.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

İslam ve Fesada Karşı Mücadelenin Değeri

Her amelin değeri, ondan çıkacak sonuca göre ölçülür. Apandisti olan bir hastanın ameliyatla kurtulmasının değeri, bir ustanın ateş içerisinde demir kaynatmasından veyahut kapı pencere yapmasından çok daha fazladır. Oysaki demircinin fiziki açıdan çektiği zahmet ve harcadığı zaman doktorun ameliyat odasındaki mülayim bir havada çektiği zahmetle mukayese bile edilemez. Gel gör ki, doktorun yaptığının değeri nerde, bir demircinin yaptığı işin değeri nerde! Bu farkın nedeni elde edilen sonucun küçüklüğünden ve büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. Doktor yarım saat vakit ayırıp zahmet çekerek ölmek üzere olan bir kişiyi kurtarmaktadır. Demirci ise kat kat daha fazla enerji harcayıp zahmet çekerek, kapı pencere veya bir çekiç yapmaktadır. Bu yüzden o ikisinin amelinin değeri açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu farkın aynısı, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ve diğer bir ifadeyle fesada karşı mücadelede genel gözetim ile diğer dinî görevler arasında mevcuttur. Hiçbir amelin manevî değer bakımından iyiliği emretme görevine yetişemeyeceği kesindir. İyiliği emretme görevi olmadığı takdirde yapılan her türlü meşru amelin sonucu kısmi olacaktır. Zira aklın ve naklin hükmünce en üstün amel, Allah’a iman ve ona ibadettir (namazdır). Ancak imanın sonucu sadece ve sadece iman eden kişiyle alakalıdır ve mümin, iman sayesinde ıslah olur ve saadete erer. İman ve namaz ile hac gibi fiziksel ameller, ıslah olma açısından toplumda bir dalga oluşturmaktadır. Ama bu dalga ferdi aşmayacak kadar küçüktür. O yüzden şöyle diyebiliriz: Allah’a iman, bireysel ameller bakımından amellerin en üstünüdür, diğer açılardan değil. Ancak iyiliği emretmek, toplumun ıslahı yolunda günaha karşı mücadele etmek ve fedakârlık toplumda imandan çok daha büyük bir dalga meydana getirmektedir. Kimi zaman bir toplumu uçurumun eşiğinden kurtarmaktadır. Kimi zaman da bir kişinin iyiliği emretme görevini yerine getirmesi sayesinde kalabalık bir toplum maddî tehlikelerden ve manevî zararlardan kurtulmaktadır.

Bazen siyasi bir yönlendirme, dinî bir kılavuzluk ve insanlara karşı şefkatle yapılan bir fedakârlık, milyonluk bir toplumu sürekli devam eden gözetimler, köklü mücadeleler ve faydalı yönlendirmeler vesilesiyle olumsuzluklardan, mahrumiyetlerden ve bedbahtlıklardan kurtarmaktadır. Afrika, Pakistan ve Hindistan gibi sömürülen ve eziyet çeken milletlerin azınlık bir grubun fedakârlıkları sayesinde özgürlüğe kavuşmaları sözümüzün şahididir. Bu temel üzerine Emirülmüminin Ali (a.s) iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın önemi hakkındaki şu sözünün azametini anlamak mümkündür:

“İyi amellerin hepsi ve Allah yolunda cihat etmek, iyiliği emredip kötülükten sakındırma ile mukayese edildiğinde derin bir denizdeki damla gibidir.”[1]

Araştırma Yazısı: Öğüt (II) Araştırma Yazısı: Öğüt (II)

Bir damla su hiçbir zaman derin denizlerin sonsuz dalgalarıyla mukayese edilemez. Hz. Ali (a.s) bu cümleyi buyurduğu gün sosyoloji konuları henüz gündemde değildi. Bu yüzden İmam’ın sözlerini şerh eden âlimler bu cümlenin açıklamasında konunun hakkını verememişlerdir. Belki de bu cümleyi şaşkın bakışlarla geçmişlerdir. Ancak günümüzde sosyoloji ve bilimler çaresiz kalmış ve tekrar bir azınlığın kılavuzluğu sayesinde ayağa kalkarak bu konuları gün yüzüne çıkarmışlardır.

İyiliğe Yönlendirmek Yasaların Uygulanmasının Garantisidir

Örfi ve dinî yasaların uygulanması, arkasında sağlam bir uygulama garantisi olmadan mümkün değildir. Bütün sosyal ve iktisat yasaları genel gözetim ve iyiliğe yönlendirmek sayesinde uygulanmaktadır. Genel gözetim ve denetim sistemi çalışmasa bütün kurallar işlemez hale gelir ve en küçük bir fayda bile insanlara ulaşmaz. İmam Muhammed Bakır (a.s) kısa bir ifadeyle bu konuyu şöyle beyan etmiştir:

“Şüphesiz ki iyiliğe yönlendirmek ve kötülükten sakındırmak peygamberlerin yolu, Salihlerin yöntemidir. Bütün farzların kendisiyle ayakta kaldığı büyük bir farzdır. Onunla yollar güven bulur, kazançlar helal olur, zulüm giderilir, yeryüzü abat olur, düşmanlar yola getirilir ve işler düzene girer.”[2]

Eğer bu güç, yani dil ile yönlendirmekten tut, cezai kanunların uygulanmasına kadar sahip olduğu bütün yönleriyle iyiliğe yönlendirme gücü toplumdan alınırsa başıboşluk, düzensizlik ve korku insanların bütün işlerine nüfuz eder ve yaşamın tadını yok eder.

Fesada Karşı Mücadelenin İnsan Özgürlüğüyle Bir Çelişkisi Var mıdır?

Yaşamakta olduğumuz toplumda bizim durumumuz toplumun durumundan ayrı değildir. Gelen zarar, toplumun azınlık bir grubunun cahilliğinden bile olsa, o toplumun tamamı zararı çekmek durumundadır. Zarar ve fesatta hiçbir payı olmayan izleyici konumundaki insanlar bile toplumun başına gelen bu zarardan etkilenmektedir. Çünkü toplum bir vücuda benzer, insanlar onun azalarıdırlar. Bedenin hangi noktası darbe alsa, diğer azalar da bu acıyı paylaşmak durumundadır. Bir azınlığın cehaleti yüzünden iktisadî, ahlakî ve kültürel darbeler geldiğinde bunun acısını herkes çeker ve suçluyla suçsuz bu durumda eşittir.

Toplumun bir kesiminde yaşanan ahlakî çöküşler, bulaşıcı bir hastalık gibi herkesi yakalamaktadır. Yaşanan iktisadî zararlar ve bir bölgede çiftçiliğin felce uğramış olması bütün fertleri sıkıntılara sokacaktır ve kesinlikle şahsın yaptıklarını toplumdan ayırmak mümkün değildir. İşte bu yüzden fesat karşısında susmak, yanlış ve günahtır. Bu gerçeğe Kur’ân-ı Kerim’de şöyle değinilmiştir:

“İçinizden, yalnızca zulmedenlere erişmekle kalmayacak olan fitneden sakının”[3]

Netice itibariyle, fesada karşı mücadele etmenin, güzel işlere yönlendirmenin ve yanlışlıklardan korumanın insan özgürlüğüyle hiçbir çelişkisi yoktur. Çünkü özgürlük, başkalarının özgürlüğünü kırmadığı ve diğer insanların yararına olan şeyleri tehlikeye atmadığı sürece güzeldir. Mücadele veren kimse, aslında birkaç bozguncunun taşkınlığı ve yanlışlıkları sonucu tehlikeye düşen haklarını ve aynı zamanda arkadaşlarının haklarını savunmaktadır.Peygamber efendimiz (s.a.a) bu sorunun cevabını şöyle bir örnekle aydınlatmaktadır:

“Toplum, bir gemiye benzer. Yolcular, diğerlerini tehlikeye sokacak bir hareket yapmadığı sürece özgürdür. Yolculardan biri bu özgürlüğünü kötüye kullanıp testereyle veya bir aletle gemiye zarar vermeye kalkışsa, gemide bulunan herkes ona karşı çıkar ve onun bu işini “özgürlüğünü kötüye kullanmak” olarak telakki eder. Toplum da gemi gibidir. Toplum fertleri bu geminin yolcularıdır. Hepsi, zararda ve kârda ortaktır. Bir kişinin yaptığının zararı, toplumdan ayrı tutulamaz.”


[1]     Nehcü’l-Belağa, hutbe. 374.

[2]     Usul-u Kâfi, c.2, s.312.

[3]     Enfal, 25.