Düşünce | İslamî Araştırmalar

İslam’ın İşe ve Mesleğe Teveccühü

"Fakirliğin küfürle sonuçlanması uzak bir ihtimal değildir."

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Meslek Eğitimi

En eski arkeolojik buluşlar, belki de insanın kendi bekasını sağlamak için mekân, giysi ve yiyecek bulmak amacıyla gösterdiği davranışsal tepkilerle ilgilidir. Bu çabaların sonucu, insanın araç üretme kabiliyetinin yeşermeye başlaması ve ilk aletleri keşfetmesidir. Bunların ilk örnekleri taş devrinin (Eolithic age)[1] başlarından kalma taştan yapılmış av aletleridir. Bununla beraber eğer bu hususa eğitimsel açıdan bakacak olursak, çocuklarına nasıl alet yapmaları gerektiğini öğreten ilk insanları, bulanık da olsa zihnimizde tasavvur edebiliriz.

İnsan yaşamının değişimi, insanlar arasındaki irtibatın genişlemesi ve insan isteklerinde ortaya çıkan çeşitlilik, günden güne yeni araç ve aletlerin keşfedilmesine sebep oldu. Toplumsal yaşamın ilerlemesi, karmaşıklaşması ve cemiyetin çoğalmasıyla iş, meslek ve ustalık alanları birbirinden ayrıldı. Sonunda iş, mesleklerde ve ustalıklarda uzmanlaşmaya ve maharete dönüştü. Ustalık eğitimleri ortaya çıktı ve öğretim sisteminin bir parçası oldu.

Geçmişten günümüze kadar eğitim sistemlerinin meslek eğitimine yaklaşımı aynı ve sabit olmamıştır. Örneğin bazı eğitim sistemleri, mesleklerin ahlâkî yönüne inayet etmiş ve diğer bazılarının çabası, meslekî maharetlere yönelik olmuştur.

Günümüzde meslek ve ustalık eğitimi yeni bir çehreye bürünmüş, bazen eğitim-öğretimin temel mihveri telakki edilmiştir. Şimdilerde meslek eğitiminde uzmanlaşmaya karşı birbirine zıt iki görüş ortaya çıkmıştır:

İlk görüşte meslek eğitiminin ustalık ve yenilikçilik mahiyeti üzerinde durulur. Devlet adamlarının, iktisatçıların ve sermaye sahiplerinin desteklediği bu görüşte, ilmin araçsal özelliği esastır. Eğitim-öğretime aşırı biçimde zanaat ve ustalık açısından bakılır ve eğitim-öğretimin hedefi maharet kazanmak ve nihayetinde mütehassıs ve yenilikçi kişiler yetiştirmektir.

Bu görüşü savunanlar, uzmanlık ve yenilikçiliğe o kadar odaklanmışlardır ki bu özelliği taşıyanlara "beşeri sermaye (human capital)" demişlerdir. Bu sermayeyi eğitmek ve artırmak için büyük yatırımlar yaparlar ve eğitim-öğretimi, beşeri sermaye üretim sistemine çevirmeye çalışırlar.

Bu görüş esasına göre öğrencilerin ders programı zanaata yönelik olmalıdır. Farklı konular ders programına koyulacak olsa bile bunlar, daha iyi işçi yetiştirmeye yönelik olmalıdır. İlmin araçsal özelliği, zâtî özelliğine ağır basmalıdır. Diğer bir deyişle bu görüşte öğrenilen ilmin iktisadî, araçsal ve teknolojik bir açıklaması olmalıdır. Bu görüşe göre ilimlerin değeri, sanki teknolojik değerleriyle ölçülmektedir.

Daha çok eğitim filozoflarının ve eğitim-öğretim teorisyenlerinin yöneldiği ikinci görüş ise ilk görüşün aksine eğitim-öğretimde aşırı uzmanlaşmayı onaylamamaktadır.

Bu görüşte eğitim-öğretimin genel kavramı üzerinde durulmaktadır. Eğitim-öğretimi ustalık ve uzmanlaşmayla sınırlamak reva değildir. Bu görüşe göre ilim ilim olduğu için değerlidir. Sahip olduğu araçsal değer hiçbir şekilde ilmin zâti değerini düşüremez ve düşürmemelidir de. Çünkü ilim, kendiliğinden insan için saygındır. İlimlerin değerini maharetlerine ve teknolojilerine bakarak ölçmemek gerekir.

Bu görüşte eğitim ve öğretimin hedefi ustalaşmaya ve teknolojiye aşırı yönelme değildir. Zira bu, öğrencilerin kabiliyetlerinin sadece bir kısmını geliştirir. İnsanın bütün ihtiyaçlarına ve yeteneklerine cevap vermez. Bu görüş daha çok öğrencilerin bağımsızlığı ve özgürlüğü üzerinde durur. Böylece istedikleri meslekte uzmanlaşırlar, eğitim-öğretim sisteminin kendilerine dayattığı önceden belirlenmiş belli alanlarda değil.

Görülüyor ki bu bakış, meslek edinimine dayalı aşırı eğitime ve de ilme ve eğitim-öğretime araçsal bakışa kesinlikle karşıdır. İnsanı ilmin ve teknolojinin kölesi görmez. Eğitim-öğretim sürecinde insanın tabiata ve teknolojik olgulara odaklanmasından çok, insanların karşılıklı ilişkilerini ve anlayışlarını dikkate alır. Öğrencilerin isteklerinin ve kabiliyetlerinin görmezden gelinmesini ve onları teknoloji ve uzmanlığa kurban vermeyi eleştirir.[2]

* * *

İslam’ın İşe ve Mesleğe Teveccühü:

Gayrimüslim biri "İslam, insan boyunda ve ölçüsünde bir kültürdür" dese yerinde bir itiraf olur. Bu, dine dışardan bir bakıştır ve İslam’ın ne kadar kapsayıcı olduğunu gösterir.[3] Bize İslam’ın "insanî ahval ile uyumlu" bir din olduğunu anlatır. Bununla beraber İslam’da meslekî eğitimden genel manasıyla bahsedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir.

İslam’da eğitim-öğretim usullerinden biri geçimle meadın bir araya getirilmesidir. Bu görüşe göre kim dünyada işsiz-güçsüz, tembel ve cahil yaşayıp gider, ilim öğrenme zorluğuna katlanmaz, bir meslek edinmezse hem dünyada zarar eder, hem de ahirette. Böyle bir kimse "O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de."[4] ayetinin açık mısdaklarındandır.

İslam’ın bu zararın önlenmesi ve insanın geçimini sağlayabilmesi için bazı emirleri vardır. Bunların uygulanması, geçinebilmek için şarttır. Bunlardan bazıları işe ve işçiye teveccüh, işe teşvik, işte düzen, işte uzmanlaşma, iş ve işyeri seçiminde özgürlük, işle kişisel kabiliyetlerin uyumu, gençlerin meslekî geleceklerine teveccüh, fakirlik ve toplumsal suçların işsizlikle arasındaki irtibatın anlatılması, işsizliğin ortadan kaldırılması, işin gerekliliği, işte denge, tarımcılık, ticaret, denizle ilgili işler, ustalık ve zanaat, özel maharetler, meslekî âdâp ve ahlâk, zanaat öğrenme, peygamberler ve iş hususu ve diğer onlarca konu.[5]

* * *

Meslekî Eğitim ve Müslüman Âlimler:

Müslüman mütefekkirler ve eğitimciler İslam’a uyarak meslekî eğitime gereken ilgiyi göstermişlerdir. Örneğin Sebkî şöyle demiştir:

Çiftçiler ciddiyetle ve çaba göstererek ziraat işleriyle uğraşmalıdırlar. Bu işi boşlamamalıdırlar çünkü bu, mekruhtur.[6]

İbn Kayyum Cevziye de çocukların kabiliyetlerine uygun eğitim almaya yönlendirilmelerini tavsiye ediyor. Çocuğun bir zanaata eğilimi ve bu yönde bir kabiliyeti olduğu hissedilirse, o zanaat halkın gözünde de mübah ve faydalıysa, bu alanda eğitim alması için gerekli şartlar oluşturulmalıdır.[7]

İbn Sînâ’ya göre çocuk, başlangıç konularını mektepte öğrendikten sonra gelecekte uzmanlaşacağı dal konusuna teveccüh edilmelidir. Bu dal seçildikten sonra öğrenci, gerekli öğretimi alacağı yola yönlendirilmelidir. Elbette herkesin her iş için yaratılmadığının ve kişinin yapısına uygun işlerin seçilmesi gerektiğinin farkında olunmalıdır.[8]

Meslekî eğitimden bahseden Müslüman âlimlerden biri de Ragıb İsfahanî’dir. Zaria adlı kitabının yedi bölümünden birini bu konuya ayırmıştır. O, insanların toplumsal yaşam ihtiyaçlarından ve iş ve zanaatın toplumsal ve fıtrî altyapısının varlığından bahsetmiştir. Kişilerin, birbirlerinin ihtiyaçlarını giderebilmek için işbirliği yapmalarının lüzumunu anlatmış, zanaat usulünü sayarak bazı mesleklerin vahiydeki kökünü işlemiştir. İnsanların bedenleriyle meslekleri arasında uyumun lüzumuna işaret etmiş ve herkesin her işi yapamayacağını ve yapmaması gerektiğini hatırlatmıştır. Ragıb devamında mesleklerin iktisadî ve içtimaî kaynaklarından bahsetmiş ve bunları fakirlik ve zenginlik diye ayırmıştır. İnsanları geçimlerini sağlamak için çalışmaya davet etmiş, işsizlik ve fakirliğe düşmekten alıkoymuştur. Ayrıca mesleklerin birbirlerine göre rütbelerinin ve değerlerini konumunu zikretmiştir.[9]

* * *

Gazzâlî’nin Meslekî Eğitimle İlgili Görüşü

Gazzâlî’nin eserlerini incelediğimizde meslekî eğitime en az dört açıdan baktığını görüyoruz. Diğer bir deyişle Ebu Hamid, meslekî eğitim için dört temel saymıştır. İlk görüşte meslekî eğitimin marifete dayalı esasını işlemiş; ikinci görüşte iş ahlâkı ve psikolojisi açısından yaklaşmış;[10] üçüncü görüşte işin insanbilimle ilişkisine değinmiş;[11] dördüncü görüşte işe sosyolojik açıdan yaklaşmıştır.[12]

Burada sadece ilk görüşü inceleyebilme imkânım var:

* * *

Gazzâlî’nin meslekî eğitime marifete dayalı yaklaşımı: Bu bakışın amacı öğrencilerin işe, zanaata ve geçime dair genel ve özel bilgilerle aşina olmalarıdır. Gazzâlî bu yolda, işe ve zanaata dair görüşleri ıslah etme ve derinleştirme peşindedir. Gazzâlî, İslamî düzende işin hangi konuma ve değere sahip olduğunu göstermek istemektedir.

Gazzâlî’nin bu açıdan baktığı konulardan bazıları şöyledir:

1. Geçim ve mead ilişkisi: Gazzâlî’ye göre insan yaşamında her şey ilahi yöne sahip olmalıdır ki nihayetinde insanın rabbanî boyutunun faydasına olabilmelidir. Bu görüşe göre insanın en dünyevî davranışı bile kulluk alanında yer alacak ve yaratılış felsefesiyle uyumlu olacaktır.

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."[13]

Gazzâlî bu görüşü şerh ederken şöyle diyor:

Aslında dünyevî olan şeyler ilahi değildir ve ilahi olan şeyler de dünyevî değildir.[14] Ancak biz dünyevî işlerden bazılarını Allah için yapacak olursak "Ameller niyetlere göredir" esası uyarınca ilahi bir renge bürünecek[15] ve davranışlarımız rabbanî içerik kazanacaktır. Ebu Hamid konunun daha fazla aydınlanması için şöyle ekler:[16] İnsanın dünyayla irtibatı ya zarurete (değersel kavramıyla, felsefî, mantıksal veya varlıkbilimsel kavramıyla değil) dayalıdır, ya nimet ve refah içinde olma isteğinden kaynaklanır ya da ihtiyaç sebebiyledir. İnsan için zarurî olan ve kendisinden kaçış olmayan şey, Allah için yapılacak olursa O’ndan başkası için yapılmış olmayacaktır. Gerçek müminler –enbiya ve evliya gibi- sadece zaruret miktarıyla yetinirler, her şeyleri O’nun içindir.

قُلْ اِنَّ صَلَاتٖى وَنُسُكٖى وَمَحْيَایَ وَمَمَاتٖى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ

"Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."[17]

İnsanın nimetlere, refaha ve daha fazlasını istemeye olan eğilimlerinden kaynaklanan ilişkileri rabbanî olamaz. Zaruret ve refah arasında ihtiyaçlara dayalı orta bir düzey vardır. İlahi veya dünyevî olması mümkündür. Açıklamak gerekirse ihtiyacın iki yönü vardır. Biri refaha yakındır ve diğeri zarurete. İlki ilahi olamaz; ama ikincisi olabilir. Zira ilki refah alanına dâhil olur, ikincisi zaruret sınırına girer.

Görülüyor ki Gazzâlî ikna edici delilleriyle, öğrencilerinin geçim ve meada bakışlarını marifet boyutunda ıslah etme ve derinleştirme peşindedir. Bu yolla onları fazlasını istemekten ve refaha düşmekten alıkoymak ister. Dünyanın, ahiretin tarlası olduğunu anlatmaya çalışır. Yani Müslüman salt dünyevî veya salt uhrevî olmamalıdır. Dünyayı ahiretle irtibatlı görmeli, dünyaya yarın için ekilen bir tarla gözüyle bakmalıdır. Geçimin usul, meadın füru olmasına izin vermemelidir. Çünkü aslolan geçimin, meadın temini için vesile ve uhrevî saadete ulaşmak için bir yol olmasıdır.

Ebu Hamid geçimin meadla olan irtibatı ve bu irtibata yaklaşımlarının türü itibariyle insanları üçe ayırıyor:[18]

a) Bu irtibatın gevşek olduğunu düşünenler, sadece geçimle ilgilenenler, meadı ya kabul etmeyen veya geçime feda edenler. Bunlar kaybedenler ve helâk olanlardır.

b) Geçim ve mead arasında irtibat olduğunu kabul eden ama meadı alıp geçimi bir kenara bırakan kimseler. Bunlar kurtuluşa erenlerdir.

c) Davranışları itidale yakın olanlar, makul biçimde orta yolu izleyenler, hem meadı, hem de geçimi dikkate alanlar. Bunlar diğer iki gurubun ifrat ve tefritinden uzaktırlar ve aynı zamanda geçimi, mead için isterler. Geçim ve mead arasındaki irtibattan, yarınları için fayda sağlarlar.

Gazzâlî itidalin ve orta yolun korunması için gerekli şartın geçim sağlanırken doğru olunması; ticaretle, zanaatla veya yapılan diğer işlerle ilgili şer’î âdâbın öğrenilmesi olduğunu söylüyor.

2. Fakirlikten sakınmak: Gazzâlî’nin fakirliğe yaklaşımı iki türlüdür: Yani bazen fakirliği över, bazen de fakirlikle savaşılması gerektiğini söyler. İhya ve Kimya-yı Saadet’in fakirlik ve züht bölümünde fakirliği güzelce inceliyor, sınıflandırıyor ve sonunda da övüyor. Gazzâlî’nin fakirliğe bu bakışı, tasavvufî eğilimlerinden kaynaklanmaktadır. Bunun için şer’î deliller dahi sunmaya çalışmıştır.

Gazzâlî’nin eserlerinden anladığımız kadarıyla ne her fakirlik övgüye şayandır, ne de beğenilen fakirlik herkese revadır. Gazzâlî bu öğretilerinde dünyaya karşı bakış açısını ortaya koymaya çalışmaktadır. O asla işsizliği ve başıboşluğu hoş gösterme ve rayiç kılma peşinde değildir.

Gazzâlî insanın kalbinin dünyevî alakalara bulanmasını doğru bulmaz. Gazzâlî’nin açısından dünyadan bîzar olan da, sürekli dünyanın peşinden giden de Allah’tan gafildir. Zira kalplerinde Allah’tan gayrısıyla uğraşmışlardır. Biri dünyayı bırakma düşüncesiyle, diğeri dünyayı elde etme düşüncesiyle. Bu bir kalpte iki sevgiliye yer vermek manasındadır ki bu, aşkta ve tevhitte noksanlık anlamına gelir.[19]

Kemâl, kalpte başkasına buğza dahi yer vermemek demektir. Bir kalpte iki aşka yer olmayacağı gibi, sevginin ve buğzun aynı kalpte olması da mümkün değildir. Yine, dünyayı isteyen kimse Allah’tan gafildir. Dünyadan bîzar olan kimse de Allah’tan gafildir. İkisi de tek olan sevgiliden gaflet noktasında ortak ve kusurludur. Elbette bu ikisinin arasında bir fark vardır ve o da dünyadan bîzar olanın yolu Allah’a doğrudur ama dünyayı talep edenin gafleti, onu Allah’tan uzaklaştırır.[20]

Gazzâlî’nin fakirliğe ikinci yaklaşımı işe, çalışmaya ve bunların değerine bakışı şeklindedir. Şimdi bunlara değineceğiz.

3. İş ve zanaatin değeri ve konumu: Konunun esasını işlemeden önce Gazzâlî’ye göre dünyanın anlamına ve insanın dünyayla mesleksel irtibatına işaret etmemiz yerinde olacaktır.

O şöyle diyor: Dünya, esasını ve maddesini madenlerin, bitkilerin ve hayvanların oluşturduğu yeryüzünde mevcut varlıklardan ibarettir.

İnsan bu varlıklarla iki tür irtibat halindedir: Biri hazza ve istifadeye dayalı irtibat, diğeri ıslah etmeye dayalı irtibattır.[21] Hazza ve istifadeye dayalı irtibattan kasıt açıktır ve o da insanın maddi ihtiyaçlarını temin için bu varlıklardan faydalanmasıdır. Islah etmeye dayalı irtibatın anlamına gelince, bu konuda Gazzâlî’nin görüşü şu şekildedir: Varlıklar doğal ve yaratılışsal şekilleriyle, genellikle insanın yiyecek, giyecek ve mesken temini için münasip değillerdir. İnsan, ihtiyaçları doğrultusunda onları ıslah ederek kullanıma hazır hale getirmeye mecburdur. Bu, insanın işle meşgul olmasının doğal başlangıcıdır ve bundan kaçış yoktur; tabiatı beslenme ve barınma için doğrudan kullanabilen diğer canlıların aksine.[22]

Gazzâlî, insan yaşamında işin ve zanaatın değerini ve konumunu gösterebilmek için – İhya’da ve Kimya’da- genelde kullandığı yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’den, sünnetten ve sahabelerin yaptıklarından deliller sunmaktadır.

"Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık."[23] ayetinde geçimin zikredilmesini, minnet beyanı ve izharı bâbında görüyor ki bunun kendisi, geçimin ehemmiyetini göstermektedir. "Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"[24] ayetinde de Allah, dünya geçimini nimet saymış ve kullarından bu nimete şükretmelerini istemiştir. Ayrıca şunu eklemiştir: Allah hac günlerinde bile çalışmayı ve ticaret yapmayı reva görmüş ve şöyle buyurmuştur:

لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ

"(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur."[25]

Yüce Allah başka bir ayette de çalışmak ve geçimi sağlamak için yolculuğa çıkılmasına işaret etmiştir:

عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰى وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ

"Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir."[26]

Nitekim başka bir yerde, çalışmak için yeryüzüne dağılmamızı ve ilahi fazlı aramamızı buyurmuştur:

فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِى الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ

"Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın."[27]

Gazzâlî’nin bu konuda dayandığı rivayetlerden bazıları ise şöyledir:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:

"Fakirliğin küfürle sonuçlanması uzak bir ihtimal değildir."[28]

Bu yüzden helal rızık peşinden gitmeyi Müslümanlara vacip kılmış[29] ve ibadetin onda birinin helal rızık peşinden gitmek olduğunu buyurmuştur.[30] İlaveten Resulullah (s.a.a) bazı günahların kefaretinin sadece geçimi sağlamayı düşünmek olduğunu buyurmuştur.[31] En helal rızkın dikkatle yapılan iş ve zanaat sonucu elde edilen olduğunu söylemiş[32] ve şöyle buyurmuştur:

"Allah, zanaatlarıyla halka muhtaç olmadan yaşayan kullarını sever."[33]

Menkıbelerde de bununla ilgili örnekler vardır. Lokman Hekim oğluna şöyle dedi:

"Oğlum! Helal kazançla fakirlikten kurtul. Çünkü kim fakir olsa üç özelliğe giriftar olur. Dinde gevşeklik, akılda eksiklik ve mürüvvetsizlik. Bu üçünden daha nahoş olanı ise halk arasında tahkir edilmek ve aşağılanmaktır."[34]

Buraya kadar söylenenlerden, Gazzâlî’ye göre işin ve zanaatın değerinin ve konumunun ne olduğunu, ayrıca fakirlik hakkında ne düşündüğünü anlamış olduk.

4. İş ve zanaat öğretiminin lüzumu: Gazzâlî şer’î olmayan ilimleri övülmüş (mahmud), mübah ve yerilmiş (mezmum) şeklinde sınıflandırıyor. Övülmüş gayrı şer’î ilimden kastı, dünyevî işleri ve insanların maddî ihtiyaçlarını ıslaha yarayan ilimlerdir. Bir veya birkaç kişi bu işlerde uzmanlaşmazsa insanların ihtiyaçları karşılanamaz ve hayat çarkı durur. Bu ilmin sınırları, şer’î ilimlerden çok daha geniştir. Gazzâlî bunlara örnek olarak aklî ilimlerden olan matematiği ve deneysel ilimlerden olan tıbbı verir. Bu ilimlerin öğrenilmesini vacib-i kifaî kabul eder. Olması gerektiği kadar bu ilimler ve ustalıklara yönelen olmazsa öğrenilmesi ve öğretilmesi herkese vacip olur.

Ebu Hamid ustalık ve zanaatkârlığı ilimler arasında sayar ve onları övülmüş gayrı şer’î ilimler sınıfına koyar. Bunların öğrenilmesini ve öğretilmesini de vacib-i kifaî kabul eder. Her alan ve ustalıkta, toplumun ihtiyaç duyduğu kadar eğitim-öğretim yapılması gerektiğini söyler.[35]

Yine Gazzâlî’ye göre meslekî eğitimin lüzumu hakkında söz söylemek istersek bu konuyla ilgili çok önemli üç noktadan bahsetmemiz gerekir:

1. Gazzâlî, bir işin temeli sağlam ve dayanıklı olursa, o iş neticeye ulaşır ve tam tersi bir işin altyapısı gevşek ve sorunlu olursa sonunda viran ve yok olacaktır, der.[36] Bu görüş üzere Gazzâlî, çocuğun gelişimi ve şahsiyetinin şekillenmesi başlarken kendi haline bırakılacak olursa ve eğitimiyle ilgilenilmezse genellikle ahlâkının ve davranışının bozulacağı üzerinde durur.[37] Bu yüzden Gazzâlî, meslekî eğitim-öğretimin çocukluktan itibaren başlamasını ve kesinlikle bu konuda gaflet edilmemesini gerekli görür. Zira böyle yapılmazsa çocuk ve toplum için çok nahoş bireysel ve toplumsal sonuçları olacaktır. Gazzâlî’ye göre bir çocuk, daha başından bir iş ve zanaat öğrenmeyle uğraşmaz ve başıboş olursa veya bir şey onu öğrenmekten ve işten alıkoyarsa, sonunda geçimini sağlamak için yanlış işlere yönelecektir.[38]

Gazzâlî bunu önlemek için ve çocuğun işsizliği, yan gelip yatmayı, işten ve sorumluluktan kaçmayı huy edinmesini önlemek için, onların refaha alışmış, şımarık çocuklarla arkadaşlığının engellenmesini öneriyor.[39]

2. Resulullah’ın (s.a.a) en önemli ahlâkî özelliği, resul olmadan önce emaneti koruyan bir kimse olması idi. Bu özelliği sayesinde halk arasında "Muhammed-i Emin (güvenilir, emin Muhammed)" diye nam salmıştı. Emin ve güvenilir olmak, bireysellik ötesi, diğerlerinin yaşamında da etkili olan seçkin ahlâkî özelliklerdendir.

Emaneti korumanın yüce tecellilerinden birini, Hz. Şuayb ve Hz. Musa arasında geçen olayda görüyoruz. O, civanmert davranışıyla iki özelliğini gösterdi. Bedensel gücünün ne kadar fazla olduğunu ve ruhunun ne kadar yüce olduğunu ki bundan güvenilir olmak diye bahsedilmiştir:

قَالَتْ اِحْدٰیهُمَا يَا اَبَتِ اسْتَاْجِرْهُ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَاْجَرْتَ الْقَوِىُّ الْاَمٖينُ

"Kızlardan biri, "Babacığım, onu ücretle tut. Herhalde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır" dedi."[40]

İşte, ustalıkta ve alışverişte güvenilir olmak, şerefli tüccarların ve zanaatkârların imtiyazlarından ve beğenilen ahlâkî özelliklerdendir. Bunlar –Gazzâlî’nin deyimiyle- kendileri için beğenmediklerini, başkasına da reva görmezler. İşte, ustalıkta ve alım-satımda yemin etmezler. Başkalarının zararından memnun ve hoşnut olmazlar. Eksik satmazlar. İşlerinin, mallarının ve zanaatlarının ayıbını örtmezler. Kendi pazarlarını sıcak tutmak için yalan söylemezler. Kendi mallarını, işlerini ve zanaatlarını yersiz şekilde övmezler. İşlerini doğru, dakik ve sağlam yaparlar… Bütün bunların hepsini, ahiret faydasının, dünya faydasından daha tatlı olduğuna derinden inandıkları için yaparlar; çünkü gerçek kâr, ahiret sermayesinde zarar etmemektir.[41]

Gazzâlî bütün bu iyilikleri bir şeyde özetler. O da ustalıkta, zanaatta ve ticarette emin olmaktır. Bana göre Gazzâlî’nin meslekî eğitimle ilgili görüşlerinin can damarı ve atıf noktası söylediği şu sözdür: Annenin, babanın ve sonra da öğretmenin görevi, çocuğa yapacağı meslekte emin olmayı öğretmektir. Evet, Ebu Hamid çocuğa mesleğinde emin olmayı öğretmek gerektiğini açıkça söylemiştir.[42] Ustalıkta, zanaatta ve ticarette emanet, çok geniş bir kavramdır ama burada bunu inceleme şansına sahip değiliz.

3. son olarak değinmek istediğim konu, Gazzâlî’nin ustalığa ve zanaata araç gözüyle baktığıdır. Bu işlerle uğraşmayı bireysel ve toplumsal ihtiyaçların giderilmesi ölçüsünde beğenir. Maharet edinmek için aşırıya kaçmayı reva görmemektedir. Daha önce söylediğimiz gibi Gazzâlî insanları geçim ve meada göre üçe ayırıyordu: Geçime yönelenler, meada yönelenler ve ikisini de düşünenler. Üçüncü gurubu itidal ve orta yol ehli kabul ediyordu. Gazzâlî’ye göre işlerde orta yolu izlemenin göstergelerinden biri, ustalık, zanaat veya iş öğrenmede ifrata düşülmemesidir. Çünkü bu meselelerde ifrat, insanda bir nevi makam arzusu içgüdüsünün tatmin edilmesidir ve yerilmiştir.[43] Bu konularda ifrat, onları meslek ve ustalık alanından çıkarır ve salt maharet yığma alanına sokar. Bu da makam sevgisinin göstergelerinden biridir. Gazzâlî, insanın kıymetli ömrünü bu maharetleri elde etme yolunda harcamasını istemez. Zira bu tür ifratçılık, genelde insanın uhrevî meselelerden geri kalması ve sonunda Allah’tan uzaklaşmasıyla son buluyor.[44] Bu, insan için tasavvur edilebilecek en kötü haldir.

Kendi maharetine gark olup mahvolan kimse başkalaşır. Yani zanaatı yaşamı, kulluk psikolojisinin gelişimi ve vacib-i kifaî vazifesini yerine getirmek için isteyeceğine, yaşamı zanaat öğrenmek için isteyecek ve işi öyle bir hale gelecektir ki yemek ve uyumak için çalışacaktır. Çalışmak için yiyecek ve uyuyacaktır. Bu kişiler ilerlediklerinde davranışsal yaklaşımlara yönelirler. Bu da aşırı ustalaşmanın (uzmanlaşmanın) sonucudur.[45]

Mümin Müslüman bir kimsenin hayatı böyle olmamalıdır. Hayatın yeme, uyuma, çalışma çarkına dönmesine izin verilmemelidir. Eğer böyle olursa da sonucu, salt geçime yönelmek ve meadın marifet ve davranış alanlarından kaçmaktır.[46]

Elbette bu anlatılanlar, ustalıkta ve zanaatkârlıkta derinleşilmemesi veya ilmin ve zanaatın gelişiminin önlenmesi ve bunlara karşı çıkılması anlamında değildir. Gazzâlî kesinlikle bunu kastetmemektedir. Gazzâlî kesinlikle ilmin ve zanaatın ve bunların inceliklerinin öğrenilmesinin, gelişime zemin hazırladığına ve faziletler arasında sayıldığına inanır. Ancak bu alanda da zaruret, lezzet alma ve ihtiyaç hallerinin dikkate alınması gerektiğini söyler.[47]

Bu işlerle zaruret haddinde ilgilenmenin, kifaî vaciplerden olduğuna dair bir şüphe yoktur. Hoş olmayan ve yapılmaması gereken, ustalıkta ve meslekte fazlasını istemek ve zanaatta aşırı süslemelerle uğraşmaktır. İhtiyacı cevaplama konusunda ise –söylediğimiz gibi- zaruretle alakalı olan yarısıyla yetinmeli ve zevk almayla ilgili olan yarısına kapılmaktan sakınılmalıdır.[48]

Söylenmesi gereken diğer bir nokta da Gazzâlî’nin bu yaklaşımda ilmî ve zanaatsal dalları sınırlamak istemeyişidir. O usulen mesleklerin ve zanaatların çeşitliliğine inanır. Bunu insan hayatının gereği ve toplumun bekasının şartı kabul eder.[49] Hatta "Ümmetimin ihtilafı nimettir" hadisinin, mesleklerin ve zanaatların çeşitliliğine delalet ettiğine ihtimal verir.[50]

- - - - - - - - - - - - - - -


[1] Bkz. Tarih-i Temeddün, Henry Lucas, Farsçaya çev. Abdulhüseyin Azrenk, 1/ 19-22.

[2] Bu mukaddimeyi yazarken “Terbiyet-i Herfeî der Bester-i Didgah-ı İslam” adlı Hüsrev Bâkırî’nin makalesinden faydalandık. Faslname-i Havza ve Danışgah, no. 14, 15, 1377 Bahar-Kış, s. 56-61.

[3] Grunebaume, Von, L’Islam, Medieval, 1962, s. 313. (Karname-i İslam, Abdulhüseyin Zerrinkûb, s. 166-167, 189’dan alıntıdır.

[4] Hac: 11.

[5] Bkz. el-Hayat, Muhammed Rıza Hekimî, c. 5.

[6] Muidu’n-Naam ve Mubidu’n-Nakam, Taceddin Sebkî, Muhammed Ali Neccar baskısı, s. 127.

[7] Tuhfetu’l-Vedûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd, İbn Kayyum Cevziye, Bassam Abdulvahhab Elcabî, s. 197.

[8] Tedabiru’l-Menazil, İbn Sînâ, s. 39-40.

[9] Ez-Zaria ila Mekarimu’ş-Şeria, Ragıb Isfahanî, s. 198-205.

[10] Örnek olarak bkz. İhya, 3/ 224-230; 2/ 60-61.

[11] Örnek olarak bkz. İhya, 3/ 224-229.

[12] Örnek olarak bkz. İhya, 3/ 224-229.

[13] Zariyat: 56.

[14] İhya, 3/ 226.

[15] A.g.e., s. 222-223.

[16] A.g.e., s. 223.

[17] En’am: 162.

[18] İhya, 2/ 60-61; Kimya, 1/ 344.

[19] A.g.e., 1/ 50.

[20] A.g.e., 2/ 191-192. Daha fazla bilgi için bkz. Mekâtib, s. 18; Cevâhir, s. 35.

[21] A.g.e., 3/ 224.

[22] A.g.e., s. 225.

[23] Nebe: 11.

[24] A’raf: 10.

[25] Bakar: 198.

[26] Müzzemmil: 20.

[27] Cuma: 10.

[28] İhya, 3/ 187.

[29] A.g.e., 2/ 88-89.

[30] A.g.e., s. 90.

[31] A.g.e., s. 61.

[32] A.g.e., s. 62.

[33] A.g.e., s. 60.

[34] A.g.e., s. 62.

[35] A.g.e., 1/ 16.

[36] A.g.e., 2/ 90; 3/ 743.

[37] A.g.e., 3/ 72.

[38] A.g.e., s. 228.

[39] A.g.e., s. 72.

[40] Kasas: 26.

[41] İhya, 2/ 75-77.

[42] A.g.e., 1/ 58.

[43] A.g.e., 3/ 279.

[44] A.g.e., 2/ 60-61.

[45] A.g.e., 3/ 228-229.

[46] A.g.e., 2/ 3.

[47] A.g.e., 1/ 16.

[48] A.g.e., 3/ 221-222.

[49] A.g.e., s. 225-228.

[50] A.g.e., 2/ 83.