.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Bismillahirrahmanirrahim
Yunus Tenşi
Hatemi dönemi İran İslam Cumhuriyeti, herkes tarafından yeni anlamlara açık hale gelmişti. Halen de noktası konul(a)mayan bu anlamların %80’lik ağır kısmının gerçeklerle bağdaşmayan fiyasko açıklamalar olduğu da ayan beyan ortada. Merdiven altı veya internet tarihçiliğinin yarattığı tahribatı sanırız sosyologlar ve tarihçiler henüz anlayamamış gibi. Savaşlar, kıyamlar ve kritik dönemlerin izlerini koruyan bu coğrafyanın, son zamanlarda çok sürprizler barındırdığı da bir gerçektir. Doğumunun 1500. yılında Peygamber’in (s) coğrafi toprakları apaçık dehşet bir bunalıma girmiş durumda. Mezhepçiliğin veya bölgesel siyasi otorite kıskançlığının Orta Çağ’dan bu yana sadece Müslüman topraklara miras kalması da bu derin bunalımların devam edeceğine işaret ediyor.
1905-1907 tarihinde kökleri atılan hatta daha öncesi Nâsırüddin Şah Kaçar’ın suikastına kadar götürülen İran'daki devrimci halk hareketi, 1979 yılında nihayete erdi. Fakat bu tarihten günümüze müthiş derecede siyasi ve kültürel çarpışmaların meydana geldiği de görülüyor. Tabi ki de vampir Batı'nın (kastedilen sömürgeci ve emperyalist yönü. Halklarına daima saygı duymak gerek) ve İslam coğrafyasındaki kuklaların kin kusarcasına bu devleti kıskanmaları boşuna değildi. Kendine özgü yapısı ve tarihsel süreklilik içindeki özgün dinamiği aşırı derecede göze batar hale geldi. Zengin maden ve kimyaya sahip olması da sömürgeci iştaha sebebiyet veriyordu. Bölge rakipleri ise kısa ve net bir şekilde “Eğer İran’dansa ABD ve İsrail’i yeğleriz” diyorlardı. Bunun en başında da ülkelerinin yönetim kadrosundan tüm idari birimlerine kadar Mossad ve CIA’nın elinde tutsak olan Arab Cemahiriyyeleri geliyordu.
Söz konusu burada İran’a övgüler veya aklama gibi bir niyetimiz olmadığını da belirtmekte fayda var. Bu akıl dışı kampanyaların nesnellikten uzak enformasyonlar olarak dolaşıma girmesi, ne bilim ahlakına ne de olayların sağlıklı işlenmesine uyan davranışlar olmadığı görülüyor.
Buyurun beraber bu ülkenin yaklaşık 150 yıllık bir geçmişine bakalım. Zamansal açıdan kafa karışıklığına sebep olmasın diye fazlaca geriye gitmeye gerek olmadığı için kronolojik ayrıntılar daha da açıklayıcı olacaktır. Bu metinlerde İran’ı övmek bir yana yer yer eleştirilerde dahi bulunduk. Çünkü insanın hatasız olmadığı bir evrende devletler veya yapıların hatasız veya günahsız olması ne derece sağlıklı bir görüş olabilir? Fakat bağnaz, mezhepçi ve “bilgi imanı” internet kotası kadar olan yüksek kara cahillere de hediye mahiyetinde bir yazı olduğunu düşünüyoruz. Ve esasen bu yazıyı bir nebze Müslüman coğrafyayı bilhassa İran ve bölge ülkelerini anlamayı; Facebook denen kopyala yapıştır çamur üniversitesinden mezun kişiler için de derledik. Coğrafya ülkelerini; bilhassa İran’ın haritadaki yerini sormaya kalkıştığınızda, ülkemizin üniversitelileri dahi %50’sinin bu soruda elendiği görülecektir. Nasıl oluyor da varlığı; “Oku!” ile başlayan bir dinin müntesipleri böyle bir cehalet kazığı yedi? Öyle ki düşüncesi ve benliği, aklın ve irfanın ruhundan soyutlanmış modern birey, devlet-iktidar mekanizmasıyla ve de itaat tahakkümü altında her türlü fenalığa uygun hale getirildi. Platonik mağaradan çıkışı sezdiği anda koşulsuz imhaya başvuran faktörün müsebbibini “tarih” olarak addetsek de, kimse bu denli büyük bir şeytanlık beklemiyordu kitlelerden. Şunu da unutmayalım ki bir taht için milyonları kurban eden devlet veya iktidar erkinin en büyük suç dostu, yine onun propagandist kitlesidir. Onun içindir ki İran’ı, Türkiye’yi ve bölgeyi anlamak kesinlikle ve de şartsız akademik okumaktan geçer. Propagandist ve tek yönlü okumaya hiçbir bilimsel ekol olumlu yönden bakmadığı gibi düşünce ve modern çağ diliminde bunu ısrarla sürdürmek son derece absürt bir yaklaşımdır.
Yazı uzun olduğu için okuyucu sıkmasın diye kaynakça ve dipnot oluşturamadık. Yazımız bilimsel dergi makalesi olmayıp bilgi izahatı ve açıklayıcı deneme türündendir. Girişte zikretmek istedik bunları. Başta merhum Üstat Hasan Onat’ın makalelerinden, ardından Mehdi Bamdad, Abdülvahid Niya, Abbas Amanat, Bakır Moin’in eserlerine başvurduk. Sonra Eric Hobsbawm ve James Petras; bunun ardından Abdülkadir Macit, Yılmaz Karadeniz ve Mehmet Akif Koç gibi hocaların yazılarından faydalandık. Ruhullah Humeyni’ye ait biyografilerden ve İslam Devrimi’ne ait çeşitli yazılar topladık. Öte yandan Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinden de yararlandık. Ayrıca Ali Bulaç, Selahattin Eş Çakırgil gibi bölgeyi iyi bilen kişilerin eserleri yardımcı oldu. Son olarak da Ulusal Tez Merkezi ve de bilimsel makalelerden ve de nihayetinde sayın merhum üstat Michel Faoucalt’un İran’daki izlenimleri. Hepsine yüksek hürmetler ve saygıyla...
Nâsırüddin Şah Kaçar, 1890'da İngiliz GF Talbot ve onun adıyla kurulan şirkete 50 yıllık tütün imtiyazı verir. 1870'lerde ülkeye göz koymaya başlayan İngiltere ve Çarlık Rusya hegemonyasının iktisadi sömürüsüne dayanamayan ulemanın canı fena halde sıkılmaya başladı. Tütün imtiyazını öğrenen ulemadan Ayetullah Mirza Şirazi ve Ayetullah Hasan Aştiyani bir yıl sonra Şah’a ve İngiliz şirketlerine karşı açıktan muhalefet ve halk hareketi planlayıp 1891'de tütüne haram fetvası verirler. Bu da halk içinde büyük bir infiale sebep olur. O derece ki Şah, sarayda içecek tütün ve nargile bulamaz. Hatta kadınlar haremi bile saraydaki bütün nargile şişelerini Şah’ın kapısının önünde kırarlar. En nihayetinde Şah, verdiği imtiyazı İngilizlerden tazminat karşılığında derhal geri alır. Tarihçilere göre ulemanın bu hareketi, hem Batı'ya hem de İran krallık sultasına karşı ilk büyük sivil devrimci eylemdi. Buna ek bir not düşmek gerekirse: Türkiye dâhil halkı Müslüman devletlerin hangi uleması halk yerine kendi iktidar ve emperyalizmine haram fetvasını açıktan muhalefet ederek verebilir? İsrail boykotlarında kimse açıktan devlet idaresini hedef alamamıştı; onun yerine yine en kolay politika halka sataşmak oldu. Acaba boykot çağrıları yapanlar boykotun işe yaramadığını bu ince detayda bulabilir mi?
Dilerseniz bundan sonrasını 7 Ekim Tufanı, 12 Gün Savaşları ve Tel Aviv'e düşen İslam Cumhuriyeti’nin son füzesine kadar hızlıca kronolojik sıralamaya koyalım. Tabi yanında da dünyadaki diğer gelişmeler de takdirinize sunulacaktır.
* * *
Sergüzeşt
Nâsırüddin Şah Kaçar, 1896 yılında bir türbe ziyaretinde, Şah’a en büyük muhalif Cemâleddin Efganî’nin müridi olan Mirza Rıza Kirmanî tarafından suikastla öldürüldü. Yerine meşrutiyeti ilan edecek olan Muzafferüddin Şah Kaçar geçer.
1905-1907 yıllarına kadar süren meşrutiyet hareketleri başladı.
Öldürülen Nâsırüddin Şah Kaçar’ın yerine geçen oğlu Muzafferüddin Şah Kaçar, meşrutiyeti ilan etti (1906). Osmanlı ise 1876 senesinde II. Abdülhamid’in tahta geçmesiyle derhal aynı sene meşrutiyeti ilan edip meclisi açtı.
Bir yıl sonra İngiltere ve Rus Çarlığı, anlaşmayla İran’ı aralarında bölüştüler (1907).
Daha sonra Rus Çarlığı’nın komutanı Vladimir Platonoviç Layihov (bu şahıs 1916’da Trabzon’u ele geçirecek) Sipahsâlâr Camii ve Baharistan Meşrutiyet Meclisi’ni bombaladı (1908). Bu olay bizzat Muzaferüddin’in ölümünden (1907) sonra yerine geçen oğul Muhammed Ali Şah Kaçar’ın isteğiyle gerçekleşmişti. Ve bu olaydan sonra Layihov, Tahran’a vali olarak atandı.
Ardından Yeprim Han Tahran’a girdi. Daha sonra Settâr Han ve Bağır Han Ruslara ve İngilizlere karşı direnmek için Tebriz’i kuşattılar. Settâr Han bu iç bunalımda Tahran kuşatmasında sakat kalıp yenilgiyle ayrıldı. Ölene kadar (1914) sakat kaldı. Meşrutiyet karşıtı Muhammed Ali Şah’ı tahttan indiren Yeprim Han ve darbeci idaresi, ardından meşrutiyetin batılılaşmaya ve otoritelerin eline geçme endişesi ile ulema olarak meşrutiyetçilere karşı en yüksek dini ses olan Ağa Fazlullah Nuri’yi idam etti (1911). İşin ilginci hem Settâr Han hem Yeprem Han ve hem de Şeyh Fazlullah Nuri bugün İran toplumu tarafından kahraman olarak anılıyor.
Tüm bunlar olurken Osmanlı Devleti II. Meşrutiyet’i ilan etmiş. Ardından da 31 Mart Vakası ile Padişah indirilerek idare, bir gurup oligarkın eline geçecekti. Üzerine Bâb-ı Âli baskınıyla darbe yapılıp mevcut hükümetin tasfiyesi gerçekleşmişti. Ayrıca Balkan savaşları tüm hızıyla devam ediyordu. Birazdan Osmanlı, Birinci Cihan Harbi’ne katılacak ve ardından tarihe karışacaktı (1914).
İran’ın, Birinci Cihan Harbi'nde tekrardan İngilizlerin eline geçmesi hem ekonomiyi hem de toplumu tamamen felç etti (1916). Aynı zamanda Rusya Çarlığı da işgale ortak edildi.
İşte tam bu sırada Ağa Mirza Küçük Han Cengeli (Cengeli: Ormanın Devrimci Savaşçıları), Muhammed Hıyaban ve Muhammed Cevad Banokder (Salarhan) kıyamı başladı (1916-1920).
Rusya’da devrim gerçekleşti. 1917 October veya Ekim Devrimi’ni Lenin ve partizanları gerçekleştirdi. Çarlık devleti yıkıldı. Devrik Çarlık Hanedanlığı en küçük çocuğuna kadar kurşuna dizildi. 1918’in Mart ayında fiilen Birinci Cihan Harbi’nden çekildiler.
Bu sırada Osmanlı Hanedanlığı siyasi olarak sona erdi (1918). Padişah ve saray, sembolik olarak kaldı. 1922’de ise tamamen son buldu.
Birleşmiş Milletler’in ilk oluşumu Cemiyet-i Akvam kuruldu (1920).
Fars topraklarında Rıza Han, 1921’in Şubat ayında kansız denilebilecek bir darbe gerçekleştirdi. Ardından Kaçar Şahı Ahmed ve ailesi 1923’te sürgüne gönderildi. 2 sene sonra yani 15 Aralık 1925 yılında göstermelik bir meclis oturumuyla Kaçar Şahı Ahmed (artık sembolikti) tahttan indirildi ve Kaçar Hanedanlığı’nın feshi ilan edildi. Aynı gün Rıza Han mecliste yemin etti ve de Pehlevilerin 1979 yılına kadar sürecek büyük despot sultası başladı. Kral soyundan gelmeyen basit bir asker nasıl olduysa kendini bir anda kral ilan etti. Aynı olaylar ve tarihsel dönemler neredeyse Türkiye’de de cereyan etmişti. Ve bir “Şubat” ayında sultasını ilan eden bu despot aile, tarihin cilvesine bakın ki yine bir “Şubat” ayında yıkılacaktı.
Türkiye’de Cumhuriyet ilan edilmiş ve birden akıl almaz bir batılılaşma furyası başlamıştı (1923).
Doğu’da geleneksel tabana ve düzene karşı Türkiye, Suriye, Mısır ve Irak tarafından başlatılan büyük batılılaşma hareketine İran da katıldı. O yıllarda Müslüman ülkelerin liderleri, yenilikçi batılılaşma akımı adına adeta halkın canına okuyorlardı.
Yüksek batılılaşmanın en hızlı yıllarında Mısır’da bir öğretmen olan Hasan el-Benna, Cem’iyyet’ül-İhvan’il-Müslimin hareketini kurdu.
Şah Rıza Pehlevi dönemi İran idaresi, dindar halka karşı keskin uygulamalar başlattı. 1934 senesi Türkiye ziyaretinde Atatürk ile görüşen Şah Rıza Pehlevi, İran’a Kemalizm’i çok hızlı bir şekilde ihraç etti. Kılık kıyafet kanunundan mollaların evlerinin gözetilmesi; hatta kadınların çarşafla dışarı çıkma yasağına kadar bu kurallar despot bir şekilde inatla ve de acımasızca devem etti.
İkinci Cihan Harbi öncesi ve savaş yıllarında ülke açlığın ve sefaletin en zirve halini yaşıyordu.
İkinci Dünya Savaşı başladı ve Şah Rıza Pehlevi tarafsız kalmayı tercih etti. Fakat Hitler’in ateşli şekilde Aryan ırkını övmesi ve tarihsel birkaç propagandadan sonra İran basınında Hitler’e akıl almaz övgüler dizildi. Hatta ilginçtir ki faşist Hitler, İran basınında Yahudileri ve Komünistleri ortadan kaldıracak olan On İkinci Şii İmam’ın temsilcisi olarak servis ediliyordu. Fakat bu siyasi tarafgirlik ve de Almanlara verilen ticari ekonomik imtiyazlar, İngiltere ve Sovyetlerin gözünden kaçmayan bir durumdu. Şah’ın politik anlayıştan yoksun tavırları kendisini keskin bir şekilde tahtından etti. İran 1941'de, İngiltere ve Sovyetler Birliği arasında işgal edilip taksim edildi.
Devrik Rıza, koltuğu Batı'nın büyük jandarması oğul Muhammed Rıza Şah'a devretti ve kendisi ilkin dünyadan mahrum Mauritius’a sürgüne, ardından Johannesburg’a gönderilerek orada ölüme terk edildi. 1944'te Johannesburg'da öldü.
Oğul Muhammed Rıza Pehlevi geldiği andan itibaren batılılaşma akımı freni patlamış gibi İran’a girdi. Saray ve ahalisi halkın parasını hayvan gibi tüketiyordu. Kız kardeş Eşref ve diğer damatlar kısa zamanda emlak krallığına yükselecekti. Bu durum Sosyalist Musaddık ve İslamcıların siyasi lideri Kâşânî’yi deyim yerindeyse küplere bindirmişti. Saray karşıtlarının gözleri adeta kan kusuyordu.
Ve halk infiale başladı. Nevvab Safevî adındaki genç molla İran'da, İslamî devrimin ilk eylemsel hareketini başlattı (1945).
Başbakanlar ve Şah yandaşları birbiri ardınca infaza ve suikasta uğruyorlardı (Abdülhüseyin Hajir, Ali Rezmara, Ahmed Kesrevî ve Hüseyin Âlâ).
İkinci Cihan Harbi bitti. İngiltere, dünyanın jandarma vazifesini ABD’ye kaptırdı. Bu tarihten itibaren Sovyetler Birliği-ABD çekişmesi başladı. Tabi hem Türkiye hem de İran, Sovyet korkusundan ABD’nin müttefiki oldular. Halen de bazı ülkeler Rusya korkusundan NATO’da kalmayı tercih ediyorlar. Rusya korkusuyla yaşayan ülkeler bu zaman dilimine kadar yüzlerce Rusya’ya eş değer NATO tokadı yediği görülüyor.
1948 senesinde sadece Asya değil bütün dünyanın musallat kanser şeytanı terör rejimi Müslüman dünyanın tam ortasında kuruldu.
1918 yılında Yemen’in bağımsızlığını ilan eden Seyyid İmam Yahya Hamideddin bir suikastla şehit edildi (1948).
İran’da İslami fraksiyonlardan ki en ünlüsü Nevvab Safevî’nin İslam Fedaileri idi; 5 binden fazla üyesi, İsrail’e karşı Filistin saflarında savaşa girmek için sınırlara doğru yürüdü. Fakat Şah bu taarruza izin vermedi. Şu bilgiyi vermeden geçmek istemiyoruz: İsrail diye bir terörizmin kurulmasına Sovyetler Birliği’nin öncülük etmesi tesadüf değildi. Dünya savaşında Hitler’in yanında duran Hacı Emin el-Hüseynî yönetimindeki Filistin idaresi yaptığı hatanın çok geç farkına vardı. Hitler’in, İngiltere ve Sovyetler Birliği’ne karşı savaşma karşılığında ve bu ikisinin işgali altındaki devlet ve halklara bağımsızlık teklifi bir yerde haklılık payı vermişti. Fakat işler ne Hitler’in istediği minvalde ne de Sovyet blokunun beklediği düzeyde gerçekleşmedi. Kuzey Afrika ve Avrupa yoluyla Filistin’deki sol Marjinal Yahudi çetelere ki bunlar Almanlara karşı savaşmışlardı; silah ve finans sağlayan Sovyetler Birliği, İsrail denen şeyin kendisine bela olacağını tahmin edemedi. Hızlı bir manevrayla İsrail’i kuran sol cephe tasfiye edildi ve İsrail-İngiltere-ABD ittifakı kuruldu. Ve bugün tuhaf olan işe bakın ki şu anda İsrail vampiri, Azerbaycan’a hâkim olmakla beraber Kazakistan ve Ukrayna’da istihbarat idaresi kuruyor. Hem de tam Rusya’nın gözü önünde.
Ülkede petrolün millileştirilmesi protestoları meydana geldi (1945-1951). O yıllarda Sovyetler Birliği daha doğrusu Stalin, İran’dan petrol imtiyazı almak için Güney Kürdistan’da Qazi Muhammed’in Mahabad Kürd Cumhuriyeti’ni ve Kuzey’de ise Azerbaycan’da Cafer Pişaverî’nin kurduğu Sosyalist Cumhuriyeti destekleyerek İran’ın beş eyaletini işgal eder. Tabi nihayette bu devletlerin ömrü de 2 seneyi geçmeden son buldu. Sovyet desteği çekildikten kısa bir zaman sonra Şah ordusu Mahabad’a girdi. Mahabad Kürd Cumhuriyeti 1 sene dahi sürmedi.
Muhammed Musaddık, İslamcıların da desteğini alarak petrolün millileştirilmesi yasasını meclisten geçirdi (1951). En büyük destek de İslamî akımın temsilcisi Ayetullah Kâşânî’den geldi.
Ardından Muhammed Musaddık, Başbakan oldu (1951). Time dergisi tarafından 1952’de yılın adamı olarak seçildi. Şah, başarısız bir darbe girişiminde bulundu ve ardından ülkeden kaçtı (1953). Ülkede ayağı sakat devrim olsa da kısa süreli istibdat dönemi başladı. Musaddık, meclisi kapattı ve muhaliflere Şah benzeri baskılar yaptı (1953). Beklenmedik bir hata yapmıştı.
Musaddık’ın devrim havası kısa sürdü. Aynı sene dünyanın sömürgeci jandarması olaya müdahale etti. ABD ve İngiltere, Ajax Operasyonuyla, CIA ve Şah’a bağlı General Zahidî kumandasında İran ordusu, Sosyalist Muhammed Musaddık'a darbe yaptılar (Ağustos 1953). İdamı istense de ev hapsine mahkûm edildi. En sonunda 1969 yılında vefat etti.
Mısır’da Kral Faruk devrildi. General Muhammed Necib, Mısır Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı oldu (1953).
1955 yılında tamamıyla Amerika mandasına giren İran, bu defa diğer jandarma ülkelerle ve de İngiltere’nin de içinde bulunduğu CENTO’yu imzaladı. Deyim yerindeyse küçük NATO.
İslam Fedaileri kurucusu Sayın Nevvab Safevî kurşuna dizilerek şehit edildi (1956).
ABD ve küçük evladı Siyonist terörist şeytan çete tarafından 1957’de SAVAK teşkilatı kuruldu. Pehlevî idaresinin bu örgütü, özellikle devrimci öğrencilere yaptığı kasaplıkla dünyada nam yaptı.
Irak’ta Abdülkerim Kasım darbesi gerçekleşti (1958).
27 Mayıs 1960 yılında Türkiye’de askerî darbe gerçekleşti. Başbakan Adnan Menderes ve 2 bakan idam edildiler.
İslamî akımın en yüksek siyasi sesi Ayetullah Kâşânî vefat etti (1962).
1963 senesinde AK Devrim yürürlüğe girdi. Ülke baştanbaşa reforma girdi. Toprak reformu ile ters köşe olan köylüler ellerindekini de tefeci elit baronlara kaptırdı. Türkiye’de de sık sık denemesi yapılan toprak reformu politikası, 1960’lardan günümüze kırsalın ölümüyle; Metropol elitizminin yükselmesiyle kabristana dönüştü. Ölenler arasında eğitim, gelenek ve idealist toplum da vardı. Öte yandan 2000 sonrası Türkiye için “hiçbir şekilde analize gerek yok” denilse yeridir.
Cezayir’de devrim gerçekleşti. Yaklaşık 130 sene Fransa işgalinde kalan Cezayir, 1954’te başlattığı bağımsızlık savaşını 1962 yılında kazandı. İran’dan filozof Ali Şeriatî bu devrime destek için bizzat onlarla işbirliği yaparak aktif olarak katılım sağladı. Paris’te gizli bildirilere bile katılan Dr. Ali Şeriatî, İran’a dönüşte tutuklanır ve Kızıl Kale zindanında hapsedilir.
İran’da 15 Hordad olayları meydana geldi (1963). Bu İran tarihine adeta kanla yazılmış destansı bir olaydır. Beş yüze yakın insan Şah’ın kuklaları tarafından katledildi. Olayın özeti şöyleydi:
İmam Humeynî başta olmak üzere Kum uleması ülkede büyük protestolara başladı. Bu protestoların en yüksek demlerinde bir gece Ayetullah İmam Humeynî tutuklanır. Olay duyulur duyulmaz halk sokağa dökülür. Ayrıca Şah’a bağlı istihbarat elemanları ve askerler Kum kentine de baskın yapıp öğrencileri çatılardan atacaklardı. Birçok kişi ilk olaylarda öldürüldü. Ruhullah Humeynî adı bir anda meydanlara çıktı. 15 Hordad olayı bu şekilde başladı. Humeynî, daha önce kimsenin aklına gelmeyen şekilde en yüksekten muhalefete girişti. Ruhullah Humeynî, ne Kâşânî gibi meclis muhalefeti ne Nevvab Safevî gibi sokak gerillası ve ne de Musaddık gibi Başbakanlık; direkt olarak ulemanın bütün temposunu halkın eğitimi ve sosyal ilişkileri üzerine yoğunlaşması gerektiğini düşünüyordu. Ayrıca Humeynî, Şah’a kurumsal veya meclisten değil, direkt olarak halk kitleleri nezdinde savaş açmıştı. Sokaklara ve mahallelere sahip bir İslamî akım istiyordu.
Ertesi yıl Ayetullah Humeynî ilkin Türkiye’ye ardından Irak’a sürgüne gönderildi (1965). Daha sonra ise devrimi nihayete erdirdiği Paris’e sürgün edilir.
1967 yılında Altı Gün Savaşları sebebiyle Ruhullah Humeynî, bir fetva yayınlayarak İsrail ile bütün ticari ilişkilerin kesilmesi gerektiğini içeren bir fetva yayımladı. Fetva sonrası evi yağmalandı ve oğlu Ahmed Humeynî tutuklandı.
1968 yılında ilkin Almanya ardından Paris ve Türkiye’de patlak veren öğrenci hareketleri 68 kuşağı denen alevi meydana getirdi. Küba’da Che, Vietnam’da Ho Amca, Arnavutluk’ta Enver Hoca, İran’da Doktor Şeriatî ve devrimi yapacak Ruhullah Humeynî, Türkiye’de Erbakan ve sol akımdan Deniz Gezmiş ve arkadaşları, Cezayir’de Abbas, Le Pointe, Bin Bella, Badis ve Fanon, Fransa’da Sartre gibi aydınlar, Filistin’de Arafat, Japonya’da JRA, İrlanda’da IRA, Hindistan’da Ghandi, son olarak da Latin Amerika’da meydana gelen sivri hareketlenmelerde; sol veya İslamî akımdan isimler, dünyada büyük bir yankı yaparak yeni bir devir başlattılar (şahsım adına önlerinde eğiliyor ve selamlıyorum).
Libya’da darbe oldu. Albay Muammer Kaddafî, o sıralarda yurt dışında olan Kral İdris’i devirdi. Ve linç edilerek öldürüldüğü 2011 yılına kadar hükümranlık sürdü (1969).
İran’da peş peşe örgütler 1970’lerin başında kurulmaya başlandı.
Bu yıllarda İran’da halk, özellikle kırsal kesim; adeta kırılmanın eşiğine geldi. Buna rağmen saray ahalisi özellikle Şah’ın kız kardeşleri ve damatları akıl almaz paralar ve soygunlar gerçekleştiriyordu.
1973’te Enver Sedat’ın Mısır’ı ve Baba Esad’ın Suriye ordusu, koordineli bir şekilde İsrail’e karşı Yom Kippur Savaşı’nı başlattılar. Arap ülkelerinin tamamı ve Sovyetlerin desteği kendilerinin yanındaydı.
ABD tartışmasız İsrail’in safında durdu. Nixon, büyük bir lojistik sağladı. Tam bu sırada belki de Rıza Şah’ın hayatı boyunca yaptığı en karizmatik hareket, ABD ve Batılı ülkelere Opec bünyesinde petrol ambargosu hareketi oldu. Ve bu şekilde meşhur 1973 petrol krizi baş gösterdi. Türkiye dahi Asya ülkeleri müthiş bir gaz ve benzin kıtlığı yaşadı.
Türkiye’de “Kıbrıs Barış Harekâtı” gerçekleşti. ABD derhal ambargo uyguladı. Fakat Türkiye’deki koalisyon hükümeti geri adım atmayarak İncirlik harici bütün emperyalist üslere el koydu (1974).
1975 yılında Şah, ülkeyi tek parti sistemi ile yönetmeye başladı. Diriliş Partisi anlamına gelen “Hizb-i Rastahiz” kuruldu. Tamamıyla Şah’ın yandaşları tarafından kurulan bu şebekenin başlıca görevi muhalif sesleri susturmaktı.
Ve sol guruplar şehirlerde silahlı gerilla savaşı başlattılar (1975). Diğer ülkelerdeki devrimci gelişmelerden ziyade İran’da, sol ve İslamî akımlar, Foucault’un deyimiyle “harika bir şekilde birleşen müşterek irade” vücuda getirdi. Hatta genel görüşe göre sol, hiçbir zaman dini mobilizasyonla aynı safa gelemeyeceği kanısı hâkim durumda. Bu kanıya sahip kişilerin akademik ve kıta dışı okumalarının çok cılız kaldığı görülüyor. İran’daki sol, mitinglerinde ayetlerle ve Hz. Hüseyin’e marş okuyarak açılış yapardı. Hatta bu sekanslar devrimden sonra İslamî akımla ayrıldıktan sonra da devam etti.
1976 ve 1977 yıllarında Tahran’da devrimi gerçekleştirecek ilk gösteriler patlak verdi.
Ali Şeriatî, Londra’da kaldığı evde şüpheli bir şekilde şehit edildi (1977). Devrimin teoride fikir önderlerindendi. Fikirleri İran’dan Türkiye’ye, Cezayir’den Avrupa’ya kadar her yere yayıldı. Eserleri halen kapış kapış satılıyor. Ve bizzat bu yazıları derleyen kişinin fikir babasıdır.
Aynı yıl İmam Humeynî’nin büyük oğlu Mustafa, Doktor Şeriatî’ye benzer bir şekilde Necef’te şehit edildi (1977).
1978 senesinde Ayetullah Humeynî, durmaksızın İran halkını radyo frekanslarıyla ve İran’a gönderdiği bildirilerle ayağa kaldırıyor; her evde hatta ilkokullarda bile Humeynî sesi yankılanıyordu.
19 Ağustos 1978 tarihinde Abadan kentindeki Rex Sineması eyleminde 400’den fazla insan yanarak katledildi. Olayın faili olarak hem SAVAK hem İslamcılar hem de solcu guruplar gösterildi. Bu olay toplum nezdinde ciddi bir yara açmıştı. Devrimci gurupların kara lekesi olarak tarihe geçecekti. Şah dönemi İran Sineması, müthiş derecede müstehcen ve batılı bir akıma sahipti. Aslında sinemanın kendisinde sorun yoktu. Sanat; ideoloji ve siyasi havanın atmosferine kurban gitmişti.
17 Eylül 1978 senesinde Müslümanların özellikle Filistin’e karşı tarihe büyük bir alçaklık olarak geçecek olan Camp David Antlaşması imzalandı. Antlaşma Mısır’ın, İsrail’i Asya’da baki kılmak ve ABD’yi jandarma olarak Müslüman coğrafyaya sokma girişimi olarak adlandırıldı. Bu hareket bugünkü Abraham Anlaşmaları denen alçak ucube masanın temeliydi.
1978 yılının Eylül ayında 15 Hordad katliamını unutturacak bir olay meydana geldi. “Kara Cuma” olayı olarak bilinen Ramazan Bayramı’nın Cuma günü başta Tahran olmak üzere birçok kentte protestolar başladı. Daha öncesinde sıkıyönetim ilan eden Şah, Cuma namazında yüzbinlerce insanı görünce adeta aklını kaçırdı. Üst idare tarafından Tahran’ın Jale Meydanı’nda askerlere doğrudan insan bedenlerini hedef alma talimatı verildi. O dönemleri kayda alan filozof tarihçi sayın merhum Michel Faucoult, öldürülen insanların sayısının binden fazla olduğunu söyledi. Yabancı kaynaklar ise bu sayının 4 binden fazla olduğunu yazdı. Yerel kaynaklar ise ölü sayısını 64 olarak verdi. Artık binlerce genç sokaklarda alenen “Şah’a ölüm!” diye bağırıyordu.
Devrim bir anda patlak verdi. Tebriz ve Tahran’da patlama ve silah sesleri eksik olmuyordu. Her şehirde kıyam başladı. Çarşı ve ticaret tamamen durdu. Şah aynı sene General Ezheri’nin askeri hükümetini görevden aldı yerine soru işaretleri arasında Milli Cephe’den Şahpur Bahtiyar hükümetini atadı.
Olaylar çığırından çıkmıştı. Tahran meydanları dünyanın her yerine ulaşıyor. Bütün gözler oradaydı. Ve bir 16 Ocak sabahı Şah, İran'dan kaçtı. O ve eşi Ferah Diba’nın uçağa binip kaçtığı görüntüler halen internet sayfalarında dolaşımda. Ne kadar parayla ayrıldığı halen de bilinmiyor (1979).
Milyonlarca insan Ayetullah İmam Humeyni’yi, 1 Şubat 1979 günü Uluslararası Tahran Mehrabad Havaalanında karşıladı.
Ordu, 10 gün geçmeden tarafsızlığını ilan etti. Şahpur Bahtiyar ve kabinesi düştü. Mehdi Bazergân geçici hükümetin Başbakanı oldu.
11 Şubat günü devrimci halk, ülkeyi ele geçirdi ve İslam Devrim’i nihayete erdi. Tarihler 1 Nisan 1979'u gösterdiğinde İran İslam Cumhuriyeti ilan edildi (Referandum).
İslam Devrimi’nin ilk başbakanı Mehdi Bazargân, cumhurbaşkanı ise Ebu'l Hasan Beni Sadr oldu. Her iki isim de sol cenahtandı (1975 satırlarında belirttiğimiz gibi sol veya sosyalist örgütler her yerde aynı çizgide değildir. İran’daki sol namaz kılıyordu ve hatta radikal Şii görüşlere de sahipti. Bunun yanında laikliği de savunuyordu. Brezilya’daki sosyalist akımın içinde Hristiyanlar da var. Hakeza Avrupa solunda da. Filistin ve Lübnan solu da dindardır. Türkiye’deki sol ise dine mesafeli olup dinin sadece cami ve kabristanda kalmasını savunuyor).
İslam Cumhuriyeti kurulduktan bir ay sonra devrime yönelik suikastlar başladı. İmam Humeyni’nin öğrencisi ve en yakınlarından Üstad Murtaza Mutahhari şehit edildi.
Şahtan kalma asker ve istihbarat subayları idam edildi. İdamlarda Ayetullah Halhali ismi öne çıkıyordu. Özellikle SAVAK ve de İsrail-ABD mensubu casus ve ortakları devrim mahkemelerinde kurşuna dizildi.
Laik ve solcu muhalefet, devrimden sonra liberal batılı ve laik bir düzen istediler. Kabul edilmeyince devrimin 10'dan fazla liderini şehit edip İran'da iç çatışmaya sebep oldular.
İmam Humeyni devrimle beraber bu sene içinde Filistin davası adına 7 Ağustos gününü “Dünya Kudüs Günü” ilan etti.
Örgüt bazında Halkın Mücahitleri Örgütü’nden Eşref Rebiî, Mesud Recavi, Meryem Recavi, Mehdi Ebrişemci gibi isimler, siyasi arenada ise Beni Sadr ve taraftarları, İslam Devrimiyle ayrılığa düştüler. Oysaki sadece daha bir yıl önce “Humeyni ey İmam” ve “Hüseyin’in önderliğinde İslami düzen” sloganlarıyla hem sivil hem silahlı mücadele verdiler Şah’a karşı.
4 Kasım 1979 günü daha önce dünyada eşine az rastlanan bir eylem gerçekleşti. İran'daki devrimci üniversiteliler, ABD elçiliğini basıp bütün çalışanları rehin aldılar. 444 gün boyunca İran’da rehin kaldılar. Elçiliğin, ele geçirilen arşiv ve belgelerden de anlaşıldığı üzere sadece İran değil bütün bir Asya bölgesinin casusluk ve şeytan merkezi olduğu kanıtlandı.
20 Kasım günü Kâbe, Suudi selefi Cuheyman el-Uteybi ve arkadaşları tarafından ele geçirildi. Tarihe “Kâbe Baskını” olarak geçen olay birkaç ilginç olaya da sebebiyet verdi. Bu olaya dair araştırma ve okumaları da siz değerli okuyuculara bıraktık.
Bütün dünyanın en kanser virüsü Amerika casus esirlerini kurtarmak için 24 Nisan 1980 yılında Tebes Çölü’ne geceleyin 8 helikopterle birlikler indirdi. Aralarında Şah’tan kalma subaylar da vardı. Fakat çöl onlar için dehşet bir kabristan oldu. Meteoroloji de bile doğrulanmayan bir kum fırtınası ve rüzgâr onlara musallat olunca; 8 emperyalist asker ölmüş, helikopter ve uçakların sadece birkaçını kurtarıp son anda gerisin geriye kaçabilmeyi başardılar. Operasyon başarısız oldu ve de bu olay Başkan Carter’a seçim kaybettirdi. Emperyalist sömürgeci, Vietnam’dan sonra yine dünyaya rezil olarak ciddi imaj kaybetti.
24 Aralık günü Sovyetler Birliği, Afganistan’ı işgal etti. Bundan 8 sene sonra da vefatından önce sanki İmam, Sovyetlerin çökeceğini ön görerek onları İslam’a davet etti. Bizzat Cevad Amuli heyeti ile giden mektuba; Gorbaçov aynı şekilde heyet göndererek karşılık verdi. Elçinin mektubu olumsuz çıkınca İmam, bütün dünyanın gözü önünde Sovyet elçilerinin suratına bakmadan koltuktan kalkıp gitti (o sahneler halen YouTube’da mevcut). Ve bir sene geçmeden Sovyetler medeniyeti çöktü. İmam çöküşü görmeden vefat etse de ön görüsü gerçekleşmişti.
Despot Rıza Pehlevi, Enver Sedat’ın Mısır’da Cumhurbaşkanı olduğu sırada Kahire’de öldü (1980).
Türkiye’de 12 Eylül 1980 darbesi gerçekleşti. Partiler kapatıldı ve meclis feshedildi. Hemen yanındaki Yunanistan ise Türkiye’deki darbeciler sayesinde Haçlıların yeni teşkilatı NATO’ya dâhil edildi. İran’ın devrimsel etkisi Batı’dan Doğu’ya kıstırılmak isteniyordu. Bu darbe Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcut tarihi içinde en ağır kahredici yıkımdı. Binlerce ölüm ve sayısızca işkenceyle tarihin kalbinde bir kara leke olarak kaldı.
22 Eylül günü Saddam, sömürgeci ABD’nin emriyle 1975 yılında imzalanan Cezayir Antlaşmasını tek taraflı feshetti. Saddam bir anda İran'ı işgale kalkıştı. Ve kesintisiz 8 yıl sürecek İran-Irak Savaşı başladı. Aynı senelerde Saddam İran’daki muhaliflere ağır silah ve teçhizat vererek sınırdan başlamak üzere cephe savaşına teşvik etti (1980).
Bu savaşta devrimci ülkeler İran’ı desteklerken birkaçı hariç bütün bir Arap coğrafyası ki başta körfez ülkeleri; Saddam’a destek verdi. En başta da bizzat destek verdiği Saddam tarafından 1990 yılında işgal edilecek olan Sabah Sülalesinin Kuveyt’i geliyordu.
20 Ocak 1981 tarihinde yani savaştan tam 4 ay sonra bütün dünyadan bakanların ve uluslararası kuruluşların İmam Humeyni’ye rica minnet ve ziyaretleri sonucu rehineler 444 gün sonra serbest bırakıldı.
Haziran ayında Cumhurbaşkanlığı devam ettiği ve savaşta başkomutan olmasına rağmen Beni Sadr, ilginç bir şekilde İslam Cumhuriyeti’ne karşı ayaklanma ilan etti. İlginç ki Wikipedia sayfası bu çağrıyı “direniş!” olarak aktarıyor (Bu sayfanın bilgileri başta bilimsel akademi olmak üzere İslami akımlara büyük nefret ve yanlış bilgiler barındırıyor). Beni Sadr, 22 Haziran günü meclis tarafından azledildi (1981).
21 Haziran tarihinde ise cepheden bir şehadet haberi gelmişti. Mustafa Çamran, Huzistan’da bir suikast sonucu şehit edildi. Kendisi İmam’ın en yakınında bulunan ve Şeriati gibi teorisyen bir bilim adamıydı.
“Heft-tîr” olayı meydana geldi. 28 Haziran günü Ağa Muhammed Hüseyin Beheşti, Muhammed Muntazeri, 4 bakan ve 20’den fazla kişi HMÖ/ Halkın Mücahitleri Örgütü ya da halk diliyle Halkın Münafıkları Örgütü tarafından bir bombalamada şehit düştüler (1981). Bir gün öncesinde ise şimdiki İslam Cumhuriyeti rehberi Ali Hamanei’ye karşı suikast gerçekleşti ve sağ eli büyük yara aldı ve halen de eli felçli haldedir.
10 Temmuz’da cumhurbaşkanlığından azledilen Ebu’l Hasan Beni Sadr ülkeden kaçtı (1981). 2 Ağustos’ta Muhammed Ali Recai cumhurbaşkanı, başbakan ise Cevad Bahoner oldu.
Ülkeden kaçan Beni Sadr’ın yerine cumhurbaşkanı olan Muhammed Ali Recai ve yine İslam devriminin düşünce adamı âlim bir başbakan olan Cevad Bahoner 30 Ağustos günü aynı örgütler tarafından bombalama olayında şehit düştüler (1981). Bu defa cumhurbaşkanı Ali Hamanei, başbakan ise Mir Hüseyin Musavi oldu.
Tam bu sırada dünyayı sarsan bir olay gerçekleşti. Halid İslambuli tanınacak olan Mısır ordusunda genç subay bir, birkaç dostu ile Firavun Enver Sedat’ın da katıldığı askeri geçit törenini bastı. İslambuli ve arkadaşları ilkin birkaç el bombasından sonra protokole yaklaşarak yöneticilerin bulunduğu kısmı taradılar. İslambuli, Enver Sedat’a 70’ten fazla kurşun boşalttı. Bu Camp David’e keskin bir cevaptı.
1982 yılında Lübnan'da, Şii Emel’den sonra Hizbullah direnişi başladı. Abbas Musavi, Rağıb Hard, Alleme Fadlallah, Hasan Nasrallah ve birkaç Şii âlimle beraber, İsrail’e karşı direniş hattı kuruldu.
Artık Filistin’deki devrimci direnişçilerin, İsrail'e karşı yardım alabileceği en ciddi ülke İran ve Lübnan oldu.
Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz Rantisi ve birkaç direniş adamı tarafından Filistin’de HAMAS harekâtı kuruldu. Halen de vampir terör rejimine karşı pratik savaşları devam ediyor.
Bu arada İran-Irak savaş tüm hızıyla devam ediyordu. İmam Humeyni'ye destek veren Halepçe Kürdleri, Batı destekli Saddam tarafından Enfal operasyonu ile tarihte eşine az rastlanır dehşet soykırımlara uğratıldı. 1986’da başlayan ve 1989’da son bulan saldırılarda Saddam, yaklaşık 200 bin Kürd’ü katletti. Ve 16 Mart 1988 günü Hitler ve şeytan vampir terörist Netanyahu’nun işlediği soykırımlar gibi tarih boyunca kara bir leke ve Vandallık olarak kalacak Mazlum Halepçe olayı meydana geldi (Yüce ruhlarının önünde mahcup bir şekilde eğiliyoruz).
31 Temmuz 1987 senesinde Hac vazifesini gerçekleştiren Şii Hacılara yönelik Suudi Arabistan güvenlik güçlerinin kasıtlı saldırıları neticesinde, 400’den fazla Şii Hacı şehit oldu. Olayda bizzat ABD istihbaratı da yer aldı.
Aynı yılın 20 Ağustos günü BM’nin 598 numaralı kararıyla İran-Irak savaşı sona erdi (1988). Çoğu kişi gelişi güzel bu savaşı duygusal ve iki taraflı olarak değerlendirir. Acaba savaşın gelişimi ve süreci nasıl başlamıştı merak eden oldu mu? Cezayir Antlaşmasını yırtan taraf kimdi? Abadan petrol rafinelerini rahatsız eden hangi ülkelerdi? Hürremşehr’i kim işgal etti? Radyo ve televizyonlardan “Savaşın aslanlar. Vurun aslanlar. Bugün Kadisiyye günüdür. Mecusilere karşı savaşın!” sözleri kime aitti? İran İslam Devrimi’ni tamamlamış; içeride onlarca örgüt ve ABD baskısı yetmezmiş gibi bir de Irak işgali ile tamamen iflasın eşiğine geldi. Üstelik savaşın başından sonuna kadar İran, tek bir Irak şehrine işgal girişiminde bulunmamışken ve o kadar şey ortadayken nasıl oluyor da İran savaşın ortağı ve de sebebi oluyordu?
3 Haziran 1989 yılında İmam Ruhullah Humeyni vefat etti. Dini rehberliğe Ali Hamanei geçti. Aynı sene cumhurbaşkanı da Ekber Haşimi Rafsancani oldu.
1991 yılında Sovyetler Birliği dağıldı.
16 Şubat 1992’de Lübnan direnişinin öncü adamı Abbas Musavi şehit edildi.
Bosna-Hersek Cumhuriyeti 1 Mart 1992 günü ilan edildi. Bu dakikadan sonra Sırpların despot saldırıları başladı. Komutan ve âlim Aliya önderliğinde Bosna-Hersek direnişine İran’dan Türkiye’ye kadar Müslüman dünyanın gençleri seferber olmuştu. Bu savaş sırasında Hitler faşizmine benzer katliamlar yaşandı. 95 yılının Temmuz ayında Srebrenitsa katliamı yaşandı. Binlerce mazlum Haçlılar tarafından şehit edildi (Yüce ruhlarının önünde mahcubiyetten eğiliyorum). Sayın Merhum Aliya İzzetbegoviç, devrimden sonra yabancı mücahitleri ülkelerine geri gönderdi. Çünkü kendisi de biliyordu ki; Avrupa kültürü ile karışmış bir Bosna, Asya fıkhını yutmuş İslami örgütleri barındıramazdı. Sonrasında birbirini boğazlama yerine bu davranışın en isabetli karar olduğu görülüyor.
Ruslara karşı destansı direniş gösteren Çeçen İçkerya Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Dzhokhar Musayeviç Dudayev şehit edildi (1996). O meşhur Çeçen direnişine neler olduğu herkesin malumudur!
1997 yılında gelindiğinde Batı tarafından reformist liberal olarak adlandırılan Muhammed Hatemi cumhurbaşkanı oldu. Batılıların nedensizce gözleri parlıyordu. Azcık bir modernist eğilim onlarda pozitif açıklamalara neden oluyordu.
30 Ocak 1997 yılında Türkiye’de “Kudüs Gecesi” olayı yaşandı. İran’dan ve büyük Filistin direnişinin savaşçılarından olan HAMAS temsilcilerinin programda görülmeleri; kırmızı laik orduyu çıldırtmaya yetti. Aynı yıl Türkiye'de ordu 28 Şubat'ı gerçekleştirdi. Erbakan hükümeti darbe tehdidine zorlandı. Askerlere olağanüstü yetkiler tanındı. Yumuşak 12 Eylül gerçekleşti.
11 Eylül’de ABD’nin New York kentindeki İkiz Kuleler olayı yaşandı (2001). Aynı sene içinde sömürgeci ABD, Afganistan’ı işgal etti (2001).
2 sene geçmeden bir 20 Mart sabahı sömürgeci emperyalist ABD, Irak’ı işgal etti. Felluce direnişi başladı. ABD en çok zayiatı burada verdi (2003). Büyük soru işaretleri arasında Müslüman ülkeler, halen de Irak işgaline yardımcı oldukları alçaklığın ceremesini çekiyor. Hatta kendi ülkelerinin hava sahasını emperyalistlere açan Irak’a komşu ülkeler, binlerce masum sivilin kanına ortak oldular.
Filistin direnişinin sembol ismi ve HAMAS’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin 22 Mart 2004 tarihinde şehit edildi.
2004’ün Kasım ayında Filistin davasının öncülerinden ve FKÖ’nün kurucusu Yaser Arafat Paris’te öldü. Filistin’in sol cephesini oluşturan Arafat ve ekibi, Oslo anlaşmaları ile Camp David benzeri bir hataya düşerek emperyalizme boyun eğdiler.
3 Ağustos 2005 yılında mühendis Mahmud Ahmed-i Nejad İran’ın 6. cumhurbaşkanı oldu. Filistin direnişine silah ve maddi yardımlar yapıldı.
Amerika’nın bir dönem coğrafyadaki kanlı eli Saddam Hüseyin, 2006 yılında göstermelik bir mahkeme kararıyla Irak’taki Amerikan yargısı tarafından idam edildi. Ayrıca bugün Saddam güzellemesi yapan liderler, camialar, örgütler veya ülkeler; Saddam’ı idam edenlerle en yakın müttefik durumdalar. Bu da işin mizahi tarafı.
Julian Assange adında bir Hacker “WikiLeaks” adlı belgeleri yayınladı. 2006’dan günümüze milyonlarca belge dolaşıma girdi. Ve bu raporlar, Amerika denen emperyalist vampirin; tarihin gelmiş geçmiş en şeytan medeniyeti olduğunu kanıtlayan belgelerdi. Bu belgeler, dünyadaki diğer devlet başkanlarının ne büyük pis işler yaptıklarını ayan beyan ortaya dökmüştü. Belgelerde özellikle Asya’daki devlet başkanlarının akıl almaz para çaldıkları ispatlandı. En rekor rakam ise şeytan katil Netanyahu’ya destek veren Azerbaycan’ın katıksız diktatörü hırsız Aliyev’e ve ailesine ait olduğu görüldü.
Dünyada 2008 ekonomik krizi meydana geldi. Diğer adıyla “Büyük Resesyon” yaşandı. Bütün dünya ülkelerinde borsa dibi boyladı. Bu da tahmin edileceği üzere ileride yeni savaşlar, silah ticareti ve kaynak sömürme anlamı taşıyordu ki öyle de oldu; sadece 3 yıl sonra şu satırları yazdığımız anda dahi canlılığını koruyan ve yazarın kendi tahmini 2040’a kadar çok rahat sürecek savaşlar dizini başlayacaktı. Suriye, Filistin, Irak, Türkiye, Ukrayna, Rusya, İsrail, Amerika, Pakistan, Afganistan, Hindistan, Çin, Libya, Yemen ve İran; mevcut durumda net olarak halen de savaştalar. ABD ve İsrail’e bağlı vasi faşist örgütleri de sayarsak küresel tiranlığın 2050 yılana kadar sürmesi de muhtemel.
İran’da “Yeşil Hareket” başladı. Yüzbinlerce gösterici mevcut yönetime karşı sokağa döküldü. Yeşil hareket olarak adlandırılan olaylar cumhurbaşkanlığı seçimini protesto ile başlasa da kısa sürede farklı bir yöne kaydı. BBC başta olmak üzere diğer medya kuruluşları olayı “laik ve modernist kitlelerin sokağa dökülmesi” olarak adlandırdı (2009).
Arap Baharı başladı. Tunus’ta, Muhammed Buazizi adlı simitçi genç, sabah tezgâhını açtığı sırada zabıta güçleri tarafından engellenir. Despot tavırlara karşı kendini belediye binası önünde yakma eyleminde bulunur. Bu eylem medyaya servis edildiği gibi olaylar başlar. 2010 yılının Aralık ayında başlayan olaylar kısa sürede Tunus’ta devrime dönüştü. Zeynel Abidin ve eşi Leyla ülkeden kaçtı. Yasemin Devrimi meydana geldi. Ardından Yemen sonra Mısır ve Libya. Ukrayna’ya kadar ulaşan olaylarda milyonlarca insan etkilendi ve halen de etkilenmekte.
15 Mart günü Suriye’nin Dera kentinde başlayan gösteriler çatışmaya dönüştü ve halen devam eden Suriye İç Savaşı başlatıldı (2011).
ABD öncülüğünde Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, İsrail, Avrupa ve NATO ülkeleri; ÖSO başta olmak üzere el-Nusra ve diğer selefi örgütleri destekleyerek Esad’ın karşısında yer aldılar. İran, Yemen, Rusya ve Filistin ise mevcut Suriye yönetiminin yanında yer aldılar. Halen de yüzlerce örgütün ve dünya savaşı çıkarabilecek silahların Suriye’ye nasıl girdiği bilinmiyor, araştırılmıyor ve bilanço yazılmıyor. Belki de süper Avrupalı büyük mücahitler bu silahlarla Suriye’den binlerce km uzaklıktaki Alaska’ya bağlı İsrail’e karşı savaşacaklardı!
2013 yılında WikiLeaks’i geride bırakacak sömürgeci vampirin tüm dünyaya karşı ayan beyan bir rezilliği daha ortaya çıktı. Edward Snowden adında bir genç bilinmeyen gizli bir yerden ABD gizli servisine ait yüzlerce belgeyi ortaya çıkardı. Günlerce üst üste demeçler verdi. Yayınlanan belgelere göre Avrupa başta olmak üzere Arab Krallarının aldıkları nefes bile ABD tarafından dinlenmişti. Rusya vatandaşlığı alan bu genç bilgisayar uzmanı halen de aranıyor. İşin ilginç yanı ise tek ama tek bir devlet bile ABD’nin korkusundan, “neden bizi dinledin?” veya “bu uluslararası hukuku çiğneyen bir suçtur” diyerek; tazminat almayı bırakın hukuk yoluna bile başvur(a)madılar. Büyük terörist Obama ise bu yaşanan şeytani alçaklığa “ulusal güvenlik sebebi” diyerek konuyu kapattı.
3 Ağustos 2013’te İran’da Hasan Ruhani seçimleri az bir farkla kazanarak İran İslam Cumhuriyeti’nin 7. cumhurbaşkanı oldu. Kendisi Ruhullah Humeyni’ye uluslararası kamuoyunda “İmam” diyen ilk kişidir.
3 Temmuz günü Mısır’da demokratik seçimlerle gelen Muhammed Mursi’ye darbe yapıldı. İhvan’a karşı oransızca saldırılar gerçekleşti. Binlerce kişi darbeciler tarafından şehit edildi. Darbeyi bizzat ABD’nin açıktan desteğiyle Sisi gerçekleştirdi.
Batı ve NATO ittifakının müthiş desteğiyle IŞİD terör örgütü kuruldu. İlk hedefleri, Suriye ve Irak’ta Şii camilerini hedef almaktı. Hatırlayanlar bilir; BM konseyinde eski Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Kirchner, Obama’nın suratına direkt “IŞİD’i siz kurdunuz ve raydan çıktı. Şimdi de kontrol edemiyorsunuz” demişti.
PKK, Suriye’nin Kuzeyini işgal etti (2016). Diğer örgütler gibi en büyük açık destek İsrail ve ABD’den geldi.
Batı ittifakı Kasım Süleymani'ye suikast için ortak hareket etmeye başladı. Çünkü bu adam sadece terörizme büyük zayiatlardan ziyade Batı ittifakının ekonomisine de zarar veriyordu. Binlerce yabancı muhalifi Suriye’de besleyen Batı ittifakı burada netice alamadıkça adeta kuduruyordu. Batı ittifakı hızını alamayarak onlarca örgüt binlerce yabancı terörist Suriye’ye soktu. Maaşlarını dolar cinsinden alan bu küçük şeytan örgütler Moğolları aratmayacak katliamlarla tarihe geçtiler.
Tarihler Ocak 2020’yi gösterdiğinde Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi Mühendis, Irak’ta şehit edildi. Çok ilginçtir ki suikastı sömürgeci ABD ve NATO’nun yapmasına rağmen nedense Türkiye’deki iktidar yanlısı kişiler başta olmak üzere Suriye’deki örgütlerde büyük bir bayram havası vardı.
15 Eylül 2020 yılında adına Abraham (İbrahim) Antlaşmaları denilen; esasında Amerika ve Batı ittifakının tasmalı sözde Müslüman ülke liderleriyle İsrail’i yakınlaştırma projesi başlatıldı.
Aynı sene İran’ın en önemli bilim adamı denilebilecek Muhsin Fahrizade şehit edildi.
İbrahim Reisi, İran İslam Cumhuriyeti’nin 8. cumhurbaşkanı seçildi (2021).
Filistin ve HAMAS’a destek son hız devam ediyordu. Herkesin malumu olduğu üzere HAMAS direnişinin elindeki el bombaları dahi İran yapımıydı ve halen de vampir Siyonist terörizme karşı kullanılan bu lojistik takımlar Kasım Süleymani’nin eseriydi.
Doğu’da bu gelişmeler yaşanırken birden bütün dünyanın dengesini bozan bir olay yaşandı. Rusya, 2014’te Kırım’ı ilhak ederek ilk adımı attığı Ukrayna savaşını 2022’de yeniden başlattı. Savaş halen devam ediyor.
İran’da Mahsa Amini’nin muallak bir şekilde ölmesi üzerine protestolar başladı. Nedense aynı olayın yüzlercesi aynı bölgede daha beter yaşanmasına rağmen ihale yine İran’a kaldı. Fakat ilginçtir ki protestoların ilk gününde başta ABD ve İsrail olmak üzere Batı medyası iştahla peş peşe rejim değişikliği istedi. Hele Türkiye’deki seküler kesim resmen çılgına döndü. Fakat bu gösteriler de diğerleri gibi hepsinin kursağında kaldı. Hatta bir ara Kanal D, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı seferberlik çağrısının protesto gösterilerini verdikten iki dakika sonra İran’daki protestolara da aynı görseli haber olarak kullandı (2022).
Ve tarih 7 Ekim 2023… Bir sabahın şafağında Filistin’in devrimci çocukları büyük bir tufan hareketi başlattılar. İsrail ve Amerika’nın tasması haline gelen sözde Müslüman ülkelerin gözüne baka baka bunu başardılar. Bu rezillik tarih boyunca onların sırtında kalacak ve de nesiller boyunca bu satılmışlıkları iğrenç bir biçimde anılacak.
13 Nisan 2024’ü tarihinde İran İslam Cumhuriyeti füzeleri Kudüs’ü selâmlayarak Tel-Aviv’e düştü. Koca İslam dünyasında HAMAS, Yemen, Hizbullah ve İran’dan başka direniş gücü kalmadı. Ayrıca Batı ittifakı patronları, Amerikalı Müslüman ülke liderlerimize, İsrail’le kesintisiz ve hızlı ticaret emri verdi. Şu satırları yazmadan yaklaşık 3 ay önce anca Dışişleri Bakanı İsrail’le ticaretin tamamen son bulduğunu dile getirdi.
19 Mayıs 2024’te Azerbaycan’dan havalanan İbrahim Reisi’yi taşıyan helikopter hava muhalefetinden dolayı düşünce kendisi ve yanındakilerle beraber şehit oldular.
Ve bir 13 Temmuz günü “Misafir” adlı hayalet adam büyük önder Muhammed Daif şehit edildi. Bir 31 Temmuz sabahı İsmail Haniyye, İran’da kaldığı evde şehit edildi. Tarihler 27 Eylül 2024’ü gösterdiğinde sadece Lübnan’da değil İslam dünyasında İsrail’i dize getiren lider olarak tarihe geçen Seyyid Hasan Nasrallah şehit edildi. 16 Ekim günü de siperden sipere koşan önder Yahya Sinvar şehit edildi. Aynı ay içinde Hasan Nasrallah’ın yerine geçen Haşim Safiyüddin şehit edildi.
1 Ekim tarihinde İran füzeleri ikinci defa Kudüs’ü selamlayarak İsrail’in kafasına indi. Bu sırada çok ilginç bir olay yaşandı. İran’a ait bazı füzeler, İsrail’e düşmeden Ürdün tarafından engellendi. Ayrıca Türkiye’de bulunan İncirlik ve Kürecik üsleri de İsrail’e sınırsız ve akıl almaz istihbarat ve iletişim desteği sağladı. Vermeye de devam ediyor. Bu sırada batılı medya ve şebekesi, İsrail’in kayıplarını ve hasarını vermemek için milyonlarca doları, iletişim ve sansür ağına harcamaktan geri durmadı.
8 Aralık 2024’te İsrail ve Amerika’nın başını çektiği Batı ittifakı Suriye’ye müdahale etti. İsrail ve destekçisi sömürgeci ABD’nin Filistin’e destek veren ülkeleri hedef almasını fırsat bilen Siyonist mücahitler ve İsrail ortağı ülkeler, NATO’nun ikinci evi İdlib’ten başlayarak Şam’a doğru ilerlediler. Beşşar Esad ailesi ile beraber Rusya’ya gitti. Aynı gün İsrail, Suriye’den toprak aldı. Ve bu yeni Suriye yönetiminin bırakın umurunda olmasını; ilerleyen günlerde İsrail’e yalvar yakar tekliflerde bulunacaktı. Bulunmaya da devem ediyor. Öte yandan ülkeyi tamamen Batı’ya peşkeş çekmiş durumdalar. İsrail adına Filistin ve Lübnan’a giden direniş silahlarını engelleme işine bile giriştiler. Hatta şu satırları yazarken ABD Suriye’de üs kurmaya başladı. Hatta ve hatta Trump, Suriye’nin yeni liderine son görüşmede “sen harika birisin. ABD sana yardım edecek” dedi. Tüm bunlar ortadayken bu yer değiştirmeye “devrim” dediler. Düşünseniz de başta Avrupa sonra Amerika ve İsrail’in, yeni yönetim sayesinde Suriye’de cirit attığı bir devrim. Şaka bile o kadar izahlı değildi.
Tarihler 13 Haziran 2025’i gösterdiğinde başta dünyanın haydut devleti ABD ve onun tasmalı müttefiklerinin istihbarat ve lojistik yardımlarıyla İran’a saldırılar gerçekleştirdi. Devrim muhafızları ve mühendislerinden 15 tane şehit verildi. Sivil halka saldırılar gerçekleşti. Bütün dünya medyasında İran’ı alaya alan ve söven paylaşımlar yapıldı. Hatta açıkça belirtmek gerekirse; İslam dünyasından bazı guruplar ve ülkeler, Amerika ve İsrail’den daha çok sevindi bu işe. Daha da ilginci de İran’ı vurmaları için birkaç ülke hariç tamamı İsrail’in safında sıraya girdi. Herkes İran’ın yıkıldığını ve artık bir şey yapamayacağını yazıp yazıp manşete vurdu.
Fakat…
12 Gün Savaşı’nda İran İslam Cumhuriyeti 24 Haziran sabahına kadar aralıksız şekilde deyim yerindeyse Siyonist kaleyi füzelerle yerle bir etti. Öyle ki az bir zaman önce İran’a dudak altından gülen tasmalı ülkeler olayın şokundan İran’ın son füzesinde kendilerine geldiler. Hatta tarihe alçaklık olarak geçecek bir olay daha yaşandı: büyük şeytanın lideri başkan sarı kuduz köpek, kendilerine bağlı müttefik ülkeleri İran’ı durdurmaya çağırıyordu. Fakat olayın boyutu o kadar ileriye gitmişti ki başta Azerbaycan ve Ürdün gibi ülkelerde başkanlık ofislerinin kameraları dahi korkudan kapalı hale geldi. İsrail’de bakanlar halkın içinde birbirlerine girdiler. Bu azgın faşistlerden bir tanesi “füzelerin o kadar etki edeceğini nerden bilebilirdik” diyordu.
24 Haziran’da İran ile vampir terörist şebeke arasında ateşkes duyuruldu (2025).
Pürdikkat 12 Gün savaşlarının ardından özellikle sadece liberal, batılı ve İran’la husumeti olan basın ve yayın organlarının attığı başlıklara bakarsanız deyim yerindeyse kulağınıza “tüh yine olmadı” sesini işitirsiniz. Sarı şeytan ve vampir terörist çetenin başbakanı, İran’da rejim değişikliği için uluslararası basın yayın organlarından manşet manşet yayın istiyordu. Başta İsrail yanlısı Kürtler ve Azerbaycan-İsrail kırması faşist çifte vatandaşlık alan İsrail’deki Türkiye vatandaşı askerlerin, sosyal medyada akıl almaz propagandalarına da kamuoyu şahit oldu. Ayrıca İran, halen de Amerika ve İsrail’in öne sürdüğü Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun dayatmalarını ısrarla kabul etmiyor.
* * *
Sonuç Yerine
Hiç kuşkusuz İran İslam Devrimi’ne giden süreçte, olayı anlamaya nereden ve hangi tarihi esas alarak başlarsak başlayalım, Şiiliğin kültürün ruhuna sinmiş protest yapısı, özgürlükçü arayışların her türüne damgasını vurmuş gibidir. İçinde yaşadığımız zaman diliminde Caferi (İsnaaşeriyye) Şiiliğinin resmi mezhep olduğu tek ülke İran’dır. Aslında varlığını muhalif olmaya ve protest karakterine borçlu olduğunu bildiğimiz Şiiliğin, küreselleşmenin asit gibi her şeyi erittiği, katı olan her şeyin buharlaşmaya başladığı bir zaman diliminde, iktidarla olan sınavını başarıp, yeni bir form kazanarak varlığını nasıl idame ettireceği doğrusu merak konusudur. 34 yıllık iktidar süreci, “Velayet-i Fakih” nazariyesi sayesinde Şii âlimlerin siyasi sistemin en tepe noktasında “Rehber” olarak yer almak suretiyle toplumsal hayatın akışında belirleyici olmasını sağlamıştır. Ancak “Velayet-i Fakih” nazariyesinin kendisi de geleneksel Şiiliğin akışında ciddi bir kırılma noktasıdır. Şiilik ve İran gerçekten çetin bir sınavdan geçmektedir.
Aslında bu sınav, Türkiye de dâhil bütün ülkelerin, hatta bütün Müslümanların sınavıdır. İslam’dan vazgeçmek, bu topraklarda yaşayanlar için, Müslüman olmasalar bile, mümkün olabilecek bir husus değildir. Ancak şimdiki mevcut anlaşılma biçimi ile İslam, ciddi olarak sorunları derinleştirmektedir. Sanıyorum tek çıkış yolu, Kur’an’ın kurucu ilkelerini esas alarak, Müslümanların 14 asrı aşan tecrübe ve birikimlerini eleştiri süzgecinden geçirerek, insanlığın geldiği noktayı doğru okuyarak, evrensel boyutu yüksek bir İslam anlayışı üretmek… Aklı yeniden keşfedip etkin kullanmaksızın, bilgiye açık olmaksızın bunu başarmak elbette mümkün olmaz. Eğer İslam’ın yüksek evrensel değerlerine bütün insanlığın muhtaç olduğunu düşünürsek, daha sağlıklı bir İslam anlayışının da, bilginin gücüne sahip olup değer üreterek yeni bir medeniyet hamlesi başlatmanın da imkânsız olmadığını fark edebiliriz. Yapılacak iş, yaşadıklarımızdan gerekli dersleri çıkartarak ölülerin egemenliğinden kurtulmak, yüzümüzü geleceğe çevirmek ve kendi geleceğimizi inşa etmek için harekete geçmektir. Bütün bunların gerçekleşebilmesi, Müslümanların öncelikle İslam’ı adalet ve özgürlük üzerinden yeniden okumalarına bağlıdır. Müslümanların, din-birey, din-toplum, din-siyaset, din-devlet ilişkisini teorik açıdan rasyonel bir zemine oturtmak; demokrasi, insan hakları gibi yüksek evrensel değerlerle barışmak ve dini siyasetin meşrulaştırıcı bir aracı olmaktan çıkartmak gibi bir sorumlulukla karşı karşıya olduklarını söylemek mümkün görünmektedir (Onat, 2013, 249).
20 ve 21. Yüzyıla atılmış belki de en büyük kazık en çarpıcı yalan milliyetçilik kavramıdır. Teoride de izahatı da şuymuş: ‘’milliyetçilik, ırkçılık değil aksine kendi milletini sevmek ve diğer milletlere karşı saygılı olmaktır. Tarih boyunca komşu devletlerin milletleriyle beraber vatan topraklarında barış içinde yaşamaktır. Diğer milletlerle beraber insanlık ilerleyişine katkı sağlamaktır’’ vs. gibisinden palavralar. Kesinlikle büyük bir palavradır milliyetçilik. Kendi siyasal sömürü ve icraatlarına, basın propagandasını karıştırarak; başka ülkede karışıklık çıktığı an, NATO’sundan İngiltere’sine bunların eteği altında savaşa katılıp pay kapmaktan başka bir şey olmadığı da anlaşıldı. Bu olayı hatırlayınız: I. Bayezid’in Marmara’dan Ege’ye kadar gerek zorla gerekse de düğün hediyesi adı altında hegemonyasına aldığı beylik topraklarının stratejik ve sosyal durumunu, Timur bir şekilde nasıl öğrendiyse; Bayezid sonrası, hemen hepsine kendi topraklarını vaat etti. Ve gerçekten de Osmanlı yönetimi savaşı kaybetti ve padişahını yitirdi. Beylikler topraklarına tekrardan kavuştu. Osmanlı devleti siyasi olarak çöktü. Ta ki I. Mehmet Han’a kadar. Yani fetret döneminin sonunda başlayan ikinci devre kadar. Aynı dine ve kimliğe mensup hanedanlar kendi aralarında anlaşamayınca çok uzaklardan bir emperyalist gelip en büyüğünü yıkar diğerlerinin ağzına da bir tutam bal çalıp gider. Sonra kendisi çekilir ve sonu gelmez kaoslar başlar. Daha iyi anlaşılması için; İngiltere ve sömürgeci ABD sayesinde bütün bir Asya’da barışık ve müttefik iki devlet veya halk bulamamak diyebilir miyiz?
Acaba ne değişti dünden bugüne? Bu çağda hangi ülke hangi ülkeden razı? Hangi sınır ülkesinde kavga yok? En son sarı şeytan çıkıp dünyanın gözü önünde Kanada’dan toprak istemedi mi? Suriye’de ne vardı da bütün dünya en gelişmiş silahlarını oralarda denedi? Üzerine eroinman, hırsız, kaçakçı ve de sakallı kişilere mücahit dedik. Aynı mücahitler İsrail’le savaşmayı geçin İsrail’den yalvar yakar silah dilendiler. Bana sorarsanız son 30 yılda dünyada olanların müsebbibini, bu sene düzenlenen NATO zirvesinde, sarı şeytanın ‘’pamuk eller cebe’’ demesiyle ceplerini tam takır boşaltan kişilerdir. Sadece dünyaya dişleriyle sırıtıp milliyetçilik satan ‘’şarlatanların medeniyeti’’dir modern dünya. Hepimizi öldürmeye yeminli iktidar sadistleri. Bir taht için 1 milyar insanı öldürebilecek ulusal idari kurumlar.
Tablo çok iç açıcı müreffeh değil mi? Kimse kimseye düşman değil. Kimse komşusunun duvarına bevl etmiyor. Birbirini seven halklar değil mi? Sözü uzatmadan. Asya halkları ve devletleri; her gün beş defa insanlık ve demokrasi deresinde yıkanıyor. İçlerinde İran diye bir ülke var hiç rahat durmuyor. Kıtalar ötesi ülkeleri işgal ediyor. Başka milletlere trilyon dolarlık yaptırımlar uyguluyor. Hatta bu İran, en son NATO’dan silah alıp ardından İsrail’e demir-çelik gönderip ve de Azerbaycan petrolünü de kendi ülkesinden İsrail’e ihraç ediyordu. Filistin’den o kadar nefret ediyor ki bütün güzel halklar Filistin’deki direnişçilere silah verirken sadece o vermiyordu! Yani sizler olaya bu özelliklere sahip olan İran’ı düzeltmeye bakınız!
Yukarıda bir yüz yıl boyunca bu kadar badire yaşayan sadece birkaç ülke vardır diyebiliriz. Ülkemizde İran’a düşmanlık ve hasımlık en kolay işlerden biridir. Yüz yıldır ABD hegemonyasından kurtulamayıp onun gölgesinde bir yerlere kanca atmaya çalışan ve de on yılda bir darbe ve siyasi hezeyanlarla yaşayan ülkeler, kendi kirli çamaşırlarına bakmayacak gibi görünüyor. Bu gibi ülkeler iktidarı kaybetme hırsıyla bütün bir dünyayı aleve vermekten çekinmezler. Kaldı ki İran’da bir cam kırıldığında medyasından propagandist şeflerine kadar manşet üzerine manşet atıp rejim değişikliği arzulayanlar, kendilerine sorulduğunda; hiçbir ülkenin bir karış toprağında gözümüz yok derler. En nihayetinde şunu diyebiliriz: bizler bu ülkeye karşı içimizdeki taassup ve otoriter kıskançlığını atmadıkça birbirimizi aklıselim olarak tanımayacağız. Aynı kavramlar İran için de geçerli olduğu gibi, umarız ki en acil şekilde Müslüman ülkelere ve de bütün dünya halklarına yakın zamanda gerçekçi adil bir hukuk nasip olur.
* * *
Birkaç Canlı Taş
֍ İlginçtir ki İran’dan terörist rejime gönderilen füzeler geceyi aydınlatırken, muhafazakâr yazar ve gazeteler “Hayır bu savaşı İran değil biz veriyoruz”, “İsrail’i durduracak olan Ehli sünnet ve’l cemaattir. Buradan tekrarlıyoruz: bu savaşı Türkiye kazanacak”, “Ve işte İran’daki Türkler, İsrail’i vuruyor” gibisinden acayip açıklamalarla yetinmedikleri gibi; sanal medyada yüzlerce edit yapıldı. Füzelere Türkiye, Osmanlı; hatta ve hatta ülkücü bıyığı podcastı bile yapıldı. Olayın ciddiyetine inersek Cumhuriyet kurulduğu günden bu yana Türkiye tarafından öldürülen tek bir İsrail veya Amerika askerinin belgesi veya haberi yoktur. Bu kıskançlık ve düşmanlık 21. yüzyıla geçmezse tarih yanlış yapar diye düşünebiliriz.
֍ Little Big Men (1970) adlı Western filminde tarihe not düşecek bir sahne vardı: Kızılderililer, yine emperyalist işgalci Amerikalılarla savaşırken, ordunun içinde Amerika’nın köle olarak Afrika’dan getirdiği zenciler, bir anda ileri atak yaparak kendilerine saldırdı. Bunun üzerine hayrete düşen Kızılderililerin büyük şefi yanındaki askere “Şu beyaz adam bizimle savaşıyor anlıyorum da fakat bu siyah-beyaz adama ne oluyor? Ona ne yaptık? O bizden ne istiyor?” … Derhal size birkaç ay önce Yemen’den İsrail’i vurmak için ateşlenen füzelerin, Suud yönetimi tarafından Medine semalarında durdurulduğu olayı hatırlatayım. İsrail’i biliyoruz da fakat ona sadakatle köpeklik yapan Amerika’nın kapısında para ve statü için ağlayan sözde Müslüman ülke liderleri Gazze’den ne istiyordu? Bırakında bu iki şeytan Gazze’yi yağmalasın. Kabul edilir. Çünkü gerçek düşman. İyi de “Amerikalı-Siyonist Müslüman!” Gazze’den ne istiyordu?
֍ İran’da şu sıralar müthiş derecede su krizi meydana gelmiş durumda. İlginç olan şu ki; buna da tepki veriliyor sanal mecralarda. İyi de Türkiye’nin en önemli beş kenti birkaç yıla kalmaz barajlarını tamamen tüketecek. Bir damla su kalmadı barajlarda. Herhalde kentlerimiz susuzluktan can çekişirken sebebini umarım İran’da aramayız. Az önce dediğimiz gibi en kolay ve rahat işlerden biri hapşırınca İran’a sallamak.
֍ Ayetullah Humeyni için sık sık kullanılan “Fransa uçağı ile geldi” açıklamasının ne derecede sakat olduğunu izah edelim: Ayetullah Humeyni geldiği vakit Şah ülkeden kaçmasına rağmen, halen resmi evraklarda ve devlet dairelerinde geçerliliği vardı. Öte yandan Şah’ın Meclisi devam ediyor ve ordu da ona bağlıydı. Siyasi anlaşma üzerine Humeyni, Paris’ten İran’a döndü. Bu şartlarda Şah veya ordu, Humeyni’yi İran uçağıyla neden getirsin ki? Elbette Paris’ten Fransa uçağı ile gelecekti. Milyonlarca insan Tahran’ı ve Havalimanını kuşattı. Bu yığınları kırmaya devletin güvenlik güçleri bir yana başka güçler de yetmedi. Cenazesinde 10 milyondan fazla insan bulunuyordu. Cenaze törenindeki kalabalık halen de dünyanın en zirvesinde.
֍ Kısa zaman önce Kürd hareketine yakın bir gazete, İran’da bir kadına tecavüzün ardından mahkeme tarafından idam kararı verilip infazın gerçekleştiğini aktardı. Haberin ilk paragraf özeti bu şekildeydi. Ardından son paragrafta ise uluslararası hukuk vs. raporlarına göre İran’da idam cezaları artmış da sayılar endişe vericiymiş. Herhalde dünyada tecavüzün cezasını referanduma götürseler, sanki bu gazete harici herkes idam için evet oyu kullanır.
֍ Yine yakın zamanda İran’a seyahat eden bir gazeteci oradaki izlenimleri aktarırken “örtü devrimi” diye bir haber yayınladı. Çağdaş kadınların zafer kazandığını ardından yakın zamanda yaşanan olayları dile getirip durdu. Zaten ideolojik ve yüksek cehaletin kol gezdiği ülkemizde kimse Rıza Şah’ın çarşafı yasaklayıp zorla açmasını dile getirmez. Kaldı ki İran devrimini örtü ve İslami kaideler üzerine tamamladı. Halkın %90’dan fazlası İslam Anayasası’nı kabul etti. Sonuçta o ülkenin anayasası. Örnek olarak ülkemizde yarın İran gibi örtü zorunluluğu geldiği takdirde herkes uymak zorunda kalacak. Nasıl ki parmak izini ve suratınızı devlet aygıtına verdiyseniz; bunu da yapmak zorundasınız demektir. İnsanlığımızın, devletin resmi daire ve kurumlarında bir bit kadar değeri olmayıp sadece makinenin verdiği sayıdan ibaret olduğunu da kabul edelim. Hal böyle olunca neden İran’a tepki verelim ki? Bence ilk taşı günahsız olanlarımız atsın.