.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Antik ve Modern Cahiliyetten Teberri
Hac, o özel lebbeyk nidalarıyla; ister kısa ve sessiz ister uzun ve yüksek sesle dile getirilsin hem gelmiş geçmiş ve varolan tüm cahiliyetlerden teberri etmektir hem de ister elle yontulmuş tüm putlar olsun ister şirke bulanmış tüm câhilî göstergeler, tüm putları kırıp parçalamaktır. Hac, ister yeni ister eski bâtılın tüm mazharlarını ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla hac, riya, heva-heves, cimrilik ve kibir gibi tüm şirk kokan hastalıklardan kurtulmak için bir ilaçtır.
Açıklamak gerekirse, câhiliye dönemlerinde ‘lebbeyk’ bir şirk ve putperestlik nidasıydı. Zira müşrikler nezdinde ‘telbiye’ şu sözlerle ifade edilirdi:
“Lebbeyk Allah’ım lebbeyk, yoktur bir şerikin lebbeyk! Tek bir şerikin vardır ki o da senindir. Sen o ve onun sahip olduğu her şeyin mâlikisin!”[1]
Bu sözlerle Allah için bir ortak ve şerik ispatlıyorlardı; tabi bu şeriki de yine ona ait biliyorlardı! Fakat İslam’a göre telbiye, eşsiz ve benzersiz Rabbimizin dergâhında bir yalvarış ve yakarıştır. Telbiye, gizli açık bütün şirk göstergeleri karşısında bir nida, bir haykırıştır. Dolayısıyla, Allah Teâlâ’nın gayrı için hiçbir zuhurdan söz edilemez. Haliyle ondan gayri sığınılacak bir dergâh yoktur. Ondan gayrı hiçbir kudret kaynağından söz edilemez. Haliyle Ondan gayri hiç kimseye imdat eli uzatılamaz. Zira orada ‘mutlak velayet’ artık bir tek hak olan Allah’a mahsustur:
“İşte burada velayet, hak olan Allah’a mahsustur.”[2]
Bu hakikat, lebbeyk nidalarının bütün sahra ve ovalarda, her bir tepeye tırmanırken her tepenin eteklerine inerken hiç durmaksızın tekrarlanan yankısını duyup görebilenler nezdinde şüphe götürmez bir açıklıktadır.
Nübüvvet hanedanından (a.s) varit olan naslar da bu hakikatin şahididir. Örneğin: “Câhilî geleneklerle hareket eden ya da haram mal çirkefine bulaşanlar lebbeyk deseler de bu esnada ona “Ey kulum, ne lebbeyk denir sana ne senin için bir saadet vardır!” cevap verilir.[3] Bu doğrultuda İmam Kazım (a.s) şöyle buyurur:
“Biz Ehlibeyt, ilk haccımız (Sarure Haccı), kadınlarımızın mihriyesi ve kefenlerimizin masrafı malımızın en temiz olanındandır.”[4]
Bu tutumun yegâne sebebi şudur: Hac’da ‘lebbeyk’ demek, Peygamberlerin yeryüzünde Meleklerin Arş’ın çevresinde dile getirdikleri ‘lebbeyk’ nidalarının bir tekrarıdır. Bu hususu daha önce açıklamıştık.
Haccın câhiliyete karşı bir haykırış olduğunu araştırmak ve bu ilâhî ahdin sırrını naslarda bulmak isteyen bir araştırmacının ulaşacağı nüktelerden biri de şu olacaktır: İbrahim Halil, (a.s) Musa Kelim (a.s) ve Hatemü’l Enbiya’nın (s.a.a) ‘telbiye’si ile alakalı rivayetler diğer Peygamberler (a.s) ile ilgili varit olan rivayetlerden ziyadesiyle fazladır.[5] Elbette biz nübüvvet, risâlet, hilafet ve sair makamlarla ilgili temel ilkeler söz konusu olduğu zaman peygamberler arasında bir fark gözetmeyiz.[6] Ancak Rabbimiz, onların bazılarını diğerlerine göre daha faziletli kılmıştır.[7] Biz de bu fazilet derecelerine göre onların birbirlerine karşı daha imtiyazlı nitelikleri olduğuna inanırız. Özellikle de tağutlara karşı başkaldırı, alçakları alaşağı etmek ve iç-dış tüm cahiliyetin defi noktasında her birinin farklı bir duruşu vardır. Nitekim İbrahim Halil (a.s) tağutları “Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun!”[8] diye haykırırken Musa Kelim (a.s) “Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim”[9] diye alçaklara karşı cephe almış ve Hatemü’l Enbiya (s.a.a) cahiliyeti “Câhiliye devri hükmünü mü istiyorlar? Yakînen bilen bir millet için Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?”[10] Haykırışıyla defetmiştir.
* * *
Telbiyenin Hikmeti
İhrama bürünmek ve “Lebbeyk” demek, Vahyin nidasına bir cevap ve ilâhî davete bir icabettir. Bu itibarla gerçek anlamıyla hac eda edenler ve Kâbe’yi ziyarete gelenler telbiye esnasında aklî boyutuyla öylesine bir ürperiş ve korku hali yaşarlar ki renkleri sararır ve sesleri kısılır. Bazen de öylesine bir dehşet yaşarlar ki olmaya ki bize de “sizin için ne lebbeyk ne de saadet vardır” diye nida edilir endişesine kapılırlar.[11]
Hacı adayı, ‘lebbeyk’ derken hakikatte Allah’la ahitleşir. “Ona itaat maksadı dışında asla ağzını açmayacağına ve dilinin kapısını tüm günahlara kilitleyeceğine”[12] dair söz verir. Evet, dilin cirmi (cismi) küçük ama cürümü büyüktür. Hakkı inkâr, bâtıl iddialar, gıybet, iftira, yalan, söz taşıyıcılık, küfürleşmek, alay etmek ve benzeri büyük günahların birçoğu hep dil ile işlenir. İşte telbiye, dili bütün bunlardan arındırmaktır. Bu itibarla Beytullah ziyaretçisinin dili, tertemiz ve tâhir bir dildir. Yani asla yalan yere şahitlik etmez, gıybet etmez, yalan söylemez, iftira atmaz ve hiç kimseyle alay etmez.
Demek ki, telbiyenin sırrı, dili hak söz ve Hakk’a itaat maksadıyla kullanmaya ahdetmek ve bâtıl söz ve günahlardan uzak tutmaya söz vermektir. Tabi bu, sırf sadece hac ve umre dönemleri için değil, bütün zamanlar için verilen bir sözdür.
* * *
‘Lebbeyk’ Diyenlerin Derece ve Mertebeleri
Nasıl iman mertebelerine göre müminlerin dereceleri farklılaşıyorsa, aynı şekilde “Lebbeyk” diyenlerin dereceleri de ‘telbiye’ mertebelerine göre farklılık arz eder. Zira bir kesim, Peygamberlerin çağrısına ‘lebbeyk’ derken diğer bir kesim bizzat Allah’ın davetine icabet eder. Bazıları, “Ey bizleri Allah’a çağıran davetçi lebbeyk! Ey bizleri Allah’a çağıran davetçi Lebbeyk!”[13] diye nida ederler. Bu kesim, İbrahim Halil’in (a.s) davetine icabet ederek Beytullah’ı ziyarete giden orta düzeydeki hac yolcularıdır. Zaten İbrahim’de (a.s) Allah’ın fermanı mucibince insanları hacca davet ediyordu:
“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!”[14]
Bu kesimin daha fevkinde bulunanlar Allah’ın şu davetine icabet ederek lebbeyk derler:
“…Oraya yol bulabilenlerin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir.”[15]
Bu düzeydeki bir hacı adayı, insanlar arasında ancak parmakla sayılabilecek kadardırlar. Onlar Hakk’ın davetini duyar duymaz şöyle icabet ederler: ‘Lebbeyk Allah’ım lebbeyk! … Lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk, lebbeyk ey selamet diyarının davetçisi lebbeyk! … Lebbeyk ey hem korkulan ve hem arzulanan lebbeyk!”[16] Bu ‘telbiyeler’ ile bizzat Allah’ın davetine icabet edilir. Elbette Halilullah’a (a.s) verilen cevap da aynı zamanda Allah’ın davetine bir icabettir. Nitekim Allah’a icabet ile İbrahim Halil’in (a.s) davetine de icabet edilmiş olunur. Lakin aradaki fark, Beytullah ziyaretçisinin şuhûd düzeyiyle alakalıdır. Zira herkes imanın hüviyet derecesi ve mertebesi ile orantılı bir şekilde Allah’ı tanır, onunla ahitleşir ve emirlerine itaat eder. Bazıları bir vasıtaya ihtiyaç duyar. Bazılarıysa; örneğin peygamberler hiçbir vasıta olmaksızın Allah’ı tanır, onunla ahitleşir ve ahkâmıyla amel ederler. Şahadet âleminde zuhur eden her şey, gayb âleminde imzalanan ahit ve sözleşmenin bir ürünüdür. Binaenaleyh, özü itibarıyla her ne kadar herkes aslında bizzat Rabb-ı Celil ile ahitleşmiş olsa da; lakin bazıları İbrahim-i Halil vasıtasıyla, bazılarıysa vasıtasız bu ahde taraf olmuşlardır. Dolayısıyla her ‘telbiye’ bir değildir. Yani birileri “Lebbeyk miraçlar sahibi lebbeyk” diye nida ederken dahi aslında “insanlar arasında haccı ilan et” emri gereğince İbrahim-i Halil’e cevap verirken diğer bazıları Rabb-ı Celil’e icabet eder. Zira bir insan, ilâhî misak âleminde Allah’a nasıl cevap vermişse, zuhur âleminde de aynı şekilde ‘lebbeyk’ der.
Açıklamak gerekirse, bütün insanlar iki kez ‘lebbeyk’ derler. Bu iki ‘lebbeyk’ birbirinin kapsamındadır. Bu icabet ve cevap, tarihi bir vaka olmadığından, geçmişte vaki olmuştur denilemez. Bu ahitleşme her daim süredurmaktadır. İlk ‘lebbeyk’ zer ve zürriyet âleminde gerçekleşen misak ve sözleşme esnasında dile gelmiştir. Orada, Yüce Allah insanlardan taahhüt alıp onlara kendi hakikatlerini göstermiştir. Öyle ki, her kul orada Allah’ın Rububiyyetini ve kendi ubudiyetini müşahede ve bunu ikrar etmiştir.
“Rabbinin Âdem evlatlarından, misak aldığını da düşünün: Rabbin onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onların kendileri hakkında şahitliklerini isteyerek «Ben sizin Rabbiniz değil miyim?» buyurunca onlar da «Elbette!» diye ikrar etmişlerdi.”[17]
İkinci ‘lebbeyk’ ise umum insanların ve tüm herkesin hacca davet edilmeleri esnasında vaki olur:
“İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler!”[18]
İbrahim Halil’in (a.s) bu umumi daveti de insanların kulağına erişmiş ve hatta babalarının sulbünde bulunanlar dahi bu davete ‘lebbeyk’ demişlerdir. İmam Sadık (a.s) bu hususta şöyle buyurur:
“İbrahim ve İsmail (a.s) Beyt’i inşa etmekle emrolunup Beyt’in inşası bittikten sonra İbrahim rüknün üzerine oturdu ve: “Hacca gel! Hacca gel!” diye seslendi. Eğer “hepiniz hac için geliniz” deseydi, o gün için yaratılmış insanlar dışında hiç kimse hacca gitmezdi. Lakin o: “Hacca gel!” deyince, babalarının sulbünde bulunan insanlar: “Lebbeyk ey Allah’ın davetçisi! Lebbeyk ey Allah’ın davetçisi!” diye icabet ettiler. Her kim on kez ‘lebbeyk’ dediyse on kez hac edecektir. Her kim beş kez dediyse, beş kez haccedecektir. Her kim daha fazla dediyse kaç kez ‘lebbeyk’ demişse o kadar haccedecektir. Bir kez diyen, bir kez haccedecek; hiç söylemeyen ise hiç etmeyecektir.”[19]
İbrahim Halil’in (a.s) davetiyle şekillenen bu ‘lebbeyk’ sahnesi, Allah’ın insanları davet ettiği zer ve zürriyet âlemindeki Lebbeyk sahnesine benzemektedir. O ilk sahne nasıl halen canlılığını koruyorsa, Halilullah’ın (a.s) davetiyle şekillenen sahne de halen devam ededurmaktadır. Zira burada söz konusu olan, fıtrat ve ruhun o davete muhatap olmasıdır; babaların sulbü ve anaların rahimlerindeki küçücük zerrelerin değil.
Lebbeyk nidasını dillendirenler arasındaki farklar, diğer birçok dini mesele için de geçerlidir. Örneğin Kur’an-ı kerim tilavet edenler de derece derecedirler. Birçok Kur’an okuyucusu, bu sözleri kimin dilinden işittiğinin bilincinde değildir. Fakat Allah velileri, arif ve gönül ehli müminler, Kur’an’ı sanki bizzat Peygamber Efendimizin (s.a.a) dilinden dinliyorlarmışçasına okur ve idrak ederler. Evliya içerisinde çok az bir kesim ise Kur’an’ı sanki doğrudan Allah’tan işitiyormuşçasına tilavet eder. Örneğin İmam Sadık kendisine namaz esnasında Kur’an tilavet ederken oluşan bir halden ayıldıktan sonra şöyle buyurmuştur:
“Kur’an ayetlerini o kadar çok tekrarladım ki, en son bana bir hal oldu ve ben bu ayetleri nazil kılanın bizzat kendisinden şifahi olarak dinledim.”[20]
Binaenaleyh, bir kesim Kur’an tilaveti esnasında, ayetleri bizzat Allah’tan işitiyormuşçasına okurlar. Örneğin bazıları Resulullah’ın (s.a.a) huzurunda onun Kur’an tilavetini, sanki Allah nezdinden tilavet olunuyormuşçasına dinlerlerdi:
“Ve eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah’ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver.”[21]
Zira bu kitap herkes için nâzil olmuştur. Elbette vahye direkt muhatap olan ve onu doğrudan alan tek insan Resulullah’ın (s.a.a) kendisidir.
“Sana da (ey Resulüm) bu zikri indirdik ki kendilerine indirileni insanlara açıklayasın.”[22]
Allah’ın selamına muhatap olan insanlar da sınıf sınıftırlar. Bir sınıf, bu selamı meleklerin diliyle işitirler:
“Odur size salât eyleyen ve onun melekleri!”[23]
Müminlerden bir sınıf, o ‘selam’ı Resulullah’ın (s.a.a) diliyle işitirler:
“Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selâm size!”[24]
Zira Resulullah’ın her sözü vahiydir ve bu kuralı müminlere iletmek da Allah Teâlâ’nın emriyledir. Müminler ve Allah’ın seçkin kulları içerisinde çok küçük bir sınıf, Allah’ın selamını vasıtasız bir şekilde idrak liyakatine sahiptirler. Nitekim Allah’ın bazı peygamberlerini bizzat selamladığı örnekler Kur’an-ı Kerimde yer alır:
“(O’nun) seçtiği kullarına da selâm olsun!”[25] “Bütün âlemlerde Nuh’a selam olsun! Biz, işte böyle ihsan ehlini mükâfatlandırırız.”[26]
Bu ayet-i kerimede ‘Biz, işte böyle…’ tabirinden anlaşıldığı kadarıyla, Allah’ın özel selamı, ihsan sahibi bütün mümin kullarını da kapsar.
- - - - - - - - - - - - - - - - -
[1] El Kâfi, c. 4, s.542
[2] Kehf: 44
[3] Men La Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 317-318; Vesailu’ş Şia, c.11,s. 144
[4] Vesailu’ş Şia, c.11,s. 144
[5] Vesailu’ş Şia, c.12,s. 370-393
[6] Bakara: 285
[7] Bakara: 253
[8] Enbiya: 67
[9] A’raf: 104
[10] Maide: 50
[11] El Kâfi, c. 5, s.124; Vesailu’ş Şia, c.17, s. 19; Bihar, c.47, s.16 ve c. 64, s. 337
[12] Hadis-i Şibli, bkz. Elinizdeki Kitap,
[13] El Kâfi, c.4, s. 206
[14] Hac: 27
[15] Al-i İmran: 27
[16] Tehzibu’l Ahkâm, c.5, s.91–92; Vesailu’ş Şia, c.12, s.282–283 (Tam Metin)
[17] A’raf: 172
[18] Hac: 27
[19] El Kâfi, c.4, s.206–207
[20] Bihar, c. 47, s. 58
[21] Tevbe: 6
[22] Nahl: 44
[23] Ahzab: 43
[24] En’am: 54
[25] Neml: 59
[26] Saffat: 79-80