Yaşam | Aile&GNÇ

Sadakatli ve Güvenilir Olmak

Emanetlere karşı sadık olmak rızkın bollaşmasına sebep olur. Emanetlere karşı hıyanet etmek ise fakirliğe sebep oluyor.

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve doğrularla beraber olun.”[1]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var”.[2]

İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: "Doğru olan kişinin sadık olduğunu herkesten önce Yüce Allah onaylar. Daha sonra nefsi kendisini onaylar ve sadık inanır."

İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Her zaman doğru olan kul (belli bir süre sonra) Allah nezdinde “sadık” bir kul olarak yazılır. Sürekli yalan konuşan kul ise (belli bir süre sonra) Allah nezdinde “yalancı” bir kul olarak yazılır. Kul, doğru konuştuğunda Yüce Allah şöyle buyurur: Doğru konuştu ve iyilik yaptı. Kul, yalan konuştuğunda ise Yüce Allah şöyle buyurur: Yalan konuştu ve kötülüğe bulaştı.

Diğer bir hadiste şöyle yazar: Kul, doğru olmaya devam ederse (belli bir süre sonra) Allah nezdinde “sıddık” birisi olarak yazılacaktır.

İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: İnsanları, dilinizle değil, yaptıklarınızla iyiliğe davet edin. İnsanlar sizdeki azmi, doğruluğu ve takvayı görsünler.

İmam Cafer-i Sadık (a.s) yarenlerinden birine şöyle buyurdu: Hz. Ali’nin (a.s), Peygamber Efendimize (s.a.a) onca yakın olabilmesinin sırrı üzerinde düşün. Hz. Ali (a.s) doğru olmakla ve emanete sadık olmakla Peygamber Efendimize (s.a.a) yakın olabildi.

İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: Yüce Allah bütün peygamberleri iyilik yapılması üzere ve verilen emanetleri, ister günahkâr olsun ister iyi olsun sahiplerine geri vermek üzere gönderdi.

Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Emanetlere karşı sadık olmak rızkın bollaşmasına sebep olur. Emanetlere karşı hıyanet etmek ise fakirliğe sebep oluyor.

Emirü’l-Müminin Hz. Ali’nin (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Emanetleri geri verin, peygamber evladının katiline ait olsa bile.

İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Sana güvenip de emanet bırakan birisinin emanetini kendisine geri ver ve senin vermiş olduğun emanete sadık davranmayana karşı sadakatsizlik yapma.

İnsan, sözlerinde sadakatli ve doğru olduğu gibi hâl ve hareketlerinde de sadakatli ve doğru olmalıdır. Doğru olmanın en alt seviyesi kişinin her zaman ve her yerde sözlerinde doğru olmasıdır. Yanlış anlaşılmasını önleyebilmek için ve yalancı gibi görünmesini önleyebilmek için elinden geldiği kadar açık konuşmaya çalışan kişi ise bu yönünü kemale ulaştırmıştır.

İnsan, diğer insanlara karşı sadık ve dürüst olduğu gibi rabbine karşı da dürüst olmalıdır. Namaza dururken diliyle “yüzümü Allah’a döndürdüm” deyip de kalbiyle bunu yapmayan şahıs, dürüstçe davranmamıştır. Namaz esnasında “ancak sana kulluk ederiz”[3] deyip de dünyaya kulluk eden şahıs veya “yalnız senden medet umarız”[4] deyip de başkasından medet uman şahıs, yalan söylemiştir.

Bir sonraki aşama niyette sadık olmaktır; yani niyetteki daha önce açıkladığımız muhtemel fazlalıkları söküp atmak. Niyet sonrasında ise azim aşamasında sadık olmak önemlidir; yani güçlü bir şekilde hayır ve iyilik peşinde olmak. Kimi durumlarda insan, daha amel vakti gelmeden önce azim sahibi olur. Örneğin kendi kendine “elime şu para gelirse tamamını veya şu kadarlık bir bölümünü Allah yolunda harcayacağım” der. Ancak bazı durumlarda bu azimde, sadık azimle örtüşmeyen değişik meyiller veya tereddütler de görülebilir.

Bir sonraki aşama azme karşı sadık olmak aşamasıdır. İnsanlar, karar alırken veya söz verirken cömert davranabilir;zira söz vermek kolaydır; ancak zamanı geldiğinde, insanın nefsanî istekleri kişinin bu azmini kırabilir ve verdiği sözde durmasını engelleyebilir. İşte bu tür bir davranış azimde sadık olmakla örtüşmez.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Müminler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var”.[5]

Sonraki aşama ise amelde ve davranışlarda sadık olmaktır. Bu aşamadaki şahıs, bütün çabasını, dış görünümüyle iç görünümünün farksız olması yönünde kullanacaktır. Bu, bütün amelleri tamamıyla bir kenara bırakmak demek değildir. İnsan, niyetlerini, görünen haliyle uyumlu bir hale getirerek, riya ve benzeri çirkinliklerden uzak durmalı ve olduğu gibi görünmeğe çalışmalıdır. Riya yapan bir insan görünürde Allah için bir ibadet yapıyor olarak görünse de gerçekte insanlar için ibadet yapmaktadır. Nice huşu halinde namaza durmuş gibi görünen insanların bu huşu görüntüsü sadece insanlar içindir. Bakan insanlar bu insanı Allah karşısında huşu ile durmuş birisi olarak görürler ancak gerçekte bu insan nefsanî isteklerinin karşısında eğilmekten başka bir şey yapmaz. Kusursuz bir vakar ve sükûnet ile yürüyen nice insanın iç hali bu dış görünümüyle uyumlu değildir. Böyle bir insan her ne kadar bunu insanlar için yapmasa da amel ve davranış aşamasında sadık ve doğru olduğu söylenemez. Bu durumdan kurtulmanın tek yolu ise iç ve dış görünümü aynı hale getirmeğe çalışmak veya iç görünümü daha da güzelleştirmektir.

Emirü’l-Müminin Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: Allah’a yemin ederim ki sizi yönlendirdiğim bütün iyiliklere sizden önce kendimi yönlendiririm ve sizi sakındırdığım bütün kötülüklerden sizden önce kendimi sakındırırım.

Aynı zamanda sadakat ve doğruluğun en üst ve en değerli aşaması olan sonraki aşama, inançta doğru ve sadık olmaktır. Örneğin Allah korkusu, Allah’a ümit bağlamak, Allah sevgisi, tevekkül, zahitlik ve benzeri diğer sıfatlar konusunda sadık olmak gibi. Bu sıfatların her biri bir başlangıç noktasına sahiptir ve insan bu başlangıç noktasına geldiğinde bu sıfata sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu sıfatlar aynı zamanda bir de kemal ve zirve noktasına sahiptir ve gerçek anlamda bu sıfatlara sahip olan şahıs, taşıdığı bu sıfatı kemal ve zirve noktasına ulaştırabilen kişidir.

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Müminler ancak Allah’a ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla savaşanlardır. İşte doğrular ancak onlardır.”[6]

Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah’ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Muttakiler ancak onlardır.”[7]

Resulullah’ın (s.a.a) sadık sahabesi Ebuzer’e “İman nedir?” diye sorulduğunda bu ayeti kerimeyi okudu. Kendisine “size imanın ne olduğunu sorduk” söylenince şöyle cevap verdi: Peygamber Efendimize (s.a.a) imanın ne olduğunu sorduğumda bana bu ayeti okudu.

Allah korkusu konusunda sadık ve doğru olmanın anlamına gelince; Hiç şüphesiz Allah’a inanan müminler Allah korkusu dediğimiz bu korkuya sahiptirler. Ancak bütün bu korkuların “doğruluk” ve “sadakat” aşamasında olduğunu söyleyemeyiz. Bu sebeple hükümdardan korkan insanların veya yolculuk esnasında eşkıyaların saldırısına uğrayan kişinin yüz renginin değiştiğini, titremeğe başladığını, artık hayattan tat almadığını, yemekten içmekten kesildiğini, kimi durumlarda şuurunu bile kaybettiğini, kendi ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılayamaz hale geldiğini, insanlardan uzaklaşıp şehir dışına çıktığını ve korktuğu şeyden uzak durabilmek için kendini dağa taşa vurduğunu görürüz.

Bütün bunlar kişideki korkunun birer belirtisidir. Ancak her nedense aynı şahıs Allah’tan korktuğunu söylediği, ilahi azaptan korktuğunu söylediği halde Allah’ın emirlerine karşı gelip günah işledikten sonra bu belirtilerin hiçbirisine sahip olmayabiliyor.

Hz. Peygamber (s.a.a) bu gerçeğe işaretle şöyle buyurmuştur: Cehennemin, ondan kaçanların uykuda olduğu başka bir benzerini görmedim; cennetin, onu arzulayanların uykuya daldığı başka bir benzerini görmedim.

İlahi ümit konusunda sadık ve doğru olmak da aynı şekildedir. Bu konuya daha önce açıklık getirdiğimiz için burada tekrar açıklamaya gerek görmüyorum.

Bazı kullar taşıdıkları bütün bu iyiliklerde ve iyi sıfatlarda, sadakat ve doğruluk aşamasına ulaşmayı başarmışlardır. İşte bu insanlara “sıddık” sıfatı verilir. Bazı insanlar ise tüm bu sıfatlarda değil de bu sıfatların bir bölümünde kemal haddine ulaşmış ve doğruluk derecesini elde edebilmişlerdir. Bu insanlar konusunda ise örneğin “sözünde sadıktır”, “davranışlarında doğrudur” ve benzeri ifadeler kullanılır.

Misbâhu’ş-Şerîa kitabında İmam Cafer-i Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğu nakledilmiştir: Sadık olup olmadığını bilmek istiyorsan, kıyamette, Allah’ın karşısında hesap veriyormuşçasına niyetini ve dile getirdiğin şeyi hesaba çek. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “O gün tartı haktır”.[8] Kalbinde taşıdığınla dille söylediğini bir bulur isen, işte o zaman sadık olduğuna inanabilirsin.

Sadakatin en düşük aşaması ise kalbin dilden korkmadığı ve dilin kalpten çekinmediği haldir. Sadık bir insan, sadakatin hakikatine ve zirvesine vardığında ise ölüm döşeğinde ölümü arzulayan insana benzer. Bu insan, ölümü arzulamasın da ne yapsın?

- - - - - - - - - - - - - - - - -


[1] Tevbe, 119.

[2] Ahzab, 23.

[3] Fatiha, 5.

[4] Fatiha, 5.

[5] Ahzab, 23.

[6] Hucurat, 15.

[7] Bakara, 177.

[8] A’raf, 8.