Düşünce | İslamî Araştırmalar

Anadolu ve Kerbelâ Mersiyesi

Kerbelâ mersiyelerinin Türk toplumuna yansıyan bir örneği: Şeyh Gâlib’in bir kıtasına ilave olarak yazılmış bir Kerbelâ mersiyesi

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Mutlu Muhammet Aktaş

Mersiye denilince akla gelen önemli hususlar arasında Kerbelâ ve Kerbelâ mersiyeleri yer almaktadır. Kerbelâ, Türk edebiyatının her alanında, dinî-tasavvufi edebiyattan divan, halk ve âşık edebiyatına kadar, Hz. Hüseyin ve onunla birlikte ailesi ve yakınlarının şehit edildiği bir yer olarak görülmüş ve kutsiyet atfedilmiştir (Esir, 2012, 45). Özellikle Alevi-Bektaşî edebiyatında Hz. Hüseyin’e duyulan sevgiyi ve onun şehadeti dolayısıyla yaşanan ıstırabı anlatan şiirlere de mersiye ya da Kerbelâ mersiyesi denilmiştir. Hatta çoğu zaman mersiye denilince akla ilk gelen ve kastedilen İslam âleminin büyük facialarından biri olarak kabul edilen Hz. Hüseyin’in şehit edilişini konu alan Kerbelâ mersiyeleri olmuştur (Erdoğan, 2009, 54).

Klasik Türk edebiyatında Kerbelâ konulu eserler; manzum, mensur ve nazımnesir karışık olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu türde verilmiş eserlerin genel adı “Maktel-i Hüseyin”dir (Şahin, 2011, 240; Arslan ve Aksoyak, 1996, 49-50). Kerbelâ mersiyeleri içinde en tanınmışları arasında Fuzûlî ve Kâzım Paşa gibi şairlerin Kerbelâ olayını ele alarak Hz. Hüseyin için yazdığı mersiyeler (Dilçin, 2016, 259) gösterilebilir. Klasik Türk edebiyatında genel manada yüzyıllara göre mersiyelerde bir düşüş yaşanırken Kerbelâ mersiyelerinde durum farklıdır. XVI, XVII ve XVIII. yüzyıllarda bu mersiyelerin sayıları artarak devam eder. XIX. yüzyılda ise Kerbelâ mersiyelerinin sayısında beklenmedik bir artış görülür (Çakır, 2012, 706; Çiftçi, 2008, 16). Türe duyulan ilgi, 10 Muharrem’in matem günü olarak anılmaya başlaması, bu tarihte yeni bir mersiye yazma geleneğinin yaygınlaşması hatta Bektaşî tekkelerinin kapatılmasıyla oluşan tasavvufi değişimin edebiyatı da etkilemesiyle XIX. yüzyılda da devam etmiş; aralarında Şeref Hanım, Osman Nevres, Yenişehirli Avnî, Mûsâ Kâzım Paşa ve Osman Şems Efendi gibi şairlerin bulunduğu isimler, Kerbelâ mersiyeleriyle tanınmışlardır (Çağlayan, 1997, 270 XIV, 40, 46; Uzun, 2006, 9; Arslan ve Erdoğan, 2009, 50-51; Yılmaz, 2016, 384-385, 389-390, 631; Alp, 2020, 63; Kaya, 2022, 269).

* * *

Muharrrem Ayı ve Aşure Gününde Kerbelâ Mersiyesi Okuma Geleneği İslam toplumunda muharrem ayı ibadetin yanında matemi de ifade eder. Bu manada ayın bilhassa matem ve hüzün yönünü ortaya koyması bakımından Kerbelâ mersiyelerinin yazılıp okunması olağan bir durumdur. Üstelik bunun bir gelenek hâline gelerek toplumun her kesimine yayılması kaçınılmazdır. Türk toplumunda özellikle Alevilikte muharrem ayı önemli bir yere sahip olup bir yas ve oruç ayı olarak ele alınır. Tutulan yasın ve orucun merkezinde meşum Kerbelâ hadisesi vardır. Bu oruç, 10 Muharem 680 yılında Kerbelâ’da şehit edilen İmam Hüseyin ve yanındakilerin yasını tutmak içindir (Ünlü, 2020, 39; Alpaslan, 2012, 257; Yaman, 2007, 222). Bu günlerde su içilmez, düğün eğlence yapılmaz, eğlence yerlerine gidilmez, hayvan kesilmez, çamaşır değiştirilmez, saç sakal kesilmez, gönül kırılmaz. Gerçekleşen facia her yıl canlandırılır. Ehlibeyt için ağıtlar, mersiyeler söylenir, matem tutulur (Aytaş, 2010: 2). Bununla birlikte mateme girdikten sonra Fuzûlî’nin Hadîkâtü’s-sü’edâ adlı eserinden “Hz. Hüseyin’in Kerbelâ Olayı” bölümü (azar azar), şehâdet zamanı olan onuncu gün ise Hadîkâ’nın “Şehâdet” bahsi (Özlü, 2011, 200; Noyan, 1984, 87) kısmından okunur. Hatta bugünlerde Kerbelâ Olayı’nı anlatan muharremiyye denilen bestelenmiş mersiyeler de (Yöre, 2011, 230; Uzun, 2006, 8; Aktaş, 2006, 40) seslendirilir. Alevi topluluklar açısından muharrem ayıyla birlikte aşure günün de önemi büyüktür. Kerbelâ’da İmam Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin sağ kurtulduğu için aşure günü aynı zamanda mutluluk günüdür. Bu nedenle çorba tatlı olur. Muharrem ayında Aleviler bir araya gelerek birlikte mersiyeler, şiirler, deyişler söyler ve Alevi önderlerinin kahramanlık öykülerini söyleşirler (Ünlü, 2020, 36). Bu yönden değerlendirildiğinde Alevilikte bilhassa muharrem ayı ve aşure günü içinde birçok önemli ritüelin yanında akşamları Kerbelâ mersiyesi okuma geleneğinin de mutlaka var olduğu görülmektedir. Aleviliğin yanında özellikle Osmanlı döneminde hem devlet yönetimi hem de toplum nezdinde muharrem ayı içinde aşure günü bir bayram havası içerisinde kutlanmıştır. Törenlerde devlet ve padişah için yapılan dualar yanında İmam Hüseyin ve diğer şehitler için mersiyeler okunmuş, aşure pişirilerek zengin-fakir herkese aynı tatlıdan ikram edilmiş ve âdeta sosyal statülerin bir öneminin olmadığı vurgusu yapılmıştır (Özlü, 2011, 204). Bunun yanında muharrem ayı ve aşure gününe ait birçok hususiyet toplumun diğer kesimlerinde olduğu gibi o dönem faaliyet gösteren tekkelere1 de aksetmiştir. Başta Bektaşî olmak üzere tarikatlar birçok geleneği özümsemiştir. Özellikle aşure günü Hz. Hüseyin’i anmak amacıyla dua/mersiye okuma ve matem gününü hatırlatma vesilesiyle yâd edilmiştir (Polat, 2019, 464). Mevlevî tekkelerinde muharrem ayındaki bir mukabele gününde aşure kaynatılmıştır. Aşure gecesi Fuzûlî’nin Hâdîkat-üs-süedâ’sından parçalar, mersiyeler okunmuştur (Özlü, 2011, 201). Öyle ki muharrem ayında icra edilen aşure törenlerinde, bütün tarikatlarda Kerbelâ mersiyesi okuma gelenek (Turan ve Akgül, 2013, 32; And, 2002, 194; Özmen, 1998, 521) hâline gelmiştir. Tarikatlara mensup şairler mensup oldukları tekkeye karşı mersiye yazma zorunluluğunu hissetmişlerdir. Mersiye yazmak, şairlere Hz. Ali’ye ve Ȃl-i abâya olan sevgilerini gösterme imkânı sağlamıştır (Ekici, 2022, 32).

Yukarıda da zikredildiği üzere bilhassa Osmanlı devletinin yönetim kademesinden, toplumun çeşitli kesimlerine, tekkelere kadar muharrem ayı içinde ve aşure gününde Kerbelâ mersiyeleri okunması âdeta elzem hâle gelmiştir. Bu durumla ilişkili olarak birçok şair tarafından Kerbelâ mersiyeleri yazılmıştır. Bu da yüzyıllar boyunca Kerbelâ mersiyesi okuma geleneğini giderek güçlü kılmıştır.

* * *

Şeyh Gâlib’e Ait Bir Kıta ve Kerbelâ Mersiyesi

Kendisi de bir Mevlevî şeyhi olan Gâlib, Mevlevî şairlerinin hâl tercümelerini kısaca yazmış ve bazı şiirlerinden seçmeler meydana getirmiştir. Müsvedde halindeki bu eserinin tertip, tasnîf ve ikmâli için Esrar Dede’ye verdiği bildirilmektedir. Esrar Dede bu müsvedde üzerinde çalışarak Tezkire-i Şuarâ-yı Mevleviyye adlı eserini meydana getirmiştir (Okçu, 2018, 8). Mevlevîlik için bu kadar önemli bir esere önayak olup katkı sunan bir şairin -üstelik bir şeyh sıfatıyla- Hz. Ali’ye olan sevgisini Divan’ında ifade etmekten ve Hz. Hüseyin’in şehitliğine duyduğu hüznü anlatmaktan geri kalmayacağı açıktır. Bu bağlamda Divan’ında yer alan “Müseddes-i Ahar-ı Turkî” başlıklı manzumesinde (Okçu, 2018, 141; Kalkışım, 1992, 258-259) geçen “Biz Şâh-ı velâyet kuluyuz hem Aleviyiz”, “Evlâd-ı Hüseyn’in kul kurbânıyız elhak” mısralarında Hz. Ali ve Hz. Hüseyin’e olan sevgisini açıkça belirtmiştir. Aynı manzumede yer alan “Avân-ı Yezîd’in hele hasmâniyiz el-hak” mısraında olduğu gibi Kerbelâ hadisesinde Hz. Hüseyin’e yapılanlara karşı olduğunu ve Yezîd’e arka çıkanlara öfke duyduğunu bilhassa vurgulamıştır.

Çalışmaya konu olan Kerbelâ mersiyesinin temelini de Şeyh Gâlib’e ait bir kıta oluşturmaktadır. Kıta, Gâlib Divan’ında “Kıt’alar” başlığı altında yer almaktadır. “Yevm-i Âşûrede Koca Mustafâ Paşa Câmiinde âyîn-i şerîf icrâ olunur iken Bârânın kesretle nüzûli akmasında dışarı hurûclarında söylenen rubâîdir” (Okçu, 2018, 424; Kalkışım, 1992, 530) başlığını taşımaktadır. Mersiye meydana getirilirken kıtanın ilk iki mısraı ve son iki mısraına on birer beyit ilave edilmiştir. Böylece iki bentli, 24 beyitli bir manzume ortaya çıkarılmıştır. Kıtanın beyitler eklenmemiş hâli şu şekildedir:

Bulandı yevm-i âşûrâda çarhın tab-ı nâ-şâdı

Zemîn ü âsümân bu hüzn ile deryâ-yı Nîl oldu

Semâvât ehlinin gözyaşıdır bârân zann etme

Şehîd-i Kerbelânın rûh-ı pâkiyçün sebîl oldu

(Okçu, 2018, 424; Kalkışım, 1992, 530)

Başlıkta da ifade edildiği şekilde kıtanın aşure gününde âyin-i şerîfte söylendiği belirtilmektedir. Âyin-i şerîfin Mevlevîliğe ait bir hususiyet olması ve aşure gününde okunması Kerbelâ hadisesini anma ve matemi yaşama hususunda Şeyh Gâlib ve Mevlevîliğin bakış açısını göstermesi bakımından önemlidir. “Âyin-i Şerîf, Mevlevî tarikatında “mukâbele” denen semâ‟ töreni sırasında okunup çalınan mûsikî eseridir. Bu eser, Türk mûsikîsinin en büyük formlarından biridir. Âyin-i Şerîf‟lerin güftesi, genellikle Mevlânâ‟nın şiirlerinden seçilir ve dolayısıyla Farsça‟dır.”

Mersiyenin kime ait olduğu ile ilgili olarak kesin bir hüküm vermek oldukça zordur. Çünkü “Şeyh Gâlib Kuddise Sırrıhu’l-Vâhib Hazretlerinin Kıt‛a-i Ra‛nâsına On Birer Beyt İlâvesiyle Mersiyyedir” şeklindeki başlık kime ait olduğunu ortaya koymamaktadır. Mersiyenin hangi şairin olabileceği ile ilgili manzumedeki tek ipucu ikinci bentte Şeyh Gâlib’in kıtasından alıntılanmış mısralardan önceki beyitte geçen “ey Sâlim” ifadesidir. Çünkü bu ifade tecrit sanatını hatırlatmakta “Sâlim” ifadesinin şairin mahlası olabileceğini düşündürmektedir. Bundan hareketle Şeyh Gâlib’in çağdaşı ve sonrası yaşamış Sâlim mahlaslı bazı şairlerden eserlerine ulaşılabilenler incelenmiştir. Bu şairlerden Mirzâ-zâde Mehmed (Emin) Efendi’nin Divan’ında (Güfta, 1995), Seyyid Mustafa Sâlim Efendi’nin Husrev ü Şîrîn’inde (Ayan, 2010), XIX. yüzyılda yaşamış Mevlevî şairlerden Üsküdarlı Süleymân Sâlim’in Divançe’sinde (Duman, 2020, 207-234) çalışmaya konu olan mersiyeye rastlanmamıştır. Aynı zamanda Sâlim mahlası kullanmamasına rağmen üslup olarak çalışmaya konu olan mersiyeye benzer özelliklere sahip olabileceği düşünülen Muâllim Feyzî’nin Mâtem-nâme ve Vâveylâ (Çiftçi, 2012) adlı eserlerine bakılmış ancak mersiyeye rastlanmamıştır.

Bütün bunların yanında düşük bir ihtimal de olsa diğer olasılıkların da belirtilmesinde yarar vardır. Bunlardan birincisi yukarıda da zikredilen “Müseddes-i Ahar-ı Turkî” başlıklı Şeyh Gâlib Divan’ında yer alan manzumenin mecmuâda çalışmaya konu olan mersiyeden sonra yer alması, müstensih tarafından Şeyh Gâlib’e ait şiirlerin bir arada verildiği düşüncesini uyandırmaktadır. İkinci olasılık ise kıtanın ayîn-i şerîfte okunduktan sonra bir Mevlevî dervişi olan başka bir şair tarafından kaleme alındığıdır.

* * *

Mersiyenin Muhtevası

Klasik Türk edebiyatında yazılmış mersiyelerin muhtevasına bakıldığında dünyanın geçiciliği, gaddarlığı ve zalimliği, feleğe sitem, yas, övgü, olayın tasviri ve dua, temenni olmak üzere başlıca beş bölümden meydana geldiği görülür (Aydın, 2019, 243; İsen, 1994, 22). Çalışmaya konu olan mersiyede ise muhtevaya göre böyle bir bölüm sınıflandırmasına ve sıralamasına gidilmemiştir. Bu nedenle manzumenin muhteva hususiyetleri için öncelikle bentlerde işlenen konuların genel değerlendirmesi yapılıp sonra beyit sıralaması esas alınarak anlatma yoluna gidilmiştir. Bu bağlamda mersiyenin ilk bendinde genel manada bir yas ve ondan kaynaklı hüznün hâkim olduğu söylenebilir. Hz. Hüseyin ve ailesine karşı duyulan sevgi, kendisine ve Hz. Peygamber soyundan gelenlere yapılan haksızlıklar, olanlara karşı seyirci kalanlar ile birlikte feleğe ve Yezîd’e karşı sitem işlenir.

Manzumenin birinci bendinin ilk üç beytinde bir yas havası hâkimdir. Şair, mersiyeye Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi hadisesine hatırlatmada bulunarak başlamıştır. Bilhassa muharrem ayının gelişi ile gönüllerin matem yerine döndüğünü ifade etmiştir. Böylece bu olayın etkisiyle ayın ibadetle birlikte bir yası da anlattığını vurgulamıştır. Şair bununla birlikte matemi anlatmak için özellikle gam, keder, kerb gibi hüzün ifadelerini sıklıkla kullanmıştır. Aynı zamanda bunları inlemek, zâr u giryân etmek gibi ifadelerle desteklemiştir.

İlk bendin dördüncü beytinde feleğe sitem vardır. Şair, Hz. Hüseyin’in vefatını anlatırken onun için “nahl-i şimşâd” ifadesini kullanmıştır. Feleğin sam yelinin eserek dinin rehberi ve yol göstericisini soldurduğu belirtilmiştir.

Beş ile yedinci beyitler arasında Hz. Hüseyin’e övgünün yanında kendisine yapılan haksızlıklara duyulan öfke hâkimdir. Şair, Hz. Hüseyin için “Hüseyin-i müctebā” tabirini kullanarak onun seçilmiş bir kişi olduğunu bu nedenle Allah’ın emirlerine en mükemmel şekilde uyduğunu belirtmiştir. Hz. Hüseyin’in düşmanlarından dünyada görmediği fesat kalmadığını, sonunda ise ailesi ile birlikte evlatlarının ayaklar altında kaldığını belirtmektedir. Yedinci beyitte ise “iffet mülkünün şahı” olarak tabir ettiği Hz. Hüseyin’in perişan hâline bütün Şam ve Bağdat halkının uzaktan bakarak seyirci kaldığını, yardımına gitmediğini özellikle belirtmektedir. Böylelikle sadece zulmedenlere değil, yapılanlara göz yumanlara, yardımına yetişmeyenlere de sitem etmektedir.

Sekizinci beyitte Hz. Hüseyin’i destekleyenler için yiğit, cesur anlamına gelen “dilâver” ifadesi kullanılarak methedilmişlerdir. Hz. Hüseyin’in vefatından sonra gidecekleri başka bir yer olmadığı, feryat ve figanlarını artırıp yapılanlara lanet ettikleri belirtilmektedir.

Dokuz ve onuncu beyitlerde ismi doğrudan zikredilmese de Yezîd’e karşı büyük bir sitem vardır. Hz. Hüseyin’in Hz. Peygamber’in torunu olması münasebetiyle olsa gerek ailesi için “hânedân” ifadesi kullanılmış ve Yezîd’in Hz. Peygamber soyundan gelen hanedanına adaletsiz davranıp zulmettiği ifade edilmiştir. Aynı zamanda bu tutumu ve yaptıklarının kendisi için bir alışkanlık olduğu söylenmiştir. Hileleri ile birlikte dinin köşkü ve binasının harap olduğu da vurgulanmıştır. Şair, bütün bu yaptıklarından dolayı Yezîd için köpek, mel’ûn ve kâfir oğlu kâfir gibi ifadeler kullanmıştır.

On birinci beyitte muharrem ayı ve aşure günü gibi kutsiyeti olan zamanların hüzün ve ıstıraba dönüşme nedenleri sorgulamakta bu husustaki hoşnutsuzluk ifade edilmektedir. Şaire göre ayın hüzün ve ıstırapla anılmasının başlıca sebebi Yezîd’dir. Ondan dolayı neşe sayfası bozulmuş, sefanın ise adı kalmıştır.

İlk bendin son beytinin Şeyh Gâlib’e ait olduğu hususunda herhangi bir şüphe yoktur. Divan’da yer alan başlıkta ifade edildiği şekliyle aşure gününde yağan yağmura nispetle söylenmiştir. Ayrıca Şeyh Gâlib Divan’ında yer alan kıtanın -mecmuâda ifade edildiği şekliyle “kıta-i rana”nın- ilk iki mısraıdır. Şair, aşure gününde feleğin hüzün seven karakterinin bu güne bulandığını, âdeta onun güzelliklerini gölgelediğini anlatmak istemiştir. Bu üzüntü ile yeryüzü ile asumanın derya ve Nil’e döndüğünü belirtmektedir.

Şair, ikinci bentte kıtanın son mısraında yer alan “zannetme” ifadesini redif olarak kullanmıştır. Böylece okuyucuyu âdeta bir uyanışa davet etmekle birlikte söylediklerine dikkat kesilmelerini istemektedir. Hüznü yaşarken Kerbelâ hadisesi ile ilgili yapılan adaletsizlikleri unutturmamayı amaçlamıştır. Ayrıca şekilde görünenlerin ardında farklı gerçeklerin bulunduğunu hissettirmeye çalışmıştır. Bununla birlikte bendin genelinde matem ile birlikte felekten, Yezîd ve yolundan gidenlerden şikâyet, Hz. Hüseyin’e övgü ve ilk bentten farklı olarak Sufyânîlere yönelik eleştirisi vardır.

İkinci bendin ilk üç beytinde de ayın matem yönü üzerinde durulmuştur. Kerbelâ hadisesinin dermanı mümkün olmayan, iyileşmesi olanaksız bir yara; sönmeyecek bir yangın olduğu belirtilmiştir. Bununla birlikte Nuh Tufanı’ndan bile büyük bir bela olduğu söylenmiştir. Üçüncü beyitte ise felekten şikâyet vardır. Burada şair, adaleti bir bina olarak tasavvur eder ve onun artık yıkıldığını bu nedenle mamur olduğunu sanmamak gerektiğini söyler. Ancak beytin ikinci mısraında feleğin zulmünün sonsuz olmayacağını da özellikle ifade ederek âdeta umutsuz olmamak gerektiğini vurgular.

Dört ve beşinci beyitlerde Yezîd’in yolundan gidenlere, destekleyenlere ve aynı sülaleden gelenlere karşı doğrudan eleştiriler yöneltilmektedir. Şair, bilhassa Sufyân diyerek belirttiği bu kişilerin oluşturduğu kavmin yaptıklarının boş inanış olduğunu, imanla alakalarının olmadığını belirtir. Ellerinde tespih bulunmasının onları ümmetin irfan sahibi kişileri yapmayacağını söyleyerek bu hususta onlara bakıp da yanılgıya düşülmemesi gerektiğini ima eder. Beyitlerde bu kişilerin -doğal olarak mersiyede anılmaları itibarıyla Yezîd’in yolundan gidenlerin- temiz bir kişiliğe sahip olmayıp ikiyüzlü oldukları bu nedenle iman sahibi olarak düşünülmemesi gerektiği anlatılır.

Altıncı beyitte Süfyanîlerin tenkidinin yerine Hz. Hüseyin’in kendisi, ailesi ve onu destekleyenler için övgüde bulunulmaktadır. Bu bağlamda şair, Hz. Peygamber’in soyundan gelen bu kişiler için cesur, yiğit anlamına gelen “dilâver” tabirini kullanır. Onların cahil kişiler olarak düşünülmemesi gerektiğini de özellikle vurgular. Hz. Peygamber’in yolundan gidip can veren âşıklar oldukları, bundan dolayı sadece kendinden geçercesine seven divaneler olamayacaklarını da özellikle dile getirir.

Sekizinci beyitte de “ehl-i garaz” denilerek yine Süfyânîlere yönelik ağır eleştiriler mevcuttur. Şair, onları gönlü boş kişiler şeklinde tarif eder ve karakter yönünden eşek huylu olduklarını söyler. Bunun yanında şair dokuzuncu beyitte Hz. Hüseyin’den bahsetmektedir. Toprak olmakla Hakk’a ulaşmanın farklı olmadığını belirtilerek Hakk’ın makamında yerini vurgulamak istemiştir. Aynı zamanda Hz. Hüseyin’in peygamber soyundan geldiğini başka bir hakan zannetmemek gerektiğini söylemektedir. On ve on birinci beyitlerde Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit olması ile ilgili hüznün Müslümanlar içindeki etkileri üzerinde durulmuştur. Artık bugünde ferahın haram olduğu sanki kıyametin koptuğu ifade edilmiştir. Dünyanın artık mutluluk içinde olabileceğini zannetmemek gerektiği anlatılmıştır.

İkinci bendin son beyti de ilk bendin son beyti gibi Şeyh Gâlib Divan’ında mevcuttur. Beyitte aşure gününde yağan yağmurun aslında semâvât ehlinin gözyaşları olduğu belirtilmiştir. “Şehîd-i Kerbelâ” diye tabir edilen Hz. Hüseyin’in temiz ruhu için aktığı vurgulanmıştır. Ayrıca beyitte geçen sebîl kelimesinin hayrat, parasız olarak dağıtılan su (Devellioğlu, 2008, 925) anlamı da beyte farklı bir anlam katmıştır. Şair, yağan yağmuru sebîle eşdeğer olarak kullanarak âdeta aşure günü insanlar için hayır amacıyla dağıtılan suya eşdeğer olduğunu belirtilmek istenmiştir.

* * *

Şeyḫ Ġālib Ḳuddise Sırrıhu’l-Vāhib Ḥażretleriniñ ḲıṭꜤa-ı RaꜤnāsına On Birer Beyt Ꜥİlāvesiyle Mersiyyedir

I. BENT

Mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün mefâ’îlün

1 Yine yaḳdı Muḥarrem her derūn-ı mātem-ābādı Yine oldı füzūn ehl-i dilānıñ āh-ı ġam-zādı

2 Yine ġamlarla ṭoldı Ꜥāşıḳānıñ ḫāne-i yādı Yine gerd-i kederle oldı pür-āyīne-i şādī

3 Bu bir gündür ki sīne kerb ider aḳṭāb ü evtādı Bu bir gündür ki eyler zār u giryān cümle efrādı

4 Bu bir gündür ki bād-ı sem esüp bir naḫl-i şimşādı Felek ṣoldurdı āḫir dīne ol ki reh-ber ü hādī

5 Ḥüseyn-i müctebā kim emriniñ şāhān-ı münḳādı Ser ü şān-ı semānıñ nāmı iken ẕikr ü evrādı

6 Cihānda ḳalmadı bir görmedik aꜤdādan ifsādı Ayaḳ altında ḳaldı eñ nihāye āl ü evlādı

7 Uzaḳdan baḳdılar bu ḥāle ḫalḳ-ı Şām u Baġdādī O şāh-ı mülk-i Ꜥiffet göremedi bir gün imdādı

8 Bu mevsimde dilāverāna yoḳdur başḳa bir vādī Yezīde laꜤnet eyler arturup efġān u feryādı

9 O itdi ḫānedāna bunca ẓulm ü bunca bī-dādı O kāfir oġlı kāfir mā-cerānıñ buydı muꜤtādı

10 Ḫarāb oldı anıñ mekriyle dīniñ ḳaṣr ü bünyādı Köpek melꜤūn bu yolda yaḳın itdi dīv ü Şeddādı

11 Bu eyyām oldı ḥüzn ü ıżṭırāba bāꜤis ü bādī Bozuldı nüsḥa-i şādī ṣafānıñ ḳaldı bir adı

12 Bulandı yevm-i Ꜥāşūrāda çarḫıñ ṭabꜤ-ı nā-şādı Zemīn ü āsumān bu ḥüzn ile deryā vü Nīl oldı

* * *

II. BENT

1 Bu bir gündür ki dīger-hāl ile yeksān ẓann itme Oñulmaz yāradır bu ḳābil-i dermān ẓann itme

2 Bu bir sevdā ki yoḳdur çāresi āsān ẓann itme Belā-yı Kerbelādır vaḳꜤa-i ṭūfān ẓann itme

3 Yıḳılmışdır binā-yı Ꜥadli ābādān ẓann itme TaꜤaddiyāt-ı çarḫ-ı dūn var pāyān ẓann itme

4 Bu bābda Sufiyānı ṣāḥib-i iẕꜤān ẓann itme O ḳavmiñ zuꜤmunı sen dāhil-i īmān ẓann itme

5 Elinde sübḥa kim var ümmet-i Ꜥirfān ẓann itme Riyāgerdir o nā-pākî ẕevi’l-īmān ẓann itme

6 Dilāverān-ı āl-i Aḥmedi nā-dān ẓann itme Bu yolda cān virir Ꜥuşşāḳ-ı şeydā-ḫ˘ān ẓann itme

7 Dilā ḳavliñde ṣādıḳ ol sözüm nihān ẓann itme Maḥabbetde sebāt it Ꜥahdiñi noḳṣān ẓann itme

8 Ne dir ise disün ehl-i ġaraż her ān ẓann itme Tehī-dil ḫar-meniş ol kimseyi insān ẓann itme

9 Olan ġaltīde-ḫāk ü Ḥaḳḳ başḳa cān ẓann itme Peyāmber-zādedir anı dīger ḫāḳān ẓann itme

10 Bu mevsimde Müselmāna feraḥ şāyān ẓann itme Kelām emīn (?) dāne baḳma ḥaḳ-gūyān ẓann itme

11 Bugün ḳopdı ḳıyāmet Ꜥālemi şādān ẓann itme Melekler aġladı ey Sālim ins ü cān ẓann itme

12 Semāvāt ehliniñ gözyaşıdır bārān ẓann itme Şehīd-i Kerbelānıñ rūh-ı pākiyçün sebīl oldı

- - - - - - - - - - - - - - -

İnceleme Makalesi / Künye: AKTAŞ, Mutlu Muhammet. “Kerbelâ Mersiyelerinin Türk Toplumuna Yansıyan Bir Örneği: Şeyh Gâlib’in Bir Kıtasına İlave Olarak Yazılmış Bir Kerbelâ Mersiyesi”. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 109 (Mart 2024), 187-200.
https://doi.org/10.60163/tkhcbva.1368446.