olduğunu bilip bilmemek onun için önemli değildir. Peygamberler ve Allah'ın dostları ne tür imtihanlara tabi tutulacaklarını önceden bilseler dahi onlar için bir şey değişmez, çünkü onların tek amacı vazifelerine ve Allah'ın razı olduğuna amel etmektir. Fakat başkaları böyle değil, eğer sınav sorularını önceden bilecek olurlarsa sadece o konulara çalışacak ve diğer konulara çalışmayacaklardır, bunun için de bilmemeleri daha iyidir.

Bizler asla Allah'ın niçin bazılarını fakir ve bazılarını zengin ettiğini bilemeyiz. Niçin bazıları sürekli rahat ve sorunsuz yaşarken, bazıları da bir hastalıktan kurtulup diğerine yakalanıyor, doğru düzgün bir mutluluk yüzü görmüyor? Bunların ne hikmet üzere Allah tarafından takdir edildiğini anlayamayız, ama kesin olarak bildiğimiz bir şey varsa o da Allah'ın rahatlık içerisinde olanı çok sevdiği ve zorluklar içerisinde olanla da düşman olduğu anlamına gelmediğidir. Bilakis hadislere göre Allah kimi çok severse ona bu dünyada daha çok zorluk verir. İmam Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

"Belalar zalim için bir cezalandırma, mümin için imtihan sebebi, peygamberler için makamlarının yükselişi ve evliyalar içinde keramettir."[6]

Öyleyse Allah katında değerli yahut değersiz olmanın ölçüsü varlıklı veya yoksulluk değildir, ölçü vazifeye amel etmektir. Paran varsa bu hususta Allah'ın belirlemiş olduğu hükümlere göre hareket edeceksin ve eğer fakir isen bu durumda da vazifen yokluğa tahammül edip, sabretmendir. Yüce Allah şöyle buyuruyor:

"Ne yerde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir Kitapta olmasın. Doğrusu bu, Allah'a kolaydır." [7]

Âlemde her olay Levh-i Mahfuz'da yazılmış, bilinçlice bir düzen ve hikmet üzere oluşmaktadır. şüphesiz Allah'ın binlerce yıl önceden gelecekte olan olayları belirlemesi onun için zor değildir, ayrıca İslami öğretilerden anladığımız kadarıyla ilâhî fiil, irade ve ilimde zaman söz konusu değildir. Yüce Allah'ın varlığında zaman diye bir şey yoktur. (Zaman maddî ve varlıkların hareketinde, hareketin miktarını belirlemek içindir, maddî hiçbir özellik taşımayan mücerret varlıklarda zaman yoktur.)

Allah için dün, bugün ve yarın aynıdır, öyleyse bir şeyi önceden saptaması da mümkündür. Bu durum bizler için geçerli değil, bizler gelecek için kesin bir planlama yapamayız, zira geleceğin neleri de peşi sıra getireceğini bilmeyiz, aslında yarın yaşayıp yaşamayacağımızı bile bilemiyoruz. Acaba işlerimiz yolunda gidecek mi kaygısıyla gelecekle ilgili hiçbir şeye kesin gözüyle bakamıyoruz, ama Allah için hiçbir şey zor değildir, bütün âlem her anıyla onun huzurundadır. Bütün varlıklar milyonlarca yıl öncesinden, milyonlarca yıl sonrasına ve bütün tahakkuk bulan olaylar aynı ölçüde Allah'ın yanındadır.

Yukarıda ki sözlerimiz doğrultusunda anlaşılan şu oldu; insana bir nimet verildi mi gururlanmamalı, çünkü her şey belli bir hesap ve düzen üzeredir, bu nimet onun için bir imtihandır. Aynı şekilde başına da bir musibet, hoşuna gitmediği bir şey geldiğindeyse hemen kendisini kaybetmemeli zira bunun da nedeni vardır.

Allah, insanın ruhî ve manevî olarak kemale ulaşmasını istiyor, insan-ı kâmilin en belirgin özelliği de nimetlerin var veya yok olmasının onun için hiçbir şey ifade etmemesidir. Elbette bu makama ulaşmak çok kolay değil, ama en azından dışa yansıtmada kendimizi kontrol edebilmeyi öğrenmeliyiz. Eğer bütün dünyayı bize verseler ve sonra bütün dünyayı bizden alsalar durumumuzda hiç bir şeyin değişmeyeceği düşünemiyorum. Azıcık bir malımızı kaybettiğimizde hemen moralimiz bozulur ve saatlerce unutamıyoruz, düşünün bir de her şeyimizi kaybedersek o zaman nasıl oluruz. Onun için en azında fazla üzülmemeye çalışıp, soğukkanlı olup, tahammül edebilmeliyiz.

Kazandığımız zaman gururlanmasak ve kaybettiğimizde üzülmesek; bu psikolojik haleti kendimizde geliştire bildiğimiz kadar Allah'ın katında değerli ve O'na yakın olacağızdır. Fakat hemen gururlanıp veya isyan edecek olursak, bu geçici olan dünyaya bağlılığımızın bir belirtisi ve zayıflığımızın bir göstergesidir.

Allah bizi zayıflıktan kurtarıp mükemmel kılmak istiyor, bizi bu kötü dünyaya bağlılıktan kurtarıp özgür kılma peşindedir. Bunun yollarından biri de dünyadaki bütün acı ve sıkıntıların belli bir hesap, ilâhî kaza-kader üzere olduğuna inanmaktır. şuna kesinlikle inanalım ki hiçbir şey sebepsiz ve hesapsız oluşmaz.

Yoksullarla Oturup Kalkmak

"Ey Ahmed! Benim sevgim fakirlerin sevgisidir. Öyleyse fakirlere yaklaş, onların toplantılarına katıl…"

Hiç bir şeye bağlılığı olmayan ve dünyanın süslerine aldanmayan fakirler; Allah'ın sevdiği kullardır, onları sevmek Allah'ı sevmektir. Onlar belirtilen o güzel özelliklerle kendilerini süslemişlerdir, işte bu fakirler hakkında Yüce Allah, Resulüne şöyle emretmektedir: Bu özelliklere sahip olan fikirlerle dostluk kur, onları kendine yaklaştır, toplantılarına katıl, eğer fakirle zengin beraber yanına gelecek olsalar hemen fakir olanını yanına oturt ve hiçbir zaman onları yanından uzaklaştırma, elinden geldiği kadar onları sev ki, böylelikle de ben seni kendime yaklaştırayım.

"Zenginlerden ve onların toplantılarından da uzak dur. Zira fakirler benim dostlarımdır."

Burada çok önemli bir soru aklımıza gelmektedir, peki niçin Yüce Allah bu kadar fakirlere önem vermekte ve zenginlere önem vermemektedir, hiç şüphesiz hem zenginlerin ve hem de fakirlerin iyi ve kötüsü bulunmaktadır?

Buna şöyle cevap vere biliriz: Allah'ın bu emri bütün fakirleri kapsamamaktadır, her fakiri sevip ona yaklaşmak kastedilmiyor, Peygamber'in sorusunun cevabında buyurmuş olduğu özelliklere sahip olan fakirler kasıttır. Doğal olarak da eğer zenginlerden birisi o özellikleri kendisinde bulundurursa onu sevmek de Allah'ı sevmektir. Eğer zengin birisi Allah'ın ona bahşettiği nimetler karşısında şükür ederse ve Allah'ın o nimetleri elinden aldığı zamanda kendisini kaybetmezse onunla dost olup, sevmek gerekir. Hem peygamberlerden ve hem de Allah dostlarından bazıları dünya malı yönünden çok zenginlerdi, ama onlar hiçbir zaman mallarına gönül bağlamamış ve servetlerinin esiri olmamışlardı. Zengin olup olmamaları onlar için hiçbir şey ifade etmiyordu, ayrıca ellerindeki mallarını da doğru yerlerde, Allah'ın istediği şekilde harcıyorlardı.

Demek ki her fakiri sevmek ve her zenginden de uzak durmak Allah'ın maksadı değil, Allah'ın sevmemizi yahut uzak durmamızı istediği kimselerin ölçüsü; iyi veya kötü, Allah'a yakın veya Allah'tan uzak olmaları ve yukarıda belirtilen özellikleri kendilerinde bulundurmuş olmalarıdır. Dikkat edilirse Allah kendi sevgisinin ölçüsünü özellikle "fakirler"  kavramını kullanarak belirtmiştir; fakirler yerine salihler, sabredenler, kaza-kadere razı olanlar veya tevekkül edenler olarak da buyura bilirdi, ama bütün bunların yerine özellikle fakirler demektedir. Bunun sebeplerinden birisi, zengin ve servet sahibi onların daha fazla isyan, fesat, yoldan çıkma, tuğyan tehlikesinde olmalarıdır, Allah'tan uzak olma zenginlerde daha fazladır. Kuran-ı Kerim'de şöyle buyrulmuştur:

"Gerçek şu ki, insan azar. Kendini zengin (kendine yeterli) gördüğü için."[8]

Zengin olan birisi servetine güvenerek onunla gururlana bilir, fakirse hiçbir şeyi olmadığı için bu yüzden oluşacak gururdan da uzaktır. En büyük günahların, şirk ve kötülüklerin kaynağı genelde zenginlerin yakalanmış olduğu kibirlenmektir. Zenginler daha çok kendilerini beğenip, gururlu, kibirli oldukları için yüce Allah Kuran'da şöyle buyurmaktadır:

"Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez." [9]

Zenginlerin çoğu kibirlidir ve fakirlerin çoğu ise mütevazıdır, Allah da alçakgönüllü insanları çok sevdiğinden; iyi ve Allah dostu kimselerin daha çok fakirlerden olduğunu söyleye biliriz. Bunun için de Allah, önce genel olarak fakirleri sevmeyi emrediyor, sonra bir sınırlandırma getirerek küfre düşen ve isyan eden fakirlerin bu emrin dışında olduğunu buyuruyor, kapsam dışında kalanlarsa az bir gruptur. Ama eğer, "Zenginleri sevin" diye buyursaydı çoğunluğun kapsam dışında kalması ve az bir grubun sevilmesi gerekirdi, çünkü zenginlerin çoğu kötü sıfatlara sahiptirler.

Ayrıca insan bir fakiri sevdi mi, bu sevgide ihlâs daha fazladır, ama salih olan bir zengin sevildi mi genelde tamamen Allah rızası için olmuyor, insan farkında bile olmadan bazı maddî sebeplerden dolayı sevmektedir.

İnsan doğası gereği malı ve serveti bir değer olarak görmektedir, bu yüzden de bir zenginle karşılaştığında zenginliğinden dolayı ona daha fazla değer vermektedir, çünkü bilinçaltında zenginliği sevip, onu çok önemli bilmektedir. Dolayısıyla onu daha üstün görmekte, saygı duymakta, ona samimi davranıp kendisini onun yanında küçük görmektedir.

İmanlı bir zengini parası için değil de sadece imanı için sevmeği kendisini çok iyi yetiştiren insanlar yapabilir. Eğer gerçekten zengin olanı Allah'a olan yakınlığından dolayı seviyorsa, ondan daha imanlı olan bir fakirin daha çok sevmelidir.

Sonuçta fakirler Allah'a daha yakın oldukları ve onları sevmek daha ihlâslı olduğu için yüce Allah, Peygamber'ine fakirleri sevmeyi emretmektedir. Mümin zenginleri sevmek de tam olarak ihlâslıca yapılmadığı için Allah kendi sevgisinin ölçüsü olarak onları kılmamıştır.

- - - - - - - - - - - 

1- Hadisin orijinal metninde, "inne mehebbete lillahi" kavramı kullanılmıştır. Eğer "Lillah"ta bulunan lam harfi tezyin manasında kullanılmışsa şöyle tercüme etmeliyiz; Allah'ı sevmek fakirleri sevmektir. Bir ikinci ihtimalse lamın tezyin ve fazlalık olarak değil de kendi manasında kullanıldığıdır, bu durumda şu mana ortaya çıkar; Allah için olan sevgi fakirleri sevmektir.

2- Hadid,23.

3- Fecr,16.

4- Fecr,15.

5- Secde,5.

6- Bihar'ül Envar, c:67,Bab:12,s:235.

7- Hadid,22.

8- Alak,5,6.

9- Hadid,23.