.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Geçimini Temin Hususunda Kur’an’ın Risaleti
Ruh, gayb âlemindendir, beden ise şehadet (mülk) âlemine aittir. Asalet ise, münezzeh olan Allah’ın feyzine aracı olan ve şahadet âleminin feyizlenenlerini nasiplendiren gayp âlemine aittir. Bu esas üzere en önemlisi inanç olan ruhun sıfatları, asalete sahiptir. Maddi, mali ve iktisadi sorunların ipoteğinde olan bedenin ihtiyaçlarını temin etmek ise fer’i bir husustur. Gerçi Kur’an kültüründe iktisat, üst yapıya aittir; alt yapıya değil. Lakin İslam, asla fer’i ve üst yapıya ait konular hususunda da duyarsız davranmamıştır.
* * *
Malın bir Araç Olması
Mal ve insan ruhunun hakikatinden ayrı olan her şey insanın kemali sayılmamaktadır. Aksine insanın doğal ihtiyaçlarını giderme vesilesidir. Bu araçları temin etmek, sıkıntısız mümkün olmadığı için de insanın tabiatının içinde –fıtratının içinde değil- makul bir ölçüde sahiplik lezzeti ve iç çekiş mevcuttur. Bu vesileyle mal elde etmenin sıkıntısına katlanılmaktadır. Bir vesile olmaktan öte mal sevmek ve ihtiyaçları gidermekten daha fazla mal toplamak kınanmıştır. Gerçi üretime önem vermek de, başkalarının refahını temin etmek, dayanılmaz enflasyon yükünü hafifletmek ve toplumun fakirliğini gidermek açısından beğenilmiştir.
Kur’an-ı Kerim, mal toplama sevgisini, ruh sıkıntısı olarak kabul etmiş ve de kınamıştır. “Malı da ‘bir yığma tutkusu ve hırsıyla’ seviyorsunuz”[1] Elbette “Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır.”[2] ayetlerinde mal, hayır olarak anılmışsa da evvela “hayır” sıfatı mala aittir, mal sevgisine aittir. İkinci olarak bu ayetten asla mal sevgisi istifade edilmemektedir. Bu ayette malı seven kimsenin ifadesiyle mal hayır olarak anılmıştır. Aksi takdirde ayetin akışı da münezzeh olan Allah’a karşı nankör davranan insanı kınama yönündedir.
“Hiç şüphesiz insan, Rabbine karşı nankördür. Ve gerçekten, kendisi de buna şahittir. Muhakkak o, mal sevgisinden dolayı (bencil ve cimri tutumundan) çok katıdır.”[3]
Aynı şekilde malı hayır olarak adlandıran vasiyet ayeti de “geleneklere uygun biçimde”[4] dünyevi hayattaki varlığının zarureti gereğincedir ve bu durumda hayır olarak adlandırılmıştır. Hiç kimseye de bağlı değildir.
* * *
Zenginliğin Kemal Olmayışı
İslami ekonomide servet sahibi olmak, bir kemal sayılmamaktadır. Dolayısıyla mala sahip olan bir kimse kâmil olmadığı gibi, malı olmayan bir kimse de nakıs ve eksik değildir. Müminlerin Emiri Hz. Ali b. Ebi Talib (namaz kılanların en üstün selam ve rahmet dilekleri üzerine olsun) servet konusunu yorumlama hususunda Nebi-i Ekrem (s.a.a) , Musa-i Kelim (a.s) , cennet ehlinin karîsi[5] Davud (a.s) ve İsa Mesih gibi peygamberlerin ihtiyaç içinde olduğunu ve sade yaşadığını nakletmekte ve daha sonra şöyle buyurmaktadır: “Bakan kimse aklederek baksın; Allah Muhammed’i böyle yaşamakla alçalttı mı, yoksa ikram edip yüceltti mi? ! Alçalttı diyen, yüce Allah’a andolsun büyük iftira eder, yalan söyler. İkram edip yüceltti diyen de bilsin ki Allah ondan gayrisine dünyayı vermekle alçaltmış, dergâhına en yakın olanlardan da dünyayı uzak tutmuştur.”[6]
* * *
Kanaatin Hayati Rolü
İslam’ın ilk yıllarında İslam askerlerinin zafere ermesinin şüphesiz bir takım sebepleri vardı ki onlardan biri de geçim hususunda kanaat etmeleriydi. Nitekim Ensar’dan fedakâr ve muhacir bir grup olan Suffe ashabı bunun en açık örneğidir. Müslümanların kafirlerle savaşının nihai yorumu; Kevser’in mal ve evlat çokluğu ile övünmeye galibiyeti, fedakarlığın seçip benimsemeye üstünlüğü, zühdün altın biriktirmeye ve basit hayatın kompleks hayata tercihi ve özetle Kelimetullah’ın diğer kelimelere karşı üstünlüğüdür.
* * *
Adaletin Önemi
İslam ekonomisinin genel hatlarını adalet betimlemektedir ki bütün dini hatların da betimleyicisi konumundadır. Bu açıdan mal toplama sevgisine müptela olanların ifratını azaltmaktadır ki çok yemekten dolayı basan ağırlıktan, oburluktan, israftan, zayi etmekten, tuğyandan, cimrilik ve tamahkârlıktan kurtulabilsin.
Aynı şekilde ekonomik fikirlik içinde çırpınan kimselerin de tefritini azaltmaktadır ki açlık, zorluk, fakirlik, çıplaklık, zillet ve dilenciliğe müptela olmasınlar. “Ta ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın.” [7] ayetindeki tümel kanununun nüzulü, herkesten, özellikle de gerçek alimlerden, dini tanıyan kimselerden, dindarlardan, sorumlu müfessirlerden ve zahit fakihlerden; zenginlerin ve fakirlerin eşitsizliği ile mal biriktirenlerin inançsızlığı karşısında ve mahrumların kötü durumu muvacehesinde asla susmamalarını istemiştir. Onlardan bu duruma karşı kıyam ederek genel kamuoyuna ait malların bütün insanlar arasında cereyan etmesini sağlamalarını istemiştir. Bu kamuoyuna ait mallar hakiki veya hukuki özel şahıslar nezdinde cereyan etmekle kalmamalıdır. “Evet, tohumu yarana ve insanı yaratana and olsun ki eğer bu topluluk biat için toplanmasaydı, yardımcıların varlığıyla hüccet ikame edilmeseydi ve Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumların açlıktan kırılmasına (mani olması) hususunda âlimlerden söz almasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atar, terk ederdim. Hilafetin sonunu ilk kâsesiyle suvarırdım (Daha önce peşinde koşmadığım gibi şimdi de peşinde koşmaz, onu hemen terk ederdim. ) “[8] Bu açıdan da anlaşıldığı üzere herkes ekonomik adaleti düzenlemek hususunda sorumlu konumdadır. Hem rehberlik ve velayet-i emr kisvesi altında görev yapabilen kimse, hem rehberlik gücüne sahip olmayıp sadece kendi kendine yettiği için Müslümanların velayetinin kendisinden düştüğü kimseler kendi görevini yapabilir.
* * *
Fakirlik ve Zenginlikle İmtihan Edilme
Şüphesiz hem zenginlik hem de fakirlik ilahi birer imtihandır. Hiç birisi insanın yücelik veya düşüklük sebebi değildir. Fecr suresinin ayetlerinden bu gerçek açık bir şekilde anlaşılmaktadır.
“Rabbin denemek için bir insana iyilik edip, nimet verdiği zaman o: “Rabbim beni şerefli kıldı” der. Fakat onu sınamak için rızkını daraltıp bir ölçüye göre verdiği zaman: “Rabbim bana hor baktı” der. Hayır…” [9]
Nitekim zengin olmaya müptela olan insanın batıl düşünceleri mala karşı aşırı bir sevgi duymasına neden olmaktadır. Bu kimse fakirleri yedirme ve koruma hususunda da görevini yerine getirmez. Buna ne şevk duyar ve ne de diğerlerini teşvik eder. Bu surenin diğer ayetlerinde de bu gerçek yer almıştır.
Söylemek gerekir ki malın önemi hususunda söylenen gerçekler sadece niteliksel boyuta sahiptir; emirsel boyuta değil. Nitekim ekonomik fakirlik tehlikesi hakkında varolan ifadeler de niteliksel bir cihete sahiptir; emirsel bir cihete değil. Örneğin Peygamber-i Ekrem’den (s.a.a) ekonomik fakirlik tehlikesi hakkında şöyle buyurduğu nakledilmiştir:
“Bizler için ekmekte bereket karar kıl. Bizimle ekmeğin arasını ayırma. Zira ekmek olmadığı takdirde ne namaz kılabilir, ne oruç tutabilir ne de rabbimizin farzlarını eda edebiliriz.” [10]
Bu rivayet de sadece olayın doğal tesirleri boyutunu ifade etmektedir; emirsel boyutunu değil. Nitekim sıradan insanların tahammül miktarını ifade etmektedir. Yoksa hem asr- ı saadette hem de günümüzde ilahi şahıslardan muvahhit kimseler fakirliğin bütün şiddetlerine tahammül ederek gerçek İslam’a yardım etmişler ve saldırgan düşmanları İslam vatanının sınırlarından def ederek Allah’ın yardımıyla Kur’an ve İtret’in varlığını yabancıların zararından korumuşlardır.
* * *
Sonuç
Sonuç olarak Kur’an’a önem vermek hudutları ikame etmek, sınırları korumak ve ilahi kanunları icra etmenin önemi hususunda birkaç hadis nakletmek ve böylece Kur’an’la haşir olmak ve Kur’an’la birlik oluşturmak için bir çaba göstermek istiyoruz.
Hz. Ali (a.s) bu hususlarda şöyle buyurmuştur:
1- “Kur’an’ı öğrenin, çünkü o sözlerin en güzelidir. Onda anlayışınızı derinleştirip kavrayışınızı genişletin. Çünkü o gönüllerin baharıdır. Nuruyla şifa bulun, zira o göğüslerin şifasıdır. Onu en güzel okuyuşla okuyun. Çünkü o kıssaların en faydalısıdır” [11]
2- Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kur’an’ı ihya etmek ona topluca sarılmaktır. Onu öldürmek ise ondan uzaklaşmaktır.” [12]
3- Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Sarılıp tutanı koruyan ve asılanı kurtaran Allah’ın kitabına sarılın.” [13]
4- Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kur’an’la oturup kalkan kimse bir artma ve bir de eksilme ile kalkar: Hidayetinde artma, körlüğünde eksilme olur. Kur’an’a uyduktan sonra yoksulluk, Kur’an’a uymadan önce de zenginlik gelmeyeceğini bilin.”[14]
5- Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Kur’an’la oturup kalkan kimse bir artma ve bir de eksilme ile kalkar: Hidayetinde artma, körlüğünde eksilme olur. Kur’an’a uyduktan sonra yoksulluk, Kur’an’a uymadan önce de zenginlik gelmeyeceğini bilin.” [15]
6- Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Allah için, Allah için Kur’an’a uyun; onunla amel etmede başkası sizden önde olmasın.” [16]
7- Hakeza Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Evladın baba üzerindeki hakkı ise ona güzel isim vermesi, onu güzel terbiye etmesi ve ona Kur’an’ı öğretmesidir.” [17]
Geçmiş konuların geneli bu hadislerin kısa bir açıklaması sayıldığı için bunları burada yeniden açıklamaktan sakınıyoruz. Diğer alevi (a.s) konular nebevi marifetlere bağlı olduğu gibi Hz. Ali’nin (a.s) bu bölümdeki tavsiyeleri de Resul-i Ekrem’in (s.a.a) güzel sünnetine bağlıdır ki nitekim Peygamber’in (s.a.a) buyurduğu gibi Kur’an âlimleri ve hafızları hem hayatlarında hem de ölümlerinde diğerlerine oranla bir üstünlüğe sahiptirler. Zira Resul-i Ekrem (s.a.a) Yemen’e bir heyet göndermek istediği zaman da aralarında en genç olanlarını emir olarak tayin etmiş ve kendisine bu konuda soru soran bir şahsa şöyle buyurmuştur: “Bu Kur’an kârisidir.”[18] Hakeza Resul-i Ekrem (s.a.a) Uhud şehitlerin defin ederken de şöyle buyurmuştur: “Kur’an hususunda diğerlerinden daha kapsamlı olanları diğerlerinden önce mezara koyunuz.”
Bu marifetler ışığında İmam Zeyn’ul Abidin’in (a.s) neden şöyle buyurduğu anlaşılmaktadır: “Doğu ve batı arasında olanlar ölse dahi Kur’an benimle olduktan sonra asla dehşete kapılmam.”[19] Yani yeryüzündeki bütün insanlar zahiri bir ölümle veya batıni bir ölüm ve küfürle ölseler ve insani makul hayatlarını dahi terk etseler, ben asla korkuya kapılmam. Elbette hidayet metni olan Kur’an benimle olduğu taktirde asla endişeye düşmem. Zira dehşete kapılmak yolunu kaybetme sebebiyledir. Yol adamı ise asla korkmaz, aksine sürekli olarak yolunu kat etmekle meşgul olur.
- - - - - - - - - - - - - - - - -
[1] Fecr suresi, 20. ayet
[2] Adiyat suresi, 8. ayet
[3] Adiyat suresi, 6- 8. ayetler
[4] Bakara suresi, 180. ayet
[5] Okuyucu. Okuyan. Kur’an’ı tecvide göre okuyan.
[6] Nehc’ül Belağa, 161. hutbe
[7] Haşr suresi, 7. ayet
[8] Nehc’ul Belağa, 3. hutbe
[9] Fecr suresi, 15- 17. ayetler
[10] Furug-i Kâfi, Kutab’ul Meişet, Bab’ul İstiğanet fi’d- Dünya ale’l Ahiret
[11] Nehc’ul Belağa, 110. hutbe
[12] Nehc’ul Belağa, 127. hutbe
[13] a. g. e, 156. hutbe
[14] a. g. e, 176. hutbe
[15] a. g. e, 176. hutbe
[16] a. g. e, 47. mektup
[17] Nehc’ul Belağa, 399. hikmet
[18] Kenz’ul Ummal
[19] Usul-i Kafi, c. 2, s. 602