.

.

Ehlader Araştırma Bölümü

Sürekli olarak bu sözleri duyuyor ya da onlara tanık oluyoruz: insanın bilimi olağanüstü ilerlediği bu zamanda, başka kürelerde yaşam konusu ileri sürüldüğü bir zamanda ve tıp biliminin hayran edici gelişmeleri söz konusu olan bir zamanda din ve mezhepten konuşmanın artık bir yeri yoktur.

Hem de yüzlerce sene önce ve zamanlarının bile uygarlığından haberleri olmayan bir kavmin içinde çıkan bir din! Görüldüğü kadarıyla bu iddia en azı görünümde bir çeşit uyanıklık ve yeni gelişmelerden haberdar olmakla ilgilidir. Sanki bu iddiayı eden kişi zeki ve düşünür biridir.

Bu kısa yazıda biz bu iddianın tamamen batıl olduğunu göstermektir. Birinci aşamada sadece akılcı yöntem ile ilerleyeceğiz ve sonraki aşamada ise önceki nedenlere dayanacağız.

İlk Aşama:

Bu bölümde sadece yukarıdaki iddianın doğruluğunun belli olmadığını göstermek istiyoruz. Bu yüzden şimdilik bizim kastımız bu iddianın doğru olmadığını değil kuşkulu olduğunu göstermektir.

Sözümüzü bir varsayım ile başlıyoruz: sadece insan yaşamının bu dünyadan başka bir yerde devam edeceğini varsayın. Başka bir deyişle insanın iyi ya da kötü sonu belli olacağı ahiretin varlığını varsayın.

Diğer taraftan biz insanların bu dünyadaki yaşadığımız sürece yaptığımız ameller oradaki sonsuz mutluluk ya da bedbahtlığımız için tamamen etkili olsun. Böyle bir akılca doğru olan (ancak şimdilik ispat edilmemiştir) varsayımı kabul edersek, kendi kendine bir soru ortaya çıkmaktadır: biz hangi işlerin orada hangi etkisi olduğunu nasıl ve hangi yöntemle anlayacağız? Çünkü akıl ya da tecrübe gibi insanî araçların hiç birinde böyle bir güç yoktur. Aslında ahiret âleminden bizim hiç bir açık, aydın, doğru ve dürüst bir tecrübemiz yoktur.

Allah’ın peygamberleri erişebilir bilimlerde ve aklın bağımsız konularında da insanın isitidat ve dehasını çalıştırmaya sevk etmişlerdir. Ancak onların davetlerinin asıl konusu kayıptan perdeyi çekip insan için bilimsel ve marifet konularını açıklamaktır.

İkinci Aşama:

Bu aşamada ilk olarak yukarıdaki varsayımın bir doğru varsayım olup pratikte var olduğunu ve ikinci olarak ileri sürülen kuşkunun eksik ve yetersiz olduğunu göstermek istiyoruz. Birinci konuya gelince bu cevabın İslam dinini ve Kur'an'ın hak olduğunu kabullenmiş bir kişi için faydalı ve kabul edilebilir olacağını söylemeliyiz. Bir örnek ile başlasak iyi olacaktır:

Günümüzde faiz konusu dünyanın birçok yerindeki bankacılık sistemlerinde çok olağan ve kabuledilmiş bir konudur ve hatta sayısı az olmayan yerlerde banka sisteminden dışarıda da faiz alma ve tefecilik yapılmaktadır. Allah'ın bu konuda çok şiddetli nehyettiğini biliyoruz. Allah-u Teâla Bakara sûresinin 278. ayetinde şöyle buyurur:

"Ey iman edenler! Allah'tan sakının, faiz alacaklarınızdan geriye kalanı almayı bırakın; eğer sizler müminlerseniz."

Ve sonraki ayette ise şöyle buyurur:

"Eğer bunu yapmazsanız, Allah'a ve O'nun Resulü'ne karşı harp ilan etmiş olursunuz."

Bellidir ki, Allah-u Teâla’nın menetmesi hem de bu şiddetle faiz almanın insan için ne kadar zararlı olduğunu göstermektedir. Şimdi bizim sözümüz budur ki, insanın sınırlı aklı bu büyük günahın ebedî saadetinde bıraktığı etkiyi kavrayamaz; bunun en belirgin nedeni dünyanın birçok yerinde faiz almanın geniş biçimde yaygınlaşmasıdır. Şu konu ilginçtir ki, Kur'an'ın nüzul ettiği zaman da (yani yüzyıllar önce) faiz alanlar aynı seviyede cahillermiş. Kur'an-ı Kerim onların dilince şöyle diyor:

"Onlar şöyle dediler: alışveriş tıpkı faiz gibidir." Bakara/275 (yani alışveriş helal olduğu için faiz de helaldır.)

Buna benzer sözler birçok günahların da hakkında söylenmektedir örneğin dedikodu yapmak, yalan söylemek, içki içmek vb.

Hatırlatmalıyız ki, bu konu aynen ibadetler ve vacip işler hakkında da geçerlidir yani din söylemeyene kadar hiç kimse namaz, oruç ya da İslam’ın malî hükümlerinin ne kadar faydalı olduğundan haberdar olamaz.

Kur'an-ı Kerim'in insani bilimsel kitapları ile en temel farklarından biri budur ki, insani bilimlerin temel öğretim ilkeleri ulaşılabilir bilimlerin başkalarına iletilmesidir ancak Kur'an-ı Kerim'de öğretim ilkesi insanların vahiy ışığından faydalanmaksızın ulaşabilmedikleri bilimler ve maarifdir.

Belki de tam buna göre Rahim ve Hekim Allah Bakara sûresinin 151. ayetinde şöyle buyurur:

"Nitekim içinizden size bir Peygamber gönderdik. O size ayetlerimizi okuyor. Sizi şirkten temizliyor. Size Kitabı ve hikmeti öğretiyor ve size bilmediğiniz şeyleri öğretiyor."



Konumuzla ilgili ilginç nokta bu ayetin sonundadır.


Ayetin sonundaki Arapça tabire göre sadece ‘bilmediğiniz' söylenmiyor. Ayetin bilmemek hakkında olan tam doğru anlamı hiç bilmediğiniz ve bilebilmeyeceğinizdir.

Bunun aynısı Bakara sûresinin 239. ayetinde de tekrar gelmiştir:

"Allah'ı anın. Size bilmediğiniz şeyleri öğrettiği gibi."

Burada Ayetullah Cevadi Amuli'nin sözlerini aktarmak çok uygun olur ve burada söylemek istediğimiz konu için de iyi bir teyittir:

"Kur'an-ı Kerim'in insani bilimsel kitapları ile en temel farklarından biri budur ki, insani bilimlerin temel öğretim ilkeleri ulaşılabilir bilimlerin başkalarına iletilmesidir ancak Kur'an-ı Kerim'de öğretim ilkesi insanların vahiy ışığından faydalanmaksızın ulaşabilmedikleri bilimler ve maarifdir."

Ayetullah Cevadi Amuli yukarıdaki iki ayeti zikredip onları tercüme ettikten sonra şöyle devam ediyor:

Allah'ın peygamberleri ulaşılabilir bilimler ve akıl ile ilgili konularda da insanların dehasını aktif hale getirmişlerdir.

Ancak onların temel öğretileri kayıptan perdeleri kenara çekip insan için bilimsel ve marifet yeniliklerini getirmektir. Kur'an-ı Kerim hiç bilmediğiniz ve bilebilmeyeceğiniz kesin tabiriyle bunu söylemek istiyor çünkü buradaki fiil sadece bilmediğiniz anlamında değildir. Kur'an-ı Kerim ‘siz normal yollardan onları bilemeyecektiniz' demek istiyor.



Evet! Gündelik ve dünya işleri hakkında duraklayan ve şaşan bir insandan ebedî dünyasının saadet ya da bedbahtlık etkenlerini keşfedebilmesini nasıl bekleyebiliriz ki? Hatta bu dünya ile ilgili işlerde ve konularda hiç bir gizli ve belli olmayan bir şeyin kalmadığını bile varsayarsak, yine ebedî ahiret dünyasına yol açıp amellerin ahiretteki etkilerini keşfetmek olanaksız ve olmayan bir iştir. Belki söylediğimiz gibi bazı genel konuları anlayabiliriz ancak birçok büyük ve küçük konular bizim için belirsiz kalacak ve vahiy ile dinin büyük veliylerinin açıklaması olmaksızın onları anlayamayacağız.

Görüldüğü kadar yine bu neden yüzünden, Allah-u Teâla Bakara sûresi'nin başlangıcında 2. ayetinde şöyle buyurmuş:


"Bu kitap ki, onun içindekilerde şüphe yoktur; takva sahipleri için hidâyettir. Onlar ki, gayba inanırlar..."

Görüldüğü gibi Kur'an-ı Kerim'den faydalanmanın şartı takvalı olmaktır ve takvanın ise ilk koşulu gayba inanmaktır.
 

Nitekim Bakara sûreisnin 216. ayetinde şöyle buyurur:

"Hoşunuza gitmediği halde savaş size farz kılındı. Ama olur ki, bir şey hoşunuza gitmediği halde sizin için hayır olur. Olur ki, bir şey sevdiğiniz halde sizin için şer olur. Allah bilir siz bilmezsiniz."



Biz olgunluğa ulaşmak için aklın erişebilemeyeceği iki çeşit bilime ihtiyacımız vardır. Bunların biri itikat ve inanç ile ilgili konuları bilmektir ve Diğeri ise ölümden sonraki hayatı da kapsayan duyulmaz ve kayıp sayılan konulara inanmaktır.

Yazının ilkinde öne sürdüğümüz kuşkunun temelden yetersiz olduğunu göstereceğimizi söyledik. Şimdi ise, sözümüzü tutma zamanı geldi: aslında İslam dinin bütünü sadece emirler ve pratik hükümlerden ibaret değildir. Kur'an-ı Kerim maarifinde ve Ehl-i Beyt (a.s.) rivayetlerinde birçok ontolojik önermeler mevcuttur. Bunlar matematik ve felsefenin sabit kanunları gibi asla eskimez ya da reddedilmezlerdir. Allah-u Teâla hakkındaki konular, yaratılış: bu dünya, melekler, ahiret ve insanların geçmişi bu konulara dâhildirler. Bu yüzden söz konusu kuşku asılsızdır.

Özet:

Bu yazının sonuç kısmında hazreti Ayetullah Misbah Yezdi'nin sözlerini aktarmayı uygun gördük:

"Biz olgunluğa ulaşmak için aklın erişebilemeyeceği iki çeşit bilime ihtiyacımız vardır. Bunların biri itikat ve inanç ile ilgili konuları bilmektir ve Diğeri ise ölümden sonraki hayatı da kapsayan duyulmaz ve kayıp sayılan konulara inanmaktır. Örneğin Berzah Âlemi, Kıyamet Âlemi, Cennet, Cehennem ve Melekler bu konuya dâhildir. Normal akıl bu konuları kavrayamaz çünkü bu tür aklın temel bilgileri duyulur ve hissedilir kavramlardan oluşmaktadır. Duyu ve tecrübenin varamadığı yere akıl da onun aslına varamaz. İkinci olarak pratikte lazım olan konuları bilmektir. Örneğin ne yapacağımız ve nasıl davranacağımız gibi."

Kur'an-ı Kerim şöyle buyurur:

"Size bir şeyler öğretir ki, onları asla bilemezdiniz ve onları anlamak için gereken araçlarınız yoktu."

.