Düşünce | İslamî Araştırmalar

İslam Kültüründe Liderlik Modeli

“Allah’ın Resulü (s.a.a) halkla kendi aklı ve bilgi derinliğine göre konuşmuyordu. Peygamber, ‘Biz peygamberler, halkla onların akıları ölçüsünde konuşmakla görevlendirildik’ diye buyurmuştu.”

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

İslam Kültüründe Liderlik Modeli

Liderlik, her toplumda, o toplumun kültürel yapısına uygun olarak çeşitli özelliklere sahiptir. İslam kültüründe liderlik yüksek bir konum olduğu kadar bu modelin bazı özelliklere de sahip olması gerekmektedir.

Bu bölümde bir İslami liderlik modeli elde edebilmek için dini referanslardaki başarılı liderliğin gerekli özelliklerine işaret edilecek, daha sonra da İmam Humeyni bu özelliklerin aynasında değerlendirilmeye çalışılacaktır.

1- Zamanı Tanımak

Her liderin toplumunu idealleri yönünde sevk edebilmesi için birtakım siyasi özelliklere ve görüşlere sahip olması gerekmektedir.

Şunu hatırlatmak gerekir ki siyasi görüşün en temel unsurlarından birisi “zamanı tanımaktır.” Zamandan kasıt, toplumun tarihsel konumu ve ona hâkim olan zamana ilişkin gereklilikler ve şartlardır. Tarihin muhtelif kesitlerinin kendine özgü bir takım özelliklerinin ve yasalarının olduğu açıktır. Lider, bunları dikkate alarak ve hâkim yasalara riayet ederek başarılı olabilir, doğal olarak da ona yönelik muhalefetin yenilgiden ve başarısızlıktan başka şansı yoktur. Ehlibeyt İmamlarından (a.s) bu konuda birçok rivayet bulunmaktadır.İmam Ali (a.s) vasiyetinde kendinden sonraki lidere yani İmam Hasan Mücteba’ya (a.s) şöyle buyuruyor:

“Zamandan emin olan hıyanet görür, zamanı yücelten onu aşağılar, zamana öfkelenen onu yere vurur ve zamana sığınan ona teslim olur.”[1]

İslami referanslardan yararlanarak yapılacak bir tahlile göre, zaman varlık âleminde bir gerçekliktir ve ona güven duymak, öfkelenmek, onu yüceltmek veya aşağılamak, ona karşı çıkmak ve ona teslim olmak doğru değildir. Zamana karşı, karşı tavır alırken ve onun yasalarını keşfederken ondan yararlanma zeminlerini hazırlamak gerekir. Binaenaleyh, İslami rivayetlerin, zamanı öğrenmenin zaruretini vurgulamasının sırrı ortaya çıkmaktadır.

İnsan zamanı ne kadar iyi tanırsa, olayları daha iyi öngörür. Müminlerin Emiri’nin ifadesiyle zaman bilgisinin zirvesinde insan hiçbir olay karşısında şaşkınlığa düşmez; çünkü onu zaten öngörmüştür:

“Zaman konusunda en bilgili kişi, zamanın gelişmeleri karşısında şaşkınlığa düşmeyen kişidir.”[2]

Böylece zamanını tanıyan, zamanın gerekliliklerini bilen bir lider, siyasi olsun ya da olmasın şüpheli ve belirsiz durumlarda görevinin ne olduğunu bilir ve benzer saldırılara maruz kalmaz.

Zamanı tanımanın önemi konusunda yaptığımız açıklamalardan anlaşılıyor ki “zaman bilinci” her birey için liderlikte önemli bir unsurdur ve bu özelliğe sahip olan bir kişi, liderlikte başarılı işler yapabilir. İmam Humeyni, zaman unsurundan bir iyileştirici olarak yararlanan liderlerdendi. O, “zaman bilinci”nin halka liderlikteki rolü ve içtihat için gerekli şartlardan biri olan zamanın gereklerini bilme konusunda şöyle buyuruyor:

“Zaman ve mekân, içtihatta belirleyici olan iki unsurdur. Geçmişte hakkında hüküm bulunan bir mesele, bir düzenin siyasetine, toplumsal yapısına ve ekonomisine hâkim olan ilişkilerden dolayı yeni bir hüküm kazanabilir. Yani, ekonomik, toplumsal ve siyasi ilişkileri dikkatli bir şekilde tanınınca, zahiren eskisiyle farklılaşmamış gibi gözüken bir mesele, gerçekte zorunlu olarak yeni bir hükmü gerektiren, yeni bir mesele haline gelmiş olabilir. Müçtehit, kendi zamanının meselelerini kuşatmalıdır. Halka, gençlere ve hatta avama, merci ve müçtehitlerin ‘ben siyasi meselelerde görüş bildirmiyorum’ demesi kabul edilemez. Dünyaya hâkim ekonomik düzene yönelik nitelikli bir tutum; politikaların, politikacıların ve onlara dikte edilen formüllerin tanınması ve aslında dünyaya egemen olan stratejileri gösteren kapitalizm ve komünizm kutuplarının güçlü ve zayıf noktalarının kavranması, bir müçtehidin özelliklerindendir.”[3]

Zamanın ve mekânın gereklerini göz önünde bulundurma ilkesi, her bilge şahıs gibi İmam Humeyni için de son derece önemli bir mesele olarak değerlendirilmektedir. İmam Humeyni’nin eski Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbaçov’a gönderdiği mektubu buna ilişkin bir örnek olarak zikredebiliriz. “Batı’nın komünizmi alt etmek için baskı ve saldırılarını arttırdığı ve komünizmin de ciddi iç çelişkiler yaşadığı bir dönemde… İmam Humeyni, o zaman ve mekân kesitinin şartlarını çok iyi bilerek ve gelişme sürecinin mahiyetini doğru bir şekilde anlayarak bu mektubu yazmıştı.”[4] 15 Hordad 1342 tarihinden [5 Haziran 1963] vefatına kadar İmam Humeyni’nin mücadele hayatına göz atıldığında, zamanı bilen bir fakihle karşılaşılmaktadır.

İmam 15 Hordad 1342’de yönetime karşı devrimci bir hareket başlatarak hareketin liderliğini üstlendi. Necef’e sürgün edilmesinden sonra zeminin hazır hale getirilmesine kadar genel bir ayaklanmanın öncüllerini hazırladı. Aynı zamanda verdiği dersleri de sürdürerek tekrar zamanın şartlarını şah yönetimine karşı başlatılacak nihai hareket açısından en iyi hale getirdi. Hareketin tarihinin en hassas anlarında, yani Paris’ten hicret ettikten sonra kendisine yapılan birçok tavsiyenin aksine Fransa’dan İran’a döndü. İran hükümetine kaşı yeni bir kabine kurdurdu ve kader tayin edici anlarda kendi yüce ruhundan ilham alarak sıkıyönetimin etkisiz hale getirilmesi için fetva verdi, daha sonra da İslam Devrimi zafere ulaştı. O, devrimin her tarihi kesitinde zamanın gerekliliklerini çok iyi tanıyarak kendine yaraşır bir şekilde liderlik etti.

Örneğin, savaş ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararının kabulü konularındaki kesin kararı, Amerikan casusluk yuvasına yapılan müdahaledeki cesurca duruşu ve bununla küresel istikbara darbe vurması, Gorbaçov’a yazdığı mektupla küresel İslam devriminin gerçekleştirilmesi yönünde oluşan yeni fırsatlardan yararlanması, Salman Rüşdi’nin öldürülmesi için verdiği tarihi fetvayla çeşitli İslam karşıtı akımların maskelerini düşürmesi ve diğer fetvaları, fıkhi hükümleri ve attığı adımlar onu görüşleri dünya siyasi dengelerini altüst eden bir dünya lideri haline getirdi.

Hatırlatmak gerekir ki her dönemde zamanı tanıyan liderler, toplumun zaruretlerini ve ihtiyaçlarını ve kendi dönemlerindeki halkı tanıyarak onların özel şartlarına ve özelliklerine tam anlamıyla vakıf olurlar.

2- Hedefe İnanç

Liderin en temel görevi, halkı veya örgütü ideal olarak nitelendirilen hedeflere yönlendirmektir. Lider, halkı saadete, maddi ve manevi tekâmüle götürmek için çalışır ve buna ulaşmak için halkı fedakârlıkta bulunmaya davet eder, liderin bu görevini en iyi bir şekilde yerine getirebilmesi için şunları yapması gerekir:

a) Öncelikle o hedefe kendisinin kesin ve kararlı bir şekilde inanmalıdır.

b) İkinci olarak örgütün üyelerini veya takipçilerini liderliğin hedefine ikna edebilmeli ve inandırabilmelidir.

Dünyadaki, dini olsun ya da olmasın başarılı liderlerin hayatları incelendiğinde onların tümünün bu iki özelliğe sahip oldukları görülmektedir. Yani onlar hedeflerine inanmaktadırlar ve takipçilerini bu hedefe inandırma ve harekete geçirme gücüne sahiptirler. İslam Peygamberi (s.a.a) hedefe inancın ve başkalarını inandırmanın en üst örnekliğidir. Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi’nde İslam Peygamberi’nin risalete ve ilahi liderliğe olan inancını şu ifadelerle açıklıyor:

“Allah’ın elçisi, Rabbinden ona indirilenlere inanmaktadır.”[5]

Hazreti Peygamberin hayatında ve faaliyetlerinde hedefleri konusunda çok ilginç örnekler bulunmaktadır. Bu örnekler, peygamberin henüz risaletinin yeni başladığı dönemde yaşanan olaylarda bile her iki boyutun da bulunduğunu (hedefine duyduğu inanç ve diğerlerini inandırması) ispat etmektedir. Allah’ın Resulü, davetini yavaş yavaş ortaya koydu. Daha ilk günlerde bile tebligat imkânlarının olmamasına rağmen bu davetin halk kitlelerinin gönüllerinde süratle yer edeceği ve her geçen gün bu ilahi dinin takipçilerinin sayısının artacağı hissedilmekteydi. Liderliğin kitlelerin kalpleri üzerindeki nüfuzu Kureyş’in müstekbirlerine tehlike hissettirecek boyuttaydı. Başlangıçta İslam Peygamberi’nin tek hamisinin yani Haşim Oğulları Kabilesinin Lideri Ebu Talib’in yanına geldiler ve ondan Allah’ın Resulünü (s.a.a) himaye etmekten vazgeçmesini istediler. Bu olay, İbn Hişam Tarihi’nde mealen şöyle geçmektedir: Müşrikler Ebu Talib’in yanına gelip şöyle dediler: “Ebu Talib, senin kardeşinin oğlu, bizim tanrılarımıza kötü sözler söylüyor ve bizim dinimizi kötü olarak anlatıyor. Bizim düşünce ve inançlarımızı yanlış ve aptalca, atalarımızı sapkın olarak niteliyor. Ya sen onu engelle, ya da onu bize bırak ve onu himaye etmekten vazgeç.”[6]

Müşrikler Ebu Talib’in yanına defalarca geldiler; ancak o her defasında meseleyi soğukkanlılıkla bitirdi. Müşrikler tehditlerini daha da şiddetlendirdiler ve Ebu Talib’e savaş ilan ettiler. Ebu Talib İslam Peygamberi’nin (s.a.a) yanına gitti ve meseleyi ona anlatarak cevap beklemeye başladı. Bu cevap, kendi hedefine olan inancının derecesini somut olarak ortaya koymaktadır. Allah’ın Resulü (s.a.a) tam bir güven içinde şöyle cevap verdi:

“Amca, Allah’a yemin ederim ki bu hedefimden vazgeçmem için Güneş’i sağ elime, Ay’ı da sol elime verseler bunu yapmayacağım. Ya Allah zafer nasip eder, ya da bu yolda öldürülürüm.”

Peygamber’in bu sözleri üzerine Ebu Talib, İslam’ın yüce önderinin kalplerde yer eden sözlerinin etkisi altında kaldı ve bu yeni dine olan desteğini ilan etti.

Şüphe yok ki, eğer Allah’ın Resulü (s.a.a) inancında en küçük bir zaaf hissetseydi, bütün bu baskılara bu kadar kesin ve kararlı bir şekilde direnemez ve başkalarını da bu yola yönlendirip irşat edemezdi. Yukarıda anlatılanların gösterdiği üzere hedefine inanmak ve başkalarını inandırmak, liderliğin başarısında etkilidir ve takipçilerin lidere duyduğu bağlılığın artmasını sağlamaktadır. Bu çerçevede, bir lider veya yönetici, personelinin örgüte olan bağlılığını arttırabilir, insanların kendini örgütün bir parçası olarak görmesini ve tüm gücüyle örgütün hedefleri doğrultusunda çalışmasını sağlayabilirse o lider veya yönetici başarılı demektir. İmam Humeyni, hedef ortaya koyan ve başkalarını da farkında bile olmadan bu hedef doğrultusunda canını verecek ölçüde çalışmaya sevk eden hedefine inanmış liderlerdendi. İmam Humeyni’nin hedefleri doğrultusunda fedakârlıkta bulunan en bariz kişiler, sekiz yıllık savaştaki İslam savaşçılarıydı.

Onlar, liderin hedeflerini gerçekleştirme yolunda fedakârlıklarda bulunmaya hazırdılar. İmam’ın öngördüğü İslami örgüte bağlılık duyuyor ve bununla iftihar ediyorlardı. Elbette İmam da sahip olduğu İslami görüşle insanlara kimlik kazandıracak şekilde hareket ediyordu, onları kendilerini harekete bağlı hissedecekleri şekilde yetiştiriyordu. İmam Humeyni, toplumun her kesimi ile konuşuyor, onları ilahi hedeflere yönlendiriyor, onların yaptıklarına değer veriyordu. Örneğin o, Devrim Muhafızları Ordusu Genel Komutanıyla ve güneydeki tüm komutanlarla yaptığı bir görüşmede şöyle buyuruyor:

“Sizler, bu operasyonun sizin elinizle gerçekleştirilmiş olmasından dolayı Allah’a şükretmelisiniz. Herkes buna nail olmamaktadır. Bugün sabah bazı devrim muhafızlarıyla yaptığım görüşmeden sonra şöyle düşünmeye başladım: Keşke ben de devrim muhafızı olsaydım. Onlar neler yapıyor, ben ne yapıyorum. Onlar gidip İslam düşmanlarıyla savaşıyorlar, ben ise burada hiçbir şey yapamıyorum. Siz, kendi kıymetinizi iyi bilin. Allah size, Kur’an-ı Kerim’i, aziz İslam’ı ve İslam ülkesini korumanız için lütufta bulundu. Sizin İslam’a hizmete seçilmeniz için ilahi nizam kuruldu. Allah’ın ve meleklerin sizi desteklediği, Allah katında ispat olmuştur. Yüreğiniz güçlü olsun, İslam için attığınız her adım Allah’ın sizin için gerçekleştirdiği ilahi bir adımdır. Bugün bizim hedefimiz, afetin vurduğu, Batı’nın vurduğu, saltanatın vurduğu bu ülkeyi İslam’a kazandırmaktır. Bizim bundan başka bir amacımız yoktur.”[7]

İmam, bu savaşçıların yaptığı işlere değer vererek öncelikle yöneticilik tabiriyle onların yaptıklarını kendi gözlerinde anlamlı göstermektedir. (Onlara çalışma şevki vermektedir). İkinci olarak bu kişilerin kurumlarına olan bağlılıklarını arttırmaktadır. Ve nihayet onlara bir hedef göstermekte ve bu hedefe ulaşabilmenin yollarını ortaya koymaktadır. Açıktır ki İmam, bu bilgece sözleriyle hedefe ulaşmayı kolaylaştırmakta ve takipçilerini ideal hedeflerine varma yönünde teşvik etmektedir. Sonuçta da onların bu büyük İslami örgütteki etkinliğini ve işlevselliğini en yüksek düzeye çıkarmaktadır.

Halk Katılımı, Örgütsel Bağlılığın Etkeni

Kişilerin örgüte bağlılığını sağlamadaki diğer bir önemli etken de üyelerin örgütün faaliyetlerine katılımıdır. Bu, sonuç olarak hedefe olan bağlılığı da arttırmaktadır. Personelin çalışmalara ve örgütün kararlarına katılımı, örgütlerde iş ilişkilerini iyileştirmek ve personelin motivasyonunu arttırmak için kullanılan bir tekniktir.

İnsanların örgütün kendilerinden olduğunu ve örgütlerinin onların görüşlerine değer verdiğini hissetmesi, çalışma motivasyonunu ve örgüte duydukları bağlılığı arttırmaktadır. İran İslam Cumhuriyeti’nin Kurucusu kendi ilahi misyonunu ortaya koyarak devrimci kurumların etkili olmasını sağlamak ve kişilerin bağlılıklarını arttırmak için halkın örgütsel faaliyetlere katılmasını önermektedir. O, “bizim yöneticilerimiz halkın geçmişte başkalarından yaşadığı acıları, tatlılığa çevirmelidir” diye vurgulamaktadır. O, kendini öteki hissetmemenin insanların bunalım zamanlarında sorunları çözmesini sağladığını belirterek şöyle buyurmaktadır:

“Çünkü halk, her şeyin kendilerinden olduğunu hissediyor. Hiçbir şeyi kendine yabancı görmüyor. Sizleri kendi evlatları olarak görüyor. (Bu yüzden de) Allah korusun eğer sizler bir sorunla karşı karşıya gelirseniz işte şu sokaklardaki halk sizin sorunlarınızı ortadan kaldıracaktır.”[8]

Çünkü kişilerin yapılan işlere katılması, onlardaki motivasyonu arttırmakta, işler en iyi şekilde yapılmakta ve sorunlar çözülmektedir. Bu nedenle şu sonucu çıkarabiliriz: İmam Humeyni’nin kurduğu nizamda insanların katılımı, devlete yardımcı olmak için belirlenmiş bir yöntemdir. O, halkın katılımı konusunda şunları söylüyor:

“Halkın yönetim işlerine katılımı konusunda şunu defalarca söyledim… Halkın yapılan işlere katılmasının gerektiği, sizin de onları bu işlere kattığınız zaman, şu an hizmet etmekte olanları, geçmişte hizmet edenleri, size, bize, herkese, İslam’a hizmet edenleri size geldiklerinde geri çevirmeyin, onları da bu çalışmalara katın.”[9]

İmam, halkın çalışmalara katılmasını vurgulayarak ülkenin icracı yöneticilerine şunları tavsiye ediyor: “Her şeyi devletleştirme peşinde olmayın. Hayır, devletçiliğin bir sınırı var. O sınır da bellidir, yasalar da onu belirlemiştir. Ama halkı katın, çarşıyı katın.”[10]

Görüldüğü gibi İmam’ın sözlerinde ve yaşantısında halkın yönetime ve çalışmalara katılması çokça vurgulanmıştır. Halkın çeşitli alanlardaki işlere katılmasının, iş ilişkilerinin iyileşmesine, işlerin daha iyi ve etkili bir şekilde yapılmasına, ekonomik ve yönetimsel faaliyetlerin daha etkili bir şekilde gerçekleşmesine vesile olduğu düşünülmektedir. Bu sebeple, mantıklı yöntemlerle, halkla bir ve beraber olarak devrimin geleceğini garanti etmeli ve ülkeyi milletin desteğinin güvencesine emanet ederek geliştirmek gerekmektedir. Çünkü halkın birlikteliği hareketin, nizamın bekası ve gelişmesi, tüm sorunların ve bunalımların çözümü için bir gerekliliktir ve onlarsız hiçbir şey mümkün değildir.

Sonuç olarak halkı korumak ve kazanmak gerekir. Bir cümleyle onların rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak, onların kalplerini kazanarak onlarda siyasi motivasyon yaratmak zaruri bir iştir.

Halka yönelik davranışlarımızda ve kişilere yönelik örgütsel davranışlarımızda öyle bir şekilde hareket etmeliyiz ki halk kendi görüşlerine dikkat edildiğini, kendilerine değer verildiğini hissetmelidir. Bu sebeple İmam, daima halka şahsiyet ve kimlik kazandırırdı. Halkın oyunu temel ölçü kabul eder ve ona saygı gösterirdi. Nizamın siyasi kararlarını halkın siyasi katılımının ve görüşlerinin ışığında değerlendirirdi. İmam’ın hayatında her zaman, halkın rızasını, güvenini ve teveccühünü kazanmak, devlet ve yönetim organlarıyla halkın ayrılmazlığı düşüncesini sürdürmek, kısaca halkın makbuliyeti için çalışmak esas olmuştur.

“Yapılan işlerde millet olmadıkça ne hükümet ne de valiler bir iş yapabilir… Herkes, her türlü işte halkın rızasını kazanmak için çaba göstermelidir.”[11]

3- Halkı Tanımak

Halkı tanımak liderliğin en esaslı ve en temel unsurlarından biridir. Halkın oylarına çokça başvurulan yönetimlerde insanlar kilit ve eksen rolü oynamaktadırlar. Ve liderin yönetiminin devamı için onların isteklerine, maddi ve manevi ihtiyaçlarına dikkat etmesi gerekmektedir. Açıktır ki bu da toplumun güçlü ve zayıf noktalarını bilmekle mümkün olabilir. Bu yüzden lider eğer kendi döneminin halkını doğru tanıyabilirse toplumu yönetme ve hedeflerini gerçekleştirmede daha başarılı hareket edebilecektir.

Peygamber’in (s.a.a) Halkı Tanıması

Peygamberin hayatı ve tarihi, halkı tanıma açısından incelendiğinde onun, toplumun ruhi, ahlaki, kültürel, siyasi ve toplumsal özelliklerini çok iyi bildiği görülmektedir.

Davetin türü, mücadelenin nasıl yapıldığı, nasıl aşamalı hale getirildiği, onun halka, özel veya genel düzeyde nasıl davrandığı, Peygamberin halkı tanıdığı gerçekliğini ortaya koymaktadır. O, halkı çok iyi tanıdığı için onların fikri, ruhi, ahlaki ve duygusal kapasitelerini de en iyi şekilde biliyordu. Herkesle sahip olduğu ruhi ve fikri kapasite ölçüsünde konuşuyor, ona göre davranıyordu.İmam Sadık (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor:

“Allah’ın Resulü (s.a.a) halkla kendi aklı ve bilgi derinliğine göre konuşmuyordu. Peygamber, ‘Biz peygamberler, halkla onların akıları ölçüsünde konuşmakla görevlendirildik’ diye buyurmuştu.”[12]

Buna ilaveten, kişilerin kapasitesini, onların iyi özelliklerini ve kabiliyetlerini bilmek lidere, kişileri yönlendirmede yardım eder. Aşağıdaki mesele bunu göstermektedir.

Rivayet edilir ki, idamı hak etmiş bazı esirleri peygamberin huzuruna getirdiler. Hz. Peygamber, (s.a.a) Müminlerin Emiri’ne (a.s) onların tümünü öldürmesi emrini verdi. Ancak hemen sonra yeniden emir vererek onlardan birini ayırmasını ve öldürmemesini söyledi.O adam, Peygamber’in bu emrini öğrendikten sonra Peygamber’e “İşlediğimiz cinayet aynı olmasına rağmen neden beni onlardan ayırdınız?” diye sordu. Peygamber ona şu cevabı verdi:

“Allah Teâlâ, bana senin kendi kavmin içerisinde cömert bir kişi olduğunu vahyetti. Bu yüzden öldürülmemen gerekiyor.”

Daha önce ölümüne kadar İslam’ın karşısında duran bu adam, Peygamberin (s.a.a) bu tutumu karşısında İslam’a meftun olarak kelime-yi şehadet getirip Müslüman oldu.[13]

Bu tutumdan liderlik konusunda öğrenilmesi gereken şudur: İnsanları iyi tanıyarak kazanılmaya müsait birçok sapkın kişiyi doğru yola yöneltmek mümkündür.

Ali’nin (a.s) Halkı Tanıması

Halkı tanıma konusunda kendine özgü bir mahareti olan kişilerden biri de Müminlerin Emiri Ali’dir (a.s). O da Peygamber gibi, halkı tanıma konusunda uzmandı ve bu tanıma sayesinde hiçbir zaman ölçüsüz bir harekette bulunmadı.

Müminlerin Emiri (a.s) bir gün mescitte bulunuyordu. Ashabı etrafında toplanmıştı. Hz. Ali’nin takipçilerinden olan bir adam girdi ve ona duyduğu sevgiyi ifade ederek ‘Allah da biliyor ki ben zahirde ve batında seni sevenlerdenim’ dedi. Ali (a.s) teyit ederek, ona bu yoldaki zorluk ve sıkıntılarda istikameti tavsiye etti. Adam, gözyaşlarına boğularak mescitten dışarı çıktı. İmam’ın yanında oturmakta olan haricilerden biri arkadaşına: ‘Şimdiye kadar görmediğim tuhaf bir olay’ dedi. Arkadaşı ise: ‘Bunda şaşılacak bir şey yok. Adam gelip seni seviyorum deyince Ali’nin de onu tasdik etmekten başka çaresi yoktu’ dedi.

O şahıs, ‘Şimdi ben sınamak için gidiyorum. Acaba ben Ali’yi seviyor muyum?’ deyince, arkadaşı ona: ‘Hayır, senin Ali’ye sevgin yok’ dedi. O adam da: ‘Ben, şimdi o adamın dediklerini tekrar edeceğim, Ali de bana aynı cevabı verecek’ dedi.

Adam, yerinden kalktı ve önceki şahıs gibi İmam Ali’ye sevgisini ifade eden şeyler söyledi. İmam, bir an o adamın yüzüne baktı ve ‘Hayır vallahi yalan söylüyorsun, sen beni sevmiyorsun, ben de seni sevmiyorum’ dedi.

Adam ağlayarak ‘Ey Müminlerin Emiri, siz bana böyle davranıyorsunuz; hâlbuki Allah sizin söylediklerinizin aksini biliyor’ dedi. Çok geçmeden Nehrevan savaşı başladı, o adam düşmanların safında İmam’a karşı savaşırken öldürüldü.[14]

Görüldüğü gibi, İmam Ali (a.s) de tıpkı Peygamber (s.a.a) gibi insanları tanıma özelliğine sahipti ve onun liderliğinin en önemli unsurlarından biri de kendi halkını tanımasıydı. Peygamberin, İmam Ali’nin ve diğer masumların halkı tanıması konusunda daha birçok örnek verilebilir. İslam araştırmacılarının bu konuda birçok araştırma yapması gerekiyor. Çağımızdaki bir lider modeli olarak İmam Humeyni de tıpkı ataları gibi halkı tanıma özelliğine sahipti.

İmam Humeyni’nin Halkı Tanıması

İslam Devrimi’nin Lideri, bütün mücadelesi boyunca halkı çok iyi tanıyarak halka dayanmanın gerekliliğini vurgulamıştı.

Ümmetin İmamı, çeşitli olaylarda ve gelişmelerde defalarca halkın eksen rolünü hatırlatmış ve halkın sahnede oluşunu devrimin devamlılığı için bir garanti olarak görmüştür. Burada birkaç noktaya işaret edelim.

1- İmam’ın İran milletinin birliğini ve bu birliğin bozulmamasını vurgulaması: İmam Humeyni, defalarca halkın rolünü hatırlatmış ve milletin bütünlüğünü İran İslam Devrimi’nin bekasının sırrı olarak görmüştür. O, İlahi-Siyasi Vasiyetnamesi'nde şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz İslam Devrimi’nin bekasının sırrı, işte bu zaferin sırrıdır. Zaferin sırrını da millet biliyor. Gelecek kuşaklar da tarihte okuyacaklardır ki onun iki asli sütunu; İlahi motivasyon ve bu motivasyon ve amaç için tüm ülkedeki milletin birlik ve beraberliği ve İslami yönetimin âli hedefleridir.”[15]

Görüldüğü gibi İmam Humeyni, ilahi motivasyonu ve milletin birlik ve beraberliğini devrimin bekasının iki asli unsuru olarak görmektedir. Gelecek nesillere de bu parametrelerden gafil olmamalarını öğütlemektedir. O, halkın içindeki ayrılık ve parçalanma tehlikesine ve düşmanın bu yöndeki çabasına işaret ederek şöyle buyurmaktadır:

“Tüm dünyadaki propaganda borazanlarının ve onların yerel liderlerinin tüm güçleriyle ayrılık çıkarıcı yalan ve söylentiler yaymaya çalışmaları ve bunun için milyarlarca dolar harcamaları boşuna değildir…

Benim bu çağdaki Müslümanlara, özellikle de İranlılara tavsiyem şudur: Bu komplolara tepki göstersinler, birlik ve beraberliklerini mümkün olan her yolla güçlendirerek kâfirleri ve münafıkları umutsuzluğa düşürsünler.”[16]

2- İmam’ın ülkenin üst düzey yöneticilerine halka yönelmeleri konusundaki tavsiyeleri: İmam Humeyni, (k.s) defalarca yöneticilerin dikkatini halka yöneltmiştir. Birçok konuşmalarında halkı devrim hareketinin asli unsuru sayarak bu konuda gevşeklik göstermenin bağışlanmaz olduğunu söylemiştir. Örneğin üst düzey yöneticilerin ve politika belirleyicilerin yani milletvekillerinin ve bakanlar kurulunun hazır bulunduğu bir toplantıda yaptığı konuşmada onlara millete yönelmeleri tavsiyesinde bulunarak şöyle buyurmuştur:

“Bizim bugün ihtiyaç duyduğumuz şey bu milleti umutlu kılmaktır. Bizim neyimiz varsa hepsi bu millettendir, neye sahipsek hepsi bu millettendir, bu büyük insan kitlelerindendir. Şu an görüyoruz ki bu güç, bizden dolayı öldürülmüştür. 15 Hordad’dan savaşın bitmesine kadar olanları gözünüzün önüne getirin. Bizden ne kadarı öldürüldü, ne kadarı sakat kaldı, ne kadarı evsiz barksız kaldı, ne kadarı mülteci durumuna düştü. Bütün bunların hepsi, bağımsızlığı elde etmek içindi. Bizler, şu an birçok sorunla uğraşırken ve henüz zafere ulaşmamışken bu halkı yüzüstü bırakmamalıyız.”[17]

3- İmam kalp hastanesindeyken milleti düşünmektedir: İmam Humeyni, (k.s) kendi rahatına bakıp başkalarını unutan bir lider değildir. Çünkü iyi bir liderin özelliklerinden biri de onun halkçılığıdır. İmam hangi hal içerisinde bulunursa bulunsun her zaman mustazafları düşünmüştür. O, halkın sorunlarına yönelmede ısrar etmiştir. Onu, kalp rahatsızlığı tedavisi gördüğü hastanede kendisiyle ilgilenen doktorlara, mazlum milleti düşünmelerini hatırlatırken görüyoruz. Hastane yetkililerinden imkânlarını yoksullar için seferber etmelerini isterken görüyoruz. O, hastanede bir konuşma yaparak şöyle buyuruyor:

“Buradaki beylerin tağut döneminde hiç ilgi gösterilmeyen kentin varoşlarında çadırlarda yaşayanlara halkın en temel ihtiyacı olan sağlık hizmeti verdiklerini görünce mutlu oluyorum. Bu sağlık hizmetleri herkes için olmalıdır, birilerine protokol uygulanıp başkalarına hiçbir şey yapmamazlık edilmemelidir. Umarım beyler, her nerede olurlarsa olsunlar, hükümet, sağlık bakanlığı, halkın kendisi, bu meseleye dikkat ederler. Bu varoşlarda yaşayanlar, bu yoksullar, bunlar Allah’ın ailesidir. Bunların sorun yaşamaması gerekiyor.”[18]

4- Adaletçilik

Adaletin İslam kültüründe özel bir yeri vardır. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin gönderilmesinin, onlara kitabın ve mizanın indirilmesinin hedefi, halka adaletle davranmak olarak görülmüştür.

“Gerçekten biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve mizanı indirdik ki halka adaletle davransınlar.”[19]

İmam Ali’ye göre adalet her şeyi kendi yerine yerleştirmek anlamına gelmektedir.[20] Her iş ve faaliyet, kendi seyrine ulaşıp işler kendi yerine yerleşince evrensel düzen istikrar bulmakta, dünyanın asli unsurlarıyla uyum ve insicam meydana gelmektedir. Bu sebepledir ki dünya nizamı adaletle ayakta durmaktadır.[21] Öte yandan Hazreti Ali’nin yaklaşımında hükümet ve yöneticilik adaletin gerçekleştirilmesi ve uygulanması için bir araçtır. Aşağıdaki örnek bunu açıklamaktadır.

İmam’ın hilafeti döneminde İbn Abbas İmam’ın yanına geldi. İmam Ali, o sırada ayakkabısına yama yapmakla meşguldü. “Bu ayakkabının değeri ne kadardır?” diye sordu. İbn Abbas, “Hiçbir değeri yoktur” dedi. İmam şöyle buyurdu: “Allah’a yemin ederim ki benim gözümde bu ayakkabı, adaleti ikame etmek veya bir bâtılı ortadan kaldırmak dışında, sizlere emirlik ve yöneticilik yapmaktan daha sevimlidir...” [22] Bu sözler, İmam Ali’nin (a.s) yaklaşımında hem adaletin önemini hem de yöneticiliğin bir araç olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır. İmam Ali’nin (a.s) hayatına kısaca göz gezdirildiğinde onun yöneticiliğinde adaletin ne kadar temel bir değere sahip olduğu daha iyi kavranmaktadır. Beytülmalden daha fazla pay talep ettiğinde kardeşi Akil’in eline kızgın demiri yaklaştırarak sergilediği tutum, bu gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.[23] Hz. Ali bu olayın devamında adalet eksenli olduğunu gösteren sözler söyleyerek şöyle buyuruyor: “Allah’a yemin ederim ki bir karıncanın ağzından bir arpayı almam için yedi iklimi ve göğün altındakileri bana verecek olsalar bunu asla yapmam.”[24] Açıklanan değerlere ilişkin verilen dikkate alındığında İslami yaklaşımda adaletin liderliğin önemli şartlarından biri olduğu iddia edilebilir. Buna ilaveten görülmektedir ki Allahu Teâla, Kur’an’ı Kerim’de Hz. İbrahim’i imamete ve liderliğe seçtikten sonra liderliğin devamını, adaletin Hz. İbrahim’in ailesinde de devam etmesi şartına bağlamaktadır. Bu, şu ayetten çıkarılmaktadır:

“Bir zaman Rabbi İbrahim’i birtakım emirlerle sınamış, İbrahim onların hepsini yerine getirmiş de Rabbi şöyle buyurmuştu: “Ben seni insanlara önder yapacağım.” İbrahim de, “Soyumdan da (önderler yap, ya Rabbi!)” demişti. Bunun üzerine Rabbi, “Benim ahdim (verdiğim söz) zalimleri kapsamaz” demişti.”[25]

Binaenaleyh, adalet dini liderliğin şartlarından biridir. Din âlimleri ve düşünürler arasında da adaletin dini liderliğin önemli bir unsuru olarak söz konusu edildiğini görüyoruz. Örneğin Hace Nizamülmülk Tusi, Siyasetname adlı eserinde adaleti liderliğin şartlarından biri olarak görmekte ve onu yönetimin ve hükümetin bekasının kaynağı saymaktadır.[26] Maverdi de adaleti imamet ve liderliğin, şartlarından biri olarak görmektedir.[27] Şehid Mutahhari adaleti bedihi bir kavram şeklinde tanımlamakta ve onu açık bir hakikat olarak telakki etmektedir.[28]

İmam Humeyni’nin Liderlikteki Adalet Merkezliliği

İmam Humeyni’nin yaklaşımında adalet, daima insanı takvaya yaklaştıran, haramları terke ve vacipleri yerine getirmeye zorlayan köklü bir insani sıfattır.[29] İmam Humeyni, adaleti bu kavramsal içeriğiyle açıklayarak ve adaletin İslami lider ve yöneticiler için gerekli bir şart olduğuna inanarak bu konuda şöyle buyuruyor:

“İslam’ın Allah’ı adildir, peygamberi de adildir, masum imamları da adildir. Zat-ı Mukaddes-i Kibriya’dan [Allah] tutun sonuna kadar… Yöneticilerin de adil olması gerekir, onların valilerinin de adil olması gerekir.”[30]

Binaenaleyh İslam Devrimi’nin Büyük Lideri’nin yaklaşımında adalet hükümet, yöneticilik ve liderliğin gerekli şartıdır. O, İslami devleti adalet devleti olarak nitelemekte ve bu konuda şuna inanmaktadır:

“Biz, İslami devlet derken, adalet devletinden söz ediyoruz. Biz yöneticinin Müslümanların beytülmaline hıyanet etmeyen, Müslümanların beytülmaline el uzatmayan birisi olması gerektiğini söylüyoruz. Bu, hangi toplumda söylenirse söylensin, kim için söylenirse söylensin kabul edilecek bir konudur.”[31]

İmam, kendisinin adalet merkezli hareketinin kaynağını Peygamber’in (s.a.a) siretinde görmekte ve Allah’ın Resulü’nün bir devlet ve yönetim kurma arzusunu toplumsal adaleti yaymak olarak değerlendirmektedir. Nitekim bu konuda şöyle demektedir:

“İslam Peygamberi (s.a.a) bir devlet kurdu, tıpkı diğer dünya devletleri gibi. Ancak o, devleti toplumsal adaleti yaymak amacıyla kurdu.”[32]

Burada şöyle bir sorunun sorulması mümkündür: Toplumsal adaleti uygulamak ve hayata geçirmek için hangi faktörlere dikkat etmelidir, acaba İmam Humeyni’nin sözlerinden hareketle bu konuda bir yol göstericilik çıkarılabilir mi? Bu soruya cevap olarak aşağıdaki yöntemler çıkarılmakta ve teklif edilmektedir:

1- Toplumsal sınıflar arasındaki mesafenin ortadan kaldırılması için dengeleme

2- Mahrumların menfaatlerinin korunması, geniş çaplı katılımlarının sağlanması ve yoksulluğun ortadan kaldırılması[33]

3- Sermaye ve refah tutkunlarıyla mücadele,[34]

4- İslami kanun ve kuralların uygulanması,[35]

5- Yönetimin toplumun zayıf kesimleriyle birlikte olması[36]

6- Yetkililerin sade bir hayat yaşaması ilkesi[37]

7- Devlet kurum ve kuruluşlarında lüks ve gösterişin reddedilmesi[38]

8- Kapitalistlerin yönetime nüfuz etmesinin önlenmesi[39]

9- Dünya sevgisi ve dünyaperestliğin reddedilmesi,

10- Mahrum bölge ve köylerin imarına ve kalkındırılmasına dikkat edilmesi[40]

11- Toplumdaki mahrum kesimlerin lehine olacak kanunların çıkarılması,[41]

12- Saraylarda ve köşklerde yaşayan kapitalistlerin ahlakının reddedilmesi[42]

5- Liderlik Cazibesi

Genel anlamda her liderin ahlaki açıdan, toplumsal ilişkiler açısından toplumun muhtelif kesimlerinde yer alan farklı anlayış ve görüşteki insanları kendisine cezp edecek birtakım özelliklere sahip olması gerekir.

Kuşkusuz liderin liderin cazibesi ne kadar güçlü olursa, gücü ve nüfuzu da o kadar kuvvetli olmaktadır.

Şimdi burada şu soru gündeme gelmektedir: İnsanın başkalarına karşı cazibeye sahip olması dini bir değer olarak mı telakki edilmektedir? Toplumda cazipliğin istenen etkilerine ve İslam’ın değerler düzeninin teyidine baktığımızda buna nispi olarak olumlu cevap verebiliriz. Çünkü dini metinlerin ısrarla üzerinde durduğu meselelerden biri de insanın başkalarına karşı cazibeye sahip olması meselesidir. İslam toplumunda Müslümanlar kendilerini ahlaki açıdan kendilerini toplumdaki bireylerde ilgi ve sevgi oluşturacak şekilde terbiye etmelidir. Gerçi bu konu zahiren ahlaki olsa da daha dikkatli bir bakışla yöneticilik rehberliğidir. Elbette şuna da dikkat etmek gerekir ki başkalarının sevgisini kazanmak için cazibeye sahip olmaktan kasıt, şöhret peşinde koşmak veya bencilik ve kendini beğenmişlik değildir. Çünkü bunlar İslam’ın şiddetle kınadığı nefsani rezilliklerdir.

Cazibeden maksat, İslami ve insani hedeflerin gerçekleştirilmesi için insanlarla iyi ilişkiler kurmaktır. Bir başka ifadeyle başkalarının sevgisini kazanmak bir hedef değil bir araç olarak iyi ve istenen bir şeydir.

Aslında şunu belirtmek gerekir ki Kur’an açısından iman ve salih amel, başkalarında muhabbetin oluşmasına sebep olur.

Kur’an, Meryem Suresi’nde bu hususu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:

“İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”[43]

Binaenaleyh itikadi emirlere, İslami ve ahlaki değerlere riayet etmek, gayri iradi olarak halkın sevgi ve ilgisinin ilahi insanlara yönelmesini sağlamakla ve onların cazibesini temin etmektedir. Bunun en bariz örneğini İmam Humeyni’de görmek mümkündür. Şer’i kurallara göre hareket eden, İslami ilkelere bağlı olan İmam’ın devrimi sevenler nezdinde müthiş bir cazibesi vardı. Hatta başkalarının ona duyduğu muhabbet, normal ölçüleri bile aşmıştı. Bunun sebebi, İmam’ın hedeflerine inanmasından ve bu hedefleri gerçekleştirmek için çalışmasından başka bir şey değildi.

Bu sebeple bir kişi ilahi vazifesini yerine getirdiğinde cazibe kazanmakta ve başkalarının sevgi ve muhabbetini kazanmaktadır.İslam Peygamber’i (s.a.a) bir hadisinde bunu teyit ederek şöyle buyurmaktadır:

“Yapabildiğiniz ölçüde kendinizi dünyaya düşkünlükten kurtarınız. Çünkü bir kimse gönülden Allah’a yönelirse Allah, kullarının kalplerini sevgi ve şefkatle ona muti ve ram eder. Ve Allah onu süratle iyiliklere doğru yöneltir.”[44]

Bu nurani ifadelerden anlaşıldığı üzere muhabbet, kulu Allah’a yönelten ruhani bir etkendir. Ayrıca ahlaki cazibe tüm insanlar için en iyi ruhi güzelliklerden biridir. Fakat halka liderlik yapmak isteyen biri için kaçınılmaz olarak gerekli bir şarttır. Nitekim bir lider cazibeye sahip değilse onun için liderlik mümkün değildir. Kur’an-ı Kerim, İslam Peygamberi’nin (s.a.a) liderlikteki başarısının sırrını sahip olduğu ahlaki cazibeye bağlı görmektedir:

“O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”[45]

Peygamberin ahlaki cazibesi, özelikle de sert karakterli Araplara karşı gösterdiği sabır ve hoşgörü, Allah’ın ilahi rahmet ve inayetiyle dünyadaki ilk İslami devletin ilk nüvesini oluşturmak için halkı cezp edip örgütlemesini sağladı. Mevlana şöyle diyor:

O, sabır bıçağıyla bir kafayı kurtardı,
Böylece birçok insanı kesilmekten kurtardı
Sabır bıçağı, demir veya çelik bıçaktan daha keskindir,
Hatta yüz ordudan da daha da muzafferdir.

İmam Humeyni, büyük bir cazibeye sahipti. Onun davranış tarzı, muhabbete ve insanların şahsiyetine değer vermeye dayalıydı. Bu da halkın muhtelif kesimlerinin ona olağanüstü bir şekilde bağlanmasını ve inanmasını sağladı. Hatta bazen İmam’ın takipçilerinin ona ve onun hedeflerine olan sevgisinin yoğunluğundan dolayı en büyük nimet olan hayatlarından bile geçtiklerini ve kendilerini liderleri için feda ettiklerini gördük.

Devrim Lideri’nin takipçilerinin ve sevenlerinin sevgisi, onun vefatından sonra iki katına çıktı. Öte yandan devrim çizgisinde olmayanlar bile liderin topludaki büyük boşluğundan dolayı kimliksizleştiklerini hissettiler ve Allah’ın rahmet elini çektiğini düşündüler. Ayrıca doktorlarının hassasiyetleri ve ortaya koydukları reaksiyon, ona duydukları sevginin bir göstergesiydi. Çünkü İmam Humeyni’nin hastanede olduğu sırada doktorların durumu değişmişti. O kadar ki bazıları İmamlarının dünyadan gidebileceğini akıllarına bile getirmek istemiyordu. Bunu düşünen bazıları ise ne yapacağını bilmez bir hale gelip hiçbir şey yapamıyordu. İmam’ın tedavisiyle ilgilenen doktorlar ve hastane personeli, bu konuda naklettiklerine göre İmam’ın hastanede bulunduğu dönemde onun sağlığı iyiyken kendilerinin de morali iyi oluyor, görevlerini coşku ve fedakârlıkla yapıyorlardı. Hepsi şunu düşünüyordu, bugün tedavisini üstlenmiş oldukları bu kadri yüce seyyid, Allah’ın yeryüzüne büyük bir emaneti, tarihin eşsiz bir şahsiyeti ve bu asırda İslam’ın ihya edicisiydi, bu yüzden de ona hizmette hiçbir sınır tanımıyorlardı. Ama İmam’ın durumunun ağırlaştığı günlerde bu doktorlar ve hastane personeli, adeta kara toprak yığınlarının altından çıkmış ruhlar gibi olmuş ve yapacak bir şeyleri olmadığı için anlatılmaz bir kedere gömülmüşlerdi.[46]

İmam’ın liderlikteki cazibesi o kadar güçlüydü ki takipçileri arasında ona yönelik ilgi bir aşka dönüşmüş, İmam da dostlarının bir sevgilisi haline gelmişti. İmam’ın hastalığı sırasında onun tedavisinden sorumlu kişilerden biri olan Tabib-i Dilha [Kalplerin Doktoru] kitabının yazarı, şunları yazıyor:

“İmam, hasta olmasına rağmen, onu kaybetmek herkes için inanılmaz bir şeydi. Her yerden feryat ve figanlar yükseldi. Sanki Aşura günüydü ya da büyük mahşer kopmuştu. Ruhen ve bedenen son derece yorgun olan doktorlar, yüksek sesle ağlamaya, başlarına ve yüzlerine vurarak dövünmeye başladılar.

Ailesinin bitkinliği anlatılacak gibi değildi. İmam’ın hizmetinde bulunanlar, kendilerinden geçmişti. Ben ömrüm boyunca İmam’ın damadı Burucerdi Bey’inki gibi içli bir şekilde ağlayan birini görmemiştim. Endişe içindeki halk, İmam’ın sevenleri, İmam’ın evine kadar gelmiş, İmam’ın durumunu öğrenmek için orada toplanmıştı. Onlar için adeta uykunun bir anlamı kalmamıştı.

İmam’ın vefat ettiğinin ilanı, dostun da düşmanın da itiraf ettiği üzere İran’da ve tüm dünyada benzersiz bir yankı uyandırdı. İran’ın Müslüman ve devrimci halkının vefat ettiği gün ona gösterdiği ilgi ve muhabbeti, onun İran’a dönüşünden bile daha büyük olmuştu.”[47]

6- Liderin Öncülüğü

Etkili bir liderliğin en önemli unsurlarından biri de liderin gelişmeler karşısındaki öncülüğüdür. Yani, lider tüm alanlarda başkalarından önde olmalıdır.

İslam açısından lider, davet etiği şey konusunda başkalarından geride kalamaz. Böyle olması durumunda o, artık lider değildir. Toplumda gerçek lider, tüm mükemmellik alanlarında zirvede olan kişidir, tıpkı derece açısından masumlardan sonra gelen İmam Humeyni gibi. Nefsi mükemmellik alanlarında ve liderlik gücünde başkalarından ileride olanlar, toplumun liderliğini yapabilirler. Bu çerçevede halkı için tüm alanlarda örnek, model ve Kur’an’ın tabiriyle “usve” olmalıdır. Allah bu konuda büyük tevhidi liderleri tanıtarak onları dini model olarak nitelemekte ve şöyle buyurmaktadır:

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda sizin için güzel bir örnek vardır.”[48]

Hatırlatmak gerekir ki her fert, bariz bir şahsiyete sahip olmak için hangi tür davranışları taklit edeceğini bilmek ister ve bu hedef doğrultusunda bir model arayışına girerek doğru bir hayat tarzı kazanıp hayatındaki sorunlardan kurtulmayı diler.

Burada insana pratikte iyi yaşamanın ölçütlerini gösterecek, davranış modeli sunabilecek birine ihtiyaç vardır. Dünyanın büyük liderleri, bu tür önemli özelliklere sahiptiler. Bu yüzden hatta bu model olma özelliğini liderin etkileyiciliğinin ölçütü olarak görmek bile mümkündür. Belki de Kur’an’ın Resul-i Ekrem’i bir model olarak tanıtması bu yüzdendir.

“And olsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.”[49]

İslam Peygamberi’nin (s.a.a) geçmişte ve şimdi takipçileri arasındaki nüfuzunun en önemli sebeplerinden biri, onun söz konusu ettiği her türlü şiarda herkesin önünde olmasıydı. Tevhid şiarını söz konusu ettiğinde o, ilk muvahhitti. Bireysel, toplumsal ve siyasi hayatında Allah’tan başka hiçbir şeye dayanmıyordu. En zor, sıkıntılı ve bunalımı durumlarda bile müşriklerden yardım istemiyordu.

İnsanları ibadetlere ve geceleri ibadetle ihya etmeye davet ettiğinde, kendisi herkesten fazla ibadet ehliydi. Adalet şiarını söz konusu ettiğinde adaleti kendisi ve yakınları hakkında herkesten daha fazla icra ediyordu. Hatta sahabeleri arasında otururken bakışlarını paylaştırma konusunda bile adalete riayet ediyordu. Mustazaflardan yana olma şiarını söz konusu ettiğinde kendisi de tıpkı onlar gibi yaşıyordu.

İmam Bakır (a.s) “İslam Peygamberi (s.a.a) bisetten itibaren yaşadığı müddetçe üç gün üst üste buğday ekmeği ile karnını doyurmamıştı[50]” diye yemin etmektedir.

Elbette bu, Peygamber’in bunlara sahip olmamasından ve kendisine müreffeh bir hayat kuramamasından dolayı değildi.

Peygamberin eşi Aişe şöyle diyor: Allah’ın Resulü (s.a.a) yaşadığı müddetçe üç gün üst üste yiyecekle doymamıştı. İsteseydik, doyuncaya kadar yiyebilirdik; fakat başkalarını kendimize tercih ediyorduk.[51]

İmam Ali (a.s) Nehcu’l- Belaga’nın 160. hutbesinde İslam Peygamberi’nin (s.a.a) sade yaşantısına işaret ederek Müslümanlardan maddi hayata yönelik tutumlarında İslam Dünyası’nın mutlak liderini örnek almalarını istiyor.

“Güzel ve temiz bir örnek (usve) olan Peygamberinizi izleyin. Zira o, herkes için en iyi örnek, maddi hayatın aldatıcı görüntülerini terk etme konusunda en iyi bir modeldir. Allah katında en sevimli kul, Peygamberi takip eden, onun gittiği yoldan giden, ağzını dünya ile doldurmayan gözünü ve kulağını ona bağlamayan, bedeni herkesten daha zayıf, karnı herkesten daha aç olandır.”[52]

Bu sebeple İslam Peygamberi, hayatının bütün yönleriyle güzel bir modeldir. Bu da, halkı davet ettiği her şeyde öncü olmasından dolayıydı. İlahi peygamberlere, hepsinden daha fazla da İslam Peygamberine (s.a.a) uyan kişilerden biri de İslam Devrimi’nin Lideri İmam Humeyni idi. O, Allah’ın Resulü’nü (s.a.a) model alarak kendisini takipçileri nezdinde etkili bir lider haline getirmişti.

İmam Humeyni’nin sade yaşantısı ve maddi dünyaya ilgisizliği, delillendirme gerektirecek bir mesele değildir. Bu, onun zahit kişiliğinden kaynaklanıyordu, bu özelliği de onun dünyanın maddi yanlarına olan ilgisizliğine sebep oluyordu. O, lüks ve müreffeh bir hayat yaşayabilecek olmasına rağmen sade bir hayat yaşadı. O, bir şiar söz konusu etmeden önce onu pratik hayatında yaşıyordu. O, evsiz barksızları, saraylarda ve köşklerde yaşayanlara tercih ediyordu. Tek bir cümleyle o, bariz bir liderlik örneğiydi. Daha önce anlatılanlardan genel bir sonuca ulaşmak istediğimizde şunu söyleyebiliriz: İslam kültüründe liderlik modeli; zamanını tanıma, hedefe inanma, halkı tanıma, adalet merkezli olma, cazibe ve öncülük gibi özelliklere sahiptir.

- - - - - - - - - - - - - - -


[1] Meclisi, Biharu’l- Envar, c. 77, s. 213

[2] Muhammedi Reyşehri, Mizanu’l- Hikme, c.4, s. 235

[3] Sahife-yi Nur, c. 21, s. 98

[4] Dervişi Se Telani, Sire-yi İmam Humeyni der İdare-yi Umur-ı Kişver, s. 768

[5] Bakara, 285

[6] İbn Hişam Tarihi, c.1, s. 283 - 284

[7] Sahife-yi Nur, c. 16, s. 6

[8] Age

[9] Sahife-yi Nur, c.19, s. 239

[10] Sahife-yi Nur, c.18, s. 251

[11] Age.

[12] Muhammedi Reyşehri, Mizanu’l- Hikme, c. 9, s. 341

[13] Bkz. Meclisi; Biharu’l- Envar, c. 71, s. 354

[14] Şeyh Müfid; İhtisas, s. 312

[15] Sahife-yi Nur, c. 21, S. 176

[16] Age. S. 177

[17] Age. C. 14, s. 31

[18] Sahife-yi Nur, c. 11, s. 248

[19] Hadid, 25

[20] Nehcu’l- Belaga, Hikmet 437

[21] Meclisi, Biharu’l- Envar, c. 78, s. 73

[22] Nehcu’l- Belaga, 33. Hutbe

[23] Age. 215. Hutbe

[24] Age.

[25] Bakara, 124

[26] Tusi, Siyasetname, s. 11-15

[27] Maverdi, el-*Ahkamu’s- Sultaniye ve’l- Vilayat-ı Diniye, s. 6

[28] Mutahhari, Bist Goftar, s. 30

[29] Tahriru’l- Vesile; c.1, mesele 28

[30] Müessese-yi Tanzim ve Neşr, Sahife-yi İmam, c. 3, s. 204

[31] Age. S. 509

[32] Age. C. 7, s. 406

[33] Sahife-yi Nur, c. 7, s. 37; c. 21, s. 129 ve c. 7, s. 23

[34] Age. C. 20, s. 128, 130

[35] Age. C. 4, s. 176

[36] Age. C. 15, s. 82

[37] Sahife-yi İmam, c. 9, s. 510

[38] Age. C. 19, s. 50

[39] Age. C. 30, s. 128

[40] Age, c. 17, s. 218

[41] Sahife-yi Nur, c. 10, s. 144

[42] Age. C. 17, s. 218

[43] Meryem, 96

[44] Meclisi, Biharu’l- Envar, c. 77, s. 166

[45] Al-i İmran, 159

[46] Arifi, Tabib-i Dilha, s. 372-373

[47] Bkz. Age. S. 373-375

[48] Mümtehine, 4

[49] Ahzab, 21

[50] Kuleyni, Furu-u Kâfi, c. 8, s. 130

[51] Feyz, el-Muhaccetu’l- Beyza, c. 6, s. 79

[52] Nehcu’l- Belaga, hutbe 160