.
.
Ehlader Araştırma Bölümü
Cem Gürdeniz
18 Mart Felaketi
18 Mart 1915 sabahı müttefik donanması 18 büyük gemi ile acımasız bir saldırı başlattı. Ancak öğleden sonra her şey bir anda değişti. Fransız muharebe gemisi Bouvet Nusret’in mayınlarına çarparak dakikalar içinde battı. Ardından sırasıyla HMS Irresistable ve HMS Ocean muharebe gemileri mayına çarparak battılar. Ayrıca 3 savaş gemisi de ağı hasar aldı. Amiral De Robeck 18 Mart akşamüzeri utanç içinde geri çekilme emri verdi. 18 mağrur savaş gemisi ile girdikleri boğazdan ancak 12 gemi ile Limni/Mondros Limanına dönebildiler. Gelibolu Kampanyasının mimarı Churchill’in Bahriye Bakanı olduğu liberal Asquith hükümeti 18 Mart yenilgisinden 2 ay sonra 25 Mayıs 1915’ de istifa etmek ve muhafazakâr parti ile koalisyona mecbur kaldı. Çanakkale denizden geçilemeyince karadan bir istilaya karar verildi ve bu macera da hezimetle sonuçlandı. 25 Nisan 1915 ve 6 Ocak 1916 arasındaki 9 ayda Gelibolu yarımadasındaki kara harekâtında 29 bin İngiliz ve İrlandalı ile 11 bin Avustralyalı ve Yeni Zelandalı asker dâhil yaklaşık 58 bin Commonwealth askeri hayatını kaybetti. Bu felaket de Asquith liderliğindeki hükümetin düşmesine neden oldu ve Lloyd George Başbakanlığında muhafazakârlar iktidara geldi. Churchill, tabur komutanı olarak Yarbay rütbesinde orduya geri dönmüştü. Ama en kötüsü İngiliz maliyesinin durumuydu. Amerikan bankerlerine olağanüstü boyutlarda borçlanmışlardı. Güneşin batmadığı imparatorluk neredeyse askerlerin maaşlarını ödeyemeyecek duruma gelmişti. İrlanda iç savaşının da etkisiyle Gelibolu felaketinden sonraki dönemde sterlin %67 değer kaybetmişti. Neticede Çanakkale’de yaşanan bu yenilgi savaşın gidişatını değiştirdi. Rusya’ya yardım ulaştırılamadı, Rusya’da sonuçları bugüne kadar devam edecek komünist devrim oldu. Savaştan ayrılan Rusya yerine 1917’de ABD savaşa girdi. Churchill savaştan 15 yıl sonra büyük bozgunu Nusret’in 26 mayınına bağlayan şu demeci bir Fransız Dergisine vermişti (la Revue de Paris 1 Ağustos 1930):
“...Nusret gemisinin gizlice döktüğü bu 20 demir kap, harbin devamı ve dünyanın geleceği bakımından, diğer bütün gayretlerden daha mükemmel ve daha kesin sonuçlu hedeflere varmak içindi. Bu engel, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale harekâtını durduran bir takım psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Çanakkale’nin geçilmesini önledi ve gene bu engeldir ki, Türkiye’yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden, mağluplar kadar muzaffer Avrupa da sarsıldı. Kemiklerini Fransa, Belçika, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı Çanakkale’nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti.”
Çanakkale ve Hürmüz Benzerliği
1915’te Çanakkale’de İngiltere ve Fransa’nın temsil ettiği emperyal deniz gücü ne ise, bugün İran cephesinde ABD ve İsrail’in temsil ettiği askeri-teknolojik üstünlüğe bağlı emperyal güç de odur. Aradan 111 yıl geçmiş olabilir; platformlar, sensörler, tahrip gücü ve menziller değişmiş olabilir. Ancak özde değişmeyen bir gerçek vardır. Emperyal güç, kendi kaba kuvvet üstünlüğüne güvenerek dar bir coğrafyaya girip iradesini dayatmak ister. Savunmadaki devlet ise açık denizde rakibini yenemeyeceğini bilir, bunun yerine geçitleri, boğazları, yaklaşma istikametlerini, limanları, ikmal noktalarını ve psikolojik eşiği hedef alır. Çanakkale’de bunun adı mayın ve kıyı topçusuydu. Bugün İran’ın uyguladığı modelde bunun adı SİHA ve balistik füzedir.
Çanakkale’de Osmanlı donanması güçlü değildi; fakat boğazın coğrafyasını, akıntısını, mayın hatlarını ve kıyı ateşini bir savunma mimarisi içinde birleştirmeyi başardı. Müttefik donanmasının üstün tonajı, üstün zırhı ve üstün namlu sayısı, dar coğrafyada bu savunma düzeni karşısında anlamını yitirdi. Bugün de İran, ABD donanmasıyla açık deniz muharebesine girişerek sonuç alamayacağını bilmektedir. Zaten savaşın ilk 5 gününde denizaltılar hariç donamasına ait 40 parça suüstü gemisi batırıldı. Bu nedenle klasik deniz kontrolüne değil, erişimi engelleme ve alan yasaklama doktrinine göre hareket etmektedir. İran’ın hedefi Amerikan donanmasını topyekûn imha etmek değildir. Hedef, Körfez’i ve Hürmüz Boğazı yaklaşma sularını güvenli bir harekât alanı olmaktan çıkarmaktır. Birkaç başarılı vuruş, birkaç hasarlı üs, birkaç vurulan tanker, birkaç kapanan enerji tesisi bile bu amaç için yeterli olmuştur.
Buradaki en dikkat çekici benzerlik, saldıran tarafın gücünün, savunan tarafın ise coğrafyasının ve sabrının belirleyici hale gelmesidir. Çanakkale’de İngiliz ve Fransızlar boğazı bir “ateş gücü problemi” gibi gördüler. Yeterince ateş ederlerse tabyaları susturacaklarını, mayınları temizleyeceklerini ve İstanbul önlerine ulaşacaklarını düşündüler. Bugün ABD ve İsrail de İran cephesini önemli ölçüde hava gücü kullanılarak bir “hedef imha problemi” gibi görüyor. Füze depolarını, lançerleri, deniz unsurlarını, radarları, üsleri ve enerji altyapısını vurdukça İran’ın direncinin çökeceğini varsayıyorlar. Oysa burada amaç düşmanın harekât serbestisini ve güven duygusunu parçalamaktır. İran tam da bunu yapıyor. İran, Körfez enerji merkezlerine, ABD üslerine ve bölgesel lojistik düğümlere füze ve drone baskısını sürdürerek savaşı yıpratma modeline çevirmeye çalışıyor. Bugün Basra Körfezinde 3000’e yakın gemi beklemektedir. Hürmüz’de trafiği kısıtlayan, tankerleri beklemeye zorlayan ve enerji piyasasını sarsan asıl enerji İran’ın alan yasaklama silahlarının yani SİHA ve Balistik/Hipersonik füze tehdididir. Buna yakın zamanda İran mayın döktüğü takdirde mayınları ve denizaltıları da ekleyebiliriz.
Bir diğer büyük benzerlik ağırlık merkezi seçiminde görülüyor. Çanakkale’de Osmanlı savunmasının hedefi, etkin bir donanması olmadığı için düşman filosunu açık denizde arayıp yok etmek değildi. Hedef, boğazdan geçmeye çalışan filoyu dar alanda, manevra kabiliyeti kısıtlanmış halde cezalandırmaktı. Bugün İran da ABD’nin küresel deniz gücüyle Hint Okyanusu’nda veya Pasifik’te hesaplaşmıyor. İran, savaşı kendi kıyılarına, boğazlara, enerji terminallerine, Körfez üslerine ve lojistik damarlarına yansıtıyor. Böylece ABD’nin küresel üstünlüğünü yerel kırılganlığa dönüştürüyor.
Çanakkale’de müttefiklerin en zayıf halkalarından biri mayın tarama faaliyetlerinin sürdürülememesi, savunmanın beklenenden pahalı hale gelmesi ve harekât temposunun düşmesiydi. Bugün ise ABD ve müttefikleri için benzer sorun hava savunma füzeleri, gemi konuşlandırma, üs güvenliği ve mühimmat ikmali ihtiyacında görülüyor. Füze stokları üzerindeki baskı ve Körfez’de konuşlu unsurların korunmasının maliyeti her geçen gün artıyor. Öyle ki Güney Kore’deki Patriot ve THAAD bataryaları Körfeze çekiliyor. A2/AD doktrininin özü de zaten budur. Saldıran tarafı bir anda yenmek değil, onu pahalı, yıpratıcı ve siyasi olarak tartışmalı bir denkleme hapsetmek
* * *
Riski Ölçüsüz Şekilde Artırmak
111 yıl önce 18 Mart yenilgisi ile mağrur İngiltere boğazın denizden zorlanarak geçilemeyeceğini anladı. O neden 25 Nisan’da karadan işgal harekâtı başladı. Benzer şekilde teknik olarak ABD Donanmasının Körfez’e girme kabiliyeti ortadan kalkmış değildir. Bugün de ABD büyük can kayıplarını göze alarak karadan işgal harekâtını başlatabilir. Ancak boğazın İran tarafının aşırı engebeli ve dağlık olması bu harekâtı ABD için çok yüksek riskli bir harekât alanına dönüştürmektedir. Bırakalım kara harekâtını Trump’ın içerdeki ticaret gemilerine donanmamız refakat edecek deklarasyonuna rağmen Amerikalı Amiraller bu görevin yapılamayacağını ifade etmişlerdir. Daha da öte ABD deniz ve ticaret otoriteleri ABD bağlantılı ticaret gemilerine Amerikan donanma gemilerinden belirli mesafe açıkta seyretme tavsiyesi vermiştir. Yani sorun donanma içeriye “girebilir mi, giremez mi” değildir. Girdiğinde bunu güvenle, sürdürülebilir biçimde ve maliyetleri yöneterek sürdürebilir mi? İran’ın stratejisi tam burada 111 yıl önce Çanakkale’de yaşananlara benzer sonuç üretmektedir.
Çanakkale’de mayınlar tek başına yeterli değildi; onları etkili kılan kıyı topçusunun mayın taramayı engellemesiydi. Başka bir deyişle mesele silahların toplamı değil, müşterek etkisiydi. Bugün İran’ın da asıl başarısı tek bir sistemde değil, sistemler arasındaki kardeşliktedir. SİHA’lar gözetleme, taciz, doygunluk yaratma ve savunma yorma işlevi görürken, balistik füzeler yüksek sürat ve ağır tahrip ile etki yaratıyor.
Bu yüzden İran’ın uyguladığı modeli, klasik anlamda yalnızca “misilleme” olarak görmek eksik olur. Burada daha sistematik bir stratejik akıl vardır.
İran, tıpkı Osmanlı’nın Çanakkale’de yaptığı gibi, güçlü rakibini kendi üstün olduğu alana değil, zayıf olduğu eşiğe çağırmaktadır. O eşik bugün Hürmüz’dür, Körfez üsleridir, enerji ihracat hatlarıdır, tanker sigortalarıdır, liman giriş-çıkışlarıdır, hava savunma stoklarıdır.
Savunmanın başarısı burada, doğrudan zaferden çok caydırıcı maliyet üretmesinde yatmaktadır. Çanakkale’de amaç Kraliyet Donanmasını yok etmek değildi; boğazı geçirtmemekti. İran’ın amacı da ABD donanmasını yok etmek değil; Körfez’i güvenli bir Amerikan gölü olmaktan çıkarmaktır. Mevcut tablo bunun önemli ölçüde başarıldığını gösteriyor. Hürmüz trafiğinin aksaması, yüzlerce geminin beklemesi, enerji altyapısına yönelik saldırılar ve bölgesel üslerdeki hasar bunun işaretleridir.
* * *
Sonuç
18 Mart 1915 Çanakkale deniz zaferimiz Erişimi Engelleme/Alan Yasaklama (A2/AD) doktrininin en güçlü örneklerinden biridir. Zayıf bir devlet doğru savunma sistemi ile dünyanın en güçlü donanmasını durdurabilmiştir. Emperyalizmin en büyük zafiyeti yalnızca kibri değil, teknolojik üstünlüğünü stratejik üstünlük sanmasıdır. 18 Mart 1915’te bu yanılgı, mayın ve namlu kardeşliği karşısında çöktü. 2026 Körfez savaşında ise aynı yanılgı, SİHA ve balistik füze kardeşliği karşısında yeniden sınanıyor. Dün saldırgan İngiliz Fransız ortak donanması Çanakkale’de boğazı geçemedi. Bugün de Basra Körfezi, uçak gemileri ve kruvazör ve muhripler için mutlak emniyetli bir iç deniz olmaktan çıkmıştır. Tarih bize bir kez daha şunu hatırlatıyor. Dar coğrafyada, kararlı savunma altında ve müşterek ateş düzeni karşısında kaba güç her zaman belirleyici olmaz. Bazen tarihi değiştiren şey, en büyük donanmanın büyüklüğü değil; doğru yerde, doğru zamanda kurulmuş savunma mimarisidir. Trump son olarak körfeze Japonya’da konuşlu 2500 deniz piyade taşıyan 31. Deniz Sefer Görev Grubunu gönderme kararı aldı. Tarih 111 yıl ara ile tekerrür ederse ve bu gelen güç Boğaz civarına çıkarılırsa deniz piyadelerin büyük çoğunluğunun imha olabileceğini şimdiden söyleyebiliriz. ABD’li askeri planlamacılara Birinci Dünya Savaşında Bahriye Bakanı olan Churchill’in hatıratını okumalarını öneririz. (6 Ciltlik ‘‘World in Crisis’’)