.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Fıtri Bilginin Özellikleri
İnsanlığın eğitmeni konumundaki rabbani peygamberler halkı hakka davet etmekle uğraştı. Peygamberlerin hayatlarını ve yaşamlarını ele alan ayetlere, özellikler son peygamber olan Risalet Penah Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) hayatına dikkat edecek olursak tüm peygamberlerin halka ilk ve en önemli çağrıları tek bir olan Allah’a ibadet etmeleri ve davetlerinde Allah’tan başka ilahın olmadığını dile getirmeleri olmuştur.
“Şüphesiz biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik…”[1]
Soru şu ki; bu davet nasıl yapıldı ve yapılan bu davette hangi yol izlendi? Onlar halkı hangi dille Allah inancına çağırdılar… ve takipçilerine bu bilgiyi ulaştırmak için hangi yolu gösterdiler?
Daha önce de söylendiği gibi peygamberler Allah hakkında bir zihniyet yaratma yolunu tutmadılar; çünkü onlar zihnin tanımlayabileceği yolu doğru bulmadılar ve şöyle demişlerdir:
“Yaratılışın başlangıcından itibaren Allah kendini her insana tanıtmış ve bütün insanlar Allah'ı tüm benlikleri ile bulmuş ve bilmişlerdir.”
Bu köklü bilişe -daha önce bahsedildiği gibi- fıtrattan gelen bilgi denilmektedir. Peygamberlerin tebliğ ve daveti fıtrattan gelen bu bilişe dikkat çekmektir. Ayrıca, insanlara Allah'ın ayetlerinin insanların içinde ve dışında göründüğünü hatırlattılar ve onlardan Allah'tan korkmalarını ve ilahî vahiye uygun şekilde tepki vererek O'ndan yüz çevirmemelerini istediler.
* * *
Fıtri Bilişe Davetin Avantajları
Fıtri yöntem – Allah’a davetin tek doğru yol olmasına rağmen – bir takım avantajları vardır ki burada bir kısmına değineceğiz.
* *
İlk Avantajı: Fıtri Davetin Genel Oluşu
Peygamberlerin muhatabı tüm toplumlarda toplumun tek bir sınıfına veya özel bir grubuna değildi; daha ziyade en yaygın ve cahil olanından tutun da en bilgili ve zeki olanına kadar tüm insanları kapsamaktaydı. Onlar bu bilişte toplumun tüm kesimlerini kapsayıp ortak özelliğe sahip olacak bir unsura kendilerini dayamışlardı. Çünkü bu yöntem herkesin anlaması için yeterlidir. Fıtratın yönlerinden biri (insanın evrensel doğası), Allah'ın her insanın kurumunda kendisine emanet ettiği ve insanın onu ruhlarının derinliklerinde er ya da geç bulduğu bilgisidir.
İlahî vahyin güveni Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktalar:
“Her bebek, her şeye gücü yeten Allah'ın kendisini yaratıcısı olarak gördüğü bilgisiyle doğar.”[2]
Ve Allah Teala Kur’an’da da şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan; ‘Allah’ derler.”[3]
İmam Caferi Sadık’ın (a.s) bir buyruğunda şöyle nakledilmiştir:
“Allah insanları tek olan bir yaratıcı fıtratıyla yaratmıştır.”[4]
* *
İkinci Avantaj: Fıtratın Kalıcılığı
Fıtrî bilgi, genellik ayrıcalığının yanı sıra insan doğası ile iç içe geçmiş ayrılamaz istikrarlı bir geçekliktir. Bu bilgi insanın sadece dil ile beyan ettiği bir söz değil tüm varlığıyla bulduğu gerçek bir bilgidir. Bu yüzden ayet-i kerimede değiştirilemeyecek “hanif din” ve “kayyum din” olarak beyan edilmiştir:
“O halde sen, batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm'a yönelt. Yani Allah'ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et. Allah'ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur…”[5]
* *
Üçüncü Avantaj: Yolun Kısa ve Allah’ın Kanıttan Beri Oluşu
Bir olan Allah’a davet eden ilahi elçiler -Allah’a davet ettiklerini iddia eden birçok düşünürlerin aksine- Allah’ın kanıtlamak için şüpheye düşürme izleniminde olmamıştır. Aksine O’nu insanoğlunun unutulmuş bilineni olarak varsaymışlar ve net bir dille insanlara şöyle seslenmişler:
“…Yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah’tan şüphem mi duyuyorsunuz?!”
O kendi bilgisini vücudumuzun en derinliklerine kazıyarak karar kıldı ve O, herhangi bir hakikatten daha görünür ve aşikârdan daha açıktır.
Peygamberler insan tabiatının aynasında parlayarak yolu kısaltmış ve hedeflerine ulaşmışlardır. Bizler de eğer Allah’a davet etme makamında isek tıpkı elçiler gibi fıtrata hitap eden bu sade ve gösterişsiz yoldan gitmeliyiz.
* * *
Allah’ı Tanımanın Fıtrî Delillerinden Biri
Genel olarak, insan durumu öyledir ki, zor durumda Allah'a döner ve zorluk ne kadar ağır olursa O'nun dikkati o kadar derinleşir. Çünkü insan, problemlerde -özellikle probleminin insanlık aracılığıyla çözülemeyeceğine ikna olduğunda- ihtiyacını ve eşsiz Allah’a olan bağımlılığını fark eder ve fıtratındaki bilgi açığa çıkar. Afetler -zirveye ulaştıklarında ve ciddiyetleri insanı kurtuluş umutsuzluğunun eşiğine getirdiğinde- samimi bir şekilde insanın fıtratına yönelmesinde ve O’ndan başka hiç kimsenin yardımcı olmayacağının nedenidir. Ağır ve zor belaların sırrı, insanı dünyevi bağlılıklardan kurtarması ve fıtratın perdelerini aralaması ve ona kişinin vicdanındaki kadim ilahi bilgiyi hatırlatmasıdır.
Zor koşullarda, kişi doğru olarak nihai desteğiyle karşı karşıya kalır ve bu da tüm geçici desteklerin arkasında yer alır. İnsan normal yaşam sürecinde yiyeceklere, içeceklere, sağlıklı bir vücuda, merhametli akrabalara ve samimi dostlara sahipse tüm bunları Allah’ın kendisine verdiğini hatırlatmalıdır; ancak sözü geçen bu meselelere olan tam bağlılık tüm bu nimetleri an be an kendisine verenden gafil kılar.
Felaketler anında bu nimetleri kaybettiğini görür, önceki bağlılıkları birbirinden dağınık bulur ve inandığı rab ile kendisi baş başa kalır. Gaflette olmasını sağlamış bu bağlılıklardan, fıtrat aynasının üzerini kaplamış paslardan kurtulduğu zaman, kendisinden ve kendisi gibilerden kapıldığı ümitsizliklere rağmen içinde Allah’a karşı bir umut ışığı belirir. Bu esnada durumları değiştirecek kâdir olan Kayyum’un yani Allah’ın kendisini bu haletten kurtaracağı, nimet ve güven sahiline tekrar kavuşturacağı ümidi doğar. Bu şekilde bağlılıklarından kurtulması onun basiretini hayat veren Allah’a doğru açmasına neden olur. İşte tam da burada Allah’ı bulur.
Kur'an-ı Kerim, normal yaşamlarında kendi zihinsel yapıları ve günlük yaşamlarıyla meşgul olan, Allah'tan habersiz olan ve güçlükle karşılaştıklarında nihayetinde samimiyetle Allah'ı çağıranların güzel bir örneğini verir:
“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na yalvarırlar. Fakat (Allah) onları salimen karaya çıkarınca hemen (O'na) ortak koşarlar.”[6]
Bu tür deneyimler az ya da çok hepimizin başına gelir, hepimiz açıkça görürüz ki, şiddetli zorluklar içinde olduğumuzda, tüm varlığımızla Allah'ı hatırlıyor ve O'na kalbin kurtarıcısı diyoruz ve sorunlarımızı gidermesini O’ndan istiyoruz.
Yukarıda zikredilen Allah’ın kelamında, suların tehlikeli dalgalarına kapılmış gemide bulunanların hallerini anlatır ve onların yalnızca ve yalnızca Allah’ı haykırdıklarını dile getirir.. Böylece bu semavî kitap bizi hayatımızın en önemli deneyimlerinden birine götürür.
Hâlbuki bu tarz örnekler hayatımızda ne kadar da çoktur; maddi sıkıntılarda ve cana gelecek zararlarda, bela ve tehlike zamanında, tedavisi zor hastalıklarda, misalde verildiği gibi geminin batma anında veya binilen uçağın düşme anında vb. benzeri olaylarda haykırarak Allah’tan yardım dileriz!
Bu gerçek, ömürlerini güneşe sırt çevirip yaşamış ancak âlemi yaratan Allah’ı inkâr eden insanlarda bile görülebilir; Fakat tehlikeden kurtulduktan ve kurtuluş kıyılarına ulaştıktan sonra, yine kendi hayallerinde boğulur ve Allah’ın varlığına vardıkları o bilgiyi unutup ya inkâr eder ya da Allah’a ortak koşarlar.
Dördüncü İmamımız Hz. Seccad (a.s) zorlular ve talihsizliklerle karşılaştığında alemlerim yaratıcısı Allah’a şöyle seslenir:
“Ey düğümlenmiş talihsizlikleri O’nun sayesinde giderilen kimse! Ey zorlukların duvarı onun eli ile yıkılan kimse! Ey dertlerden kurtulup huzura ermenin istenildiği O kimse! ..zor işler Senin kudretin sayesinde kolay oldu ve senin lütfun sayesinde (kurtuluş ve huzur) ortamı vuku buldu. Kaza senin gücün sayesinde ilerledi ve nesneler tıpkı senin isteğin ve arzuladığın gibi ilerledi.
Tüm zorlukların kolaylaştırılması için çağrılan sensin ve darda sığınak sensin. Senin giderdiğin zorluklar dışında onlardan hiçbir zorluk giderilemez, senin bertaraf etmediğin hiçbir şey ortadan kalkmaz. Ey Rabbim! Bana dayanılması güç olan bir bela geldi, benim üstesinden gelemeyeceğim bir şey bana ulaştı ve beni şaşkın eyledi.. öyleyse bana kavuşturduğun o zorluğu yalnız sen geri çevirebilirsin, bana yönelttiğin o şeyi yalnız sen giderebilirsin, kapanan kapıyı sen açar, açtığın kapıları da sen kaparsın, bana zorlaştırdığını da sen kolaylaştırırsın.. onu zelil kılan sensin ve senden başka yardım eden kimsem yok.
Öyleyse Muhammed (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’ne salat eyle ve de ki: Ey Rabbim! Fazlınla benim önümü aç!..”[7]
* * *
Soru ve Cavap
Soru 1- Allah inanç ve bilinci, Allah vergisi yani fıtrî ve genel ise öyleyse neden bu dünyada bazıları İman etmiyorlar?
Cevap
1. Daha önce bahsedildiği gibi, Allah’ın eylemi, bilginin bahşedilmesidir; Fakat kulun sorumluluğu, bu bilgiyi kabul etmek ya da inkâr etmemektir. O kişi ister kabul eder isterse de reddeder. Başka bir deyişle, Allah’a inanmak kendi isteğimize ait bir eylemdir iman etmemek ise Allah inancının ve bilgisinin olmadığının kanıtı değildir.
Fıtri bilgi değerli bir mücevher gibi, doğan her çocuğun varlığında yer alır. Var oluş bilgisinin kabulü veya reddinin altında kabiliyetlerin ve farklı çevresel koşulların yattığı doğrudur; Ama sonunda ...onu kabul etmeye (=inanç) ya da inkar etmeye (=inançsızlık) götüren, bireyin kendi iradesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle okuyoruz:
“Her doğum tek Allah fıtratı üzerine olur; daha sonra bu dünyadaki ailesi onu bir Yahudi, bir Hıristiyan ve bir Mecusi yapar.”
2. Unutulmamalıdır ki Allah bilgisi, Allah tarafından verilmiş olsa da, bu kıymetli ve eşsiz nimetin elinden alınmaması için bir takım görevleri de yerine getirmelidir; aksi takdirde bu nimetten mahrum kalırlar. Örneğin Allah’a karşı saygılı olmalı, hukukuna riayet etmeli, O’ndan korkmalı ve O’na ümit bağlamalıdır… kısaca tüm işlerini Allah’ın rızası olduğuna itminan ettikten sonra yapmalıdır.
* *
Soru 2- Bazıları fıtrî Allah inancının toplum ve aile kültüründen kaynaklı birtakım düşünce aşılamaları olduğunu söylemekteler. Fıtrî Allah inancı düşünce aşılaması değil midir?
Cevap:
Bu konuya aynı zamanda zıt açıdan da bakılabilir; başka bir deyişle, Fıtrî Teolojinin gerçek bir şey olduğunu, Ateizmin de yanlış teorilerin etkisiyle aşılanmış bir takım düşünce aşıları olarak kabul de edebiliriz; yani inkârcı ve çok tanrılı kültürlere yönelik önyargı, bu yanlış düşünceye yol açmıştır. Allah'a inananlar ve O'nu inkâr edenler, hem alışkanlıklardan hem de telkinlerden veya şüphelerden etkilenebilir; Fakat şok edici gerçeklerle karşı karşıya kalırlarsa ve batıl inançlar ve gerçekçi olmayan teorilerle kendilerini avutamazlarsa, hangi grubu batıl inançları ve telkinleri terk ettiği ve hangi grubu inançlarına bağlı kaldığı belli olur. Kimin gerçeklik talebine inandığını ve kimin empoze edilmiş ve gerçekçi olmayan fanteziler ve varsayımlar tarafından büyülendiğini işte buradan ayırt edebilirsiniz.
Gerçek şu ki, her insan -hangi dine ya da ekole ait olursa olsun- hayatın en zor kısmıyla karşılaştığı anda, empoze ettiği tüm alışkanlıklarından, teorik öğretilerinden, telkininden vazgeçip Allah’a yönelir. Bu şekil Allah’a yönelmek, empoze edilmiş düşüncelerin sonucu olamaz; Çünkü ilahiyatçıların telkinlerinden etkilenmeyen Allah'ı inkâr edenler, genellikle o anlarda… fıtratlarından kaynaklanan o tecrübe ve deneyimi yaşarlar. Kendilerini sonsuz güce bağlı olarak görürler. Bu gerçek, ilahi peygamberler tarafından defalarca uyarılmıştır. Her birimiz şok edici olaylar yaşayabilir ve söylenenlerin doğruluğunu doğrulayabiliriz. O anlardaki ‘Allah, Allah!’ dememiz, münacat ve dualarımız ne düşüncelerimizin ve öğretilerin etkisinden kaynaklıdır ve ne de zihnimizin hayal ürünüdür; daha ziyade o anki Allah inancımızın ruhumuzun derinliklerinde yer edindiği açık ve nettir. O anlarda kendimizi Rabbimize karşı bilinçli ve apaydın görür ve kendimizi onun mükemmelliğinde bulur, herhangi bir vasıta olmadan o iyi tanımış olduğumuz Allah ile irtibata geçeriz.
Öte yandan, birinin şunu iddia ettiğini varsayarsak: Ben böyle bir durumdaydım ve bu deneyimi yaşamadım, onunla hiçbir işimiz yok; Daha önce de Allah bilgisinin O'nun işi olduğunu söylemiştik ve bu temele dayanarak şunu söylüyoruz: Böyle bir durumun meydana gelmesi kesinlikle imkânsızdır; Çünkü Allah kendini herkese tanıtmıştır.
* * *
Özet
Peygamberlerin çağrısı, teolojinin doğuştan gelen fıtrata dayanır. Bu yöntemin kendine has özel avantajları var:
1. İlahiyat tüm insanların fıtratında karar kılınmış olduğundan, bu yöntem herkes için geçerlidir.
2. Bu yolda uyuyan fıtratın uyandırılmasından sonra bu tanıma kalıcı olur ve yanlışa dönüşmez.
3. Bu şekilde bilgiye ulaşmanın yolu kısa ve iddiasızdır ve beşeri yollarının karmaşıklığına ve zorluğuna sahip değildir.
4. Ayrıca felaketlerin bir şekilde ilahi bilginin fıtrî olduğunun açıklayıcısı olduğunu öğrendik ve ayrıca doğuştan gelen doğasını aydınlattığını da öğrendik. Dolayısıyla, elbette, bu bilgi herhangi bir telkine dayanmamaktadır. Öte yandan, Allah’ın verdiği fıtratın evrenselliğine rağmen bazı insanların inanmamasının nedeni, kendi özgür iradelerine dayanır.
- - - - - - - - - - - - - -
[1] Nahl/36
[2] Fırat, el-Kufî’nin Tefsiri
[3] Zuhruf/87
[4] et-Tevhit, 329 (bab 52, H. 4,5); el-Kafî 2:13 (İman ve Küfür Kitabı, Tevhit üzere yaratılış babı 6, H 5,
[5] Rum/30 – bir diğer ayet-i kerimede buyurmaktadır: “Öyleyse Allah tarafından, o geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce, sen yüzünü, özünü dürüst bir şekilde dosdoğru dine yönelt! O gün insanlar zümre zümre ayrılacaklardır.” Rum/43
[6] Ankebut/95. Ve diğer benzeri ayetler: İsra/67, Enam/63-64, Rum/33, Zümer/8 ve 49, Nahl/53-54, Fussilet/52, A’raf/134-135, Zuhruf/50, Yunus/12, Lokman/32..
[7] Sahife-i Seccadiye 7. Dua