Kur'an | Ehlibeyt

Tevhidi Şirkten Ayırt Etmede Ölçü Nedir?

"Mesih, 'Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' dedi."

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Tevhit ve şirk ile ilgili en önemli mesele, bu ikisinin ölçüsünü bilmektir. Bu mesele tümüyle halledilmediği takdirde, diğer birçok yan konular da halledilmeyecektir. Bu nedenle tevhit ve şirk meselesini çeşitli boyutlarıyla, ama kısaca açıklamaya çalışacağız.

1- Zatta Tevhit

Zatta tevhit, iki şekilde söz konusu edilmektedir:

a) Allah (kelâm ilmi âlimlerinin ifadesiyle Vacib'ul-Vücud) birdir, eşi ve benzeri yoktur.

Bu tevhit, yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli şekillerde zikrettiği tevhittir. Nitekim şöyle

buyurmuştur:

"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur."[1]

Başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur:

"Hiçbir şey O'na denk değildir."[2]

Elbette bazen bu tevhit, basit ve avamca bir anlayışla, sayısal tevhit şeklinde yorumlanmakta ve "Allah birdir, iki değildir" diye ifade edilmektedir ki, böyle sayısal bir tevhit, yüce Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olan zatına yakışan bir tevhit değildir.

b) Allah'ın zatı basittir, mürekkep (bileşik) değildir. Zira bir varlığın zihnî veya haricî (zihinsel veya özdeksel) parçalardan bileşimi, o varlığın parçalarına olan ihtiyacının göstergesidir.

İhtiyaç ise, imkânın (olabilirliğin) nişanesidir. İmkân (olabilirlik) da, nedene olan ihtiyacın alâmetidir. Bunların tümü de, Vacibu’l-Vücud'un (varlığı zarurî olan Allah'ın) makamına uyuşmayan şeylerdir.

2- Yaratıcılıkta Tevhit

Yaratıcılıkta tevhit de, aklın ve naklin (Kur'ân ve ha-dislerin) kabul ettiği tevhit mertebelerinden biridir.

Akıl açısından Allah'tan gayrisi, imkâna (olabilirliğe) dayalı olan bir düzendir; her türlü kemal ve cemalden mahrumdur; her şey neye sahipse, onu bizatihi zengin olan feyiz ve ihsan kaynağından almıştır. Buna göre âlemde görülen kemal ve cemal cilvelerinin tümü, Allah'tandır.

Kur'ân açısından ise, birçok ayet, yaratıcılıkta tevhit konusuna açıkça değinmiştir. Örnek

olarak onlardan birini verelim:

"De ki: Her şeyi yaratan, Allah'tır. O, bir-dir, her şeye üstün gelendir."[3]

Buna göre, genel anlamda yaratıcılıkta tevhit ilkesi, Allah'a inanan kimseler arasında ihtilâf konusu olamaz. Sadece yaratıcılıkta tevhit hususunda iki yorum vardır ki aşağıda onlara değiniyoruz:

a) Varlıklar arasında var olan her türlü neden-sonuç ilişkisi, nedenlerin nedenine ve sebeplerin sebebine (Allah'a) varmaktadır ve hakikatte bağımsız ve asil yaratıcı, sadece Allah'tır. Allah'tan gayri varlıkların kendi sonuçlarındaki etkisi, bağımlı bir etkilemedir ve de Allah'ın izni ve meşiyyeti ile gerçekleşmektedir.

Bu görüşte, insan bilgisinin de ulaştığı, âlemdeki neden-sonuç ilişkisi kabul edilmektedir.

Fakat aynı zamanda bu düzen bütünü ile Allah'a izafe edilmektedir. Bu düzeni yaratan, sebeplere sebebiyet ve nedenlere nedensellik ve etkileyenlere etkileme gücü veren, Allah'tır.

b) Âlemde sadece bir yaratıcı vardır ve o da Allah'tır. Varlık âleminde eşyalar arasında hiçbir etkileme ve etkilenme söz konusu değildir. Allah, bütün doğal varlıkların vasıtasız yaratıcısıdır.

Hatta beşerin gücünün kendi işinde dahi hiçbir etkisi yoktur.

Bu görüşe göre, âlemde bir tek neden söz konusudur ve o tek neden, bilimin doğal nedenler olarak tanıttığı bütün her şeyin yerini doldurmaktadır.

Yaratıcılıkta tevhit için yapılan bu yorum, Eş'arîlerden bir grup âlimlerin kabul ettiği bir yorumdur. Fakat Eş'arîlerden İmam'ul-Haremeyn ve son zamanlarda Şeyh Muhammed Abduh -Tevhit risalesinde- bu yorumu benimsememiş ve birinci yorumu kabul etmişlerdir.

3- Tedbir ve İdarede Tevhit

Yaratma Allah'a mahsus olduğu için varlık âleminin tedbiri de Allah'a aittir. Âlemde sadece bir tek müdebbir ve yönetici vardır ve yaratıcılıkta tevhidi ispat eden aklî deliller, tedbir ve idare hususundaki tevhidi de ispat etmektedir.

Kur'ân-ı Kerim, çeşitli ayetlerde Allah'ı âlemlerin ye-gane yöneticisi ve idare edicisi olarak tanıtmakta ve şöyle buyurmaktadır:

"De ki: Allah her şeyin rabbi iken O'ndan başka bir rab mi arayayım?"[4]

Elbette yaratıcılıkta tevhit hususunda söz konusu edilen iki yorum, tedbirde tevhit konusunda da söz konusudur ve bize göre tedbir hususunda tevhitten maksat, bağımsız tedbirin Allah'a özgü oluşudur.

Buna göre varlık âlemindeki varlıklar arasında var olan bazı bağımlı tedbirler, tümüyle Allah'ın iradesi ve meşiyyeti ile gerçekleşmektedir.

Kur'ân-ı Kerim, Allah'a bağımlı olan bu tür evirip çevirenlere işaret ederek şöyle buyurmaktadır:

"İşleri yöneten meleklere andolsun."[5]

4- Hâkimiyette Tevhit

Hâkimiyette tevhit, hâkimiyet ve egemenliğin sabit bir hak olarak Allah'a mahsus oluşu ve toplum bireylerinin yegâne egemeninin Allah oluşu demektir.

Nitekim Kur'ân-ı Mecid, şöyle buyurmaktadır:

"Hüküm (hâkimiyet) sadece Allah'a aittir."[6]

Buna göre, başkalarının hâkimiyeti, Allah'ın meşiye-ti ile gerçekleşmesi ve salih insanların Allah'ın izni ile toplumun idare ve yönetimini ele alarak onları saadet ve kemal konağına ulaştırması gerekmektedir.

Nitekim Kur-'ân-ı Kerim, şöyle buyurmaktadır:

"Ey Davud! Biz seni, yeryüzündeki halifemiz (temsilcimiz) kıldık; o hâlde insanlar arasında adaletle hükmet."[7]

5- İtaatte Tevhit

İtaatte tevhit, bizzat ve asaleten itaat edilmesi, uyulması gereken kimsenin, yüce Allah olduğu anlamındadır.

Buna göre başkalarına, örneğin Hz. Peygamber'e, İ-mam'a, fakihe, babaya ve anneye itaatin gerekliliği, Allah'ın emri ve iradesiyledir.

6- Yasama ve Teşride Tevhit

Yasama ve teşride tevhit, yasama ve kanun koyma yetkisinin sadece Allah'a ait olduğu anlamındadır. Bundan dolayı semavî kitabımız Kur'ân, ilâhî kanun çerçevesinin dışında kalan her türlü hükmü küfür, fısk ve zulüm sebebi olarak kabul etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirdirler."

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıktırlar."

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimdirler."[8]

7- İbadette Tevhit

İbadette tevhit konusunda üzerinde durulması gereken en önemli mesele, ibadetin anlamının ne olduğudur. Zira bütün Müslümanlar, ibadetin Allah'a mahsus olduğu görüş birliği ve Allah'tan başkasına ibadet etmenin caiz olmadığı hususunda görüş birliği içindedirler. Nitekim Kur'ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz."[9]

Kur'ân'ın ayet-i şerifelerinden açıkça anlaşıldığı kadarıyla bu konu, bütün peygamberlerin davetinde ortak bir ilke olarak yer almıştır ve bütün peygamberler, bunu tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun ki biz, her ümmet içinde, 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının.' diye bir peygamber görevlendirmişizdir."[10]

Buna göre, ibadetin Allah'a özgü olduğu ve O'ndan başkasına ibadet edilmemesi gerektiği, tartışma götürmez kesin bir ilkedir ve hiçbir kimse bu ilkeyi kabul etmedikçe, muvahhit sayılamaz.

O hâlde tartışılan şey, neyin ibadet olup, neyin ibadet olmadığıdır.

Örneğin öğretmenin, anne ve babanın, âlimlerin elini öpmek, insanın üzerinde hakkı olan kişilerin karşısında saygı amacıyla eğilmek, onlara ibadet sayılır mı, yoksa ibadet, her türlü eğilme ve tevazudan ibaret olmadığı ve mahiyetinde başka bir öğenin bulunduğu için, bu gibi işler ibadet sayılamaz mı?

O hâlde şimdi eğilme ve tevazu göstermeleri ibadet yapan o asıl öğenin ne olduğuna bakalım:

İbadetle İlgili Yanlış Bir Algılama

Bazı yazarlar, ibadeti "eğilme" veya "aşırı eğilme" olarak açıklamışlardır. Sonra da bazı

Kur'ân ayetlerinin açıklaması karşısında kala kalmışlardır. Kur'ân-ı Kerim, açık bir şekilde meleklere, Âdem’e secde etmelerinin emredildiğini buyurmaktadır:

"Meleklere, 'Âdem’e secde edin.' demiştik."[11]

Âdem’e yapılan secde, şekil itibariyle Allah'a yapılan secdeden hiçbir farkı yoktu. Oysa birincisi (Âdem’e yapılan secde) sırf bir tevazu, ikincisi (Allah'a yapılan secde) ise ibadet ve tapınmaktı.

Acaba şekil itibariyle aynı olan bu iki secdenin mahiyetlerini farklı kılan öğe neydi?

Kur'ân, bir başka yerde Yakup Peygamber'in oğullarıyla birlikte Hz. Yusuf'a secde ettiklerini bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Yusuf, annne-babasını tahtın üzerine o-turttu ve hepsi onun önünde secdeye kapandılar. O zaman Yusuf, 'Babacığım! İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi.' dedi."[12]

Hatırlatmak gerekir ki, Hz. Yusuf'un vaktiyle gördüğü rüyadan maksadı, on bir yıldızın güneş ve ay ile birlikte kendisine secde ettiğini gördüğü rüyası idi. Nitekim Kur'ân, Yusuf'un dilinden şöyle buyurmuştur:

"Yusuf, 'Babacığım! Rüyamda on bir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm.' demişti."[13]

Hz. Yusuf'un, kendisine secde edenleri rüyasının tabiri olarak saydığına göre, on bir yıldızdan

maksat, Yusuf'un kardeşleri; güneş ve aydan maksat da, babası ve annesidir.

Bu açıklama ile sadece Yusuf'un kardeşlerinin değil, babası Yakub Peygamber'in de Yusuf'a secde ettiği ortaya çıkmaktadır.

Şimdi soruyoruz: Neden eğilme ve tevazuun doruk noktası olan böyle bir secde, ibadet sayılmamıştır?

Kabahatten Büyük Özür!

Burada sözü edilen kimseler, doğru dürüst cevap verememe âcizliği içinde şöyle demektedirler:

"Bu secde Allah'ın emriyle olduğu için şirk değildir."

Ama hiç şüphesiz bu cevap çok acemice verilmiş bir cevaptır. Zira eğer bir amelin özü şirk ise, Allah asla onu emretmez.

Nitekim Kur'ân-ı Kerim, şöyle buyurmuştur:

"De ki: Allah, çirkin işi emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah adına mı söylüyorsunuz?"[14]

Esasen Allah'ın emri, bir şeyin mahiyetini değiştirmez. Eğer bir insan karşısında tevazu göstermek ve eğilmek, ona ibadet etmek ise ve Allah da bunu emretmişse, bu demektir ki yüce

Allah, hâşâ kendisinden başkasına ibadet etmeyi emretmiştir.

İbadetin Gerçek Anlamı ve Sorunun Çözümü

Buraya kadar söylenenlerden anlaşıldı ki, Allah'tan başkasına tapmak, bütün muvahhitlerin

İttifakıyla yasak ve yanlıştır. Öte yandan bilindi ki, meleklerin Âdem’e, Yakub ve oğullarının da Yusuf'a secde etmeleri, onlara ibadet sayılmamıştır.

Şimdi bakalım: Niçin bir defasında ibadet sayılan bir davranış, başka bir defasında ibadet sayılmamaktadır? Bunun sebebi nedir?

Kur'ân ayetlerine müracaat edildiğinde, ibadetin, ilâh olarak kabul edilen veya kendisine

ilâhî işler izafe edilen bir kimse karşısında huzu ve eğilmeden ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.

Bu açıklama ile birine karşı huzu gösterip eğilmeyi ibadet yapan öğenin, onun ilâhlığına veya bağımsız olarak ilâhî işleri yapabilme gücüne sahip olduğuna inanmaktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.

Gerek Arap Yarımadası'nda, gerekse diğer yerlerde yaşayan müşrikler, karşılarında huzu ve huşu ile eğildikleri varlıkları Allah'ın mahlûkları bildikleri hâlde günahları bağışlama yetkisine ve şefaat makamına sahip olmak gibi birtakım ilâhî işlerin onlara bırakılmış olduğuna inanırlardı.

Babil müşriklerinin bir kısmı, gök cisimlerine ibadet eder, onları yaratıcıları olarak değil, rableri olarak kabul ederlerdi. Yani evrenin ve insanların yönetimi ve idaresinin onlara bırakıldığına

İnanırlardı. Hz. İbrahim'in (a.s) onlarla tartışma metodu da bunu göstermektedir. Zira Babil müşrikleri; güneş, ay ve yıldızları yaratıcı olarak kabul etmezlerdi. Aksine onları, rububiyet makamı ve âlemin idaresi kendilerine verilen güçlü yaratıklar olarak kabul ederlerdi.

Hz. İbrahim'in (a.s) Babil müşrikleri ile yaptığı tartışmaları beyan eden Kur'ân ayetlerinde de Hz. İbrahim'in, bir şeyin sahibi, yöneticisi ve evirip çevireni anlamına gelen "rab" kelimesi üzerinde durduğu görülmektedir.

Araplar, ev sahibine "rabbu’l-beyt", tarla sahibine "rabbu’z-zey'a" derler. Zira ev ve tarla işlerinin yönetimi, sahiplerinin uhdesindedir.

Kur'ân-ı Kerim, Allah'ı âlemlerin yegâne sahibi ve rabbi olarak tanıtmak suretiyle müşrikler güruhuyla mücadele etmekte ve herkesi, tek ve bir olan Allah'a ibadete davet etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

"Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na kulluk edin. Bu, doğru yoldur."[15]

Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır:

"İşte Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka ilâh yoktur, her şeyin yaratanıdır. Öyleyse O'na kulluk edin."[16]

Duhân Suresi'nde ise şöyle buyurmaktadır:

"O'ndan başka ilâh yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbidir."[17]

Kur'ân-ı Kerim Hz. İsa'dan (a.s) naklen de şöyle buyurmaktadır:

"Mesih, 'Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' dedi."[18]

Bütün bu söylenenlerden açıkça anlaşıldı ki, birinin ilâhlığına ve rububiyetine inanılmadan ve birtakım ilâhî işler kendisine isnat edilmeden onun karşısında saygıyla eğilme, ibadet olarak telakki edilemez; bu eğilme, son derecesinde olsa dahi.

Buna göre, evlâdın annesi ve babası karşısında ve ümmetin Hz. Peygamber (s.a.a) karşısında bu tür kayıtlardan uzak olarak saygı ile eğilmesi, asla ibadet olarak nitelendirilemez.

Buradan hareketle, Allah dostlarının eserlerinden teberrük ummak, onların türbesinin kapısını ve duvarını öpmek, Allah'ın sevgili kullarına tevessül etmek, Allah'ın salih kullarını çağırmak, Allah'ın veli kullarının doğum ve ölüm yıl dönümlerini kutlamak gibi birtakım konular, her ne kadar bazı cahil kimseler tarafından Allah'tan gayrisine ibadet ve şirk olarak nitelendirilse de, Allah'tan gayrisine tapmak ve ibadet etmekle alâkası olmayan şeylerdir.

- - - - - - - - - - - - - - - - - -


[1] Şûrâ, 11

[2] İhlâs, 4

[3] Ra'd, 16

[4] En'âm, 164

[5] Nâziat, 5

[6] Yûsuf, 40

[7] Sâd, 26

[8] Mâide, 44 – 47 - 45

[9] Fâtiha, 5

[10] Nahl, 36

[11] Bakara, 34

[12] Yûsuf, 100

[13] Yûsuf, 4

[14] A'râf, 28

[15] Âl-i İmrân, 51

[16] En'âm, 102

[17] Duhân, 8

[18] Mâide, 72