.
.
Anadolu'da Şiiliğin Safevî Öncesi Varlığı
Ali Rıza Akbulut
Özet
Safevî öncesi Anadolu'da Şiiliğin varlığı meselesi çeşitli araştırmacılar tarafından incelenmiş ve bu soruya farklı düzeylerde yanıtlar aranmıştır. Buna rağmen ana akım akademik literatürde, Safevîlerden önce Anadolu topraklarında Şiiliğin herhangi bir etkisinden söz etmenin mümkün olmadığı yönündeki görüş hâkimdir. Oysa Anadolu coğrafyası, dünyada Şia'nın çoğunlukta olduğu dört ülkeden üçüyle (Azerbaycan, İran ve Irak) kara sınırına sahiptir. Dolayısıyla bu coğrafyada da Şiiliğin köklü bir tarihsel geçmişinin bulunması tabiidir.
Şiiliğin tarihsel varlığına dair temel kriterler belirlendiği takdirde, bu kriterler üzerinden Şiiliğin Safevî öncesi dönemdeki varlığı ve Anadolu'ya girişinin Safevî etkisinden önceye dayandığı tespit edilebilir. Bu çalışma; Anadolu topraklarında hüküm sürmüş Şii devletler, bölgede yaşamış Şii şahsiyetler, kurumsal cemaatler ve tarihsel okumada Şia'nın varlığına işaret eden karineler üzerinden Safevî öncesi Anadolu'da Şiiliğin mevcudiyetini ortaya koymayı amaçlamaktadır.
* * *
Giriş
Anadolu'da Şiiliğin Safevî öncesi varlığı, Türkiye'deki akademik literatürde yeterince gündeme getirilmeyen bir konudur. Bu alanda yapılan sınırlı sayıdaki çalışma ise geniş bir veri ve muhtevadan yoksundur. Söz konusu araştırmalar çoğunlukla Selçuklu-Osmanlı eksenli bir yaklaşımla yürütülmekte; bu süreçte Şiiliğe eğilim gösterdiği tespit edilen kişi veya gruplar genellikle "heterodoks" olarak nitelendirilmektedir.
Oysa Şiiliğin bir bölgedeki varlığına delil sayılabilecek toplumsal kriterler belirlendiği takdirde, yaygın kanaatin aksine Anadolu'da Safevîler öncesinde de müteşerri (fıkhî) Şiiliğin belirgin bir mevcudiyete sahip olduğu gösterilebilir.
Bu hususta öncelikle Anadolu'da Şiiliğe mensup devletlerin varlığına değinmek, makaledeki tezlere siyasi tarih açısından da katkı sağlayacaktır.
Konumuzla ilgili tespitlerde mezhep tarihi kaynaklarının müstesna bir yeri vardır. Peki, Anadolu'da Şia'nın varlığını tespit etmemizi sağlayacak temel kriterler nelerdir? Bu kriterler ışığında Şiiliğin Anadolu'daki yeri ve tarihsel konumu hakkında hangi sonuçlara varılabilir? Safevî öncesi Anadolu'da kurumsal bir Şii yapılanmadan söz etmek mümkün müdür? Son olarak, ileride yapılacak araştırmalarda hangi kaynak türlerinden istifade edilmelidir?
* * *
Anadolu'da Safevî Öncesi Şii Devletlerinin Varlığı
Anadolu'da Safevîlerden önce hüküm sürmüş Şii devletlerin varlığından söz ettiğimizde, üç Arap ve bir Türkmen devletinin Şiiliği göze çarpmaktadır:
1. Hamdânîler
Başkentleri Halep'te ezanda "hayye alâ hayri'l-amel" ve "Muhammedün ve Aliyyün hayru'l-beşer" ifadelerini okutan Hamdânîler, Çukurova ve Güneydoğu Anadolu'ya ve aynı zamanda Doğu Anadolu sınırlarına hâkim olmuşlardır. Hâkimiyetleri, ataları Hamdân b. Hamdûn'un Mardin valiliğiyle başlamıştır.
Sikkelerinde Âl-i Abâ'nın isimleri mevcuttur. Hükümdarlarından Seyfüddevle Silvan'da metfun olup cenaze namazını Ebû Abdullah el-Alevî el-Kûfî kıldırmıştır. Yine Seyfüddevle'nin kuzeni olan şair Ebü'l-Firâs el-Hamdânî, şiirlerinde on iki imamın velâyeti ve şefaatini işlemiştir. (Hamdânîlerin Şiîliği ile İlgili Tespitler ve Hamdânî Şiîliğinin Karakteri /Ömer Tokuş)
2. Ukaylîler
Safedî'nin el-Vâfî bi'l-Vefeyât (c. 26, s. 246) ve Zehebî'nin el-İber fî Târîhi men Gaber (c. 3, s. 53) adlı eserlerinde hükümdarlarından Mukalled b. Müseyyeb el-Ukaylî'nin on iki imamcı olduğu belirtilen Ukaylîler, Güneydoğu Anadolu'ya ve Doğu Anadolu sınırlarına bir müddet hâkim olmuşlardır.
Bunların bir kolu Cizre, Nusaybin ve Beled bölgelerini kapsayan ve merkezi Cizre olan bir yönetim kurmuştur.
3. Nümeyrîler
Başkentleri Harran olan Nümeyrîler, Harran'daki devletlerinin 1081 yılında yıkılmasının ardından yaklaşık 1120 yılına kadar Adıyaman-Samsat yakınlarındaki Sinn İbn Utayr Kalesi'nde varlıklarını sürdürmüş olan Şii bir devlettir.
Ana akım Şia'ya mensup olmakla birlikte, 1039 yılı itibarıyla Fâtımîlerin destekçisi olarak görülen ve sikkelerine Fâtımî halifelerinin isimlerini bastıran Nümeyrîlerin İsmâilî eğilimleri de bulunmaktadır. (David Storm Rice: Medieval Ḥarrān: Studies on Its Topography and Monuments, I In: Anatolian Studies ve El-Kâmil fi't-Târîh, Richards'in İngilizce tercümesi s. 65, 105 ve 139-140) .Band2, 1952,S.36–84)
4. Karakoyunlular
Erciş beyliğiyle hâkimiyete başlayan Karakoyunlular, tasavvufî eğilimleriyle bilinen ilk üç Şii devletten biri olarak kabul edilen (Serbedârlar, Karakoyunlular, Müşa'şaîler) bir Türkmen hanedanıdır. Doğu Anadolu'yu ve Güneydoğu'nun doğuda kalan kısmını yönetmiştir.
Bu hanedandan Kara Yusuf, Şahruh Mirza'ya yazdığı mektupta İmam Rıza'nın (a.s.) türbesini ziyaret etme hasretini dile getirirken imam hakkında pîşvâ-yı ümmet (ümmetin önderi/imamı) ve ismet (masumiyet) kelimelerini kullanmıştır.
Kum ve Sâve halkından, Bâbür saldırılarından korunmak amacıyla şehirlerinden kaçan Şii halk, Cihanşah döneminde Karakoyunlulara sığınmıştır.
Cihanşah, Herat'ın fethinden sonra tahta oturma merasimini, fetihten sonraki yılın Şaban ayının 15'ine, yani İmam Mehdî'nin (a.f.) doğum gününe denk getirmiştir. Şii olan Müşa'şaîlere karşı yürüttüğü orduya geri dönüş emri vererek Müşa'şaîlere karşı savaşmak istememiştir.
Kum'daki İmam Hasan el-Askerî (a.s.) mescidinin imamı olan Seyyid Nizameddin Ahmed'i Kum nakîbü'l-eşrâfı ve Hz. Masume hareminin mütevellisi olarak seçtiği 1463 yılındaki fermanda, Meveddet ayeti (Şûrâ 23) ve "Kur'an ve Ehl-i Beyt'im" hadisine yapılan vurgu dikkat çekmektedir. İmam Rıza'ya (a.s.) "el-İmâm Ali b. Mûsâ aleyhisselâm", Hz. Masume'ye (s.a.) ise "İmâmzâde Masume, semiyyü Fâtıma binti'l-İmâm, aleyhâ ve alâ âbâihâ't-tahiyyetü ve's-selâm" ifadeleriyle hitap edilmiş; Kum ise "Beldetü'l-Mü'minîn Kum (müminlerin beldesi Kum)" olarak nitelendirilmiştir.
Buna rağmen, başkent edindiği Tebriz halkının şikâyeti üzerine ve Tebriz'in Sünnî başkadısının fetva dilekçesi doğrultusunda, sahabeye sebbetmekle suçlanan ve Ziyâret-i Âşûrâ okumakla nitelenen Şiilerin meclislerinin alenî olarak yapılmasına karşı o fermandan iki sene önce bir ferman çıkarılmıştır. Ayrıca bazı sikkeler üzerinde şehâdeteyn ile "Aliyyün veliyyullâh" yazılıyken, bazılarında ilk üç halifenin isimlerinin yanında "Aliyyün veliyyullâh" ifadesinin bulunması, Cihanşah'ın pragmatik bir hükümdar olduğunu düşündürmektedir.
Cihanşah'ın kardeşi olan Bağdat hâkimi İspend'in, İbn Fehd el-Hillî'nin münazaraları sonucunda Irak ve Suriye'de Şiiliği resmî mezhep hâline getirmesi, hutbelerin on iki imam adına okutulması ve sikkelere on iki imamın isimlerinin nakşedilmesi de ayrıca dikkate alınmalıdır. (Farsça "Teşeyyu-i Karakoyunlûhâ" ve "Cehanşah-i Karakoyunlu" makaleleri)
Şiiliğin Anadolu'daki Tarihsel Varlığını Tespit Etme Kriterleri
Şiiliğin Anadolu'daki tarihsel varlığının kanıtı olarak, mezhepler tarihi eserleri ile hadis râvilerinin biyografilerini ve bilgilerini içeren ricâl eserleri öne çıkarılabilir.
* * *
Tarih ve ricâl eserlerine dayalı olarak öne sürülüp incelenecek kriterler şunlardır:
-Bir yazar veya tarihçinin söz konusu kişinin Şii olduğunu açıkça belirtmesi.
-Şahsın, İmâmî Şii bir âlim veya râviden hadis öğrenmiş olması.
-Anadolu'ya ait nisbenin açık biçimde korunmuş olması.
-Şahsın Anadolu'da doğduğunun, yaşadığının veya görev yaptığının açıkça belirtilmesi.
-Şii bir cemaatin veya topluluğun varlığının tespit edilmesi.
-Şii fıkhına ilişkin soruların yerel cemaat tarafından yöneltilmiş olması.
-Anadolu'ya yerleşmiş ve burada nesli devam etmiş Şii seyyid ailelerinin bulunması.
-Ehl-i Beyt, Gadir-i Hum ve on iki imam merkezli şiirler yazan şairlerin varlığı.
-Anadolu'ya ilmî seferler yapmış Şii şahsiyetlerin varlığı
* * *
Yazarlar ve kişilerin Şii olarak belirtilmeleri
• Anadolu'da yaşamış olan bazı Şiî şahsiyetlerle ilgili hem Şiî, hem Sünnî kaynaklarda Şiilik vurgusu vardır. Şeyh Müfid'in hocalarından olan Şerif Ebu İbrahim el-Harrânî'nin (ö. 413/1022-1023) Sünnî tarihçi İbnü'l-Adîm tarafından Şii olarak nitelenmesi (Buğyetu’t-Taleb fî Târîh-i Haleb, c. 1 s. 60), Şeyh Necâşî'nin hocalarından Ebu'l-Hasan Esed b. İbrahim b. Küleyb el-Harrânî (ö. En erken 401/1011) hakkında İbn-i Hacer'in Lisân ü'l-Mîzân'da ibn-i Asâkir'den naklettiği: "o kuşkusuz en katı Şiilerdendi ve bir kelâmcıydı" cümlesini kurması (Lisân ü'l-Mîzân c. 1 s. 382), Yâkût el-Hamevî'nin Palu'ya bağlı olan Şemşat kalesinden gelen Ali b. Muhammed el-Adevî eş-Şimşâtî (ö. 394/1005 veya sonrası) hakkındaki Şiilik ve Râfızîlik vurgusu (Mu'cemü'l-Buldân - el-Hamevî, C. 3, S. 362)
• buna örnek verilebilir. Yine Sünnî tarihçilerin de dikkate aldığı Şii kaynaklarda Batman/Siirt bölgesinde kalan tarihi Erzen şehrinden gelen ve Kazımeyn'de defnedilen Selâme b. Muhammed b. İsmail el-Erzenî'nin (ö. 339/950-951) Şeyh Necâşî tarafından en güvenilirlerden Şii bir âlim olarak nitelenmesi, bunun en bâriz örneklerindendir. Selâme el-Erzenî, büyük Şii âlimi İbn Davud el-Kummî’nin dayısıdır. (Ricâlu'n-Necâşî, c. 1 s. 192) Şiiliği sonradan kabul edenler arasında Necâşî'nin hocalarından olan ve Şiilerce güvenilir, Sünnîler tarafından ise zayıf addedilen ravi Muhammed b. Osman b. Hasan en-Nusaybî el-Muaddil (ö. 406/1016) de örnek verilebilir. (Mevsûatü Tabakâti'l-Fukahâ, c. 5, s. 316.Târîhu Bağdâd, c. 3 s. 264)
* * *
Şahsın, İmâmî Şii bir âlim veya râviden hadis öğrenmiş olması.
Bu karine, her ne kadar her zaman açık bir Şiilik belirtisi olmasa da, araştırmalarda dikkate alınmalıdır. Zira bu kaidenin geçerli olduğu bazı durumlarda, Şii bir rivayet zincirinde yer alan şahsın Şiilik inancına mensup olduğunun açık karinelerini müşahede ediyoruz. Cemâlu'l-Üsbû' (c. 1 s. 494) ve Mühecü'd-Daavât ( c. 1 s. 233) kitaplarında aktarılan baştan sona Şii içerikli olup tevessül ve on iki imamın adlarını içeren Duâ u'l-İ'tikad adındaki duanın ravilerinden olan Ali b. Muhammed b. Yusuf el-Harrânî ve on ikinci imam Mehdî'ye Sâhibe'z-Zaman olarak hitap olunup ona tevessül edilen ve bir şahsı zindandan kurtarma kerâmetine işaret edilen duanın senedindeki Abdullah b. Abdülvâhid ed-Dâremî en-Nusaybî'nin de Şiilikleri naklettikleri duaların içeriğinden açıkça anlaşılmaktadır. (Bihâru'l-Envâr c. 99 s. 249)
• Şii kaynaklarda imam Mehdî (a.f) ile gaybet-i suğrada görüştüğü kabul edilen ve naklettiği rivayettten kuvvetli bir imana sahip olduğu sonucuna varılan Hasan b. Muhammed b. Vücnâ en-Nusaybî de Şii kimliğin rivayet senetlerindeki açık örneklerinden biridir. (A'yânü'ş-Şîa, c. 2, s. 274.)
* * *
Anadolu'ya ait nisbenin açık biçimde korunmuş olması
Tarih ve rical kaynaklarından edindiğimiz bilgiye göre, Safevî öncesi Şiiliğin ve Şii şahsiyetlerin mevcut olduğu toplam 12 il mevcuttur. Bunlar: Şanlıurfa, Diyarbakır, Batman, Siirt, Mardin, Van, Elazığ, Adıyaman, Şırnak, Hatay, Maraş ve Mersin'dir. Örnek olarak rical kaynaklarında geçen birçok Şii şahsiyet bu illerdeki ilçelerin o dönemki isimlerine nispetle Arapça kaynaklarda Harrânî, Serûcî, Cezerî, Nusaybî, Antâkî, Tarsûsî ve benzeri nispetlerle anılmaktadır.
* * *
Şahsın Anadolu'da doğduğunun, yaşadığının veya görev yaptığının açıkça belirtilmesi
Anadolu'da doğmuş olan önemli imami Şii şahsiyetlerden biri, doğum yeri olan Silvan'da metfun olan ve cenaze namazını Şii âlimlerden Ebu Abdullah b. el-Aksâsî el-Alevî el-Kûfî'nin kıldırdığı Hamdânîlerin Halep kolunun hükümdârı Seyfüddevle'dir. (ö. 356/967) (İbnü'l-Cevzî, Mir'âtü'z-Zemân, s. 184)
Anadolu'da yaşayan tanınmış Şii şahsiyetlerden birisi Taberistan'da kurulmuş olan on iki imamcı Maraşî devletinin hükümdârlarının atası olan Seyyid Ali b. Ubeydullah et-Tâlibî el-Mar'aşî'dir. Kaynaklar kendisinin Maraş'ta yaşayıp üçüncü Hicrî asırda İran'a göçtüğünü söylemektedir. (Târîh-i Taberistan, s. 35, Şeyh üş-Şeref Abîdli, Tehzîb ül-Ensâb, s. 250)
Yine Anadolu'da görev yapan önemli şahsiyetlerden biri, Kürt Mervânî devletinin emiri Ahmed b. Mervan'ın Şii veziri olup Silvan'da vefat eden ve o bölgede iki yüz seneden fazla kullanımda kalan Hazânetü'l-Mağribî adında bir kütüphâne tesis etmiş olan Ebu'l-Kasım Hüseyin b. Ali Vezîrü'l-Mağribî'dir. Kendisi anne tarafından Gaybet-i Numânî'nin yazarı olan Şeyh Nu'mânî'nin torunudur. Kendi vasiyeti gereği naaşı Necef'e götürülüp imam Ali'nin (a.s) hareminin civarında defnedilmiştir. (İbn Hallikân,Vefeyât, II, 172.)
Mervânîler de Sünnîliklerine rağmen Şiilerle iyi geçinmeye çalışmıştır. 425 H. yılında Mervânîler, Büveyhî sultanının oğlu Celâl ed-Devle’yi misafir olarak kabul ettiler.
436 H. yılında ise Diyarbekir’de hutbe Büveyhî sultanı adına okunmaya başlandı. (Târîhu'ş-Şîa fî Lubnân ve Sûriyâ ve'l-Cezîre fi'l-Kurûni'l-Vusta kitabı, s. 238-247)
Şii âlimi İbn-i Şehraşub el-Mazenderânî'nin Şii ulemadan olduğunu Meâlimü'l-Ulemâ (s. 81) ve Menâkıb-ı âl-i Ebî Tâlib eserinde (s. 14) belirtip kendisinden Gureru'l-Hikem kitabının nakline icazet aldığını belirttiği Ebu'l-Feth Nâsıhüddîn Abdulvâhid b. Muhammed el-Âmidî (ö. 1155) de İnaloğulları döneminde Diyarbakır'da kadılık görevini yürütmüştür.
Artuklu hanedanının Şiilerle iyi geçindiği tarihten anlaşılmaktadır. Bu bağlamda belirtilmelidir ki, Hille'nin on iki imamcı emiri Dubeys b. Sadaka el-Mezyedî, Artuklu beyi İlgazi b. Artuk'un kızı Gevher/Güher Sultan'la evlenmiştir. Gevher Sultan, Dubeys'in naaşını Mardin'e getirtmiş, şehrin şehitliğinde onu defnettirmiş, sonradan ise kendisi ve babası İlgazi Bey de aynı mezarlığa onun yanına defnedilmişlerdir. (Siyeru A'lâmi'n-Nübelâ, c. 12 s. 141, Buğyetu't-Taleb fî Târîh-i Haleb, c. 7 s. 3493)
Aʿyânü’ş-Şîa adlı eserde (c. 6 s. 388) Irak'taki isna aşerî Benî Mezyed devletinin emîri Dübeys ibn-i Sadaka'nın (ö. 1134) Türk Artuklu beyliğinin prensesiyle evliliği hakkında şöyle geçmektedir:
"..Dubeys b. Sadaka, Kûfe kadısı Ebû Ca‘fer Abdülvâhid b. Ahmed es-Sekafî’yi, Mardin’de bulunan Artuklu İlgazi b. Artuk’a kızını istemek üzere gönderdi. İlgazi de kızını onunla evlendirdi. Bunun üzerine es-Sekafî, gelini beraberinde Hille’ye götürdü.”
Aynı kitapta belirtildiğine göre (c. 8 s. 24), Artuklu beyliğinin himaye ettiği Şii şahsiyetlerden birisi yıllarca Mardin'de ikamet etmiş ve bazı kaynaklara göre aynı zamanda Mardin'de vefat etmiş olan Şii şair Safiyyüddîn el-Hillî'dir ki, Artukluları metheden saray şairlerinden birine çevrilmiş, şiirlerinde buna rağmen Şiilik vurgusu da görülmektedir. ("Safiyyüddîn el-Hillî, Fâris ü'ş-Şi'ri ve'l-Akîdeh" makalesi)
* * *
Şii bir cemaatin veya topluluğun varlığının tespit edilmesi ve fıkhî risaleler
Şii bazı cemaatlerin erken dönemde Harran, Nusaybin, Silvan ve Cizre'de mevcut olduklarını anlamamızı sağlayan karineler şunlardır:
1- 10. Yüzyıldan 14. Yüzyılın başlarına kadar Harran, Nusaybin ve Cizre ilçelerinin ve Cezîre-Fırat havzasının her birinden 10'dan fazla hadis ravisi, âlim veya şahsiyetin tarih kaynaklarından tespit edilebilmesi, örnek olarak Cizre asıllı olup Şiilik inancına sahip olduğu için kendi bölgesinde insanların gözüne girmek istediği nakledilen İbrâhîm bin Ebî Bekr bin Abdilazîz adındaki Şemseddîn el-Kütübî el-Cezerî (ö. 700/1301) lakaplı kitapçı örnek verilebilir. Onun hakkındaki bu bilgi, Cizre özelinde Anadolu'da onun döneminde Şiiliğin henüz kültürel bir karşılığının bulunduğunu kanıtlar. (A'yânü'l-Asr ve A'vân un-Nasr, s. 32)
2- İbnü'l-Adîm'in nakline göre "Zâhir" mahlaslı Şii şair Ebu'n-Necîb Sedâd b. İbrâhim b. Hasan el-Cezerî'nin kendi adına inşa edilmiş Mescid ü'z-Zâhir adında o dönemlerde maruf olan bir mescidin varlığı (Buğyetü't-Taleb fî Târîhi Haleb, c. 9, s. 455.)
3- İbnü'l-Adîm'in belirttiğine göre Seyfüddevle'nin Şiileri Halep'te çoğunluk hâline getirme çabası sonucu, Harran'dan kalabalık bir Şii cemaatini Halep'e nakletmesi (Buğyetu’t-Taleb fî Târîh-i Haleb, c. 1 s. 60)
4- Şeyh Müfîd'in kayıp eserlerinden birinin dönemin Nümeyrî başkenti olan Harran halkının fıkhî, itikadî ve kelâmî sorularının cevabında el-Mesâil ül-Harrâniyye adında bir risale olması (Ricâl ü'n-Necâşî, c. 1 s. 402)
5- Nehcü'l-Belağa'yı derlemiş olan Şerif Razî'nin kardeşi Seyyid Murtaza'nın (ö. 1044) Silvan Şiilerinin fıkhî ve itikadî sorularının cevabında Mesâil-i Ehl-i Meyyâfârıkîn adında günümüzde hâlâ mevcut olan bir risale kaleme alması. Bu risâlenin yazıldıktan takriben 240 sene sonra H. 676/M. 1278 yılında istinsah edilerek kopyalanması, o dönemde hâlâ bölgede risaledeki fetvalardan istifade eden Şii bir okur kitlesinin varlığını göstermektedir.
* * *
Anadolu'ya yerleşmiş ve burada nesli devam etmiş Şii seyyid ailelerinin bulunması.
Anadolu'ya yerleşmiş Şii kökenli seyyid ailelerinin erken dönemde varlığıyla ilgili kaynak olarak Ayetullah Seyyid Hüseyin Ebû Saîde el-Mûsevî'nin 11 ciltlik el-Meşcerü’l-Vâfî kitabını esas aldık.
Belirtelim ki Seyyid Ebû Saîde Mûsevî, Anadolu’daki seyyidlerin çoğunu henüz tespit edememiştir. Türkiye’ye gelerek seyyidlerle görüşüp şecere toplama planı, korona salgını nedeniyle gerçekleşememiş ve bu yüzden klasik Arapça kaynaklarda kayıtlı Harran ve Nusaybin seyyidleri daha iyi tespit edilebilmiştir. Ayrıca Şiî ulemadan imam Ca‘fer-i Sâdık (a.s) soyundan Şerîf Seyyid Ebû İbrâhim el-Harrânî ve Seyyid Hasan b. İbrahim en-Nusaybî, imam Zeynelâbidîn (a.s) soyundan daha önce kendisinden bahsettiğimiz Ali b. Ubeydullah el-Maraşî ve Nusaybî Dımaşkî ailesi gibi başka seyyidler de bulunmaktadır; ancak bunların nesilleri büyük ölçüde başka ülkelere yerleşmiştir.
Aşağıda o eserde geçen ve Anadolu'da geriye nesil bırakmış seyyidlerin bir kısmını ve mezhebî durumu belli olanların bilgisini veriyoruz:
Muhammed Hanefiyye neslinden
Ebû’l-Hasan Ali el-Harrânî, Ebû Ahmed Tâhir b. Ebû’l-Kāsım Ali b. Ebû Ali Muhammed b. İbrahim b. Abdullah Re’sü’l-Mederî b. Ca‘fer es-Sânî b. Abdullah b. Ca‘fer el-Asgar b. Muhammed el-Hanefiyye'nin soyundandır. Kendisi Şiî idi. Ayrıca, Şiî âlim seyyid Cafer b. Abdullah Re’sü’l-Mederî'nin soyundandır. Abdullah Re’sü’l-Mederî Hicrî 269 yılında vefat etmiş olup, Necâşî'ye göre Şiî âlimlerin en güvenilirlerinden biridir. (Ricâlü'n-Necâşî, c. 1 s. 120
Hz. Ebulfazl Abbas nesli
Benû’l-Muhsin, Muhsin b. Ali b. Mehdî b. Ebû Ali Ubeydullah en-Nusaybînî b. Muhammed el-Lihyânî b. Abdullah b. Ubeydullah es-Sânî b. Hasan b. Ubeydullah b. Abbas b. Ali'nin (a.s) soyundan gelenlerdir.
Benû’l-Gadbân, Ebû’l-Abbas el-Fazl b. Hamza b. Muhammed el-Lihyânî b. Abdullah b. Ubeydullah es-Sânî b. Hasan b. Ubeydullah b. Abbas b. Ali'nin (a.s) soyundan gelenlerdir.
Muhammed ve Hasan el-Harrânî, Ali b. İsmail b. Abdullah b. Ubeydullah es-Sânî b. Hasan b. Ubeydullah b. Abbas b. Ali'nin soyundandır.
Harran'daki devamı: Ahmed b. Ebû Muhammed el-Kāsım b. Hamza eş-Şebîh b. Hasan b. Ubeydullah b. Abbas b. Ali (a.s).
Ömer/Amr el-Etraf b. Alî soyu:
Ahmed en-Nusaybînî (Nusaybinli), Hüseyin b. Muhammed es-Sûfî b. Yahya b. Abdullah b. Muhammed b. Ömer/Amr el-Etraf b. Ali'nin soyundandır.
Kolları Kum ve Nusaybin'de: Muhammed el-Cürcânî b. Ca‘fer el-Melik b. Muhammed b. Abdullah b. Muhammed el-Ekber b. Ömer/Amr el-Etraf.
Ahmed el-Harrânî, Abdullah b. Ali et-Tayyib b. Ubeydullah b. Muhammed el-Ekber b. Ömer/Amr el-Etraf'ın soyundandır.
Harran'daki devamı: Ebû's-Serâyâ Ali b. Ebû Tâlib Hamza b. Ebû’l-Hasan Ali b. Ebû Ali Hüseyin el-Harrânî b. Ebû Ali Ubeydullah el-Asgar b. Ebû Abdullah Hüseyin el-Ekber b. Abdullah b. Ali et-Tayyib b. Ubeydullah b. Muhammed el-Ekber b. Ömer/Amr el-Etraf. Şii idi ve amcazadelerinden Ebu Abdullah Hüseyin b. Abdullah b. Hüseyin el-Alevî Şii Nümeyrîler dönemi öncesi Harran valisi ve Şii alimi seyyid Ebu İbrahim Harrânî'nin kayınpederidir.
Cafer-i Tayyar soyu:
Nusaybin'de: Ca‘fer b. el-Kāsım el-Emîr b. İshak el-Arîzî b. Ca‘fer et-Tayyâr.
Kolu Rey ve Nusaybin'de: Hüseyin b. Abdullah el-Ekber b. Abdullah el-Ekber b. İshak el-Eşref b. Ali ez-Zeynebî b. Abdullah b. Ca‘fer et-Tayyâr.
Kolu Mısır ve Nusaybin'de: Abdullah el-Asgar b. Ebû’l-Fazl Ca‘fer b. İshak el-Eşref b. Ali ez-Zeynebî b. Abdullah b. Ca‘fer.
Hz. Akîl soyu:
Kolu Fesâ, Harran ve Halep'te: Ebû’l-Kāsım Akīl b. Abdullah b. Akīl b. Muhammed el-Ekber b. Abdullah el-Ahvel b. Muhammed el-Ekber b. Akīl b. Ebû Tâlib.
Abdullah b. Akīl ve babası Akīl b. Abdullah el-Ahvel, Şiîler nezdinde güvenilir ve yüksek itibarlı kimselerdir. Şiî âlimlerden İbnü's-Sûfî, el-Mecdî fi'l-Ensâb adlı eserinde her ikisinin de güvenilir olduğunu açıkça belirtmiştir.
Kolu Nusaybin'de: Ahmed b. Ebû Tâlib Abdullah b. Müslim b. Abdullah el-Ahvel b. Muhammed el-Ekber b. Akīl.
Bunlardan biri Hemmâm b. Ca‘fer b. İsmail b. Ahmed b. Ebû Tâlib Abdullah b. Müslim b. Abdullah el-Ahvel b. Muhammed el-Ekber b. Akīl'dir.
Bir diğeri Adnân b. Muhammed b. Ebû’l-Feth b. Müslim b. Câbir b. Müslim b. Sâlih b. Yahya b. Ahmed b. Ebû Tâlib Abdullah b. Müslim b. Abdullah el-Ahvel b. Muhammed el-Ekber b. Akīl'dir.
Nusaybin'deki Benû’l-Galak: İbrahim b. Ali el-Galak b. İbrahim Duhne b. Abdullah b. Müslim b. Abdullah b. Muhammed el-Ekber b. Akīl'in soyundan gelir.
Ca‘ferî-Hüseynî seyyidler
Kolu Nusaybin'de: Ebû’l-Hasan Ali b. Ahmed eş-Şa‘rânî b. Ali el-Ureyzî b. Ca‘fer es-Sâdık (a.s). Kendisi Şiî idi.
Bunlardan Hasan, Ahmed ve Ebû’l-Kāsım Hüseyin, Ebû’l-Hasan Ali'nin soyundandır.
Ayrıca Ebû’l-Fazl, Ali ve Azîzî, Ebû’l-Kāsım Hüseyin'in soyundandır.
Kolu Nusaybin'de: Muhammed b. Ahmed eş-Şa‘rânî b. Ali el-Ureyzî b. Ca‘fer es-Sâdık (a.s). O da Şiî idi.
Bunlardan soyunu sürdürenlerden biri Ebû Tâhir Ahmed b. Fâris b. Muhammed b. Hasan el-Hicâzî b. Muhammed b. Ahmed eş-Şa‘rânî'dir.
Bir diğeri ise Benî'l-Cidde'nin atası Ahmed b. Muhammed b. Ahmed eş-Şa‘rânî'dir. Bu Ahmed Şiî idi ve Kum halkındandı. Onun soyundan gelenler günümüzde Nusaybin'de ve Türkmenistan'ın Merv şehrinde bulunmaktadır.
Nusaybin'de: Hasan b. Muhammed b. Hasan b. Ebû Muhammed İshak el-Mü'temen b. Ca‘fer es-Sâdık (a.s).
Nusaybin'de: İshak b. Muhammed b. Hasan b. Ebû Muhammed İshak el-Mü'temen b. Ca‘fer es-Sâdık (a.s).
Görüldüğü gibi bunların bazısı nüfusunun tamamına yakını Şii olagelmiş olan Kum'daki seyyidlerle bağlantılı, bazısı açıkça Şii veya Şiiler tarafından güvenilirliği belirtilen kimselerdirler. Dolayısıyla Anadolu'daki on iki imamcı Alevî seyyid ocaklarının tarihsel sürecinde bu tür veriler de dikkate alınmalıdır.
* * *
Gadir-i Hum ve on iki imam merkezli şiirler yazan Şii şairlerin varlığı
Anadolu halkından olan Şii şairlerin erken dönemdeki varlığı da dikkat çekmektedir. Bu şairlerden hem Cizre hem de Suruç'tan iki kişi bilinmektedir:
Şiirlerinde Gadîr-i Hum'un hilafet nassı içerdiğini ve Gadîr gününün müminlere bayram olduğunu belirten ve imam Ali'nin (a.s) ahirette sığınacağı kimse olduğu söyleyen, Şii Hamdânî ve Büveyhî emirlerini methetmiş Zâhir Ebu'n-Necîb el-Cezerî (el-Gadîr c. 7 23. Bölüm) ve Kürt Beşnevî aşiretinin emiri Hüseyin b. Davud el-Beşnevî el-Kürdî (ö. 1073) Cizrelidirler. Beşnevî'nin şiirlerinde Gadîr-i Hum, ilim kapısı, hidayet çerağı, on iki imam, imam Cafer'in ilmi ve Hz. Fatıma'nın övgüsü ile halifelerin imam Ali'yle mukayese edilemeyeceği gibi Şii vurgular açıkça görülür. İbnü'l-Esîr'in nakline göre Beşnevî, kendi aşiretinden Baz b. Dostık'ı Erciş'te destekleyen Beşnevîler hakkında Şîatuhu tabirini kullanmıştır. Bu bilgi, Erciş'te Karakoyunlulardan çok önce Şiilerin bulunduğunu ve Beşnevîlerin içinden başka Şiiler de çıktığını belgelemesi açısından mühimdir. (Hüseyin b. Davud el-Beşnevî el-Kürdî (ö. 1073), hayatı ve şiirleri)
• Suruç'tan gelen iki şair, Emevî soyundan gelmesine rağmen Şiiliği kendi şiirlerinde savunan ve Emevîlerden beri olduğunu vurgulayan Mervan b. Muhammed es-Serûcî'dir (ö. 460/1068) (Edebü't-Taff (Hüseyin Şairleri), c. 3, s. 19.Mu'cemü'ş-Şuarâ, s. 321. A'yânü'ş-Şîa, c. 10, s. 122) Diğeri adından Deylem veya Kürt kökenli olduğu tahmin edilen ve şiirlerinde imam Ali'yi (a.s) peygamberin ilminin varisi addedip onun ilmine halkın muhtaçlığını vurgulayan Şii şair Keşvâd b. Îlâs es-Serûcî'dir. (A'yânu'ş-Şîa, c. 9 s. 29, Meâlim ül-Ulemâ'dan naklen)
Antakyalı Şii şair Ahmed es-Sanavberî (ö. 334/946) de Kerbelâ ve Muharrem ve imam Ali'nin üstünlüğü konulu şiirleriyle tanınmaktadır. (Siyerü A'lâmi'n-Nübelâ, c. 11 s. 525, el-Bidâyetü ve'n-Nihâye, c. 11 s. 119, Meâlimü'l-Ulemâ, Ehlibeyt şairleri bölümü)
* * *
Anadolu'ya ilmî seferler düzenlemiş Şiî şahsiyetler
Tarih kaynaklarına göre Anadolu'ya seferlerde bulunmuş Şii şahsiyetler de bulunmaktadır.
On iki imamcı şairlerden Abdullah b. Sinân el-Hafâcî (ö. 465/1073) Silvan ve Kostantiniyye'ye (İstanbul) ilmî seferler düzenlemiş, bir müddet Silvan/Meyyâfârıkîn'de ikamet etmiştir. (Târîhu Medîneti Dimaşk, c. 32 s. 189)
Musul'daki Şii cemaatinin lideri olup İbn-i Sûfî lakabıyla tanınan ve kendi eseri el-Mecdî fi'l-Ensâb'da on iki imamcı olduğunu açıkça belirten Alevî seyyidlerden Alî ibn-i Muhammed el-Amrî/el-Ömerî (ö. 460/1068), Cizre, Nusaybin ve Silvan'a sefer etmiş, oralarda bir müddet ikamet ederek bazı hocalardan faydalanmıştır. (Maraşî, El-Mecdî mukaddimesi, c. 1 s. 35)
Seyyid Murtaza Alemü'l-Hüdâ'nın en seçkin öğrencilerinden Ebü'l-Feth Kerâcekî imâmiyeye mensup bir fakih, astronom, matematikçi, kelâm alimi ve hekîm idi. Uzun süre boyunca ikamet ettiği şehirler arasında Meyyâfârıkîn/Silvan da vardır. (Vikîfıqh Farsça Ebulfeth Kerâcekî maddesi)
Türk kökenli filozoflardan önemli bir isim, Harran ve Konstantiniyye şehirlerine ilmî seferler düzenlemiş ve sekiz yıl Harran'da ikamet etmiş olan Ebu Nasr Muhammed b. Muhammed b. Tarhan b. Uzluğ el-Fârâbî'dir. (ö. 339/950) Hamdânî sarayında çok saygı görmüş, cenaze namazını Şii hükümdâr Seyfüddevle el-Hamdânî kıldırmıştır. Mısırlı tarihçi Neccâr el-Fevzî kendisi Sünnî olduğu hâlde, Fārābī's Political Philosophy and shī'ism, Studia Islamica, No. 14 (1961), pp. 57-72 de onun siyasi düşüncelerinin Şiilerin etkisinde kaldığını kabul eder. Fevzî, makalesinde on beş sayfa boyunca Fârâbî'nin siyasî düşüncelerini Şia'nın ve Ehl-i Sünnet'in görüşleriyle karşılaştırarak analiz etmenin sonucunda bu kanaate varmıştır. (Tabaghebendî-i ulûm ez-Nezer-i Ulemâ-yı Müselmân, Cevâd Kasımî s. 37)
Daha önce belirttiğimiz Safiyyüddîn Hillî (ö. 1349-1352) Mardin'de uzun süre kalmış ve oraya sık sık uğramıştır. Safiyyüddîn el-Hillî, Olcaytu döneminde 1310-1316 arasında İç Anadolu’ya kadarki İlhanlı bölgesinde Şii ezanının okunduğu ve hutbelerde on iki imamın adının anıldığı dönemin canlı bir tanığıdır. Şii Mirdâsî devletinin kurucusu Salih b. Mirdâs ise Antakya'ya da uğramıştır. (Zübdetü'l-Haleb min Târîh-i Haleb, c. 1 s. 203, Yahyâ b. Saîd b. Yahyâ el-Entâkî, Târîhu'l-Entâkî c. 1 s. 320)
* * *
Selçuklu döneminde "Deylemîler Şii'dir" algısı
Büyük Selçuklu döneminde Şîa adındaki doktora tezinin 55-57 sayfalarında, Selçuklu döneminde Deylemîlerin Şii oluşu algısına dair önemli bilgiler sunulmaktadır. Selçuklu dönemi kaynaklarında Şiîliğin algılanışı, yalnızca teolojik bir çerçevede değil, aynı zamanda etnik ve coğrafî aidiyetlerle bağlantılı olarak şekillenmiştir. Bu bağlamda “Deylemî” nisbesi, hem belirli bir coğrafî kökeni hem de bu kökenle ilişkilendirilen mezhebî eğilimleri ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır.
Selçuklu devrindeki Türklerin bu Doktora tezine göre Şii mezhebine mensup kimseleri "Deylemî-mezhepliler" olarak adlandırması ve Deylem kökenli olduğu anlaşılan Hurdâbe adlı kâtibin kendisini tarif ederken hakkında “bendeniz Bâtınî değil, Şiîdir” ifadesi, kimliğinin doğrudan Şiîlikle ilişkilendirildiğini ortaya koymaktadır. Alparslan Şii bir kâtibi göreve alan Türk komutan Erdem'i kınarken, "Deylemliler kötü mezheplidirler" diyerek Şii mezhebinden bahsetmekte ve Deylemlilerle Sünnî Türklerin ihtilafından bahsetmektedir. Bu, tarih kaynaklarına göre Büveyhî devletinin yeniden hâkimiyete gelmesini isteyen ciddî bir Deylemî Şii tebaanın varlığına yorumlanmıştır. Belirtelim ki, Deylemî Büveyhî devleti önceleri Zeydî iken, Bağdat fethinden sonra Zeydîlikte sadece Hz. Fatıma evlatlarının kıyam ve devletinin meşru olduğunu görerek on iki imamcılığı benimsemişlerdir. (Momen, an Introduction to Shia Islam, s. 75-76) sonraki süreçte Seyyid Murtaza'nın öğrencisi olan Sellâr-ı Deylemî gibi Şiilerle de karşılaşmaktayız. Deylemîlerin bugünkü karşılığı Zazalar olduğu ve 1055 yılında Büveyhîlerin yıkılışından sonra Deylemîlerin Elazığ, Tunceli ve Diyarbakır gibi bölgelere yerleştiği dikkate alınırsa (Zaza aşiretlerinin Şiilikten Sünnîliğe Geçiş Serüveni, Talip Ersöz), Alevî Zazaların kökeni konusunda bu tezin önemi açıklığa kavuşur. Nitekim Alevîlere yanlışlıkla Aliyyullâhî denmiş olan bazı MAH raporlarında "hem Aliyyullâhî, hem Sünnî Zazalar geçmişte Şiiydiler" denmektedir. Dolayısıyla Zaza Alevîliğinin geçmişini araştırmada onların Şii geçmişi büyük bir öneme sahiptir.
* * *
Cihanşah Karakoyunlu'nun Tebriz'de inşa ettiği mesciddeki Şiilik belirtileri
Farsça "Bâztâb-i endîşe-i dîni-i Karâkoyunluha der ketîbehâ-yi mescid-i kebûd-i Tebrîz bâ te'kîd ber do ketîbe-i novyâb" makalesinde (Türkçe anlamıyla: Yeni Keşfedilmiş İki Kitabenin Vurgusuyla Karakoyunluların Dînî Düşüncesinin Tebriz Gök Mescid'inin Kitabelerine Yansımaları) Karakoyunluların Şiiliği sonucuna ulaşılmış. Makalenin özeti: Tebriz mescid-i kebûd'unda (Gök mescid) "Allah, Muhammed (s.a.a), Kevser suresi, Aliyyen veliyyullah, Hasaneyn'in (a.s) adı ve imam Muhammed Bakır (a.s) ile imam Cafer es-Sadık (a.s) adlarının" varlığıyla Karakoyunluların Şiiliği sabit. Aliyyen veliyyullah şiarı Muhammed (s.a.a) isminden sonra ve ulul-azm olan dört peygamberin isimlerinden önce yazılmıştır. Bunlar Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa ve Hz. Îsa'dır (aleyhimü's-selam). Giriş kapısının yukarısında yer alan kitabede, üç imamın ismi okunaklı olsa da, diğer imamların oradaki adları silik ve tahrip olmuştur.. Akkoyunlulardan sonra Pehlevî devrine dek mescid-i kebud tamir edilmemiştir. Bu, bunları Safevîlerin eklemiş olamayacağını iletir. Ama hurufi etkisiyle tasavvufî mesaj içeren çok yazı ve buna ilaveten Kur'an-ı Kerim ayetleri de vardır. Kümbetin duvarının üzerine tamamıyla işlenen Kehf suresi, 110 ayet içeren tek sure oluşu ve Ali (a.s) adının ebced rakamı 110 olduğu için özellikle seçilmiştir. Başlangıç kısmı silik olan bir yazıda Ehlibeyt imamlarına atıf var gibi görünüyor. O yazı şöyledir: ve ezhare'l-mu'cizâte bi-ennehû ve nahnu'l-musaddıkûne bikelimâtihi ve'ş-şâhidûne bi-iblâği beyyinâtihi aleyhimüsselâm.
Yani "O mucizeler ortaya çıkardı zira gerçekten de o ve biz onun kelimelerini doğrulayanlardık ve onun açık kanıtlarının ulaştırıldığına tanıklar idik, onlara selâm olsun." Buradaki aleyhimüsselâm ifadesi gereği silik olan yazının başında masum imamlardan ve Ehlibeyt'ten bahsedildiği tahmin edilmektedir. Bazı günümüz yazarlarının halifelerin adının önceden yazılı olması iddiasından anlaşılan, eğer doğruysa cemaat imamının Şiiliğe yakınlıkları phasebiyle Sünnî sûfîlerden seçilmesi örneğinde olduğu gibi Tebriz'in o dönemki Sünnî ekseriyetiyle iyi geçinmek içindir. Ya da büyük ihtimalle Akkoyunluların tamiriyle sonradan ilave edilmiştir. Zira mescidin Pehlevî devrinden önce tek yenilenişi Akkoyunlu devrine aittir.
* * *
Anadolu halkından olan âlimlerin telif ettikleri Şii içerikli eserlerden birkaçı
Palu'nun Örencik köyünün yakınlarındaki Şemşat kalesinden gelen Ali b. Muhammed el-Adevî eş-Şimşâtî'nin elimizde mevcut olan kitabı 1242 senesinde istinsah edilmiş olan Sultan III. Ahmed kütüphanesindeki nüsha esas alınarak basılan El-Envâr ve Mehâsin ü'l-Eş'âr kitabıdır.
Kitapta Seyyid Murtaza Alemü'l-Hüdâ'dan da aktarımlar mevcuttur. (ŞİMŞÂṬÎ’NİN KİTÂBU’L-ENVÂR VE MEḤÂSİNU’L-EŞ’AR İSİMLİ ESERİNİN TANITIMI makalesi, Dr. Ayşe Meydanoğlu)
Şimşâtî'nin kayıp olan eserlerinden ikisi Ehlibeyt fıkhının özetini sunan "Muhtasaru Fıkh-i Ehli'l-Beyt" ve 18. Yüzyıl sonlarında kaybolan ve ondan evvel Menâkıb-ı Âl-i Ebî Tâlib ve Bihârul-Envâr gibi eserlerde ondan alıntılar yapılmış olan "Risâletü'l-Burhân fî'n-Nassi'l-Celî alâ Emîri'l-Mü'minin" kitabıdır. Bu kitap Şii ve Sünnî kaynaklar üzerinden imam Ali'nin (a.s) birinci meşru halife olduğuna dair Hz. Muhammed'in (s.a.a) naslarını ihtiva etmektedir. (Yek edîb ve müverrih-i bozorg-e emâmî-mezheb ve muarrifî-i kitâbî ez û-Hasan Ensarî Kummî)
Selâme b. Muhammed el-Erzenî'nin elimizde olmayan, ama aktarımları kaynaklara yansımış üç kitabı vardır: imam Mehdî'nin gaybeti hakkındaki "el-Gaybe ve Keşfü'l-Hayra", Hacc hükümleri hakkında "el-Haccu amelen/Menâsikü'l-Hac" ve fıkıh konusunda "el-Mukni'u fi'l-Fıkh" (Ricâlu'n-Necâşî, c. 1 s. 192 ve Fihrist-i Tûsî, Selâme b. Muhammed el-Erzenî maddesi)
Yine Silvan emirinin Şii veziri Ebu'l-Kasım Hüseyin Vezîr ü'l-Mağribî'nin tefsir kitabı "el-Mesâbîh fî Tefsîri'l-Kur'ân adıyla maruftur. (El-Mesâbîh fî Tefsîri'l-Kur'âni'l-Azîm, li'l-Hüseyn ibn-i Alî el-Marûf bi'l-Vezîri'l-Mağribî min Evveli'l-Fâtiha ilâ âhiri sûreti'l-İsrâ, adlı doktora tezi)
İbn-i Şube el-Harrânî'nin ise bilindiği gibi Tuhefu'l-Ukûl kitabı bilinmekte ve bazı araştırmalara göre İskâfî'ye nispet verilen et-Temhîs kitabı ona aittir. (Kitâb ü't-Temhîs Kitâbî ez İbn Şu'be-i Harrânî, Hasan Ensârî Kummî) bazı kaynaklarda kendisinin ömrünün sonlarına doğru Nusayrîliğe geçtiği belirtilir. (Hamîd Bâkırî: Hakâiku Esrâri’d-Dîn: metnî kohen ez mîrâs-e Nuseyriyye, pejûheşî der Târîhgozârî ve Şinaşâî-yi muellif-i an)
* * *
Sonuç
Bu çalışma, Türk akademi dünyasında uzun süredir hâkim olan "Anadolu'da Şiilik, yalnızca Safevî propagandası ve siyasi etkileriyle 16. yüzyıldan itibaren varlık göstermiştir" şeklindeki indirgemeci ve geç tarihli okumayı somut tarihsel, fıkhî ve epigrafik verilerle sorgulamayı amaçlamıştır. Coğrafi olarak Şii nüfusun yoğun olduğu Havza-ı Fırat, Mezopotamya ve İran tabağıyla doğrudan kara sınırına sahip olan Anadolu coğrafyasının, Safevîler öncesinde Şiiliğin (özellikle İmâmî/On İki İmamcı çizginin) etki alanının dışında kalması tarihsel hayatın doğal akışına aykırıdır.
Çalışmamızda belirlenen metodolojik kriterler ışığında ulaşılan temel sonuçlar şu şekilde özetlenebilir:
1. Siyasi Hâkimiyet ve Kurumsal Varlık: Safevî öncesi dönemde Anadolu coğrafyasında hüküm süren Hamdânîler, Ukaylîler, Nümeyrîler ve Karakoyunlular gibi devletler; başkentlerinde okuttukları ezanlardan kestirdikleri sikkelere, çıkardıkları fermanlardan mimari eserlerine kadar kitabi ve müteşerri Şiiliğin simgelerini açıkça kullanmışlardır. Cihanşah dönemi Karakoyunlu yönetimi örneğinde görüldüğü üzere, Tebriz Gök Mescid (Mescid-i Kebûd) kitabeleri; Hz. Ali’nin velayetini Ulü'l-azm peygamberlerin önüne koyan siyasi-teolojik hiyerarşisi, Kehf Suresi (110 ayet) üzerinden yürütülen bâtınî/ebced sembolizmi ve On İki İmam vurgusuyla Safevî müdahalesinden çok önce bölgede köklü bir Şii/Hurufî bilincin varlığını tartışmasız biçimde kanıtlamaktadır.
2. Fıkhî Hayat ve İlmî Hareketlilik: Anadolu'nun Harran, Nusaybin, Silvan (Meyyâfârıkîn), Cizre, Erzen ve Şemşat gibi merkezlerinde sadece Ehl-i Beyt sevgisine dayalı kültürel bir eğilim değil, fıkhı ve kelâmı olan kurumsal bir On İki İmamcı Şii tebaa yaşamıştır. Şeyh Müfîd’in el-Mesâilü'l-Harrâniyye ve Seyyid Murtazâ’nın Mesâil-i Ehl-i Meyyâfârıkîn adıyla bu bölgelerdeki Şiilerin fıkhî sorularına yanıt vermek üzere risaleler kaleme almış olmaları; ayrıca Şimşâtî’nin Muhtasaru Fıkh-i Ehli'l-Beyt ve Selâme b. Muhammed el-Erzenî’nin el-Mukni'u fi'l-Fıkh gibi eserler telif etmeleri, bölgedeki Şii toplumsal tabanın fıkhî canlılığını açıkça göstermektedir.
3. Demografik ve Kültürel Karineler: Rical ve ensab kaynaklarının analizi; Harrânî, Nusaybî, Cezerî ve Şimşâtî gibi Anadolu nisbelerini taşıyan onlarca Şii alim, ravi, şair ve seyyid ailesinin varlığını ortaya koymaktadır. Zâhir el-Cezerî ve Keşvâd b. Îlâs es-Serûcî gibi şairlerin Gadir-i Hum, Nass ve İmamet merkezli şiirleri, Şiiliğin Anadolu'daki edebi ve fikri derinliğini yansıtmaktadır. Öte yandan, Selçuklu dönemi metinlerinde görülen "Deylemî-mezhepli" algısı ve Deylemî göçlerinin Zaza Aleviliği ile olan tarihsel kesişimi, Anadolu'daki Şii/Alevî dokunun kökenlerinin Safevî öncesi döneme uzanan etno-dinsel katmanlarını anlamak açısından kritik bir karinedir.
Sonuç olarak; Anadolu'da Safevî öncesi dönemde Şiilik, iddia edildiği gibi marjinal veya tanımlanamaz bir "heterodoksi"den ibaret değildir. Aksine, Arap ve Türkmen hanedanlıklarının siyasi himayesinde, kendi fıkhı, kelâmı, alimleri, tefsir/fıkıh külliyatı ve seyyid ocaklarıyla varlığını sürdüren müteşerri bir gerçekliktir.
Gelecek Çalışmalara Yönelik Öneriler:
İleride yapılacak araştırmalarda Selçuklu-Osmanlı merkezli kroniklerin yanı sıra; Şii rical kitapları (Ricâlü’n-Necâşî, Fihrist-i Tûsî vb.), Biyografi/Tabakat eserleri (A'yânü'ş-Şîa, Buğyetü't-Taleb), Neseb/Şecere külliyatı (Seyyid Ebû Saîde’nin el-Meşcerü’l-Vâfî'si gibi) ve Şii alimlerin kayıp/yazma risaleleri sistematik bir şekilde incelemeye dâhil edilmelidir. Bu kaynak türlerinin disiplinlerarası bir yöntemle taranması, Anadolu'nun mezhepler tarihini Safevî ezberinin ötesine geçerek çok daha objektif ve bütüncül bir zeminde anlamamızı sağlayacaktır.