Düşünce | İslamî Araştırmalar

Holokost Yalanı ve Yahudilerin Zorla Filistin'e Getirilişi

1950 yılında çıkartılan Göç Kanunu’na rağmen, Irak yahudileri İsrail’e göç etme konusunda istekli değildi. Irak yahudilerinin isimlerini göçmen listelerine yazdırmada acele etmediklerini gören Mossad ajanları, “tehlikede olduklarını kendilerine anlatmak” maksadıyla üzerlerine bomba yağdırmaktan çekinmediler.

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

İsrail Devletinin Antisemitizm Politikası

Siyasi Siyonizm’in önderlerinin İsrail Devleti’ni kurabilmek için 20. yüzyılın başından itibaren uygulamaya koydukları Siyonizm-antisemitizm işbirliği incelenmesi gereken bir konudur. Kuşkusuz bu işbirliğinin en çarpıcı örneği Nazi Almanyası ve Siyonistler arasındaki ilişkilerdi. Bu arada, ikinci bölümde, bu işbirliğine uygun düşecek bir biçimde, tarihte “Yahudi soykırımı” diye bir şey de yaşanmamıştır. Çünkü Nazilerin amacı Yahudileri imha etmek değil, topluca Filistin’e göndererek bir Yahudi Devleti’nin kurulmasını sağlamaktı.

Bu politika iki ayrı boyutta başarıya ulaştı. Öncelikle, gerçekten de çok sayıda Yahudi, Naziler’in antisemitizm politikasının bir sonucu olarak Filistin’e göç etti. Başarının ikinci boyutu ise psikolojik yöndeydi: Tüm dünya, II. Dünya Savaşı sırasında tarihin gördüğü en büyük katliama uğrayan (!) Yahudilerin, Filistin’de bir ulusal devlet kurmasını kabullenebilir hale gelmişti. Ünlü Exodus gemisiyle Filistin’e göç eden ve “Naziler ailelerimizi yok etti, siz de umutlarımızı yok etmeyin” yazılı pankartlar taşıyan Yahudilerin vermek istediği mesaj, Yahudi medyası aracılığıyla Batı kamuoyuna ulaştırıldı.

Sonuçta 1947 yılında İsrail Devleti kuruldu. Ama bu küçük devlet, İsrail liderlerinin hayalindeki devlet değildi. Birleşmiş Milletler, Filistin’i yaklaşık % 50 toprağa sahip iki ayrı devlete, bir Yahudi bir de Arap devletine bölmüştü. Ancak İsrail ilan edilir edilmez başlayan Arap-İsrail savaşının ardından Yahudi Devleti topraklarını genişletti ve Batı Şeria ile Gazze şeridi hariç tüm Filistin topraklarını 1948 yılı içinde ele geçirdi. 1967’deki Altı Gün Savaşı’nda ise, Batı Şeria, Gazze, Doğu Kudüs dâhil olmak üzere tüm Filistin toprakları işgal edildi. Ayrıca Suriye’ye ait olan Golan Tepeleri ve Mısır’a ait olan Sina Yarımadası da İsrail işgali altına girdi. 1982 yılında bu kez Lübnan, Yahudi Devleti tarafından işgal edildi. İşgalin ardından İsrail, Lübnan’ın güneyinde tek taraflı bir “güvenlik kuşağı” ilan ederek toprak işgalini sürdürdü.

Tüm bu işgal politikası, İsrail liderlerinin hayalindeki “Büyük İsrail” hedefinin bir sonucuydu. Bu hedef, Tevrat’ta İsrailoğlularına vadedilen tüm toprakların ele geçirilmesi ve bu toprakların Arap nüfusundan temizlenerek yahudileştirilmesini öngörüyordu. Bu nedenle İsrail, işgal ettiği toprakları mümkün olduğunca elinden bırakmadı. Özellikle de “Vadedilmis Topraklar”ın en önemli parçalarını içeren Batı Şeria’yı -ki İsrailliler buraya Eski Ahit’teki isminden hareketle “Yahuda ve Samiriye” diyorlardı- işgal altında tuttu ve yahudileştirmeye çalıştı. “Yahudileştirme” için işgal altındaki topraklara Yahudi yerleşimciler yerleştirmek gerekiyordu. Bu yerleşimcilerin bir kısmı, bu işi dini bir misyon olarak gören radikal yahudilerdi. Ama bu topraklara asıl yerleştirilecek olan yahudiler, diasporadan İsrail’e göç ettirilen Yahudilerdi.

Kısacası İsrail, kurulduğu tarihten itibaren diaspora Yahudilerinin göç etmesine ihtiyaç duydu. 1948 yılına dek İsrail’e göç ettirilen Yahudiler, hala dünya Yahudilerinin küçük bir bölümüydü. Yahudilerin çoğunluğu diasporada yaşamakta ısrar ediyorlardı. İsrail liderleri, hem Siyonist rüyayı gerçekleştirmek hem de hayallerindeki “Büyük İsrail”i oluşturabilmek için bu Yahudileri İsrail’e göç ettirmeyi hedeflediler. Ancak her geçen yıl biraz daha hayal kırıklığına uğradılar. Her dönemde bir göç miktarı hedef olarak tespit ediliyor, ama her seferinde bu miktara yaklaşılamadığı gibi, ilerleyen yıllarda dahi bu hedefi yakalamanın ancak bir ütopya olacağını Siyonist liderler anlıyorlardı. 1951-1961 dönemi için, Ben Gurion’un koyduğu 4 milyonluk hedefe ulaşılamadı; çağrısına yalnız 800 bin kişi karşılık verdi. Aynı on yılın son döneminde, göçmen miktarı yılda 30 bine kadar düştü. 1975 ve 1976’da İsrail’den göçenlerin toplamı, İsrail’e olan göçü aştı.

Jerusalem Post’un 7 Ekim 1978 tarihli sayısında, “The General with a Phantom Army” başlıklı yazıda, Meir Merhav, yahudi halkının İsrail’e göç etme konusundaki isteksizliğini şöyle dile getiriyordu:

“Siyonizm ve İsrail Devleti’nin tarihinde hiçbir zaman çok büyük bir göç olmamıştır. Dindar veya Siyonist olan Yahudiler her zaman küçük sayılarda gelmişlerdir. Bunların çoğu idealist olduğu için gerçekler hayallerindekiyle uyuşmayınca İsrail’i terk etti. Tüm Yahudi toplulukları en zor anlarında bile, İsrail’e değil, başka yerlere gitmeyi tercih ettiler. Almanya’daki 300 bin Yahudi’nin en fazla 60 bini 1933-39 döneminde İsrail’e gelebilirdi. Fakat bunların çoğunluğu İsrail’e gitme ihtimalini bile göz önüne almadılar. Bu diğer yahudi toplulukları için de geçerlidir. En fazla baskıya uğrayan Rus yahudilerinin %50-60’ı bile, İsrail dışında bir yere gitmeyi düşünmektedir. Gerçekleri beğenmiyoruz, ama bunları inkâr edemeyiz. Bir şeyi anlamalıyız ki, hiçbir zaman diasporadan büyük bir göç yaşanmayacaktır.”

Kısacası diaspora Yahudileri, İsrail’in kuruluşunun ardından da, aynı 1920’li, 30’lu yıllarda olduğu gibi göç etmekte direndiler. Peki bu Yahudileri İsrail’e getirmek için ne yapılmalıydı?.. Bu sorunun cevabı basitti: Daha önce ne yapılmışsa, o yapılmalı; yani diaspora Yahudileri antisemitizm tehlikesi körüklenerek İsrail’e göç etmeye ikna edilmeliydiler. Nitekim Siyonistler bunu açık açık söylüyorlardı. Amerikan Yahudi Kongresi’nde, Leo Pfeffer’in sunduğu formüle göre, yahudiliğin devamı için yahudi düşmanlığı gerekiyordu. “Yahudiliğin bekası için antisemitizm gereklidir” demişti.

Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Nahum Goldman ise, 1958 yılında, Siyonizm’in antisemitizme olan kaçınılmaz ihtiyacını vurgulamış ve şu uyarıyı yapmıştı: “Antisemitizmin gerilemesi Yahudiliğin bekası için yeni bir tehlike oluşturabilir..”

“Yahudiliğin bekası” için daha önce Naziler kullanılmıştı. Şimdi de benzeri yerel antisemitlerle bağlantı kurulabilir ya da doğrudan İsrail tarafından düzenlenecek eylemlerle yapay bir antisemitizm oluşturulabilirdi. Öyle de yapıldı. İlerleyen sayfalarda Yahudi Devleti’nin diaspora Yahudilerine karşı giriştiği bu savaşın değişik cephelerini birlikte inceleyeceğiz.

* * *

İsrail Liderlerinden Diaspora Yahudilerine Tehditler

İlk İsrail Başbakanı David Ben Gurion, göreve geldiği andan itibaren İsrail’e göçü yoğunlaştırabilmek için her türlü yolu denedi. Bir grup Amerikalının İsrail’e ziyareti nedeniyle 31 Ağustos 1949’da yaptığı bir konuşmada, şöyle diyordu:

“Bir Yahudi Devleti kurma rüyamızı gerçekleştirmiş olmamıza karşın, henüz işin başındayız. Yahudi halkının büyük bir kısmı hala dışarda; bugün İsrail’de yalnız 900 bin Yahudi var. Gelecekte bütün Yahudiler İsrail’de toplanmalıdırlar. Ana babaları, çocuklarını buraya getirmeye çağırıyoruz. Yardım etmeyecek olurlarsa, gençliği İsrail’e biz getireceğiz. Ancak umarım ki buna gerek kalmaz.”

1960 Aralık’ında, Kudüs’de yapılan 25. Dünya Siyonist Kongresi’nde, yine Ben Gurion yaptığı konuşmada, İsrail’e göç etmekte direnen Yahudileri aforoz ediyordu. İsrail’in dışında yaşayan yahudileri, “Tanrısız Yahudiler” olarak tanımlıyor, “Amerikalı Yahudilerin, bir Yahudi’nin ne demek olduğundan dahi haberdar olmadıklarını” söylüyordu.

İlerleyen yıllarda, Yahudi halkın her ne şekilde olursa olsun İsrail’e göç ettirilmesi gerektiğini düşünenlerin arasına ünlü bir isim, Mose Dayan da katıldı. Dayan, 1968 yılının Temmuz ayında yaptığı bir konuşmada göç edenlerin sayısını yeterli gören Yahudilere karşı sert bir tavır ortaya koyuyordu: “Her gün daha çok Yahudi’yi buraya getirmeyi amaç edindik. Hiçbir Yahudi’nin yolun sonuna geldiğimizi söylemesine izin vermeyiz.”

Yahudi işleri danışmanlarından Simon Rifkind ve Louis Levinthal ile Siyonist lider Haham Philip Bernstein’in ön ayak olmasıyla, 2 Mayıs 1948’de Amerikan Yahudi Konferansı toplandı. İşte bu konferansta Siyonist lider Haham Klausner sunduğu ünlü raporunda, Yahudi halkını açıktan açığa tehdit etti. Yahudi halkını göçe zorlamak için, Siyonist liderlerce yaratılan baskı politikasının dün uygulandığını itiraf eden Klausner, bugün de uygulanmaya devam edilmesini hararetle şöyle savunuyordu:

“Halkın Filistin’e gitmeye zorlanması gerektiği kanısındayım… ‘Zor’ sözünden bir programı kastediyorum. Bu yeni bir program değil, daha önce ve yakın geçmişte de kullanılmıştı… Böyle bir programda ilk adım, şu ilkenin kabul edilmesidir: Dünyadaki Yahudi toplumu Filistin’e gitmeye ikna edilmelidir. Bu programı gerçekleştirmek için Yahudi toplumunun politikasını değiştirmek ve yersiz kalan Yahudi halkı rahat ettirmek yerine, mümkün olduğu kadar rahatsız etmek gerekir… ‘Amerikan Ortak Dağıtım Komitesi’nin yardımları kesilmelidir… Daha sonra, Yahudileri tedirgin edecek Haganah türünde bir örgüt kurmak gerekebilir.
İsrail dışındaki Yahudiler, ne yapacakları kendilerinden sorulacak değil, kendilerine söylenmesi gereken hasta insanlardır… Program kabul edilmediği takdirde Amerikan yahudi toplumunu, politikasını gözden geçirmek ve burada önerilmiş olan değişiklikleri yapmak zorunda bırakacak bir kaza meydana gelebilir, o zaman çok daha fazla acı çekilmiş olur.”

Klausner’in yukarıda da itiraf ettiği gibi, İsrail’in devlet politikası, İsrail’e göçü sağlamak için Yahudi halkını “zor kullanarak ikna etme”ye dayalıydı. “Zor kullanarak ikna” yönteminin pratikteki uygulanışının nasıl olacağını açıklamakta bir sakınca görmüyordu Klausner: “Yahudi halkını mümkün olduğunca rahatsız ve tedirgin etmek.” Tüm bunlara rağmen, yine de İsrail’e beklenen göçün gerçekleşmemesi durumunda, Klausner tarafından öngörülen son çare, Yahudi halkının başına nelerin geleceğini haber veriyordu: Yahudiler, “çok fazla acı verecek bir kaza” ile karşı karşıya kalabilirlerdi. Daha önce de, 1940’lara kadar göç etmemekte direnen Yahudi halkına karşı, II. Dünya Savaşı’nda, Siyonistler ile Nazilerin işbirliği neticesinde yaratılan “kaza” gibi.

Nitekim Siyonist lider Dr. Israel Goldstein de, Yahudi halkının halen İsrail’e göç etme konusunda gösterdiği gevşeklikten ötürü bir yandan yakınıyor, bir yandan da örtülü, imalı, tehditkâr mesajlar savuruyordu: “Amerikalı Yahudiler daha ne bekliyorlar? Bir Hitler’in kendilerini zorla kovmasını mı? Öteki ülkelerdeki Yahudileri göç etmeye zorlayan trajedilerin kendi başlarına gelmeyeceğini mi zannediyorlar? Kurtulacaklarını mı sanıyorlar?”

Ben Gurion, İsrail için, “Yahudileri rehinden kurtarmanın dinsel bir zorunluluk” olduğunu iddia ediyordu. 1949’daki İsrail seçimlerinden sonraki bir konuşmasında ise, İsrail dışında yaşayan Yahudileri birer “süprüntü” olarak gösterecek kadar ileri gidebiliyordu: “Sürgün süprüntülerini kurtarmalıyız. Ayrıca, onların mülklerini de kurtarmak zorundayız. Bu iki şey olmadan, bu ülkeyi kuramayız.”

Ben Gurion’un bu sözleri, İsrail Devleti’nin gelecekteki politikasını belirliyordu. İsrail’e zorla göç ettirilecek ilk “sürgün süprüntüleri”, Nazi toplama kamplarından kurtulan Yahudiler oldu.

* * *

Savaş Sonrasında Toplama Kamplarında Siyonistlerin Yahudilere Karşı Uyguladığı Terör

II. Dünya Savaşı sona erdikten sonra, Nazi toplama kamplarındaki Yahudiler serbest bırakılmıştı. Ancak gidecek herhangi bir yerleri olmadığı için kendileri için açılan “Yersiz İnsanlar Kampları”nda (Displaced Persons Camps) kalmaya mecbur oldular. Bu kampların idari yönetiminde Siyonist liderler etkin konumdaydı. II. Dünya Savaşı boyunca, göç etmedikleri için Siyonist liderlerce cezalandırılan Avrupalı Yahudi halkın dramı henüz sona ermemişti. Savaş bitmişti, fakat yaşam şartlarında en ufak bir değişiklik olmamıştı. Nazilerin yerini artık onlardan daha da acımasız olan Siyonist liderler almıştı, o kadar.

Haham Klausner’in Yahudilerin Filistin’e göçe zorlanması gerektiğini öne süren az önce değindiğimiz raporu, “Yersiz İnsanlar Kampları”nda, Siyonist örgüt Irgun vasıtasıyla Yahudi halka karşı uygulanan çeşitli terör yöntemlerinin kaynağı oldu. Siyonist liderlerin Yahudi halkına karşı giriştiği bu baskı politikası, daha sonraki yıllarda gün ışığına çıkacaktı. Kısa adı OMGUS olan, (Office of Military Government for Germany / U.S. – Alman/Amerikan Askeri İdaresi Ofisi) raporlarında, Irgun’un para toplamak ve Filistin’de Araplarla savaşmaları için zorla yahudi halktan adam toplamak gibi uyguladığı vahşi taktikler, tekrar tekrar bildiriliyordu. İşte OMGUS’un hazırladığı bu raporların bazıları:

“Irgun, bu kamplardaki yönetimi kontrol altında tutuyordu. Örgüt, bu kamplardaki polis gücünü de etkisi altına almıştı. Irgun ve kamp polisi korkutarak, tehdit ederek, eğer gerekirse kan dökerek şiddet yöntemleri kullandılar… … 1948 yılında Polonya’dan Berlin’e yerleşmek için gelen yahudiler, Irgun’un ‘yahudi toplama’ işleminden kurtulmak için Amerika’ya göç etmişti. Duppel Göçmen Kampı’nda, Filistin’de Araplarla savaşmaya gitmek için gönüllü olmayan yahudiler, Irgun üyeleri tarafından dövülmüş, gitmek istemeyenler ise ölümle tehdit edilmişlerdi. Bu tip askere yazılmalara yahudi halkı zorlanırken, kampların ana kapıları kaçışları önlemek için kapatılıyordu.”

Belki Irgun’un kendi halkına uyguladığı bu terörün örgütün radikalliğinden kaynaklandığı ve Siyonizmin genelini temsil etmediği düşünebilir. Oysa durum hiç de öyle değildi. Sağcı (Revizyonist) Irgun gibi, Dünya Siyonist Örgütü’ne (WZO) bağlı olan solcu Haganah militanları da yahudilere karşı zor kullanıyordu. Amerikalı yazar Stephen Green de konuyla ilgili şunları yazıyor:

“Bazı kamplar, Haganah’ın da Irgun gibi şiddet taktikleri uyguladığını rapor etmekteydi. Haganah’ın içinde ‘Sochnut’ adlı elit ve askerüstü bir grubun tehdit, korkutma ve dövme gibi yöntemler kullandığı sürekli bildirilmekteydi. Bu olay farkedilmesine rağmen, Irgun tarafından çok uzun bir süredir uygulanmaktaydı. Nazi terörünün kurbanları, bu sefer de Siyonist terörden kaçmak için, tekrar ailelerini ve arkadaşlarını terketmek zorunda kalmışlardı.”

Alman-Amerikan Askeri İdaresi’nde, istihbarat ofisinin şefi olan Peter Rodes, Siyonistlerin Yahudi kamplarında yaptıklarından oldukça rahatsız olmuş ve Siyonistlerin baskılarından şöyle söz etmişti: “300 kişi İsrail’e gitmek için Tilcwah’dan ayrıldı. Bu sayının % 65’i İsrail’e gitmeleri için değişen şiddette baskılara maruz kaldı.”

1948 yılının ortalarında, Amerikan ve Alman Askeri İdaresi Ofisi (OMGUS)’un raporları, kamplarda yapılanları, “terörist taktikler” olarak tanımladı. Bu “terörist taktiklerin” de, Haganah ve Irgun tarafından kullanılan standart bir toplama prosedürü olduğunu rapor etti. Bavyara’nın Traunstein bölgesindeki “Kriegslazarett Kampı”nda ise çarpıcı bir olay yaşanmıştı:

“Kamp polisi, herhangi birinin giriş çıkışını önlemek için binanın etrafını kordonla sardı. Haziran’daki yahudi bayramında, İsrail’e gitmeyi reddeden yahudilerin sinagoga gelmemeleri istendi ve uyarı yapıldı. Aksi takdirde zorla sinagogdan çıkartılacaklardı…
İsrail’in kuruluşundan beri Kriegslazarett Kampı’ndan yaklaşık bir düzine kişi gönüllü olarak ayrıldı. Bu gönüllülere ‘Ghuis’ deniyordu. Bu adamların altı ya da yedisi birkaç gün sonra geri döndü. Kamplarda kaldıkları süre içinde İsrail’e gitmek istemeyen diğer gençlere terör uyguladılar. İsrail devleti kurulunca, Filistin’de yaşayan yahudi kesim, İsrail’e göçe razı etmek için, kamplarda yaşayanlar arasında terörü organize etti”.

“Yersiz İnsanlar Kampları”nda, her türlü baskıya maruz bırakılan yahudi halkın tek suçu, Siyonizmi benimsememeleriydi. Bu insanların, “Vadedilmiş Topraklar”a göç etmelerini sağlayabilmek için, Siyonist liderlerin yapmaları gereken işlem, onları zorla da olsa birer Siyoniste dönüştürmekti. Bu nedenle, “Yurtsuzlar Kampları’nda, Siyonist olmayanlara ve anti-Siyonist yahudilere karşı şiddet ve ayırım eylemlerine girişildi.”

Siyonist liderlerin, bu kamplarda yaşayan yahudilere yönelik uyguladığı baskı politikasının artık gizlisi saklısı kalmamıştı. Açıktan açığa düzenlenen “şiddet özendirici” kampanyalarla, yahudi halkına yönelik yaratılan bu terör, hummalı bir propagandaya dönüştürüldü. Amerikan The New Leader dergisi, 21 Ağustos 1948 tarihli sayısında şu bilgileri veriyordu:

“‘Uluslararası Kadın Giyim Sendikası Başkan Yardımcısı’ ve ‘Örgütlü Ürünler İsçileri Sendikası Yöneticisi’ Louis Nelson, önemli bir Amerikalı isçi önderidir. Louis Nelson genel bir kampanya yürütmektedir. Yersiz kalmış insanları Siyonizmi kabul etmeye zorlamak, onları yahudi ordusuna katılmaya ‘ikna etmek’, düzenlenen bu kampanyanın amaçlarındandı.”

Siyonist idareci Louis Nelson’un başlattığı bu kampanya, kamplarda yaşayan yahudilerin hayatlarında, son derece olumsuz değişiklikler yaratacaktı:

“Günlük tayınlara el koyma, işten çıkartma, yurtsuzların zanaat eğitimi için Amerikalılar’ın gönderdikleri makinaları parçalama, muhalefet edenleri yasal korumadan ve vize haklarından yoksun etme biçiminde oluyor, hatta onları kamplardan atma noktasına kadar varıyordu. Bir keresinde, böyle birisi herkesin önünde kırbaçlandı. Bunlardan başka, ABD’de de yapılan ‘pogrom’lara (pogrom: yahudilere yapılan saldırı) dair hikâyeler anlatılıyor, yurtsuzlar tedirgin ediliyorlardı.”

Siyonist yöneticilerin yürüttükleri bu çok yönlü baskı politikası, bir dönem sonra meyvelerini verdi. Zaten savaş boyunca psikolojik olarak yıpranmış Yahudi halkın üzerinde, yıldırıcı bir etki yarattı. Siyonistler sayesinde, bu kamplardan kurtulan(!) Yahudi halk, zorunlu olarak, başları önünde, İsrail’in yolunu tuttu. “Yurtsuzların Kampları boşaltıldıktan sonra, bu Yahudilerin çoğunun göçmeye niyeti yokken, baskı ve propaganda karışımı, buna zorlandılar.”

Siyonist idareciler, bir yandan bu kamplardaki Yahudilere göç etmeleri için baskı yapıyorlar, bir yandan da, II. Dünya Savaşı sonrasında yersiz kalan bu Yahudilerin mağduriyetlerini, uluslararası siyasi platformda politik bir malzeme olarak kullanmaktan da geri kalmıyorlardı.

Şöyle veya böyle, savaş sonrası ortada kalmış, perişan bir Yahudi topluluğu vardı. Dolayısıyla, Siyonist yöneticilerin masalarının üzerinde, her zamanki gibi iki seçenek duruyordu: Ya, bu kamplardaki Yahudi topluluğun kötü yaşam şartlarını düzeltmek için yakından ilgilenmek, ya da, bu insanların mağduriyetlerini suistimal ederek, Yahudi halkın üzerinde göç hesapları yapmak.

Ne yapıp edip, en kısa zamanda en fazla yahudiyi İsrail’e göç ettirmekten başka bir şeyi gözleri görmeyen Siyonist liderlerin, yahudi halkını kurtarmaları tabii ki söz konusu dahi olmayacaktı. İsrailli yazar Amos Perlmutter şöyle diyor:

“Ben Gurion ve diğer Siyonistler, soykırım ile bağımsızlığı birleştirdiler. Bu Siyonistler için, soykırım kurbanlarının durumu, onları pek ilgilendirmiyordu. Yurtlarından edilen yahudiler, hiçbir zaman Siyonistlerin ilgi alanına girmedi. Tarihçiler ne kadar bunda ısrar etseler de böyle bir şey yoktur. Sonra 1946’da, İngiliz kamplarındaki kimselerin kötü durumu bu pragmatik politikalarla çeşitli yönlerden benzeşti. Siyonist ideal için, İsrail’e dönmek en önemli hedefti. Yurtlarından çıkartılan kişiler, böylece pragmatik politikalar için kullanıldı.” 15

İsrail’in liderleri, Araplar’a karşı kazandıkları 1948 savaşı ile Birleşmiş Milletler’in kendilerine ülkenin kuruluşunda verdiği toprakları (Filistin’in yaklaşık % 50’si) çok daha büyütmüşlerdi. Bu yayılma, İsrail liderlerine çok daha fazla yahudiyi Vadedilmiş Topraklar’a getirme cesareti verdi. 1949 yılında, tüm dünya yahudileri İsrail’e göç etmeye resmen çağırıldılar. Ertesi yıl ise, bu çağrı bir kanunla desteklendi: Geri Dönüş Kanunu. Kanun, dünyanın neresinde olursa olsun, İsrail’e göç etmek isteyen “gerçek” (yahudi bir anneden doğmuş) bir yahudinin, ülkeye göçe hakkı olduğunu ve ne olursa olsun İsrail’de barındırılacağını ilan ediyordu.

Geri Dönüş Kanunu, yıllardır İsrail’de tartışma konusudur. Kimi entelektüeller, kanunun açık bir “ırkçılık” örneği olduğunu söylemektedirler. Ancak bu konudaki resmi politika asla değişmez. İsrail resmi ideolojisinin bu konuya bakış açısını, Simon Peres, Davar gazetesinin 25 Ocak 1972 tarihli sayısındaki bir demecinde ortaya koymuştur: “Askeri yönetim temelini teşkil eden 125 sayılı kanunun (Geri Dönüş Kanunu) kullanılışı yahudileri bu topraklara yerleştirmek ve göçe zorlamak için girişilen savaşın bir devamıdır.”

Peres’in ifade ettiği gibi, “yahudilerin toplanması” gerçekte bir savaştır. Çünkü İsrail dünya yahudilerini, bu yahudilerin aksi yöndeki isteklerine rağmen toplamıştır ve toplamaktadır. Bu nedenle İsrail’in savaşı, yalnızca düşman ülkelere ya da düşman örgütlere karşı değil, aynı zamanda ırk bilincini yitirmiş, Siyonizme yüz çevirmiş dünya Yahudilerine de karşıdır. Bu nedenle Kudüs’te yapılan 25. Dünya Siyonist Kongresi’nde, Başbakan Ben Gurion, İsrail’e göç etmekte direnen Yahudileri “Tanrısız Yahudiler” olarak tanımlayarak aforoz etmiştir.

Siyonizm, “Tanrısız yahudiler”e açtığı bu savaşa, ilk olarak ırk bilincini yitirerek asimile olmaya başlayan Avrupalı yahudilere karşı Naziler’le işbirliği yaparak girişmişti. İsrail devleti kurulduktan sonra ise, ırk bilincini yitiren dünya yahudilerine karşı girişilen savaş, doğrudan İsrail güçleriyle yürütüldü. Mossad’ın “dünya yahudilerini göç ettirmekten” sorumlu kolu Aliyah Bet, bu savaş için kuruldu.

* * *

Mossad’ın Göç Organizatörü: Aliyah Bet

Haham Klausner, 2 Mayıs 1948’de Amerikan Yahudi Konferansı’na sunduğu ünlü raporunda, az önce de değindiğimiz gibi, diaspora Yahudilerinin Filistin’e gitmek için zorlanmaları gerektiğinden söz etmişti. Yahudileri mümkün olduğunca rahatsız etmek gereğinden söz ediyordu. Ve Klausner Siyonist hareket içinde çok önemli bir isimdi, hatta İsrail’in ilk cumhurbaşkanlığı seçiminde aday gösterilmişti. Bu nedenle Klausner’in “yahudileri zorlama” yönündeki düşünceleri, kişisel bir görüş değil, Siyonist hareketin ve İsrail devletinin genel politikası olarak anlaşılmalıdır. Nitekim aynı dönemde Israel Goldstein, hatta David Ben Gurion gibi liderlerin de benzer açıklamalarda bulunmuş olmaları önemli bir göstergedir.

Kısacası, İsrail yönetimi ilk yıllarından itibaren diaspora Yahudilerini göçe zorlamak için sofistike bir plan geliştirdi ve uyguladı. Bu programda kastedilen “rahatsız etme yöntemi ” ise öncelikle yapay antisemitizm hareketleridir. Antisemitizm İsrail tarafından teşvik edilecek, hatta üretilecekti. Bunun en etkili yöntemi, Mossad ve özellikle bu iş için kurulmuş olan Mossad’ın alt bölümü yeraltı gizli işler servisi Aliyah Bet tarafından gerçekleştirilen operasyonlarla, sinagoglara ve yahudilerin topluca bulundukları yerlere saldırılar düzenlemekti. Bu şekilde yaşadıkları ülkede tehlike içinde olduklarına inandırılan Yahudilerden, “kurtuluşu göçte bulmaları” bekleniyordu. İsrail’in en güçlü servisi olarak görev yapan Aliyah Bet, birçok kirli operasyonla yüzbinlerce Yahudi’nin İsrail’e dönmesini sağladı.

Aliyah Bet, İsrail’e göç etme konusunda istekli olmayan yahudileri, “Vadedilmiş Topraklar”a döndürmeye çalışırken, halkına karşı insancıl yöntemlere rağbet etmeyecekti. Siyonizm ve Irkçılık’ta şöyle deniyor:

“İsrail’e göçenlerin %80’inden fazlası, Doğu Avrupa ülkeleri ile Arap Ortadoğusu ve Kuzey Afrika’dan gelmişti. Bu Yahudilerin çoğunun göçmeye niyeti yokken, baskı ve propaganda karışımı, onları buna zorladı. Heyecanlı çağrılar ve aşılanan korkularla, Irak, Yemen, Suriye, Tunus, Cezayir ve Fas’tan çıkarılan 700 bin kişiye katılma konusunda gönülsüz olan Mısırlı Yahudiler ise, artık kendilerini son derece tehlikeli bir durumda görüyorlardı.”

İsrail’in en güçlü servisi olarak görev yapan Aliyah Bet, birçok kirli operasyonla İsrail dışında yaşayan binlerce Yahudi’nin “Vadedilmiş Topraklar”a göç etmesini sağladı. İşte, Aliyah Bet örgütünün, Yahudi halklara yönelik yaptığı bu karanlık operasyonların en kirlileri:

1948-1950 yılları arasında, 50 bin Yemen yahudisini, “Mesih İsrail’de yeryüzüne indi” yalanıyla kandıran Aliyah Bet örgütü, bu operasyonuna “Sihirli Halı Operasyonu” adını verdi.

1950-1959 yılları arasında, 120 bin Irak yahudisi, Aliyah Bet’in Bağdat’taki sinagoglara yönelik yaptığı bombalı saldırılar neticesinde, kurtuluşu (!) İsrail’e göç etmekte buldu. Aliyah Bet yaptığı bu operasyona “Ali Baba Operasyonu” adını verdi.

1984 yılında, 7 bin Etiyopya yahudisi, Aliyah Bet tarafından hava yolu ile Doğu Sudan’dan İsrail’e “Musa Operasyonu” adı altında kirli bir operasyonla kaçırıldı.

1991 yılında, 15 bin Etiyopya yahudisi, ülke liderlerinden adeta köle gibi satın alınarak, “Solomon Operasyonu” ile Aliyah Bet tarafından İsrail’e kaçırıldı.

Aliyah Bet örgütü tarafından yönetilen bu kirli operasyonlar, istenen etkiyi sağladı ve geniş bir yahudi kitlesi “kurtuluşu”(!) İsrail’e göç etmekte buldu. İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman, Aliyah Bet’ten şöyle söz ediyorlar:

“Aliyah Bet’in gizli ajanlarına teşekkürler. Kuruluşunun ilk dört yılında İsrail nüfusunu iki katına çıkardılar… İstihbarat üyeleri, terörist taktikleri kullandıklarını reddediyorlardı. Fakat buldukları yeni ve orjinal metotlarla yahudileri İsrail’e göç ettirecekleri için gurur duyuyorlardı. Herşeye rağmen onlar yeni kurulan yahudi devletinin yaşaması için mücadele veriyorlardı.”

Evet, Aliyah Bet ajanları kuruluşunun ilk dört yılında İsrail nüfusunu iki katına çıkartacak bir başarı göstermişlerdi. Ancak Siyonizmin daha önceki göç ettirme operasyonlarında olduğu gibi, kirli yöntemlerle sağlanmış bir başarıydı bu.

* * *

Irak Yahudilerine Mossad Bombaları ya da Ali Baba Operasyonu

Batılı yahudileri göçe zorlamak için Siyonist liderler tarafından sistemli bir şekilde uygulanan baskı politikası, her şeye rağmen beklenen yoğunlukta bir “göç transferi” yaratamamıştı. Bu sonuç, Siyonist liderleri Yahudi halka karşı daha da radikal önlemler almaya itti. Siyonizm ve Irkçılık’ta dendiği gibi, “Batılı Yahudilerin beklenen akışı gerçekleşmeyince, İsrail dışındaki yahudilerin başına dertler açarak onları göç ettirmek, Filistinli Arapların terkettiği yerleri işgal ettirmeye ikna etmek ya da hatta zorlamak, İsrail Hükümeti ile Dünya Siyonist Örgütü’nün hesaplı politikası oldu.”

Ve böylece, göçe zorlamak için “başına dert açılmasına” karar verilen ilk yahudi cemaati, İsrail liderlerince tespit edildi: Irak yahudileri. Irak yahudileri, Babil’e sürülen ve 2500 yıldan beri orada yaşayan bir topluluktu. Sayıları 150 binlere varan ve 60 kadar havraya sahip olan bu insanlar, müslümanlarla barış içerisinde yaşamlarını sürdürüyorlardı, ta ki Mossad ajanları Irak’a gelinceye kadar…

1950 yılında çıkartılan Göç Kanunu’na rağmen, Irak yahudileri İsrail’e göç etme konusunda istekli değildi. Irak yahudilerinin isimlerini göçmen listelerine yazdırmada acele etmediklerini gören Mossad ajanları, “tehlikede olduklarını kendilerine anlatmak” maksadıyla üzerlerine bomba yağdırmaktan çekinmediler. Masauda Shemtou sinagoguna yöneltilen bir bombalı saldırı sonucunda, üç Irak yahudisi öldü, on tanesi de yaralandı. Yahudi halka karşı girişilen bu bombalı saldırının sorumlularının Mossad ajanları olduğu, ilerleyen günlerde ortaya çıkacaktı. Siyonizm ve Irkçılık’ta “Bağdat’taki Masauda Shemtou Sinagogu’nun bombalanma olayında suç failleri olarak İsrail ajanları çıktı ve yargılandı” deniyor.

Aynı konu, İsrailli gazeteciler Dan Raviv ve Yossi Melman’ın yazdığı Mossad’ı konu edinen Every a Prince adlı kitapta da anlatılır.

Irak yahudilerinin maruz kaldığı bu olayı bizzat yaşamış olan, canlı bir tanık konumundaki Irak yahudisi David Reuben, Ali Baba Operasyonu’nu daha sonları söyle anlatmıştı:

“Siyonistler, baskılı bir psikolojik savaş başlattılar… Irak’taki yaşamın belirsizliklerinden doğan doğal korkular kurnazca istismar edildi. ‘Müslümanlardan satın almayın’ başlıklı broşürler havralarda dağıtılıyor ve Müslümanların eline geçerek Yahudi-aleyhtarlığı yaratmaları isteniyordu…
Irak’taki Yahudilerin paniğe kapılması için sürdürülen Siyonist çabalar hem bir itişin, hem de bir çekişin gerekli olduğu teorisine dayanıyordu. İtişin kaynağı, Irak’taki Yahudilerin uğradığı baskı olacaktı ki, bu bir uydurmaydı. Çekişin kaynağı ise, bütün Yahudiler için ‘Anayurt’un, İsrail olduğu konusunda sürekli yapılan Siyonist duyurulardı…
Gazetelerde, bir havra da dâhil olmak üzere, Yahudilerin sık sık gittikleri yerlerin bombalanmasıyla ilgili hikâyeler anlatılıyordu. Bu bombalamalar sonucunda hiç ölü olmaması ve fazla zarar vermemesi kuşku çekiciydi… Bombalamaların altında Siyonistlerin olduğu bence çok açıktı. Yapmak istedikleri, Yahudileri korkutmak ve Müslümanların kendilerine karşı harekete geçtiğine Yahudileri inandırmaktı.
Bombalamaların çok az fiziksel zarar vermesi, kimi zaman da hiç zarar vermemesine karşın, Iraklı Yahudiler üzerinde genel olarak etki yaptı. Siyonistlerin evlerinde ve havralarda büyük miktarlarda silahlar ele geçmeğe başladı. Hükümet, Yahudi mağaza ve kahvelerinde çok az zarara neden olan bombaların, Yahudi konutlarında ve havralarda bulunan cephanelerin aynı kaynaktan olduğuna ve sorumluluğun da aynı kişilerde bulunduğuna karar verdi.”

Siyonist liderlerin yahudi halkı hedef aldıkları bu karanlık olay, daha sonra gün ışığına çıkmış ve Siyonist tarihin kirli sırlarından biri olan bu kanlı göç operasyonu İsrail basınında konu edilmiştir. Haftalık İsrail gazetesi Ha’olam Hazeh 20 Nisan ve 1 Haziran 1966 tarihli sayılarında; günlük Yedioth Aharonot ise, 8 Kasım 1977 tarihli sayısında bombalamaların Mossad tarafından gerçekleştirildiğini yazmışlar; yahudi yazar Ilan Halevi de La Question Juive adlı 1981 basımı kitabında konuya değinmiştir. Ali Baba Operasyonu, ayrıca 1972 Ağustos’unda Kokhavi Shemesh tarafından, İsrail’de yayınlanan “Siyah Panterler” gazetesinde de doğrulanmıştır. Ayrıca, 7 Kasım 1977’de, Tel-Aviv Büyük Mahkemesi’nin aracılığıyla, gazeteci Baruch Nadel tarafından Mordekai Ben Porat’a yöneltilen sorulara verilen cevaplarla da açıklık kazanmıştır.

Mossad’ın bombaları sonucunda kaygıya düşen Irak Yahudileri, “kurtuluşu” (!) İsrail’e göç etmekte bulacaklardı. Iraklı Yahudi halkın İsrail’e zorla göç ettirilmesini konu alan ve adına da “Ali Baba Operasyonu” denilen bu kirli operasyon, işte böylece Siyonist liderlerce başlatılmış oldu. Operasyon sonucunda 1950-59 yılları arasında toplam 120 bin Irak Yahudi’si İsrail’e transfer edildi.

Iraklı Yahudilerin İsrail’e getirilişinde rol oynayan bir diğer faktör ise, İsrailliler ile Irak Hükümeti arasında kurulan bir dizi karanlık diplomatik ilişkilerdi. Aliyah Bet ajanları, Irak Hükümeti Başbakanı’na rüşvet vererek Iraklı Yahudileri satın almışlardı:

“Kendisini, ‘İngiliz işadamı Richard Armstrong’ olarak tanıtan, Sholomo Hillel isimli göçten sorumlu Aliyah Bet ajanı, Amerika’daki Yakın Doğu Hava Taşımacılığı Şirketi adına Irak Hükümeti’yle konuşmalar yapmaya gitti. 1950 yılının Mart ayında, Richard Armstrong’un etkisiyle Irak parlamentosu, isteyen her yahudinin ülkeyi terk edebileceğine dair bir kanun çıkardı. Başbakan Tevfik el-Savidi idi. Bu, İsrail’e savaş açmış ve yüzlerce yahudiyi Siyonist hareketler yüzünden tutuklamış bir hükümet için sürpriz olarak göründü. Bu sürpriz gelişmenin açıklanması, ‘Başbakan’a kapıları açması için sunulan şeylerde’ yatıyordu. Başbakan, aynı zamanda Irak Turları’nın da başkanı idi ve tesadüf eseri olmayarak Yakın Doğu Hava Taşımacılığı İşbirliği’ne vekil olarak seçilmişti. Diğer bir deyişle, Irak Hükümeti’nin başı, İsrail İstihbarat Teşkilatından rüşvet ve komisyon aldı. Bu karanlık Amerikan hava şirketi, İsrail hükümeti ile olan yakın bağlarını gizlemek için gerçek yüzünü itina ile saklıyordu. 1948-1949’da bu şirket aracılığıyla, 50 bin Yemen ve Aden yahudisi İsrail’e uçuruldu.”

İsrail’e göçe zorlanan Iraklı yahudi halka karşı uygulanan baskı politikasını, Naeim Giladi, bugünlerde yazdığı kitaplarda dile getirmekte. Naeim Giladi, gençliğinde aktif bir Siyonistti. O zamanlar, Siyonist liderlerin emrinde olan Naeim Giladi, Irak’ta yahudi halka karşı uygulanan şiddete de bizzat şahit oldu. Dünün Siyonisti Naeim Giladi’nin bugün anlattıklarının hepsi birer itiraf niteliğinde ve o günleri yaşamış canlı bir tanık olması açısında da oldukça önemli. New American View dergisi, Naeim Giladi için yaptığı özel haberde, konu ile ilgili şu bilgileri aktarıyor:

“Naeim Giladi (Khalaschi), 1930’da Irak’ta doğmuş bir yahudidir. İngilizler tarafından, 1941 yılında, Bağdat’ta organize edilen yahudi katliamından sonra yeraltı Siyonist hareketine katıldı. II. Dünya Savaşı’ndan sonra, yahudilerin Irak’tan İsrail’e kaçırılmalarıyla uğraştı. Giladi, 1992 yılında Ben Gurion’s Scandals: How the Haganah of the Mossad Eliminated Jews (Ben Gurion’un Skandalları: Mossad’ın Haganah’ı Yahudileri Nasıl Yoketti) isimli bir kitap yazdı. Giladi, yazdığı bu kitabında, Irak’taki yeraltı Siyonist örgütünde yaşadığı tecrübelerini anlattı. Ayrıca Iraklı yahudilerin Bağdat’tan İsrail’e göçünü sağlayan, Siyonist yeraltı ajanı Ben Porat hakkında da bilgiler verdi. Giladi’ye göre, Ben Porat, yahudilerin 2500 yıldır barış ve zenginlik içinde yaşadıkları Irak’ı terketmeleri için teröre başvurup onları korkutmuştu. Giladi, Mossad teröristlerinin yahudilerin gittiği kafeleri ve sinagogları, onları İsrail’e göçe zorlamak için bombaladıklarını ve Ben Porat gibi Siyonistlerin bu olaydan Iraklıları (müslümanları kastediyor) suçladıklarını iddia ediyordu. Plan işlemişti, yahudiler İsrail’e uçmuşlardı. Fakat İsrail’i kontrol eden Avrupalı yahudiler tarafından ezilen, ikinci sınıf vatandaşlar konumunda kendilerini bulmuşlardı Iraklı yahudi halkı.”

Gerçekten de, binlerce yıldır yaşadıkları vatanları olan Irak’tan zorla kopartılarak İsrail’e göç ettirilen Iraklı yahudi halk -Naeim Giladi’nin yukarıda da belirttiği gibi- Siyonistlerce ikinci sınıf vatandaş konumuna düşürülmüştür. Irak’tan göç etmeye zorlanırken sıkıntıya sokulan Iraklı yahudi halkının dramı, bugün de İsrail’de devam etmekte:

“İsrail’de Iraklı yahudiler hayal kırıklığına uğramışlardı. Avrupa doğumlu olan ve İsrail devletini yöneten yahudi liderleri, kendilerini ilkel konutlarda ve kulübelerde, çok az iş ve ev bulma ümidi ile zorla getirdikleri için suçluyorlardı. Böylece yöresel olarak getirilen bu yeni göçmenlerin üstlerine böcek ilacı sıkılması ve kendilerine de başka bir seçim hakkı tanınmaması üzerine, kendilerini aşağılanmış hissettiler.”

* * *

Etiyopyalı Yahudilerin Yurtlarından Sökülmesi ya da Musa ve Solomon Operasyonları

Etiyopya’da asırlardır yaşayan siyah derili yahudiler (Falaşalar) da İsrailliler’in “sürgünleri toplama” programından paylarını aldılar. Falaşalar’ın İsrail’e göç ettirilmesi, Aliyah Bet tarafından düzenlenen, 1984 yılındaki “Musa Operasyonu” ile 1991 yılındaki “Solomon Operasyonu” aracılığıyla gerçeklestirildi.

1984’teki operasyon için İsrailliler Etiyopya yönetimine yüklü miktarda rüşvet vermişlerdi. İsrail Hükümeti sadece Etiyopya liderine rüşvet vermekle kalmadı, aynı zamanda yahudilerin Sudan üzerinden taşınabilmesi için devrik devlet başkanı ile yakın yardımcılarina da rüşvet sundu. Sudan Başkanı Cafer Nimeyri ile Başkan Yardımcısı Ömer El Tayid ve her türlü yasadışı işleme karışmakla ünlendiği için adı ‘Bay Yüzde 10’a çıkan özel danışman Baha İdris, İsrail Hükümeti’nden Falaşalar’ın Sudan üzerinden nakledilmesine göz yummaları karşılığında 56 milyon dolar aldılar. Kısacası Etiyopya ve Sudan liderleri ile yapılan pazarlıklar sonucu, Falaşalar Siyonist liderlerce satın alınmışlardı; sahibinden satın alınan köleler gibi. Bu pazarlığa oturan taraflar, Etiyopya yahudilerine nerede yaşamak istediklerini dahi sorma gereği duymamışlardı. Etiyopya liderlerine parası ödenen Falaşalar, yurtlarından sökülüp düzenlenen seri uçak seferleri ile İsrail’e götürüldüler. Nokta, uçaktan inen Falaşalar’ın dramatik görünümlerini söyle dile getiriyordu:

“Alınlarına yapıştırılmış numaralarıyla uçaktan inen Falaşalar, insanda oldukça genç, yitik ve kolayca incinebilir bir izlenim bırakıyorlar. Sayıları 14 bini bulan bu insanlar, Zion’a ayak basarken, taşıdıkları numaralar, ister istemez yıllar önce bileklerine dövme yapılan Nazi kamplarındaki yahudi tutsakları anımsatıyor.”

Falaşalar’a yapılan bu uygulama, bir takım uluslararası kuruluşların dikkatinden kaçmadı. Örneğin, Fransız Dayanışma Birliği adlı insan hakları örgütü İsrail hükümetine tepki gösterdi ve Etiyopyalı yahudilerin Vadedilmiş Topraklar’a göç ettirilişinde İsrail Hükümeti’nin insancıl amaçlar gütmediğini ilan etti:

“Fransız Dayanışma Birliği, İsrail Hükümeti’nin Etiyopyalı yahudileri insancıl amaçlarla İsrail’e nakletmediğini öne sürerek kurtarma operasyonunun esas amacının işgal altındaki topraklarda yeni yerleşim merkezleri kurmak, böylelikle İsrail’in yayılmacı politikasını sürdürmek olduğunu iddia etti. Bu arada binlerce Falaşanın gizlice İsrail’e kaçırılması olayının yarattığı tepkiler sürüyor. Olayın kopardığı gürültü nedeniyle İsrail Hükümeti göçü durdurmak zorunda kaldı.”

1991 yılında ise bu kez “Solomon Operasyonu” ile bir diğer grup Falaşa İsrail’e transfer edildi… Bu göç operasyonunun mimarları, Uri Lubrani başkanlığında İran yahudisi David Alliance ile Irak yahudisi Sami Shamoon’du. Ve yine rüşvet konuşmuştu; operasyon, göçü gerçekleştiren Uri Lubrani ile Etiyopya’nın Başkanı Mengistu Haile Mariam arasındaki para pazarlığı sonucunda gerçekleşmişti. Uri Lubrani, Etiyopyalı Başkan Mengistu Haile ile görüşerek 15 bin yahudinin İsrail’e alınması için izin istedi. Görüşmeler Mengistu’nun 100 milyon dolar teklif etmesiyle başlamıştı. Lubrani, limiti 25 milyon dolar olarak belirtse de Mengistu 57.5 milyon doların altına inmeyeceğini söyledi. En sonunda 30 milyon dolara anlaştılar. Pazarlık sonucunda, 25 Mayıs 1991’de, 36 saat süren hava köprüsü transferi ile gerçekleştirilen “Solomon Operasyonu” ile İsrail’e 14 binden fazla Etiyopya yahudisi İsrail’e transfer edildi.

Aslında, Falaşalar’ın gerçek dramı İsrail’de başlayacaktı. Siyonist liderler, içinde hayvanların dahi güçlükle barınabileceği son derece sağlıksız bir ortamı, Etiyopyalı dindaşlarına yaşamaları için lütfettiler. Binbir parlak vaatle kandırdıkları dindaşları için toplama kamplarını reva gördüler. Etiyopyalı yahudilerin İsrail’e getirildikten sonra kâbusa dönen yaşamlarıyla ilgili olarak Gündem gazetesinin yayınladığı bir yazı son derece ilgi çekiciydi. 10 Ekim 1992 tarihli ve “Vadedilmiş Topraklardaki Etiyopyalı Yahudilerin Getto Kâbusu” başlıklı haberde şunlar yazılıydı:

“Vadedilmiş Topraklar’da bir trajedidir yaşamak… Okul ve iş olanaklarının çok uzaklarında, çölün kenarındaki topraklar üzerine kurulmuş karavanlarda çile dolduran ve adeta çürümeye terk edilen binlerce Etiyopyalı Yahudi’nin yaşamı bir kâbusa dönüşmüş. Artık onların yaşadığı bu döküntü yerler, birer siyah getto durumunda. Geçen yıl yirmi iki saatlik bir hava harekâtıyla, apar topar uçaklara taşınan ve İsrail topraklarına getirilen 14 bin siyah yahudiden hiçbirisine sürekli yaşayabilecekleri bir konut verilmedi. Bunların bin kadarı yurtlarda, geri kalan 13 bini ise karavanlarda yaşamlarını sürdürüyorlar. Karavanlar İsrail toplumundan tamamen yalıtılmış durumunda… Topluluğun liderleri sosyal bir felaket olarak dile getirdikleri bu koşulların değişmesi için bir şeyler yapılması gerektiğini söylüyorlar. ‘Karavanlar tıpkı gettolar gibi’ diyen Etiyopyalı siyahların liderlerinden Rahamim Elazar, ‘İsrail, bu siyah yahudileri toplumdan yalıttığı için bütün dünya tarafından ırkçı bir ülke olarak değerlendirilecektir’ yorumunu yapıyor. Kendi karavanlarıyla Güney Afrika’nın siyah yerleşim yerlerini karşılaştıran Elazar, ‘Karavanlar o kadar kirli ve altyapıdan o kadar uzak ki, bunlara modern Soweto demeye dilim varmıyor’ derken, gelecekten pek umutlu olmadığını ifade ediyordu. Beş çocuk annesi Maaritesh Kandia, ‘Yazın bunaltıcı berbat bir sıcak, kışın ise dondurucu berbat bir soğuk yaşanıyor. Keşke kalabileceğimiz normal bir yerimiz olsaydı’ diyor. 1991 yılında, ‘Solomon Operasyonu’ ile getirilen 13 bin Etiyopyalı, kumların karşısına sıra sıra dizilmiş 400 karavanda yaşıyor. Maaritesh Kandia ve diğerleri, böyle tecrit edilmiş bir durumda yaşamaktan ve çocuklarının Kudüs’teki okula gitmek için iki saat yolculuk yapmak zorunda olmasından şikâyet ediyor.”

Falaşalar’ın İsrail’e getirilmelerinin ardından yaşadıkları dram o denli açıktı ki, bu durumu ilgili İsrail makamları dahi kabul etmiş, hazırladıkları resmi raporlarla bu dram onaylanmıştı. Şalom bu konuda şunları yazmıştı:

“İsrail Göç Ve Uyum Bakanlığı’nın araştırmalarına göre, 5 yıl önce Musa Operasyonu ile Etiyopya’dan İsrail’e gelen 8000 yahudinin üçte biri devamlı bir ikametgâha sahip değil. Aynı bakanlık, doğu şeridindeki Kiryat Arba şehrine yerleştirilen göçmenlerin pekiyi durumda olmadıklarını bildiren raporları onayladı.”

İsrail’e getirilmelerinin üzerinden 10 sene gibi uzun sayılabilecek bir süre geçmiş olmakla birlikte, kendilerini İsrailli Yahudilerden çok Araplara yakın hisseden Etiyopyalı Yahudilerin dramını konu alan bir haber de Arap Elmecelle dergisinde yayınlandı. Söz konusu haberde Falaşalar’ın İsrail’de karşı karşıya kaldıkları ayırımcı politikalardan şikâyetçi olduklarına söyle dikkat çekiliyordu:

“Etiyopya yahudileri İsrail’e geldikleri ilk günden bu yana kendilerinin ‘Falaşa’ olarak adlandırılmasını reddediyorlar. Çünkü ‘Falaşa’ Etiyopya dilinde ‘Diğerleri-Ötekileri’ anlamına geliyor. Ayrıca maruz kaldıkları ayırımcı uygulamaların, sakin ve huzurlu bir hayat sürdükleri Etiyopya’da değil, İsrail’e ulaştıklarında başladığını ifade ediyorlar… İsrail ordusunda teknisyen olarak çalışan Yusuf Minkaşa ‘bir gün muhakkak İsrail’i terkedip Etiyopya’ya geri döneceğini’ belirtiyor… İlk çocuğuna hamile kalan bir Etiyopyalı kadın ise şöyle diyor: İsrailliler her türlü ilişkide, bizi kendilerinden farklı gördüklerini ispatladılar. Kendimi Araplar’a daha yakın hissediyorum ve Arap bir doktorun beni tedavi etmesini tercih ederim; çünkü, o bana saygı duyar ve o şekilde muamele eder.”

Yaşadıkları yerleşik kurulu düzenden, kopartılarak zorla İsrail’e kaçırılan Etiyopyalı Yahudiler, ilerleyen günlerin yıpratıcılığıyla psikolojik şoka girmiştir. Şalom, “Musa Harekâtı’nın 5. yılının Etiyopyalı Yahudilerin Yüzü Gülecek mi?” sorusuyla verdiği haberde şöyle yazıyor:

“Bu toplumun en önemli sorunu Etiyopya’da kalan ailelerine duydukları özlemdir. Bu özlemin yarattığı mutsuzluk, Etiyopyalılar arasında birçok intihar olayına sık sık rastlanmasına yol açmaktadır. Bugüne kadar intihar eden Etiyopyalıların sayısı 25’tir. Etiyopyalı Yahudiler ‘Mivtsa Moshe’ (Musa Operasyonu) ile büyük bir toplumsal şok geçirmişler, çok farklı bir uygarlıktan bir diğerine geçiş kendilerinde bir bunalıma neden olmuştur.”

Falaşalar arasında, karşı karşıya kaldıkları aşağılayıcı muamele sonucunda intihar eylemleri sürdü. 16 Haziran 1991 tarihli Nokta, intihar eden Falaşa sayısının 50’yi bulduğunu yazmıştı. İntihar vakaları, sonra da devam etmiştir.

İçlerinden intihar edenler çıkacak derecede çaresizlermiş olan Etiyopya Yahudilerinin durumu İsrail’deki Siyonist idarecileri zerrece ilgilendirmiyordu. İşte bu yüzden İsrail’e kaçırılan Falaşalar’ın tutunacak dalları kalmamış, çareyi Amerikalı Yahudilerden yardım istemekte bulmuşlardı. İsrailli liderlere çatan son derece sitemkâr bir mektup yazarak Amerikalı Yahudilere yolladılar. Söz konusu mektup, 16 Eylül 1988 tarihinde The Jerusalem Post’da yayınlanırken, Şalom da aynı haberi kaynak göstererek, “Amerikan Yahudilerine, Etiyopya Yahudilerinin Çektikleri Acıları Anlatan Açık Mektup – Suskunluk Cinayettir” başlığı ile 16 Kasım 1988 tarihinde yayınlamıştı. Söz konusu mektupta şu satırlar yer alıyordu:

“Gün geçmiyor ki acı çığlıkları bizlere ulaşmasın. Mektuplar ölümden ve açlıktan bahsetmektedir. Mektuplar yalnız kadınlardan, açlıktan ölen çocuklardan, yok olmakta olan köylerden bahsetmektedir. Fakat dört yılı aşkın zamandır ailelerimiz adeta suskunluğa terkedilmiş, açlık ve yokluktan ölüme mahkûm edilmişlerdir. Buna maruz kalanlar Habeşistan Yahudileridir. Ailelerimizi birleştirmeye yardımcı olmaları için Amerikan Yahudilerine yanaştık. Amacımız, ailelerimizle ilgilenecek daha geniş bir topluma seslenmektir.
Kaderin tuhaf cilvesi olsa gerek, bu suskunluğa sebep, Musa Operasyonu’na son veren hatanın tekrar edilmek istenmemesidir. Demek ki Yahudi liderler, Habeşistan Yahudileri konusunda katı kötü niyeti sürdürmeye kararlıdırlar. Bu çağdışı mantık Etiyopya Yahudilerini ikinci kez ölüme mahkûm etmektedir. Bu sorumsuz davranış liderliğe yakışır mı? Münakaşa konusu, parçalanmış ailelerin birleşmesi için, beynelminel seviyede talepte bulunmayı destekleyip desteklememekti. Talep dilekçesi, aşağıda zikredilenlere şöyle değinmektedir:
‘Yaşamın değişik kesitlerinden olup aşağıda imzası olan bizler Etiyopya Hükümeti’nin, Etiyopya Yahudilerinin en tabii hakları olan, çocukları, babaları, anaları ve diğer yakınları ile birleşmelerini kabul etmemesini hayret ve esefle karşıladığımızı bildiririz.’ En basit bir insani hak, Etiyopyalı Yahudilere tanınmamaktadır. Ailelerimiz bölünmüştür. Duyarlılığı kuvvetlendiren temel fiil olan, dilekçe imzalamak dahi, reddedilmiştir. Bu Yahudi liderlerin hiç vicdanı yok mudur? Halen diaspora yahudi liderlerine hakim olan tavır, ailelerimizi ayrılık ve ölüme mahkum etmektedir.
-Slome Mula (Etiyopyalı Yahudi Öğrencileri Derneği Başkanı)
-Rahim Elazar (İsrail’deki Etiyopyalı Yahudiler Derneği Başkanı)
-Uri Tekele (Beta Israel Derneği Başkanı)
-Yisrael Yitzhak (Etiyopyalı Mülteciler Derneği Başkanı)”

İsrailliler, Etiyopyalı yahudilere kötü davranmakla kalmıyor, Falaşalar’ın Etiyopya’da maruz kaldıkları baskıları da ört-bas ediyorlardı. 1987 yılında Etiyopya Hükümeti’nin elinde bir kısım Falaşa tutuklu vardı. Ve bu tutuklu Etiyopyalı yahudiler hapiste işkence görüyordu. İsrailliler Etiyopya’daki dindaşlarının karşı karşıya kaldıkları durumdan haberdar olmalarına rağmen herhangi bir kurtarma faaliyeti içine girmekten kaçınıyorlardı. Nitekim bu konuyla ilgili olarak, Etiyopyalı Göçmenler Derneği Sekreteri Mesfin Ambaw, “İsrail Devleti bizimle hiç ilgilenmiyor; köylerde insanlar öldürülüyor ve çok kötü şeyler meydana geliyor” demişti.

İsrailliler’in gösterdikleri bu vurdumduymazlığın sebebi, ileride İsrail’e düzenleyecekleri bir göç operasyonunu dünya kamuoyunun gözünde meşru bir zemine oturtmak, ayrıca Falaşalar’a kendi rızalarıyla Etiyopya’dan kurtulmayı istetecek kadar yoğun bir sıkıntı ortamının olgunlaşmasını beklemekti. 16 Haziran 1991 tarihli Nokta, olayı şöyle özetliyordu: “O dönemdeki İsrail hükümeti ise Falaşalar’a yönelik Etiyopya hükümetinin tavrı karşısında sessiz kalmayı yeğliyordu. Bunun nedeni de daha fazla Etiyopyalı Yahudi’yi getirmek istemeleriydi.”

İsrailliler Falaşalar’ı tam Yahudi saymıyorlardı; göç ettirilmek istenmelerinin nedeni de, işgal altındaki Arap topraklarına yerleştirilecek olmalarıydı. Dolayısıyla İsrail’in Falaşalar’a yönelik politikası hiç bir zaman insancıl olmadı. 1984 yılında, gerçekleştirilen Musa Operasyonu ile 7000 Falaşa, Siyonist liderlerce İsrail’e kaçırılmıştı. Her ne kadar İsrailli yöneticiler bu göç operasyonunu bir “kurtarma” operasyonu olarak tanımlayıp, dünya kamuoyunu ferahlatmaya çalışsalar da, aslında yaşanmış gerçekler hiç de öyle “pembe” değildi. Falaşalar bu göç ile iddia edildiği gibi kurtulamamış, aksine birçoğu bu operasyon sırasında can vermişti. Nitekim Şalom da bu gerçeği itiraf ediyor, Musa Operasyonu’nu, “son yüzyılın en büyük Etiyopyalı Yahudi kaybı” olarak tanımlamak zorunda kalıyordu: “Musa Operasyonu’nun 1000 Etiyopyalı Yahudi’nin ölümüne neden olduğu belirtilirken, bu ölümlerin yüzyılın en büyük Etiyopyalı Yahudi kaybı olduğu vurgulanıyor. Ölümlerin çoğunun Sudan’a geçiş sırasında vukuu bulduğu biliniyor.”

Olayın bir diğer ilginç yönü ise, Falaşalar’ın İsrail’e getirilişinin Muharref Tevrat hükümlerine uygun bir biçimde gerçekleştirilmiş olmasıdır. Görünen o ki, İsrailliler, Musa ve Solomon operasyonlarını M. Tevrat ayetlerine uydurmaya özen göstermişlerdir. M. Tevrat’ta şöyle denir:

“Ve Rab dedi: Mısır için, Habeş ili (Etiyopya) için, alamet ve örnek olarak kulum İşaya, nasıl üç yıl çıplak ve yalınayak yürüdü ise; Asur kralı Mısır’a utanç olsun diye Mısır esirlerini ve Habeş (Etiyopya) sürgünlerini, gençleri ve kocamış adamları, böylece çıplak ve yalın ayak ve oturak yerleri açık olarak sürecek. Ve güvendikleri Habeş ilinden dolayı şaşıracaklar ve utanacaklar.” (İşaya, 45/14)

Gerçekten de, Falaşalar üstteki ayet uyarınca “çıplak ve yalın ayak olarak”, Siyonist liderlerce “sürülerek”, yani kendilerine dahi sormadan, zorla getirilmişlerdir. Ayrıca, yine Muharref Tevrat ayetinde de belirtildiği gibi, “güvendikleri Habeş (Etiyopya) ilinden dolayı şaşırmışlar ve yurtları Etiyopya’dan utanmışlardır”, çünkü başkanları Mengistu Mariam kendilerini parayla başkalarına satmıştır. Üstelik yeni sahipleri konumundaki İsrail’in kendilerine kötü davranması, Etiyopyalı yahudilerin eskiden “güvendikleri” Etiyopya’dan, daha da fazla “utanmalarına” sebep olmaktadır.