.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Kurban
Hacı adayları, Akabe Cemresi’ni taşladıktan sonra ve ‘halk’ ya da ‘taksir’den önce Mina’da koyun, sığır ya da deve kurban etmelidirler.
“Kurbanlık, yerine varıncaya kadar başınızı tıraş etmeyin… Kim hac günlerine kadar umre ile faydalanmak isterse, kolayına gelen bir kurban kesmek gerekir.”[1]
Hacca özgü bu ilâhî gelenek, diğer ibadetlerle çok az hâsıl olabilecek bir Allah’a yakınlık vesilesidir.
Açıklamak gerekirse, câhiliye döneminde sunulan kurbanlar, şirkten arınmış değillerdi. Bilakis, tıpkı müşriklerin namaz ve telbiye gibi diğer ibadetlerinde de olduğu üzere, şirkle iç içe eda edilirdi. Daha öncede değindiğimiz üzere, müşrikler telbiye esnasında şöyle derlerdi:
“Lebbeyk Allahumme lebbeyk, yoktur senin şerikin lebbeyk! Ancak yine senin olan şerik ve onu sahip oldukları hariç lebbeyk!”[2]
Kâbe’nin civarında eda ettikleri namaz ise, el çırpmak ve ıslık çalmaktan ibaretti.[3] Aynı şekilde kurban hususunda da câhilî töreye göre, kurbanlıkların kanlarını Kâbe’ye sürerlerdi ve etlerin bir kısmını Kâbe’nin bir köşesine asar Allah’ın kabul buyurmasını beklerlerdi![4] İslam’a gelince, İslam, kurban amelini ilâhî şiarlar arasında görmüş ve bu amelin hürmetinin çiğnenmesini reva görmemiştir.
“Allah’ın şiarlarına, haram olan aya, kurbanlık hayvanlara, (onlardaki) gerdanlıklara ve Rablerinden bir fazl ve hoşnutluk isteyerek Beyt-i Haram’a gelenlere sakın saygısızlık etmeyin.”[5]
Rabbimiz bu çirkin câhilî töreyi reddetmek ve kurban vesilesiyle hâsıl olan Allah’a yakınlaşma (takarrub) izahı sadedinde şöyle buyurur:
“Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır.”[6]
Ki zaten bu amelin ‘kurban’ diye anılmasının hikmeti de bu ‘yakınlığın’ husulüdür. Zira bu Ayet-i Kerime, Kâbe-i Şerif’i câhilî törelerden beri bilmenin yanı sıra şu evhamı da izale etmektedir ki “Allah, bütün mahlûkattan müstağni olduğuna göre, hacıların kurban kesmeleri de vacip sayılmamalıdır!” Bu evhama mukabil, kurban kesmenin farz olduğunu ilan eder. Evet, Allah müstağnîdir, lakin bu kurban vesilesiyle Allah’a ulaşan, bu amelin ruhu ve özü; yani takvadır, hayvanların kanı ya da eti değil.
* * *
Takva Ehli Bir Hacının Allah’ın Dergâhına Nâil Olması
Ayette geçen “…Fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır (nâil olur)” cümlesinin açıklamasında şu nükte göz önünde bulundurulmalıdır: “Bu salih ameli Yüce Allah kabul buyurur” ifadesiyle “O’na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah’a amel-i sâlih ulaştırır”[7] ayetindeki anlam ve “O’na sadece sizin takvanız ulaşır” cümlesinin manası arasında çok fark vardır. Bu tabirler, aynı anlama gelmezler. Zira ‘kabul’ kavramının manası ayrı ‘suud’ (yükselme) kavramındaki derinlik o mânâdan daha yüce ve apayrıdır. ‘Nâil olmak’ tabiriyse bambaşka bir anlam ifade eder ki söz konusu iki kavramın manasının çok fevkindedir.
‘Allah’a doğru yükselmek’ tabiriyle ‘Ona nâil olmak’ tabiri arasında çok büyük fark vardır. Zira ikincisi, ‘Allah’a nâil olmuş takva’ ile Allah arasında hiçbir perdenin kalmadığını açık bir dille ifade etmektedir. Birinci tabir ise; yani ‘Allah’a doğru yükselmek’ tabiri, bu anlamı dışlamasa da açık bir dille beyan etmez. ‘Nâil olmak’ tabiriyle ‘yükselmek’ tabirini aynı anlamda kullanmamız için herhangi bir delil de söz konusu değildir. Zira bunu doğrulayacak hiçbir naklî ya da aklî burhan da mevcut değildir.
‘Nâil olmak’ tabirinin müteali bir anlama geldiği ve Allah’ın münezzeh olduğu her tür maddi anlamdan beri olduğunu ispatlayan hadisler “Allah’ın kendisini perdeleyecek bir perde olmaksızın gizli ve onu hicaplara bürüyecek bir engel olmaksızın gözlerden ırak olduğu ve onunla kulları arasında, yine kulların kendileri dışında bir hicap bulunmadığı”[8] hakikatine işaret ederler. Yani bir kul, sırf kendi varlığına odaklandığı müddetçe, bir hicap olmaya ve Rabbinden ırak bulunmaya mahkûmdur. Dolayısıyla burada söz konusu olan perde ve hicap, perdelere bürünen şahsın kendisidir; kendisiyle, hicap içre bulunan varlık arasına girecek üçüncü bir nesne değil. Tıpkı ‘işrakî irtibat’ ve ‘varoluşsal ihtiyaç’ teorisinde olduğu gibi ki buna göre irtibatın ve ihtiyacın kendisi yine bu ilişkiyi taşıyan varlığın aynısıdır. Zira burada da irtibat ve irtibat kurulan arasında üçüncü bir ilişkiden söz edilemez.
Sonuçta mümkün bir varlığın kendisi bizzat, hem hicaptır hem de hicaba bürünen. Bu varlık, kendi zatına teveccühten sıyrılır da kendi şahsını görmez olur ve kendi öznel bekasının idamesini öncelemez, bilakis Rabbimize yakınlaşır, benlik merkebinden iner ve Mevla Teâlâ dışında hiçbir şeyi görmez olur ve Allah Teâlâ’dan gayri hiçbir şeye muhabbet duymaz olursa, söz konusu hicap ortadan kalkar. Neticede hesap defteri dürülür ve göklerin ve yerlerin nuru; yani Yüce Allah tecelli eder. Onun nezdinde artık parıldayıp duran yıldızlar nursuz görünür ve nur halesi taşıyan mehtaplar silinir. İşte bu noktada ancak hassın da hassı olan takva Allah’a erişir; umumî anlamıyla takva bir yana has anlamıyla takva dahi bu makama erişemez.
Takva özel bir nitelik ve sıfat olduğu hasebiyle bu sıfatı taşıyan şahısla özdeşleşir. Zira soyut nefis, bu tür yüce sıfatlarla birleşir ve ahlakî melekelere dönüşür. Demek oluyor ki takva ile donanmış bir ruhla takva sıfatı arasında ontolojik anlamda hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla takva, eğer nihâî kemaline ve ulaşabileceği en son zirveye erişirse, mümkün olabildiğince ve makul anlamıyla Allah Teâlâ’ya erişmiş sayılır. Bu durumda takva sıfatını taşıyan şahsın o makama erişmemesi düşünülemez. Zira takva, varoluşsal bir gerçekliği olan somut bir hakikat olup bu hakikatle özdeşleşmiş nefis ve ruhla hiçbir ayrı gayrılığı yoktur ve birbirlerinden ayrıştırılamazlar. Bu demektir ki ihlâslı bir kalple Allah için kurban kesen ve bu ameliyle Allah’tan başkasını gözetmeyen bir hacının takvası nasıl Allah’a ulaşıyorsa aynı şekilde bizzat kendisi de Allah’a erişir. Zira takva, onun varlık sahasının dışında değildir. Ne mutlu ona ve ne güzel bir akıbettir bu!
Kurban kesmekle alakalı vaat edilmiş bu çok değerli azık; yani takva sebebiyle olsa gerektir ki kurban kesilen gün ‘Hacc-ı Ekber’ diye isimlendirilmiştir. Bu doğrultuda İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:
“Kurbanlığını satın aldıktan sonra, onu kıbleye doğru çevir ve kurban et. Bu esnada şöyle de: “Ben hanîf olarak, yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben Müslümanlardanım. Allah’ım, her şey sendendir ve senin içindir. Bismillah ve billah Allah’ım, bu amelimi kabul eyle!”[9]
Zira kurban kesmek, Allah’tan gayrısının gözetilmediği takva ile birlikte ona nâil olma liyakatine sahiptir. Aynı şekilde ibadetleri, hayatı, ölümü ve kısacası her şeyi âlemlerin Rabbi için olan ve kurban esnasında sırf Allah’ı gözeten bir muttakinin Allah’a nâil olması daha evla ve daha layıktır. İşte bu, haccın bütün ayin ve adabıyla insanlığa göstermek istediği o yüce gayenin ta kendisidir. ‘Haccın esrarı ve semereleri’ başlığı altında bu konuyu daha önce ele almıştık.
- - - - - - - - - - - - - - - - -
[1] Bakara: 196
[2] El Kâfi, c.4, s.542
[3] Enfal: 35; bkz. Elinizdeki Kitap, ‘Cahili Tavaf’ başlığı
[4] Bihar, c.67, s.275
[5] Maide: 2
[6] Hac: 37
[7] Fatır: 10
[8] Et Tevhid, Saduk (ra), s. 279; El Kâfi, c. 1, s. 105; Bihar, c.3, s.327
[9] El Kâfi, c.4, s. 498; Vesail, c.14, s.152-153