.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Makam-ı İbrahim
Allah Tealâ’nın Mekke’deki şiar ve apaçık ayetlerinden biri de Makam-ı İbrahim’dir. Bu doğrultuda İmam Sadık’a (a.s) “orada apaçık ayetler vardır”[1] ayet-i kerimesinden murat nedir diye sorulduğunda şöyle buyurur:
“(Kâbe’nin inşası esnasında İbrahim’in) üzerine çıktığı ve ayaklarının iz bıraktığı taş; yani Makam-ı İbrahim, Hacer-i Esved ve İsmail’in indiği yerdir.”[2]
Bu taş ilk zamanlar Kâbe’nin kenarında orta yerde bulunmaktaydı. Sonra onu yeri değiştirilmesin diye ‘Mültezem’in üzerine koydular. Günümüzde ise Makam, belirgin bir konuma sahip olup metal bir mahfaza içerisinde korunmaktadır.
Makam-ı İbrahim’in yerinin değiştirildiğine dair bazı hadisler varit olmuştur. Örneğin İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:
“Başlangıçta Makam Kâbe’nin duvarına yakın bir yerdeydi. İslam’dan önce onu şimdi bulunduğu yere taşıdılar. Resul-i Ekrem (s.a.a) Mekke’nin fethinden sonra onu asıl yerine taşıdı. Lakin Halifeler döneminde yeniden yerini değiştirdiler.”[3]
Elbette Makam’ın mevcut konumunun Masum İmamların (a.s) onayına mazhar olması ve Nübüvvet Hanedanı’nın (a.s) bu durumun fıkhî sonuçlarıyla ilgili farklı bir beyanının bulunmaması dolayısıyla mevcut mekânda eda edilen namaz ve tavaf yeterli ve sahihtir.
Tabi, hatırlatmak gerekir ki bu rivayetin ilk bölümünde İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:
“Mescid-i Haram’ın sel baskınına uğradığı yıl ben de İmam Hüseyin’le (a.s) beraber Mekke’deydim.[4] Hz. Seyyid-i Şüheda, Makam-ı İbrahim’in yok olmasından endişelenen halka: Hiçbir endişeniz olmasın! Sel asla Makam-ı İbrahim-i götüremez. Zira Yüce Allah onu kendi nişanesi kılmıştır.”[5]
Dikkate şayan bir diğer nokta da şu ki, “orada apaçık ayetler vardır” ayetine istinat ederek Mekke ile ilgili nâzil olmuş ve bu ayetin kapsamına giren her şey, mucizevî ve harikulade bir yöne sahiptir denilemez. Zira ‘ayet’ kavramı sadece Salih’in Devesi, Ay’ın Yarılması ve benzeri olağanüstü olgu ve olaylara delalet etmez. Ayet, bazen tekvinî bir nişane bazen teşriî bir alamet ve bazen de hem tekvinî hem de teşriî boyutları olan bir şiar anlamına gelir. Ayet, Hak Teâlâ’yı gösteren ve insanlara onu hatırlatan nişane ve alamet anlamına gelir. Örneğin “Siz her yüksek yere bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz?” ve “Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz” ayetlerinde ‘ayet’ alamet ve nişane anlamında kullanılmıştır. Demek ki insana Hakk Teâlâ’yı hatırlatan her şeye, ‘ayet’ denmektedir.
Bütün ‘apaçık ayetlerin’ mutlaka harikulade ve tabiatüstü bir boyutunun olması gerekmez iddiasını teyit eden husus, yine söz konusu ayetin devamında yer alır:
“Oraya giren emniyette olur.”[6]
Bu cümle ‘apaçık ayetler’ tabirinden sonra gelir. Ki icmalden sonra tafsil babından söz konusu ‘emniyet’ apaçık ayetlerin bir örneği olarak gösterilir. Bu husus, hiçbir harikuladelik olmaksızın Hakk’ı hatırlatan alamet ve ilâhî nişanelerden sayılmıştır. Daha zarif bir ifade ve Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla açıklayacak olursak: “İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” cümlesinin ‘apaçık ayetler’ tabiri için bir ‘bedel’ olduğu söylenir. Lakin bu görüşü kabul edecek olsak dahi, burada sadece ‘İbrahim’in makamı’ bedeldir denebilir. Diğer iki cümle, yani ‘Oraya giren emniyette olur’ ve ‘Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır’ cümleleri bağımsız ve tek başına bir mana ifade eden cümleler olup iki hazfedilmiş bedel; yani ‘girenin emniyeti’ ve ‘gücü yetene haccın farz oluşu’na delalet eder.[7]
Sadece ‘İbrahim’in makamı’ ‘apaçık ayetler’ tabirinin ‘beyanıdır’ diyecek olursak, buradan çıkarabileceğimiz nükte şu olur: “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet idi” ayetinde söz konusu olan ‘tek başına bir ümmet’ nitelendirmesinde olduğu gibi ‘Makam-ı İbrahim’ de; onun ayak izi ve makamı da mucizevî bir hakikat olarak tek başına ‘apaçık ayetler’ sayılmış ve ‘tek başına bir ümmet’ bilinmiştir.
‘Ayetler’ tabirinin çoğul olmasının bir diğer hikmeti de şöyle açıklanabilir: Bir: Sert bir taş tıpkı hamur misali yumuşamıştır. İki: Taşın tamamı değil, belirli bir kısmı hamur gibi yumuşamıştır. Üç: Belirli bir derinliğe kadar ayak izi belirmiş ve taşın geri kalan kısmı olduğu gibi kalmıştır. Dört: Bu izi yok etmek isteyen tuğyancılara karşı korunmuştur. Beş: İslam ülkelerindeki değerli eşya ve değerli ve kutsal bilinen kültür miraslarını çalma peşinde olan sanat eseri ve antik eşya hırsızlarının şerrinden muhafaza edilmiştir.[8]
‘Apaçık ayetler’ tabirinin Makam-ı İbrahim dışında diğer birçok şeye; örneğin Harem bölgesi sakinlerinin emniyette oluşu gibi Mekke ve Harem-i İlâhî’de var olan diğer birçok hakikate de şamil geldiğini iddia edenler, çok açık oldukları için ayrıca dile gelmeyen ve Allah Teâlâ’nın tasrih buyurmadığı birçok husus zikrederler. Örneğin: 1. Kuşların Kâbe’nin üzerinden uçmaması ve o bölgeye geldiklerinde yönlerini değiştirmeleri 2. Kuşların Kâbe’yi kirletmemesi 3. Hayvanların Harem bölgesinde barış içerisinde yaşamaları ve yırtıcıların dahi diğer hayvanlara saldırmaması 4. Ashab-ı Fil örneğinde olduğu gibi Kâbe’ye yönelik kötü emeller besleyen zalimlerin helak olması 5. Hacıların ne bedensel ne de ruhsal açıdan yorgunluk ve bitkinlik hissetmemeleri ki ne kadar uzak ve meşakkatli yollardan gelmiş olurlarsa olsunlar defalarca hac ziyaretiyle müşerref olmayı arzularlar.
Bu açıdan bakıldığında Makam-ı İbrahim, Allah’ın Mekke’de zuhur bulan sayısız ayet ve nişanelerinden biridir. Buna göre Yüce Allah en genel çerçevesiyle ilâhî nişanelerden bahsettikten sonra özel olarak ve Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’yi inşa ederken üzerine çıktığı bu Makam’ın önemi ve değerine binaen ‘genel bir ifadeden sonra özel bir manayı zikretmek’ babından ona atıfta bulunmuştur.
“Orada apaçık ayetleri; İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur.”[9]
Zira onun ayak izleri sert ve pek bir taşın üzerinde kalmış ve onun mübarek ayak izi, sadece o cansız taşın belirli bir bölgesinde ve belirli bir derinlikte günümüze kadar gelmiştir. Bunu bugün dahi apaçık bir şekilde görebilmekteyiz ki bugün o taşın çevresini kuşatan metal kaplamanın yüzüne Harem sorumlularının yerinde bir seçimiyle şu ayet işlenmiştir:
“Bunları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez.”[10]
Hatırlatma:
Kuşların uçması ile ilgili söylenenlerin ispatı, bu hususa yöneltilen bazı eleştiriler göz önüne alındığında gayet zor olduğundan apaçık ilâhî ayetler kapsamında değerlendirilmesi de problemlidir.
* * *
Makam-ı İbrahim Nasıl Şekillenmiştir?
Makam-ı İbrahim’in nasıl şekillendiğine dair birkaç görüş ileri sürülmüştür:
1. Kâbe’yi inşa ederken Hz. İbrahim (a.s) bu taşın üzerine çıkıyordu. Bu esnada, ilâhî mucize eseri taş yumuşamış ve onun ayak izleri üzerinde kalmıştır.[11]
2. Hz. İbrahim ikinci kez Mekke’ye geldiğinde Hz. İsmail’in (a.s) eşi: “Atlarınızdan ininiz, sizleri yıkayayım” demiş ve o, ayaklarını bu taşın üzerine koymuş sonrada ayak izleri bu şekliyle kalmıştır[12].
3. “İnsanlar arasında haccı ilân et” emrini icra ederken bu taşın üzerine çıkmış ve insanları, Kâbe’ye gelerek hac farizasını eda etmeye çağırmıştır. İşte bu esnada, ayak izleri bu taşın üzerinde kalmıştır.[13] Hz. İbrahim’in çağrısı ve gelecek zamanlardaki tüm hacıların ‘lebbeyk lebbeyk’ diye cevap vermeleri[14] hadisesiyle –ki bu hadise alelade bir olaydan daha ziyade ilâhî misak hadisesine benzemektedir- ile ilgili rivayetlerden anlaşılan, Kâbe’nin duvarına bitişik duran bu taşın, onun Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu hususudur.[15]
Mamafih, kesin ve herkesçe kabul gören husus, Hz. İbrahim’in ayağını sert bir taşın üzerine koyması, ayaklarının bu taşta iz bırakması ve bu izin günümüze kadar kalmış olmasıdır. İşte bu iz onun mucizesi olarak telakki edilmiştir.[16] Ancak bu olayın hangi durumda vuku bulduğu; bu durumlardan birinde mi yoksa her üçünde mi sorusunun cevabını bu konuya dair rivayetlerde araştırmak gerekir.
Bu mucizenin bir benzeri de Hz. Davud (a.s) hakkında gerçekleşmiştir. Buna göre Allah, sert ve soğuk demiri onun ellerinde yumuşatmıştır:
“And olsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin dedik. Ona demiri yumuşattık.”[17]
Bu arada dikkate şayan bir diğer nükte, ‘zırh yapmak’ hususunda ‘talim ve öğretmek’ tabirinin kullanılmış olmasıdır:
“Ona, sizin için zırh yapmayı öğrettik.”[18]
Zira ‘zırh yapma zanaatı’ bütün diğer bilim dalları ve zanaatlar gibi başkalarına öğretilebilir. Ancak sert ve soğuk demiri elle yumuşatmak harikulade bir iştir. Burada söz konusu olan demir çelik entegre fabrikası kurmak –ki bu bir ilim ve sanayidir; mucize değil- değildir. Bu yüzden “Biz ona demiri yumuşatmayı öğrettik” diye buyrulmaz. Bilakis “sert ve soğuk demirin Davud’un (a.s) ellerinde yumuşadığından” söz edilir.
Aynı konu Makam-ı İbrahim için de geçerlidir. Bir iki farkla ki, evvela burada konu “Biz ona taşı yumuşattık” mealinde bir ilâhî müdahaledir. Yani sert bir taş ilâhî bir mucize eseri yumuşamış ve Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayakları onun üzerinde iz bırakacak kadar içine girmiştir. İkincisi, söz konusu mucize Davud (a.s) için sürekli iken Hz. Halil (a.s) için geçici ve sadece bir olaya mahsus idi.
Makam-ı İbrahim’de Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayaklarının ‘izi’ muhafaza edilmiştir[19], tıpkı Davud (a.s) kıssasında demirin onun ‘bedenini’ muhafaza ettiği gibi.
Yukarıdaki malumat doğrultusunda, bazı müfessirlerin ‘apaçık ayetler’ tabirinin sırf alelade hususlara işaret ettiğine dair iddialarının zayıflığı da anlaşılmış olmalıdır. Şöyle diyorlar:
“Makam-ı İbrahim’den murat, Hz. İbrahim’in (a.s) ibadet ettiği yerdir. Kâbe ziyaretçileri de orada namaz kılmakla mükelleftirler: “Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin.” Bundan kasıt, onun ayağını üzerine koyduğu ve ayak izini taşıyan taş değildir. Öyle olacak olsa dahi, bu taş muhtemelen ilkin çamur yığını gibi bir şey iken Hz. Halil’in (a.s) ayak izleri üzerinde kalmış ve bu yığın zamanla yapışkan bir hale gelmiş ve gitgide sertleşerek şimdiki kıvamını bulmuştur.”[20]
Hatırlatma:
a) Söz konusu taşın ‘Makam’ oluşu hakkında, eğer Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu söylenecek olursa, şu iki husus göz önünde bulundurulmalıdır: Bir: bu durumda bu taşın Kâbe’ye bitişik durması gerekir ki üzerine çıkılıp duvar örülebilsin. İki: Bu taşın kesinlikle sabit bir yerde olmayıp Kâbe’nin dört köşesine taşınmış ve bu Beyt-i Şerif’in her dört duvarı örülünceye kadar çevresinde gezdirilmiş olması gerekir. Evet, duvarlar örüldükten sonra Allah tarafından Hz. İbrahim’e gelen bir emir gereğince söz konusu taş, belirli bir yere yerleştirilmiş ve mevcut fıkhî ahkâmın konusu olmuş olabilir. Dolayısıyla söz konusu iki hususa artık istinat edilemez ve şu iki husus da ispatlanmış olur: Bir: Kâbe ile belirli bir mesafede bulunuyor olması; İki: Sabit bir yerde bulunması.
b) Eğer bu söz konusu taşın Makam oluşunun sebebi, Hz. İbrahim’in (a.s) Mekke’ye yeniden döndüğünde Hz. İsmail’in (a.s) eşi yıkasın diye mübarek ayaklarını onun üzerine koyması ise, yukarıdaki hususlardan hiçbirini gündeme getirmemek gerekir; yani ne Kâbe’ye bitişik olması ne de sabit bir mevkiinin bulunması bir problem teşkil etmez. Ancak mevcut konumunu onaylayacak muteber nakillere ihtiyaç doğar.
c) Daha önce de değindiğimiz üzere, Makam’ın hâlihazırdaki mevkii, Masum İmamlarca (a.s) da onaylanmış ve bu hususa dair fıkhî ahkâm sorgulanmamıştır. Dolayısıyla bu mevkide yapılan tavaf ve kılınan namazlar sahihtir.
d) Mescid-i Haram’da Makam’ın bulunduğu ve tavaf ve namaz mahalli olan mıntıkaya da Makam-ı İbrahim denir.[21] Aynı şekilde Kâbe’nin kendisi de bu isimle anılır.[22]
Nükte:
İmam Seccad (a.s) şöyle buyurur:
“Tüm mekânların en faziletlisi, Rükün (Hacer-i Esved) ile Makam-ı İbrahim arasındaki yerdir.”[23]
Bu nükteye ‘Huteym’ ile ilgili bölümde İmam Sadık’ın (a.s) nûrânî beyanında da işaret olunmuştu. İmam Bakır’dan (a.s) rivayet olunur ki:
“Rükün ile Makam arası enbiya kabirleriyle doludur.”[24]
Bu mekân, İmam-ı Zaman Hz. Bakiyetullah’ın (af) evrensel kıyamının başlangıç noktasıdır. Bu itibarla da çok yüce ve özel bir öneme sahiptir. Bu doğrultuda İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:
“Ben Hz. Kaim’in (af) bir aşura günü; bir cumartesi günü kıyam ettiğini görür gibiyim. O, Rükûn ve Makam arasındaki mevkide duracak ve Cebrail (a.s) insanları ona Allah için biate çağıracaktır. Sonra yeryüzü nasıl zulüm ve haksızlıkla dolmuşsa aynı şekilde adaletle dolduracaktır.”[25]
- - - - - - - - - - - - - -
[1] Al-i İmran/97
[2] El-Kâfi, c.4, s.223
[3] El-Kâfi, c.4,s. 223
[4] Bu rivayet, İmam Bakır’ın mübarek yaşı göz önünde bulundurularak tarihsel açıdan analiz edilmeli ve ciddi bir şekilde araştırılmalıdır.
[5] El-Kâfi, c.4,s. 223; ayrıca bkz. elinizdeki kitap ‘Mekke’nin Tarihi’ konusu.
[6] Al-i İmran: 97
[7] El Mizan, c.3, s.405
[8] Bkz. El Keşşaf, c.1, s.387-388
[9] Al-i İmran: 97
[10] Bakara: 255
[11] Ravdatu’l Muttakin, c.4, s.114
[12] Mecma’ul Beyan, c.1-2 s. 384; Bihar, c.12, s.116-117
[13] Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83; Bihar, c.12, s.116-117 ve c.96, s.182
[14] El Kâfi, c.4, s.206-207; ayrıca bkz. elinizdeki kitap Üçüncü Bölüm Üçüncü Ders
[15] Bkz. Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83
[16] Et Tibyan, c.1, s.452; Et Tefsiru’l Kebir, c.3-4, s. 53
[17] Sebe: 10
[18] Enbiya: 80
[19] Enes b. Malik’ten rivayet olunduğuna göre o: “Ben ayak parmakları ve ayak ayasının izini taşın üzerinde gördüm. Lakin zamanla insanların o makama sürekli el sürmeleri sonucu bu izler düzleşti” demiştir. (Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691)
[20] Tefsiru’l Menar, c.1, s.461-462 ve c.4, s.13
[21] Bihar, c. 96, s. 241 ve 381-382
[22] Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691
[23] Men la Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 245
[24] El Kâfi, c.4, s.214
[25] El Gaybe, Tusî, s. 453; Bihar, c.52, s.290