Kur'an | Ehlibeyt

Avrupa Tarihinde Hz. Muhammed

"Şu an, kendine özgü bir sesi olan Kur'ân'ı okumak ile meşgulüm. Öyle bir ses ki, tüm benliğimi güzel bir rüzgâr gibi kaplamaktadır. Muhammed gerçekti, dağların arasından akan bir nehir gibi çağlamaktadır.

.
.

Ehlader Araştırma Bölümü

Resul CAFERİYAN
Tercüme: Rıdvan Murat ALTUN

Bayan Minu Samimi Reeves'in "Avrupa Tarihinde Muhammed (s.a.a)" kitabı (Batıda Efsane ve Yalan Uydurmanın Bin Yıllık Öyküsü), kendi dalında çok güzel ve üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap olmakla birlikte, araştırma açısından ve izlemiş olduğu metot açısından gerçekten övgüye layık bir eserdir. Bu kitap, Batılıların bin yılı aşkın bir süredir Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açılarının nasıl olduğunu gösterebilecek bir kitaptır.

Kendisini "Perde Arkasında Tavus Tahtı" adlı kitabı ile tanıdığımız Bayan Minu Samimi, öğrenimini Avrupa'da yapmış ve yıllarca İsviçre'deki İran Konsolosluğu'nda görev almıştır. En son görevi, 1355 (1976) ve 1357 (1978) yılları arasında Tahran'da Ferah Pehlevî'nin uluslararası sekreterliği olmuştur. İslâm inkılâbından sonra birkaç gün için tutuklanıp sorgulanmış ve sonra serbest bırakılmıştır. Ardından yurt dışına çıkmış ve Londra'da ikamet etmiştir. Onun gizlemeden genişçe yazdığı hatıraları, "Perde Arkasında Tavus Tahtı" adlı kitabında bulunmaktadır. Bu kitabında Pehlevî saltanatına hiçbir şekilde bağlılığı olmadığını açıkça ifade etmiştir. "Avrupa Tarihinde Muhammed (s.a.a)" kitabını yazarak da, dinine olan derin inancını koruduğunu göstermiştir.

Bu eserin taşıdığı önem, yazarının ömrünün beş yılını bu ciddi konuya sarf ederek Batılıların bin yıl boyunca tarih, din ve edep konularında yazdığı yüzlerce eseri inceleyip hazırlamasından kaynaklanmaktadır.

Kitabın orijinal dili İngilizcedir ve Abbas Mihrpuya Bey, İngilizce’den Farsçaya tercümesini ustalıkla yapmıştır. Birkaç önsöz yazılmıştır. İlk önsöz, yayıncının kitabın değeri hakkındaki düşüncelerinden ve her faslın sonunda konu hakkında gerekli açıklamaların kendileri tarafından yapılması hakkındaki görüşlerinden oluşmaktadır. (s. 13 ila 16)

Diğer önsöz, İttilaat Gazetesi tarafından yazılmış ve "Övgüler ve Kınamalar" unvanı ile kitapta yer almıştır. Bu önsözde, kitapta Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında övgü ve kınama olmak üzere iki türlü yargının var olduğu dile getirilmiştir. Daha sonra okuyucunun ilgili bölümlere başvurup kitaptaki bazı sert ibareleri görmeleri için bir fihrist sunulmuştur. (s. 17 ila 21)

Mütercimin görüşleri de "Mütercimin Önsözü" başlığında dile getirilmiştir. Bu bölümde yayıncının, her faslın sonunda kendi düşüncülerini açıklamaları yönünde araştırmacılara daveti de bulunmaktadır. (s. 23 ila 25)

Yazar, Farsça tercümeye yazmış olduğu önsözde metodunu açıklayıp İslâm kültüründen ne denli etkilendiğini dile getirmektedir. Yazar ayrıca, kültürlerin birbirlerine karşılıklı saygı duyması gerektiğine inandığını ve bu çalışmada, önyargılar, gerçek dışı örneklikler ve bir kültür mensuplarının diğer kültür mensupları hakkında zihinlerinde oluşturdukları yanlış tasvirlerle mücadele etmeye çalıştığını beyan etmektedir. Yazar, bu kitap ile ulaşmaya çalıştığı son hedefi şöyle açıklamaktadır: "Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında yaptığım mütalaalar ve araştırmalarla, doğum yerim İran ve genelde Müslüman halkların kendi kültürleri ile gurur duymalarını sağlamak ve kültürlerinin güzelliği ve günbegün yayılması yüzünden Batılıların haset ve düşmanlık besledikleri İslâm dininin, dünyada büyük bir kültürel ve siyasal güç olarak nasıl yayıldığını açıklamaktır." Yazar, bu önsözde diğer kitabı olan "Kendilerini Allah'a Adamış Yiğitler" adlı eserinden de bahsetmektedir. (s. 27 ila 32)

Diğer önsöz ise yazarın, kitabın İngilizcesine yazmış olduğu önsözdür. Burada, Batılıların Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açılarının değişik dönemlerde nasıl şekillendiği, Selman Ruşdi'nin kitabının ardından bu konunun yeniden gündeme getirilmesinin amacı ve Batılıların İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) yaklaşımları hakkında genel bir açıklama yapmaktadır. Bu önsöz, 2000 yılında Cambridge Üniversitesi'nde yazılmıştır. Önsözün sonu şöyledir: "Hz. Muhammed'in (s.a.a) mesajı, dostluk ve birlik mesajı idi, düşmanlık ve savaş değil… Eğer Batılılar, İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) saygı duymayı öğrenirlerse, Müslümanlar tarafından saygı göreceklerdir. (s. 33 ila 37)

Kitap bir giriş ile başlamaktadır. Bayan Minu Samimi burada, kitabın genel içeriğini, yardım alınabilecek kaynak eserlerle birlikte açıklamaktadır. (39 ila 50)

Kitabın hemen hemen her yerinde İslâm karşıtı Batılıların birçok görüşleri nakledildiği için, Hz. Muhammed'e (s.a.a) apaçık eleştiriler ve hakaretler göze çarpmaktadır. Hem yazar, hem mütercim ve hem de yayıncı, tekrar tekrar bu konuya dikkat çekmiş ve defalarca özür dilemişlerdir.

Kitap, on bir fasıl üzerine kurulmuştur. Birinci fasıldan üçüncü fasıla kadar, Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatının çeşitli boyutlarının beyanı, yazarın yardım aldığı eski ve muteber kaynaklar ile birlikte ele alınmıştır. Birinci fasıl: Mekke'ye Mesaj Getiren Muhammed (s.a.a). İkinci fasıl: Medine'de Muhammed'in (s.a.a) Hükümeti. Üçüncü fasıl: Maneviyat Araştırmasındaki Muhammed (s.a.a). Yazar bu üç fasılda, Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını kaynaklarda bulduğu şekilde kaleme almıştır. Bu fasılların bizim hedefimiz ile ilişkisi olmadığından özetini yapmadık.

Ancak yazar, dördüncü fasıldan on birinci fasıla kadar asıl konusu olan orta çağdan yirminci asra kadar Batılıların Hz. Muhammed hakkındaki fikirlerini kendi kaynaklarından aktarmış ve her fasılda, konuların tarihî gelişim süreçlerini, yazılan eserlere hâkim olan görüşlerin çeşitlerini ve yazılan eserlerin kendi dönemlerinde hâkim olan şartları ele almıştır. Bu fasıllar bazen genişçe işlenmiştir. Elbette bu, araştırılan konuların yazar için önemli olmasından kaynaklanmaktadır. Uzunca araştırılan konuların İngilizce bilenler için değil de, diğer dillerdeki insanlar için faydalı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.

Yazar için önemli olan, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında nakledilen görüşlerin araştırılması idi. Ancak gerekliliğine göre, İslâm hakkında belirtilen görüşler çerçevesinde de konuları ele almış ve araştırmasını tamamen o konular üzerinde yaparak kitabın ilgili bölümlerini sadece bunlara ayırmıştır. Elbette biz bu özette, bu tür mevzular üzerinde durmadık.

Her fasılda, tarihten bir dönem seçilmiş ve o dönem hakkında yazılmış önemli tarihî, edebî ve dinî eserlerden görüşler nakledilmektedir. Elbette bazen, tarih sıralamasına riayet edilmediği, bazı dönemlerin başka bir dönemden önce veya sonra ele alındığı görülmektedir.

Kitabın onuncu faslında "Haçlı Seferlerine Dönüş" başlığı araştırılmaktadır. Günümüzde bir yandan Batı ve Doğu'nun karşı karşıya gelmesi, bir yandan haçlı seferlerinin yeniden canlandırılması ve diğer yandan cihat ve "kutsal savaş" konularının gündeme oturması mevzuları irdelenmektedir. Bu fasıl, "Avrupa'da Muhammed (s.a.a)" konusu ile çok yakından ilgili bir fasıl değildir.

Bazı yazarların eserleri çok az araştırılmaya tabi tutulmuştur. Bunun sebebi bir takım zorluklar veya sınırlandırmalar olabilir. Washington Irving'in yazdığı ve Farsça tercümesi de elimizde bulunan "Mukaddes Tarih" adlı kitap bu konuda örnek gösterilebilir. Ele alınabilecek konuların, kitapta yer verilen diğer konulardan çok daha az olduğu dikkat çekecektir. Tüm bunlarla birlikte, "Avrupa'da Muhammed (s.a.a)" kitabı, çok değerli bir eserdir. Araştırılan tüm konular, daha geniş bir şekilde ele alınabilir. Ancak ilk adımı atmak gerçekten çok önemliydi. Bu adım, bizleri rahatlıkla Batılıların İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında bin yıldır zihinlerinde oluşturdukları gerçekdışı tasvirlerden haberdar etmekte ve İslâm kültürü ile Batı kültürünün ciddi anlamda karşı karşıya gelmesi hakkında bilgi vermektedir.

Daha önce, kitabın ilk üç faslının Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatı hakkında olduğunu belirtmiştik. Bu üç fasıl, kitabın asıl konusu ile bir irtibatı yoktur. Bundan dolayı biz, dördüncü fasıldan başlayacağız. Bu özette, bazen kitabın metnini olduğu gibi aktaracağız ve bazen de kitabın metninin arasına kendi görüşlerimizi ekleyerek konuyu irdeleyeceğiz.

* * *

Dördüncü Fasıl

Ortaçağın Başından Rönesans Dönemine Kadarki Süreçte Muhammed (s.a.a)

Bu dönemde, iki tarafta iki önemli olay meydana gelmiştir. Birincisi, eski Rum medeniyetinin yıkılması anlamına da gelen, Mukaddes Rum İmparatorluğu'nun kurulmasıdır. Avrupa'nın değişik bölgelerinde, kuzeyli barbar grupların üstünlük sağladı ve Mukaddes Rum İmparatorluğu resmen tüm Avrupa'da tanındı. Bu dönemde Hıristiyanlık, eski Roma gibi birleşik bir Avrupa kurma uğraşı veriyordu.

İkincisi, İslâm'ın doğuşu, gelişmesi ve yayılmasıdır. İslâm'ın genelde yayıldığı Hıristiyan bölgeler, Akdeniz sahilleri ve çevresiydi. Böylelikle İslâm, Hıristiyanlığın önemli ve güçlü bir rakibi konumuna geldi. Ayrıca bu dinin rehberi Hz. Muhammed (s.a.a), Hz. Mesih'in halefi olduğunu da iddia ediyordu. Bir taraftan teslisi inkâr ederken, diğer taraftan da Hz. Mesih'in çarmıha gerilişini de kabul etmiyordu. Elbette böyle bir şey, kilisenin tahammülünü zorlamaktaydı.

Bu iki olayın neticesi, mukaddes imparatorluk tarafından İslâm'ın ortadan kaldırılması ve mukaddes toprakların Müslümanların elinden alınması için haçlı seferlerinin düzenlemesi idi. Bu savaşlar, 1095 yılında başlamış ve 1270 yılına kadar sürmüştü. 1148 yılında yapılan ikinci haçlı savaşında Selahattin Eyyubî Hıristiyanları o bölgeden çıkardı. Bundan sonra her ne kadar haçlı savaşları yapılmışsa da her defasında Hıristiyanlar yenilmiş ve bu savaşlardan sonra bir daha Beytü'l-Mukaddes'i ele geçirememişlerdir.

Böyle bir dönem ve ortamda Avrupa'nın Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki düşünceleri şekillenmektedir. Bu şekillenme, Avrupalıların İslâmî Doğu ile irtibatlarından ve aynı zamanda Müslümanlarla düşmanlıklarından kaynaklanan bilgilerle oluşmaktaydı. "Karmaşa ve kan dolu yüzyılların ardından, hiçbir gerçekliği olmayan ve yalanlarla işlenmiş olan Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki tasavvur şekillendi ve tüm Avrupa'ya yayıldı."

Bu dönemde, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında Avrupa'da öyle inançlar vardı ki, bu inançların temeli her ne kadar İslâmî metinler olsa da, kuruntular ve efsaneler ile karışmış inançlardı. Böylelikle Avrupalıların İslâm hakkındaki genel kanısı, İsa Mesih'in yeryüzüne hâkimiyetinden önce ortaya çıkacak olan deccalın zuhurunun son alameti olması yönündeydi.

Hıristiyanlık inancında İsa Mesih'in birçok maddî mucizelerinin olmasından ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) mucizelerinin Avrupalılar arasında nakledilmemesinden dolayı, onlar arasında Hz. Peygamber'in şahsiyeti, yalancı ve insanları kandıran bir dolandırıcı olarak şekillenmişti. Resulullah'ın peygamberlik iddiası ise, sara hastalığının bir türünden kaynaklanan hastalık olarak Batılılar arasında yayılmıştı.

Bu dönemde İslâm medeniyeti, Avrupalıların önemli bir rakibi olarak gündemdeydi. Avrupalılar bu rakibi, İspanya ve Sicilya taraflarından tanımışlardı. İslâm'ın kısa sürede birçok ülkede yayılması, Avrupalıların haset duygularını körüklemişti. İslâm'a karşı duydukları haset sadece onun bir din olarak gelişmesinden kaynaklanmıyordu. İslâm, ilmî ve medeniyet açılarından gelişip yayılması da onların bu duygusunu alevlendiriyordu.

Batının Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki bilgileri üç yoldan oluşmaktaydı; Bizans, İspanya ve haçlı seferlerine katılan şövalyeler. Şamlı Aziz John, "De Haeresbus Liber" isimli kitabında Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında ilk yazan Hıristiyanlardan biridir. Bu şahıs, Hz. Peygamber hakkında, onun Hz. Hatice'nin (s.a) servetinden nasıl istifade ettiğini, savaşa ve kana susamışlığını ve cinsel münasebete olan aşırı ilgisini kitabında yazmış ve böylece orta çağa Hz. Muhammed'i (s.a.a) bu tasvirlerle tanıtmıştır. Cinsel münasebet hakkında dikkat edilmesi gereken nokta, böyle bir yapıya sahip bir şahsın, genelde zahitlik içeren orta çağ kilise düşüncesine ne kadar ters olduğudur. Zahitlik uğruna cinsel münasebette bulunmayan Hıristiyan din adamlarına, cinselliğe düşkün bir Muhammed portresinin ne kadar ters geleceği ve tepki gösterecekleri aşikârdır. Ayrıca Şamlı Aziz John, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bir grup yoldan çıkmış Hıristiyan'dan etkilendiğine ve sonra da onun Arapları etkilediğine inanmaktadır.

Orta çağ yazarlarından bir diğeri de Bad Moases'dir. Bu şahıs genelde bedevî Araplara ve onların savaşçılığa olan meyilleri üzerine yazılar yazmıştır. Arapları küstah, savaşa meyilli ve cahil olarak tanımlamaktadır. Hz. Muhammed (s.a.a) ve İslâm'dan bahsederken, Avrupa kültüründe bedevî Araplar manasına gelen "Sarasans" kelimesini birçok kez kullanmıştır.

İspanya, Avrupalıların uzun bir dönem İslâm ile iç içe yaşadıkları bir yerdir. O bölgedeki Hıristiyanlar, Müslümanlarla zorluk çekmeden uyuşmuş ve onların etkisi altında kalmışlardı. Kendi kültürlerini Müslümanların yaşantılarından etkilenerek yenilemiş ve en azından felsefî bir dille kültürlerini kaleme almışlardır. Aynı dönemde, Yahudi kültürü de İspanya'da yaygındı ve onlar da İslâm kültüründen etkilenmişlerdi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, çok doğal bir şekilde İslâmî metinleri ve Arap şiirlerini okuyorlardı. Ancak fazla geçmeden Hıristiyanlardan bir grup, kendi dindaşlarının İslâm kültürü içinde eriyip gitmesinden korktukları için İslâm'ı ve Hz. Muhammed'i kötülemeye başladılar. Bu, Hz. Muhammed hakkında o bölgenin insanlarının zihinlerinde oluşturdukları ilk tasvirlerdi. Bu dönemdeki insanların bazıları, Mukaddes Kitap'tan bölümlere dayanarak Hz. Muhammed'i deccalın çıkışı olarak nitelemişlerdi. Alvarus, dokuzuncu yüzyılın 845. senesinde şöyle yazmıştır: "Ne yazık ki akıllı Hıristiyan gençlerin hepsi, Arap kitaplarını okumaya yöneldiler… Hıristiyan kitapları hakkında ise, dikkate değer, okunabilecek kitaplar olmadıklarını düşünüyorlar."

"Mahunad veya bazen de Mahon, Mahomat, Fransızcada Mahon ve Almancada Makhmat isimleri, şeytan, ifrit ve put manaları ile eş anlamlıdır. Bu isimler, o dönemlerin Avrupalı Hıristiyan yazar, dinî tiyatro senaristleri, aşk ve yiğitlik üzerine roman yazan yazarlar tarafından türetilmiş isimlerdir."

Bu dönemde, yiğitlik üzerine Avrupa'yı öven birçok romanlar yazıldı. Tüm bu romanlardaki tek düşman Müslümanlardı. Bazı öykülerde Mahon'un (Hz. Muhammed -s.a.a-), Sarasanlar (bedevi Araplar) tarafından kendisine tapılan bir put olduğu söylenmektedir. Onlar açısından Hıristiyanlar babadan, Yahudiler Yehveh'ten nasıl yardım istiyorlarsa, Müslümanlar da Mahon'dan yardım istiyorlardı. Böylelikle Hz. Muhammed (s.a.a), orta çağ Avrupa'sındaki şarkı, piyes ve tiyatrolarda bir put olarak tasvir ediliyordu. Şaşırtıcı olan şey, İngilizcede "Mammetry" kelimesinin "Mahomat" kelimesinden türemiş olmasıdır. Bu kelimenin manası ise, şekil ve resimlere; yani putlara tapınmaktır.

Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında yazılan öykülerin bazıları o kadar uydurma ve aynı zamanda onun şanına ve şahsiyetine o kadar uzaktır ki, nakledilmeleri dahi utanç vericidir. Bu öyküler, halk arasında dilden dile yayılmıştı ve genelde en çok nakledilen öykülerdendi. Hz. Peygamber bunlarda neuzubillah puta veya şeytana benzetiliyordu ve daha sonraki dönemlerde yazılan öykülerde de bu şekilde devam etti.

İkinci haçlı seferinden sonra, haçlı ordusu Müslümanlar tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldı. Bunun suçunu da, onlara göre deccal veya sahte peygamber olan ve kendisine şeytan dedikleri Hz. Muhammed'e (s.a.a) attılar. İkinci haçlı seferlerinin teşvikçisi Papaz Aziz Bernard'ın karşısında, İslâm'ı doğru tanımaları için Hıristiyanları Müslümanlarla barışçıl yollarla anlaşmaya zorlamaya çalışan Papaz Calvin vardı. O, Kur'ân'ın hatalarını bulup, bunları Müslümanlara göstermeyi ve böylelikle onları Müslümanlıktan uzaklaştırmayı savunuyordu. Bu şekilde Müslümanları, Hıristiyanlaştırmayı istiyordu. Bu papaz, kendi geliri ile Kur'ân'ın Latince tercümesini Robert isimli bir İngiliz'e yaptırdı. Bu çalışma 1143 yılında tamamlandı.

Haçlı seferlerine karşı olan diğer bir kimse de Papaz Roger Bacon idi. O, hatta haçlı seferlerinden muzaffer olarak çıksalar bile Müslümanların Hıristiyan olmayacaklarına inanıyordu. Ona göre Hıristiyanlığın yayılıp gelişmesinin tek yolu, Hıristiyan öğretilerinin mantıklı ve barışçıl bir şekilde anlatılmasıydı. Rahip Bacon, Kindî, Farabî, İbn Sina, İbn Rüşd gibi âlimlerin Latinceye tercüme edilen kitaplarını okumuştu ve İslâm'ın günden güne gelişip yükseleceğini söylüyordu.

Bu dönemlerde Muhammed ismi, yanında küfür kelimeleri olmadan anılmıyordu. İngiliz şair William Langland, 1362 yılında basılan "Piers Plowman" isimli kitabında "Muhammed'i görüyorum, cehennem orduları arasında, cehennemin en dibinde olduğu bir hâlde" demektedir. Bu metinde Hz. Muhammed (s.a.a), Arabistan'da yeni bir din çıkartan mürtet olmuş bidatçi bir kardinaldir. Şair William'a göre Hz. Muhammed (s.a.a), deccalların öncü atlı birliğidir. Bu İngiliz şairden yüz elli yıl sonra, başka bir şair olan İskoçyalı William Dunbar, Hz. Muhammed'i (s.a.a) şiirinde cehennem protokolünün şefi olarak tasvir etmektedir.

Dante Alighieri ve onun İlâhî Komedya'sı bu halkaların diğer bir halkasıdır. Dante bu eserinde okuyucuları bir rehberin öncülüğünde cehennem, araf ve cennete götürmekte ve Hıristiyanlık düşmanlarının ne gibi işkencelere duçar olduğunu göstermektedir. İlâhî Komedya'nın yazılmasından sadece yirmi yıl önce, haçlı ordusu Filistin'deki son kalesi olan Akko'yu (Acre) terk edip Müslümanlara bırakmak zorunda kalmıştı. Bundan dolayı Dante, haçlıların devamlı yenilgilerinin etkisi altında kalmıştı. Bu komedide Hz. Muhammed'i (s.a.a) kendi elleri ile şişmiş göğsünü parçalayan bir günahkâra benzetmiştir. Dante'ye göre Hz. Muhammed'in (s.a.a) günahı, yalancı bir din çıkarmak, bir çeşit küfür sayılan vahiy nüzulü iddiasında bulunmak ve dünyaya fitne tohumları saçmaktır.

İlâhî Komedya, on dördüncü yüzyılın ilk on yılı içinde yazılmıştır. Orta çağ ve Rönesans'ın ortasına denk gelmesinden dolayı Avrupalılar için önemli bir yeri vardır. Madrid Üniversitesi Arapça üstatlarından biri, son günlerde yeni bir görüş ileri sürmüştür. Bu üstat diyor ki: "Dante, kitabında zirveye çıkarttığı bölüm, cehennemi tasvir ettiği bölümdür. Bu bölümde, meşhur olanın aksine Yunan mitolojisinden değil de, İslâmî öğretilerden etkilenmiştir." Üstadın görüşüne göre Dante, bazı nakillerde geçtiği üzere Cebrail'in Hz. Muhammed'i (s.a.a) miraca çıkarttığı ve cehennemi gösterdiği konulardan etkilenmiş ve bunları "İlâhî Komedya" kitabında kendince tasvir etmiştir.

Dante, Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali'den (a.s) bahsettiği bölümü şöyle işlemiştir: "Ben, baştan ayağa onun dini ile kavgalı olduğum bir halde o (Muhammed), elleri ile göğsünü parçalamıştı. Bana baktı ve şöyle dedi: 'Bak, bedenim nasıl da parçalanmıştır.' Bak Mahomat'a ki nasıl da parça parça olmuş! Ali de benim hemen ardımda gözyaşları içinde. Burada gördüğün herkes, her ne kadar henüz yaşıyor olsa da, savaş ve düşmanlığı yayanlardır."

Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında böyle bir tasvir oluşturan Dante'nin bu kitabının, yüzlerce yıl sonra bile Hıristiyan Avrupalıların zihninde ne kadar derin etkiler bırakacağını tasavvur etmek mümkündür.

* * *

Beşinci Fasıl

Rönesans'tan Sonra Muhammed (s.a.a)

Türk Tehdidi

Henüz Avrupalıların zihninden haçlı seferi yenilgileri silinmemişti ki, Türkler ortaya çıkmış ve bin yıldır almak istedikleri İstanbul'u 1453 yılında fethetmişlerdi. 1054 yılında Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birbirinden tamamen ayrıldığını bilmekteyiz. Bu iki kilise her ne kadar 1439 yılında barış antlaşması yapmış olsalar da, artık müttefik olmak için geç kalmışlardı. Şu an Ortodoks kilisesi merkezinin yıkılmasının üzerinden dört yüz yıl geçmektedir. O yıldan, ikinci dünya savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına kadar Türkler, beş yüzyıl boyunca Avrupalı Hıristiyanların kâbusu olmuştu. Şaşırtıcı olan şey şudur: Müslümanlar 1492'de İspanya'yı tamamen kaybettikten sonra, Müslümanların Avrupa'da bulunması sona ermişti. On altıncı yüzyılda ve ondan sonra artık Arapların ismi bile anılmıyordu. Avrupalıların İslâm adına tüm düşünce ve duyguları "Türkler" isminde özetlenmeye başladı. Bundan dolayı, bu dönem Hıristiyan edebiyatında Hz. Muhammed (s.a.a), kötü Arapların değil, kötü Türklerin timsali olarak resmedilmekteydi.

İstanbul'un fethedilmesinin ve Doğu Rum düşünürlerinin İstanbul'dan Batı Roma'ya kaçmasının ve İtalya'nın kuzeyine yerleşmelerinin neticelerinden biri, eski Yunan dönemindeki klasik düşüncenin canlanması ve zamanla da bu düşüncenin Rönesans'ın çıkış noktası sayılan Hümanizm'e dönüşmesidir. Hemen ardından matbaa sanatının gelişmesiyle birlikte Avrupa'da çok büyük gelişmeler yaşandı.

Ancak ne Avrupa'daki bilgi alış verişinin gelişmesi ve ne de orta doğuya yapılan yolculuklar Avrupalıların Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki fikirlerini değiştiremedi. Bu dönem eserlerinde, Hz. Muhammed (s.a.a) hâlâ efsanevî tanrı, sihirbaz, kâhin ve hilekâr bir kimseydi. Hâlbuki İslâm ülkelerine sefere çıkan Avrupalı seyyahların seyahatnameleri, İslâm'ın tevhit, kıyamet, ahlâk ve ibadet gibi emirleri ile dolup taşıyordu. İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında doğru bilgilerin mevcut olmasına rağmen, matbaa tekniğini günbegün geliştiren Avrupa'nın yalan ve uydurma bilgilere önem verip bunların yayılmasına katkıda bulunması şaşırılacak bir şeydir doğrusu.

Elbette doğru bilgileri aktaran seyyahların yanında, yalan ve uydurma haberlere yer veren seyyahlar da yok değildi. Avrupalılar arasında yaygın olan öykülerden biri de Hıristiyan seyyahların kaleminden anlatılan Hz. Muhammed'in (s.a.a) Rahip Bahira (veya Buheyra) ile olan irtibatının öyküsüdür. Fransız seyyah Sargan Mandovil bu konuda şöyle yazmaktadır: "Muhammed devamlı bu Hıristiyan rahibin yanına gelirdi. Rahiplerden gerekli olan bilgileri aldıktan sonra kendi adamlarına onları öldürtürdü." Bu seyyahın Fransızca yazmış olduğu seyahatnamesi, Avrupa dillerinin birçoğuna tercüme edilmiştir.

Benedict rahiplerinden Hegdan, İngilizceye üç defa -1387, 1495 ve 1527 yıllarında- tercüme edilen "Dünya Tarihi" adlı eserinde öyküler nakletmektedir. Bunlardan biri şöyledir: Muhammed devamlı başının üstünde uçması için bir güvercin terbiye etmişti. Bu güvercinin de kendisine vahiy getiren "Ruhu'l-Kudüs" olduğunu iddia ediyordu. Öykülerden bir diğeri de, yine Hz. Muhammed'in (s.a.a) bir deve terbiye ettiği ile ilgiliydi. Bu öyküde Hz. Muhammed'in (s.a.a) deveyi sadece kendi elinden yemek yiyecek şekilde terbiye ettiği geçmektedir. Öykünün gerisi şöyledir: "Muhammed bu devenin boynuna Kur'ân asmıştı. Deveye yaklaştığında, hayvan dizlerinin üzerine çökerdi. Muhammed Kur'ân'ı devenin boynundan alır ve halka Kur'ân'ı göstererek "Bu İlâhî mesajdır" derdi. Hegdan'e göre cinsel cazibelerin serbestisi, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Hıristiyanlığı zaafa uğratmak ve İslâm'ı kuvvetlendirmek için seçtiği yollardan biriydi. (Zira Hıristiyan din görevlileri ve dindarlar, uzlete çekilmek ve hizmet etmek için evlenmemek gibi bir düşünceyle, kendilerini cinsellikle ilgili her şeyden arındırmaya çalışıyorlardı. Buna karşın İslâm'ın evliliğe izin vermesi, hatta önemle üzerinde durması, sonuçta insan olan ve fıtratları gereği eş arayan insanları kolaylıkla bu dine cezp edebilirdi.)

John Lloyd, 1430'lu yıllarda yazmış olduğu "Şehzadelerin Düşüşü" adlı şiirinin bir bölümünde, Hz. Muhammed'in (s.a.a) sihirbaz ve yalancı bir peygamber olduğunu, amaçlarına ulaşmak için zengin bir kadınla evlendiğini, o kadının servetiyle ordu kurup Bizans imparatoru Heraklius ile savaşa tutuştuğunu ve onun malik olduğu bölgeleri İskenderiye'ye kadar aldığını söylemektedir. Bu şahıs ayrıca, kendisinin değinmesinden önce, orta çağda Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında çokça dile getirilen sara hastalığına duçar olduğunu da söylemektedir. John Lloyd eski bir öyküyü de bu eserinde nakletmektedir. Bu öykü, Hz. Muhammed'in (s.a.a) vefatının öyküsüdür. Öyküye göre Hz. Muhammed (s.a.a), -neuzubillah- sarhoşluktan kaynaklanan bir sara nöbeti nedeniyle ölmüş ve bu yüzden şarap ve domuz eti haram edilmiştir.

Bu efsanelerin bazı Hıristiyan yazarlar tarafından kaleme alındığı ve bunların orta çağdan kaldığı dikkate alındığında, Avrupalıların İslâm, Kur'ân ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki bilgilerinin doğru bir kaynağa dayanmadığı ortaya çıkmaktadır. Hatta Kur'ân hakkında yazan şahısların birçoğu, henüz Kur'ân'ı okumadıkları hâlde görüşlerini belirtmekteydiler. Zira Kur'ân, 1649 yılından önce İngilizceye tercüme edilmemişti.

Elbette Rönesans'ın ilk başlarında, bazı hakaretlerin ortadan kaldırılması için bir takım faaliyetler de başlamıştı. İspanyol bir kardinal olan John Segvuyayi, İslâm ve Hıristiyan dinleri arasındaki sorunları savaşın bitireceğine inanmıyordu. Bu şahıs, sorunların giderilmesi için, yine İspanyol olan bir Müslüman'a Kur'ân'ı tercüme ettirmişti. Elbette 1458'de ölümünden sonra bu Kur'ân kaybolmuştur. Gerçekte onun din görevlisi olan arkadaşları bu Kur'ân'ı sakladılar. Kardinal John Segvuyayi, yine kardinal olan Alman Nicolas'a İslâm ve Hıristiyan dinleri arasındaki düşmanlığın bitirilmesi ve bu iki dinin barıştırılması amacıyla bir konferans verilmesi gerektiğini yazmıştı.

Bu dönemde, İslâm ve Hıristiyanlık arasındaki ortak noktalardan haberdar olan kimseler de bulunmaktaydı. İstanbul'un fethi zamanında Papa olan Ainas Silius, Fatih Sultan Mehmet'e şöyle yazmıştı: "Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında sayılamayacak kadar çok ortak noktalar vardır. Bir olan Allah'a inanmak, âlemin bir yaratıcısı olduğuna inanmak, imanın zaruri olması, uhrevî hayat, ceza ve sevap gününün varlığına inanmak, ruhun ölümsüz olması, mukaddes bir kitaba inanmak ve hayatı düzenlemek için onun emirlerine uymak ve bunlar gibi daha birçok konu ortak usullerimizdendir." Bununla birlikte, Ainas Silius, Fatih Sultan Mehmet'e yazmış olduğu bu mektubunda ondan, Hıristiyan olmasını istemiştir!

Müslümanların, Hz. Mesih'in çarmıha gerildiğine inanmasalar da onu korumak için vermiş oldukları zorlu mücadele ve onun hakkındaki övgüleri, Hıristiyanları şaşkınlığa düşürmektedir. Elbette Müslümanların, Hz. Mesih'in çarmıha gerildiğine inanmaması nedeniyle, onun hakkında yapmış oldukları onca savunma ve övgünün, Hıristiyanların geneli tarafından görmezden gelinmesine yol açmıştır.

İstanbul'un fethinden sonra, Avrupa'nın dinî içerikli edebiyat eserlerinde İslâm hakkında belirtilen görüşler, Türklerin katılığı ve kan dökücülüğü hakkında yazılan görüşlerden oluşmaktadır. Bu tarz düşünceye sahip olan kimselere göre, Türklerin kötü olması, İslâm'ın kötü olmasıyla eşanlamlı sayılmaktadır. Türklere beslenen aşırı düşmanlık, Christopher Marlov'un 1588'de yazmış olduğu şiirinde, Türklere saldırısından dolayı Timur'dan övgüyle bahsetmesine neden olmuştur. Bu şiirinde Timur'un dilinden Hz. Muhammed'e (s.a.a) sayısız hakaretler etmiş ve Timur'un emriyle Kur'ân'ın yakılmasına dair bir sahne tasvir etmiştir. Bu şiirde Timur, Hıristiyan'mış gibi anlatılmıştır.

Constantiniyye'nin (İstanbul) Müslümanlar tarafından alınması bugüne kadar Hıristiyanların kalbini dağlayan olaylardan biridir. Bundan dolayı, İstanbul'un fethi tiyatro senaryolarında ve şiirlerde kendisinden en çok bahsedilen konu olmuştur. Hatta William Shakspeare, 1600 yıllarında yazmış olduğu 5. Henry tarihsel oyununun senaryosunda, 5. Henry'nin dilinden Fransa Kralı'nın kızı Catherina'ya şöyle demektedir: "Gel! Seninle, Constantiniyye'ye gidip Türklerin sakalına yapışacak ve onlarla savaşacak yarı Fransız, yarı İngiliz güzel bir çocuk yapalım." Hâlbuki 5. Henry'nin öyküsü, İstanbul'un fethinden 33 yıl öncesine; 1420 yılına aittir. Shakspeare'in düşmanlık duygusu, aradaki bu tarihî hatayı göremeyecek kadar çoktur. Veya yine düşmanlığından dolayı bu farka önem dahi vermemektedir.

* * *

Altıncı Fasıl

Mesih Muhalifi Muhammed (s.a.a)

Kilise Islah Döneminde Hz. Muhammed (s.a.a) ve İslâm

Martin Luther King on altıncı yüzyılın yirmili yıllarında, Katolik Kilisesi'ne ve Papa'nın şahsına muhalefet etmeye başladı ve Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi. Bu olaydan sonra Avrupa'da temel sayılan kutuplaşmalar başladı. Bir hümanist olan Erasmus da, tüm ihtilaflara rağmen diğer din ve mezheplere karşı ılımlı olmayı savunuyordu. Hıristiyanlık içinde bu ihtilafların çıkmasıyla birlikte, Avrupa'nın genelinde Martin Luther'ın görüşleri yayılmış ve Papa deccal sıfatını alarak Hz. Mesih'in karşısında bir güç olarak anılmaya başlamıştı. Protestan mezhebinin kurucusu olan Martin Luther, aynı zamanda İslâm ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) çok ağır eleştiriler yapmaktaydı ve bu eleştiriler kendi görüşünü paylaşan Hıristiyanlar arasında yayılmaktaydı. Orta çağda deccal sıfatı Hz. Muhammed'e (s.a.a) layık görülürken, artık Protestanlar tarafından Papa gerçek deccal sıfatıyla anılıyordu. Deccal meselesi Hıristiyanlıkta çok önemli bir yer kaplamaktaydı. Caramoul "Rum Papası Deccalın Kendisidir" adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Tanrımız ve insanlık kurtarıcısı İsa Mesih'ten sonra hiçbir ilim, 'Deccal'ın hakikatini ve manasını öğrenmek kadar önemli değildir." Rönesans'ın başlarında ve sonrasında Avrupa bu karmaşanın içine düşmüştü. Deccal, Papa mıydı, yoksa Türkler miydi veya Yahudiler yahut Hz. Muhammed (s.a.a) miydi? Luther, deccalın hakiki manasının Papa'da tecessüm ettiğine inanmaktaydı. İngiliz Protestanlar hem Papa'yı hem de Hz. Muhammed'i (s.a.a) deccal kabul etmekte, ancak Papa'nın durumunu içteki bir düşman olduğundan daha ön planda ele almaktaydılar.1550 yılında yazılan bir oyun senaryosunda, Türkler ve Katoliklerin kıyaslandığı bir bölümde şöyle denilmekteydi: "Türkler sizden bin kez daha iyidirler." Kötülük açısından Hıristiyanlık içindeki meseleler ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) kıyaslanmasında ise John Wycliff, 1384 yılında yazdığı "Biz Batılı Mahomat'ler" adlı şiirinde Hıristiyan batı içindeki kötülüklere işaret etmekteydi. Ele aldığı noktalar, Kilise içindeki adaletsizlikler, kötülükler, kötü davranışlar, hırs ve tamah idi.

On altıncı yüzyılda vuku bulan Hıristiyan dünyasındaki bölünmeler, Türklerin çok ciddi bir tehlike olduğu döneme ve Macaristan Krallığı'nın yenildiği döneme rastlamaktaydı. Böyle bir dönemde İslâm ile mücadele yine öncelikli bir durumdu. Bu yüzden Martin Luther King yaşlılık döneminde Mount Kruche'nin kitabı olan "Kur'ân'a Reddiye" kitabını tercüme etmişti.

Bu dönemde İslâm, Avrupalıların gözünde çok güçlü görünmekte ve "Tanrının lütuf ve desteği Türklere yönelmiştir" şüphesi doğmuştu. Bu yüzden Martin Luther, "Kurtuluş İslâm'da mıdır yoksa Hıristiyanlıkta mı?" konusuna da değinmek zorundaydı. Luther'ın itirafları arasında, onun şüpheye düştüğü göze çarpmaktadır. Hatta bu itirafları arasında "Neredeyse Muhammed'in peygamberliğe yakın bir makamının olduğunu ve Türklerin ve Yahudilerin mukaddes bir yol üzere olduklarını kabullenecektim." sözleri bulunmaktadır. Bu sözlerden sonra şeytanın vesveselerini kendinden uzaklaştırdığını beyan etmektedir!

Türklerin Avrupa için çok ciddi bir tehlike olmasına rağmen Luther, Papa'nın deccal olduğuna inanmakta ve "Deccal Hıristiyanlık içindedir, dışarıda değil." demekteydi. O, tüm bunları söylemekle birlikte, eserlerinde, dış tehlike olarak Yahudileri, Türkleri ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) göstermekte ve bunların aleyhine birçok sözler beyan etmekteydi.

Anlaşıldığı kadarıyla Martin Luther, 1542 yılında ilk olarak Kur'ân tercümesi ile karşılaşmış ve okumuştu. Ancak Hz. Muhammed (s.a.a), bir olan Allah'a inandığı ve dolayısıyla İsa Mesih'in rububiyetini inkâr ettiği için, hâla Martin Luther'a göre yalancı bir peygamberdi. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a) söylemlerini Allah'tan değil şeytandan alıyordu. Bu yüzden Hz. Muhammed'in Papa ile bir farkı yoktu. Martin, mucizesi olmadığı için Hz. Muhammed'i (s.a.a) yalancılıkla suçluyordu. Hz. Muhammed'in (s.a.a) bu kadar başarılı olmasını da, onun hileciliğine, zekâsına, yalanlarına ve maharetine bağlıyordu.

Tevhit konusu bir taraftan ve İsa Mesih'in rububiyetine itikat diğer taraftan, Yahudilerin ve Müslümanların, Hıristiyanlara yönelttiği iki ciddi eleştiridir. Luther da bu konuya değinmiştir. İçindeki Yahudi ve İslâm düşmanlığı beyanlarında görülmektedir. O, Yahudilerin ve Müslümanların bu iki konu hakkındaki eleştirilerine sinirlenmekte ve "Yahudilerin ve Müslümanların mantığı bize feryat ediyor. 'Allah hakkında böylesi bir inanç nasıl kabul edilebilir? Nasıl olurda Allah hizmetçi kabul edilir? Allah nasıl günahkâr bir insan olabilir?' diye bize soruyorlar." demektedir. O, Hıristiyanlara Hz. Muhammed'in Kur'ân'ını okumamalarını, kendi inançlarına sıkıca sarılmalarını öğütlemekte ve "Sizler, Muhammed ve Papa'nın ilerleyip gelişmelerine bakmayın ve İsa Mesih'te tanrının vücut bulduğuna dair inancınızı koruyun. İsa ile çarmıha gerilin." demekteydi.

* * *

Yedinci Fasıl

Hümanist mi Yoksa Duygusuz mu?

Avrupalıların 17. yy Eserlerinde Hz. Muhammed (s.a.a)

1683 yılında, Türklerin Viyana dışında yenilgiye uğramalarının ardından artık Avrupalılar için Türk tehlikesi azalmaya başlamıştı. Diğer taraftan on yedinci yüzyıl, aydınlanma döneminin başladığı ve hümanizmin yayıldığı bir yüzyıldı. Immanuel Kant (1724-1840) dönemi, aklın hâkimiyetinin; başka bir deyimle akıl çağı dönemi idi. Bu dönemde fikir özgürlüğü de yeni yeni gündeme gelmeye başlamıştı. Güçleri yetenler, çeşitli sınırlama ve sansürlere rağmen yine de fikirlerini beyan edebiliyorlardı.

On sekizinci yüzyılda İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) saldırılar aynı şekilde devam etti. Geçmiş ile aradaki tek fark, eleştirenlerin İslâm ve İslâmî konulara değil de, sadece Hz. Muhammed'in (s.a.a) şahsına odaklanması idi. Bu dönemde yine eski dönemlerdeki söylemler tekrarlanıyor ve bazen de yeni ve farklı eserler basılıyordu.

Fransız Abe Douvertue, 1724 yılında yayınladığı "Kur'ân'ın Yazarı Hakkında" isimli kitabı incelendiğinde, orada yapılan eleştirilerin orta çağdan kalma eleştiriler olduğu görülecektir. Hz. Muhammed'in (s.a.a) kılıç zoruyla dinini yayması ve sorumsuzluk taraftarı olması bunlardan bazılarıdır. Abe Hz. Muhammed'in (s.a.a) gizlice Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid'i okuduğunu ve bunlardan yararlanarak kendi dinini oluşturduğunu iddia etmektedir. Aynı şekilde, yine orta çağda alay edip insanların nefret etmesini sağlamak amacıyla uydurulan, Hz. Peygamberin zengin bir kadınla evlenmesi ve vahiy konusunun aslında bir hastalık olduğu mevzusuna değinmektedir.

Cont de Boulainvilliers, 1782 yılında Kant'ın görüşlerine karşı olarak "Mahomat'in Hayatı" isimli bir kitap yazdı ve Hıristiyanların aksine İslâm'ı, asil, fıtrata uygun, sade ve mantık üzere kurulmuş bir din olarak tanıttı ve kilisenin ileri sürdüğü "Muhammed'in dini akıl dışı bir dindir" iddiasını reddetti. Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.a) dininden daha mantıklı, daha akla uygun ve daha kabul edilebilecek bir dinin olmadığını ileri sürdü. Cont, orta çağ eleştirilerinden biri olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) medenî olmayışı iddiasını da kabul etmemekte, bununla da kalmayıp Müslümanların örf ve adetlerini savunmaktadır. Mesela, sünnetin bedenin sağlığı açısından iyi olduğunu, domuz etinin sıcak bölgelerde hastalığa yol açtığını, gusül ve abdestin sıcak bölgelerde çok faydalı olduğunu söylemektedir. Ancak Cont de Boulainvilliers'ın bu hareketi sonuca ulaşamamış ve gerçekdışı zihniyeti değiştirmeye yetmemiştir.

Bu dönemde, Avrupalıların yeni düşüncelerine uygun, yeni eleştiriler de kaleme alınmıştır. Buna örnek olarak "Muhammedîzm Aleyhine Bir Konuşma" adlı eser gösterilebilir. Burada sıcak bölgelerde hayal gücünün daha kuvvetli olduğu ileri sürülmektedir. Yani İslâm tamamen bir hayal ürünüdür ve taassup ile canlılığını korumuştur. Ona göre bu inanç, soğuk bölgelerde de akıllı fakat cahil insanlar yüzünden yayılabilir.

John Antouan 1747 yılında basılan kitabında, Hz. Muhammed'i (s.a.a) makam düşkünü bir fert olarak tanıtmakta ve onu kendi isteklerine ulaşmak için dini tahrif etmekle suçlamaktadır. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a), konuşmada zor duruma düştüğünde güç kullanan bir şahıstır. Antouan Hz. Muhammed'i (s.a.a) Caramoul ile kıyaslamaktadır. Her ikisinin karısı da eşlerini yüreklendiriyordu.

Antouan kitabının 2. bölümünde İslâm'ın kadınlara bakış açısı hakkında şöyle demektedir: "İslâm'a göre kadınlar ruh gibi bir meziyetten yoksundurlar, bu yüzden cennete de gidemeyeceklerdir." Daha sonra Antouan, orta çağda iddia edilen Hz. Muhammed'in (s.a.a) cinsel temayülleri konusunu eleştiri açısından ileri sürmektedir. Bu konu Deidru üzerinde de etki bırakmıştı. Bu yüzden o şöyle demektedir: "Mahomat, kadınların dostu, ancak aklın düşmanıdır." Aslında Deidru'nun Hıristiyanlığa da inancı yoktu ve şüpheciliği, felsefi bir görüşe ulaşmada etkili bir yol kabul etmekteydi. Bu durumda şu noktaya özellikle dikkat çekmek zorundayız ki, o dönemde Hz. Muhammed'i ve İslâm'ı eleştirenlerden bir bölümü aslında dinin kendisini eleştiriyorlardı, Hz. Muhammed'in şahsını değil. Fransa'da Hıristiyan din adamlarının hala etkili olduğu bu zamanda, Deidru gibi şahıslar İslâm'ı sansürsüz, çok ağır bir şekilde eleştiriyorlardı. Elbette onların amacı Hıristiyanlığı yüceltip İslâm'ı küçük düşürmek değil, dinin kökünü kazımaktı.

Deidru ve Delambre'ın gözetiminde hazırlanan ve on sekizinci yüzyılın ortalarında basılan bir ansiklopedide Hz. Muhammed (s.a.a) için de bir bölüm ayrılmıştı. Onun hakkında yazılan yazı eleştiri ve övgü ile karışıktır. O, bu eserdeki kısa hayat hikâyesinde kudreti nedeniyle övülürken yine cinsel temayülleri, çok evliliği kabul etmesi ve peygamberlik iddiasında bulunması yüzünden yerilmekteydi. Bu eserdeki görüşler, Pierre Beel'in görüşlerinden etkilenmiş havası taşımaktaydı. Zira o da "Tarihî Kültür Eleştirileri" kitabında aynı şeyleri yazmaktaydı. Pierre hatta Hz. Muhammed'in İran'daki güzel kadınları ele geçirememekten korktuğu için İran'ı almaya çalıştığını da yazmaktadır.

Bu yüzyılın en meşhur yazarlarından biri de Fransız Walter idi. O, her türlü radikalliğe ve taassuba karşıydı. Kendisinin belirttiği üzere en güzel eseri 1738 yılında yazdığı "Mahomet ou le Fanatisme" adlı oyun senaryosudur. Bu senaryo yazıldıktan 3 yıl sonra sahnelenmiştir. Oyun, 14. Benedict'in özel teveccühünü kazanmış ve Osmanlı Sefirinin tepkisini çekmiştir. Daha sonra Osmanlı'nın resmi itirazı ile bu oyun sahneden kaldırılmıştı. Bu öykü, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki eskiden kalma düşünceler üzerine yazılmıştı. Hz. Muhammed (s.a.a), kan içici bir savaşçı olduğu, kudrete aç, yağmacı, hileci ve dostlarını ortadan kaldıran bir şahıs olarak tasvir edilmiştir. Oyunda Ebu Süfyan, II. Halife Ömer, Zeyd b. Harise ve birkaç kişi daha rol almaktadır. Senaryoya göre Hz. Muhammed (s.a.a), kudreti ele geçirmek için savaşan ve hedefine ulaşmak için -neuzubillah- mahremleriyle birlikte olan bir vicdansızdır. Oyunun ikinci perdesi, birinci perdeden daha kötüdür. Öyle ki, oyunun bu bölümü, temeli ortaçağ düşüncelerinden oluşan Hz. Muhammed'in (s.a.a) şahsına yapılan saldırılardan oluşmaktadır. Buradaki diyalogda Hz. Muhammed (s.a.a), Ebu Süfyan'a makam düşkünü olduğunu, Arap kabileleri birleştirebilecek bir plan yaptığını ve ilk fırsatta İran ve Rum bölgelerini ele geçireceğini açıklamaktadır. Hz. Peygamber Ebu Süfyan'a şöyle demektedir: "Bırak bu dünyanın viraneleri üzerine Arabistan'ı inşa edelim… O hâlde ben, bin yılın içinden çıkmış ve bedevî kanunları değiştirecek biriyim."

Elbette senaristin Fransa'nın kötü davranışlarından dolayı böyle bir olayın vuku bulması görüşünde olduğu ihtimali de vardır. Ama Walter'ın amacı ne olursa olsun, on sekizinci yüzyıl Avrupa'sındaki Batılıların zihninde Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında çok kötü tasvirler oluşturmuş ve ona acımadan merhametsizce hakaret etmiştir.

Bu senaryonun üzerine Mısırlı senarist Tevfik el-Hekim'in de 1936 yılında bir oyun yazdığını belirtelim. Tevfik yazdığı senaryoyu Sireyi İbn İshak'ın eserine dayandırmıştır. Bu yüzden onun senaryosu muteberdir. Ancak bu senaryo hiç perdelenmemiştir.

Walter, 1756 yılında yazdığı "Milletlerin Adetleri Hakkında Bir Makale" adlı eserinde Hz. Muhammed'i bu kadar etkileyici olduğu için övmektedir. Ancak hala onun yalancı bir peygamber olduğu konusunda ısrar etmektedir. O, Cont de Boulainvilliers'ın Hz. Muhammed hakkındaki övücü sözlerini de eleştirmektedir. Bir Hıristiyan bakış açısıyla, bir kimsenin hem peygamber hem de siyasetçi olmasını kabullenememektedir.

Hampfrey Paredou da on yedinci yüzyılın sonlarında "Mahomat'in Hayatında Yalancılığın Gerçek Anlamı" adlı bir kitap yazmıştır. Bu kitabında, Hz. Muhammed'in cinsel temayüllerinden, hile ile insanları kandırmasından bahsederek yalancı peygamberlik görüşünü ispatlamaya çalışmaktadır. Bu kitap on yedinci yüzyıl Avrupalılarına çok etki yapmıştır. Hampfrey bir bölümde şöyle demektedir: "Mahomat'i bunca hileciliğe iten şey, onun makam düşkünlüğü ve şehveti idi."

1731 yılında Arabistan'a seferini anlatan bir kitap yazan Joseph Pits de aynı görüşleri ileri sürmekteydi. O, Hz. Muhammed'i (s.a.a) hileci ve şehvetine düşkün biri olarak tanıtmaktadır.

Hz. Muhammed'i (s.a.a) ilk savunanlar arasında "Bedevî Arapların Tarihi" kitabının yazarı Simon Akely ve 1734 yılında Kur'ân'ın tercümesini yayınlayan George Seyl bulunmaktadır. Bunlar öyle bir ortamda, yersiz taassuplara ve düşmanca tavırlara kapılmadan İslâm'ı ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını araştırdıklarını iddia ediyorlardı. Ancak o dönemin düşüncelerinin verdiği etki ile Akely dahi kitabının her yerinde Hz. Muhammed'in (s.a.a) ismini andığında "büyük hileci" sıfatını da eklemeden duramıyordu. O, bu düşünceleriyle bile Müslümanlardan bahsederken, onların fatih olduklarını söylüyor ve halka karşı davranışlarını överek onları savunuyordu. Akely, "Ali'den Sözler" unvanıyla 1717 yılında bir kitap yayınlamış ve Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerini bu kitapta naklederek onun ilminin büyüklüğünden bahsetmiştir. Akely şöyle demektedir: "Biz Avrupalıların sahip olduğu az bir ilim dahi doğudan kaynaklanmaktadır… Barbarlığın tüm dünyaya yayılmasından sonra Müslümanlar Avrupa'ya ilim getirmişlerdir."

George Seyl de, Kur'ân tercümesini yayınladıktan sonra Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını anlatan bir kitap yazmış ve İslâm inançlarını nakletmiştir. Onun bu çalışması birçok tepki toplamış, düşmanca söylemlere maruz kalmış ve onun yarı yarıya Müslüman olduğu iddia edilmiştir. Seyl, bu kitabının önsözünde kendini savunmak için şöyle demektedir: "Muhammed ve Kur'ân'ı hakkında konuşurken, kendimi bunlar hakkında ileri sürülen utanç verici hakaret ve iftiralardan uzak tuttum. Ben kendimi, hem Muhammed ve hem de Kur'ân hakkında edepli ve nezaket çerçevesinde bir şeyler yazmakla muvazzaf gördüm." Elbette o, aynı önsözde Hz. Muhammed'in (s.a.a) yalancı bir peygamber olduğunu söylemekle birlikte, yaptığı güzel işleri de övdüğünü belirtmektedir. Seyl, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Arapları parça parça yaşamaktan kurtarıp birleştirdiğini ve değerli bir tanrıya yakınlaştırma adına yapılan işlerini övdüğünü söylemektedir. Seyl, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Arapları putperestlikten kurtarıp bir olan Allah'a davet ettiğine ve yapılan tahrifleri temizlediğine inanmaktadır.

Eğer bu sözlerin söylendiği zaman ve mekânı göz önünde bulundurursak, George Seyl'in ne denli cesarete sahip olduğunu anlayabiliriz.

Son zamanlara kadar el yazması bir eseri kalan ve on yedinci yüzyıl sonlarında Henry Stab tarafından yazılan "Muhammedizm ve Yayılışının Açıklanması ve Hıristiyanlar tarafından Yapılan Hakaret ve İftiralar Karşısında Muhammed'in ve Dininin Hakkaniyetinin İspatı" adlı eseri bulunmaktadır. Stab bu eserinde Hz. Muhammed'i (s.a.a) o zamana kadar gelmiş en büyük ve en akıllı kanun koyucu olarak tanımlamaktadır. Stab, Hıristiyanların Kur'ân'a yönelttikleri "Cennet, şehvet üzerine kurulmuş bir yerdir" eleştirisine de şöyle cevap vermektedir: "Hıristiyanlar nasıl cenneti kare bir şehir olarak tanımlama hakkına sahiplerse, Müslümanlar da cenneti kendilerince tanımlama hakkına sahiptirler." Stab hatta çok evliliği dahi şaşkınlık verici bir iş olarak görmemektedir. Zira bu konunun aynısı Tevrat'ta birçok kere zikredilmiştir. Stab, Hampfrey Paredou'ya da ağır eleştiriler getirmiş ve "İslâmî emirler hiçbir zaman şehveti kamçılayacak emirler değillerdir. Aksine evlilik müessesesi İslâm tarafından çok ciddi bir şekilde kontrol altında tutulmaktadır." demiştir.

Yazarının ismi belli olmayan bir makale, George Seyl'in tercümesinin yayınlanmasından bir sene sonra kaleme alınmıştır. Başlığı "Muhammedizm Üzerine Düşünceler ve Muhammed'in Davranışları" olan bu makalede yazar amacının Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında atılan iftiraları temizleyip onu temize çıkaracağını iddia etmektedir. Yazar atılan iftiralar hakkında şöyle demektedir: "İngiliz din adamları, Muhammed hakkında attıkları asılsız iftiralar nedeniyle çok kirlenmişlerdir."

Bu makalenin önemi, Müslümanların Hıristiyanlığın kurucusu İsa Mesih hakkındaki temiz ve savunmacı görüşlerine karşın, Hıristiyanların onların peygamberine yaptıkları iftiraları açıklamakta olduğundan ortaya çıkmaktadır. Bu makalede, İslâm topraklarındaki kiliselerin kendi inançlarına göre ibadet etme serbestisinin bulunmasını açıklanmaktadır. Buna karşın Avrupa'da Katoliklerin, kendi inançlarından olan Protestanlara dahi ibadet hakkı vermedikleri hatta onları katlettikleri beyan edilmektedir.

İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında dengeli görüş belirten daha başka yazarlar da bulunmaktadır. Bunlara bir örnek de Henry Bullingburg'tur. 1735 yılında yazmış olduğu bir kitapta, İslâm dininin tahrif edilmesinden bahsetmiş ve şöyle demiştir: "Putperestlik ve tahrif konularında hangi suçlama Muhammedîlere yapılmamıştır?" O, yapılan bu iftiraların haçlı seferlerinden dönen kimseler tarafından uydurulduğunu söylemektedir.

Adrian Roland da kendi kitabının "Muhammedîlerin İbadet Usulleri" başlığında şöyle demektedir: "Muhammedîler gerçektende bizim düşündüğümüz gibi deli değillerdir."

Alman senarist Lassing, "Hümanizm Tesiri Altındaki Akılcı Nathan" adlı senaryosunda insanî müşterek noktaları temel alarak, İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin ortak noktaları olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bu oyunda bir yanda Yahudi Nathan, bir yanda Hıristiyan bir şövalye ve bir yanda da Kudüs hâkimi Selahattin Eyyubî, insan olma açısından iyilik ve kötülükleri sergilenmiştir, din açısından değil.

Tüm bunlarla birlikte muhalifler, telif meydanında da boş durmamaktadırlar. Norther 1703 yılında yayınladığı bir kitabında Hz. Muhammed'i (s.a.a) riyakâr, şehvet düşkünü ve hamiyetsiz bir kimse olarak tanıtmaktadır. O, bunları Almanca Kur'ân çevirinin önsözünde söylemektedir.

On sekizinci yüzyılın başlarında İslâm'a, Kur'ân'a ve Hz. Muhammed'e saldırlar, o dönemin siyasî konularından kaynaklanmakta idi. Hz. Muhammed'e yapılan bu dönemdeki saldırılar aslında on dördüncü ve on beşinci Loui dönemindeki Fransa'ya gösterilen tepkilerden kaynaklanmakta idi.

Genel olarak bu dönemde İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a), ciddi bir tehlike olarak görülmemekteydi. Zira Türkler dağılmaktaydılar ve Avrupalılar da on beşinci yüzyıldaki gibi onlardan korkmuyorlardı. Bu yüzyılın sonlarında; 1789 yılında büyük Fransa devrimi oldu ve bu olay Avrupa'nın köklü değişimlerine yol açtı.

* * *

Sekizinci Fasıl

Kahramanlara Tapınma Asrında Muhammed (s.a.a)

On sekizinci yüzyıl Napolyon adıyla başladı. Bundan dolayı kahramanlara tapınma dönemi de bu isimle başlamış oldu. Savaşlar ve yenilgiler, insanların düşünce yapılarında büyük etkiler yarattı. Vaterlo’da Napolyon’un yenilgisinden yedi sene sonra, Hegel "Tarihin Felsefesi" derslerini halka sunmuş ve sonraları Marx’ın tarihî görüşü, Materyalizmin temellerini atmıştır. Tarih bu konuda özgürlüğe doğru hareket ediyordu. Bu dönemde, büyük şahsiyetler ve kahramanlar önemli bir rol oynamaktaydılar. İlerlemede büyük ve önemli adımlar atan İskender ve Napolyon da, her ne kadar sürgün edilmiş ya da öldürülmüşseler de, bu kahramanlardan sadece ikisiydi. Tam bu noktada, Hegel'in aklında Muhammed yer almaya başlamıştı. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a) öyle birisiydi ki, kendi beceri ve dehasıyla Asya ve Afrika kıtalarının yapısını değiştirmişti. Ama Hegel, yine de Hıristiyanlığın üstünlüğünde ısrar ediyordu.

Bu dönemde, kahramanlara tapınma düşüncesi çok etkiliydi. Alman edebiyatçısı Goethe 1772 yılında “Muhammed” adında bir şiir kitabı yayınladı. Bu kitabın başlıklarından bir kısmı ise “Muhammed Şiiri” idi. Hz. Muhammed'i (s.a.a) uçsuz bucaksız bir nehire benzetiyordu. Her geçen gün azameti büyüyor ve insanları kendisiyle beraber sonsuzluk âlemine götürüyordu. Goethe’nin şiiri harika bir oluşumdu. Muhammed sonsuz bir nehirdi, çölleri suya doyuruyordu. “Muhammed'in Nağmesi” şiirini şu şekilde sona erdiriyordu:

Kardeşlerini ve evlatlarını, gözü yolda yaratana doğru götürüyordu. Mutluluk ve huzur selinde kalp evine doğru ilerliyordu.

Bu şiirde, Fatıma, Ali ve Zeyd b. Harise nehri izlemeye koyulmaktadırlar ya da peygamberin izleyicisi oldukları halde onları kapsayıp kuşatmaktadır. Goethe, Muhammed'i (s.a.a) kendi kitabı olan Kur'ân'ı ebedî bir miras olarak bırakan harikulade bir insan olarak övüyor. Bu şiir, Napolyon'un çıkışından yirmi sene önce yazılmıştı. O dönem ise, kahramanlara tapınma eğilimlerinin başladığı bir dönemdi.

Rahibe olan Carolina Von Gunderode 1804'de “Çölde Muhammed Rüyası” diye bir şiir yayınladı ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) üstün, harikulade ve büyük bir şahsiyet olarak tanımladı. O Muhammed'in (s.a.a) vahiy aldığı sıradaki tecrübesini, İsa Mesih'in dua ve yakarışıyla ve Zerdüştlerin su, hava, toprak ve ateş tasviriyle bağdaştırmaktadır. Şiirinde Hz. Muhammed (s.a.a), içinden gelen sesi dinleyerek kalp gözüyle hakikate vakıf olmak için kendiyle meşgul olmak, Yaratıcının onun kalbine üflediği ruhunu ihzar etmek istiyor. Bu şair, İslami rivayetlerde aslı olduğu üzere Hz. Muhammed'in nasıl vahiy aldığını, edebî ve hayalî bir şekilde aktarmış. Hz. Muhammed (s.a.a) mukaşefe ile uğraşma halinde, vücudu korku içinde ve bitkinken; ansızın hayret ve endişeli bir şekilde uykudan uyanıyor ve birdenbire yıldızlardan duyulan bir ses geliyor… ve o şaşkın bir şekilde feryat ediyor: "Bundan sonra hiçbir şey bana engel olamayacak. İlahî nur benim gelecekteki yol gösteren yıldızım olacak ve amellerim ve hareketlerim sonsuza dek baki kalacaktır."

Kahramanlara tapınma unvanını onun adıyla tanıdığımız ve “Tarihte Kahramanlık” adlı kitabın sahibi olan Carolina, diğer bir eseri olan “Kahramanlığın Peygamberde Yansıması Hakkında Bir Söz; Muhammed: İslam” kitabında Hz. Muhammed'i (s.a.a) insanlık tarihinde üstün bir kahraman olarak övüyor. Carolina kendi kahramanları için manevî ve dünyevî bir ilişki oluşturmuş. Bunlar ilham alarak insanlara yol göstermekte büyük başarılara ulaşmışlardır. Onun görüşünde kahraman, basiretli bir insan, sırdaş, gelecekten haber veren, gerçekleri bazı insanlara tefsir eden ve tarih yaratan bir insandır. Carolina, Goethe'nin hayranı idi. Onun İslamî irfan hayranlığından çok etkilenmişti. Tasavvur edilebilir ki, Muhammed'in (s.a.a) şahsiyetini vasıflandırırken daha önce Goethe'nin geçtiği yollardan geçiyordu. O “Peygamber'de Şekillenen Kahramanlık” adlı ikinci konferansında, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında şöyle diyordu: “Bin iki seneden bu yana, bu insanın dile getirdiği şeyler yüz seksen milyon insanın rehberi olmuştur. İnsanların çoğu, diğer sözler ne olursa olsun Muhammed'in sözlerine inanıyorlar.”

Orta çağdan o güne kadar Avrupa tarihçiliğinde ilk defa Hz. Muhammed (s.a.a) bu şekilde anılarak açıklık ve cesaretle, akait ve amelleriyle dünyaya kalıcı olarak etki etmiş büyük tarihî şahısların arasında yer aldı. O, hile ve ahmaklıktan oluşan Avrupa’nın akaidini, yine Avrupalıların tasavvur ve hayal gücünden kaynaklanan ve hiçbir hakikate dayalı olmayan salt kuruntuları, Hz. Muhammed'in (s.a.a) dinini temel alarak ret etti ve dedi ki: "Muhammed'i şair ya da peygamber olarak adlandırabiliriz. Zira onun dilinden dökülen konuşmaları normal ve sıradan bir insanın sözleri olarak hissetmiyoruz. Bu konuşmalar eşyanın gerçek hakikatlerinden kaynaklanıyor ve Muhammed bu hakikat üzere, onlarla beraber yaşıyordu." Hal bu iken ihtiyatlı bir şekilde de şöyle diyordu: "Muhammed'i seçtik ama en meşhur peygamber olarak değil… O hiçbir şekilde peygamberlerin en asili değil, ama ben onu doğrucu bir peygamber olarak biliyorum… Muhammed hakkında yaygın bir teori olan hilebaz ve düzenbaz olması doğru bir düşünce değildir." O Avrupalıların Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki ithamları hakkında şöyle diyor: "Tutarsızlığı Muhammed'e nispet vermeleri, batı dünyasının ukalalık ve terbiyesizliğidir." Yine ilave ediyor: "Muhammed'in doğumundan ölümüne kadar olan yaşantısında, davranışlarında hiçbir zıtlık görülmemiştir. Muhammed ömrü boyunca, huşunet, bencillik, makam düşkünlüğü, kayıtsızlık ve adaletsizlik ile savaşmıştır. Muhammed vahşilik ve yırtıcılığı ortadan kaldırmak için, kanunsuzluk ve karışıklığın yerine medenî ve ahlakî kanunlar sundu." O diyor ki: "Muhammed'in şehvet düşkünü birisi olması hakkında çok konuşup yazdılar. Ama bu konu hiçbir şekilde doğru değildir. Tam tersine bir zahit idi. İfrat ve tefritin her türlüsünü reddediyordu." Bu, o günün Avrupa’sında, Hz. Muhammed'e (s.a.a) yakışmayan ithamlarda bulunulan bir ortamda söz konusu edilen okyanustaki bir damla idi. Bunları İskoçyalı olan cesur Carolina dile getirdi. Bunun karşısında birçok eleştirmen ortaya çıktı ve çeşitli eleştirilerde bulundular. Ama ne olursa olsun Muhammed (s.a.a) konusunda gerçekleri görme yolu açılmış oldu. Birçok eleştirmen onun yaptıklarını Hıristiyanlığa ihanet saymışlardır. Carolina'nın kahramanlara tapınma teorisi yeni düşüncede önemli bir yer aldı. Nietzsche, Abransan'ın teorisine inanıyordu ama bu büyük insanların Allah tarafından gönderildiklerine inanmıyordu. Zira onun görüşüne göre Allah ölmüştü. Bu büyüklük ve güçlülük içteki bir takım değişikler idi ve adını sara koymuştu. Bu sara hastalığı, orta çağda Hz. Muhammed'e (s.a.a) nispet edilen sara hastalığı değildi. Bu beynin bir takım hareketleri sonucunda oluşan içten gelen bir şeydi ve insan buna dayanarak diğerlerinden farklı olabiliyordu.

* * *

Dokuzuncu Fasıl

Peygamberin Şehvetperest ve Katı Kalpli Olması Hakkındaki Hayaller

On dokuzuncu Yüzyılda Avrupalıların Tasavvurunda Muhammed (s.a.a) ve İslâm

On dokuzuncu yüzyıl, Fransız güçlerinin Napolyon önderliğinde Mısır'a girmeleriyle başladı. Bu değişim, Napolyon'un ideali olan Mısır’dan Suriye'ye geçmek ve oradan Beytulmukaddes'e ve sonra da İstanbul yoluyla Avrupa'ya geçmek düşüncesiyle başladı. Bu, güçlenmiş olan Avrupa’nın İslam âlemini tekrar hedef alınmasının göstergesiydi. Bu ideal gerçekleşmedi ve Napolyon yenilgiye uğradı. Hemen o dönemde, Avrupa’nın eski büyük düşmanı ve İslam âleminin en büyük devleti olan Osmanlı zayıflamakta, Avrupa, Rusya ve içteki sorunlar yüzünden gerilemekteydi. Avrupa’nın sömürgeci siyasetine sebep olan tüm dünyada iktisadı elde tutma duygusu, İslam âleminin büyük bir bölümünü de kapsamaktaydı.

Bunlar, bu yüzyılın başlangıcında kendini gösteren önemli faktörlerdi. Avrupa parçalanmış olan Osmanlı devleti topraklarını kendi himayesi altına alarak ve askerî bir güç kullanarak özerk devletleri ele geçirmeyi planlıyordu. Bu düşünce birinci dünya savaşına kadar ertelendi. Bu zamanda Avrupa ve İslam âleminin konumları tam tersine döndü. O döneme kadar İslam, geri kalmış Avrupa’nın karşısında ilmin ve kudretin mazharı olarak tanınıyordu. Şimdi ise durum değişmişti. Batılıların en büyük korkusu haline gelen İslâmî ilimler artık ortadan kalkmıştı. Bu değişim oryantalistliği de beraberinde getirdi. Bunun ilk göstergesi Avrupa gezgincilerinin yazılarında göze çarpmaktadır. Doğuya giden seyyahların sayıları gitgide çoğalmaktaydı. Doğu insanlarının kültürünü ve dinlerini daha yakından incelemeye başlamışlardı. Oryantalistler gördükleri sahneler karşısında hayrete düştüler. Doğu insanını romantik olarak adlandırdılar.

Böyle bir durumda dahi, batılıların düşmanlıklarının sona erdiği düşünülmemelidir. Savti, 1808'de yayınlanan ve İspanyalıların Müslümanlar karşısındaki yiğitlik ve kahramanlıklarını konu alan kitabın önsözünde şöyle yazıyordu: "Muhammed'in en büyük yanlışlarından biri takipçilerini birçok kadınla evlenmeye teşvik etmesiydi." O, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bu yöntem sayesinde eski sünnetleri koruma altına alabileceğini ve topluma hâkim olacağını düşündüğüne inanıyordu. Elbette zikretmeden geçemeyeceğiz ki, bazı batılı tarihçiler, cinsel konulardaki düşüncelerinin temel kaynağını Osmanlı saraylarındaki haremler oluşturmaktaydı; yeryüzündeki cennet, vahyin evlatlarından, kadınlarından ve kızlarından oluşmuş haremler, bir sarayda olan ağaç, su ve harika seramikler. Buna Munteskiyu'nun "İranlının Mektupları" adı altında sunduğu kitabı örnek verilebilir. Ama bu düşünce gezginciler tarafından zamanla reddedildi. Tier Theophile Gou 1853'te kaleme aldığı yazısında şöyle demektedir: "Müslüman bir erkek ve kadınlarının arasındaki metanet, ihtiram ve namus kavramından haberi olan biri, on sekizinci yüzyılda bizim yazarlarımızın şehvet hakkındaki uydurmalarını ve hayalciliklerini görmezlikten gelecektir."

Bununla birlikte şehvet düşüncesi, Avrupalıların, Muhammed ve Müslümanlar hakkındaki temel düşüncelerinden birini oluşturmaktaydı. Bunun örneklerinden biri de İngiliz şair olan Lord Bayron'dur. “Muhammed'in Cenneti” adlı şiirinde bunu dile getirmektedir. Kadınların hiçbir hakkı olmayan sadece erkeklere ait bir cennet, daha önce de değindiğimiz gibi ortaçağın yapısını oluşturan bir düşünce tarzıydı. Kur'ân’ın tasvirindeki cennet hurileri ve eşine rastlanmayan şarap, romantizm asrının şairlerini cezbeden bir konu idi. Elbette tahrif yine vardı ve hitap edilen kesimin aklında yer alıyordu. Goethe de bu şairlerden biridir. Hafız’a hayran olan bu şair, yine Hz. Muhammed’in cenneti hakkında şiirler yazıyordu.

Bu eğilimi, bazıları sevinçle karşılıyordu. Hainerich Haine, cinsel meselelerle fazla uğraşan biriydi. Batılıların yanlış algıladığı Doğu İslam’ındaki bu konuyu, batı Hıristiyanlığının karanlık, siyah ve kuru taassubuna tercih ediyordu. Böylelikle denge ne o şekilde sağlanabiliyordu ne bu şekilde. Gerçekte bu cehalet, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bahsettiği cennetin hakikatinin doğru anlaşılmamasından kaynaklanıyordu. Haine, Kur'ân’ın Almanca tercümesini okudu ve kendi içindeki istek doğrultusunda sadece huriler ve eşler onu kendisine cezp etti.

Haine, bir öyküsünde İspanya'daki Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında konu olan Mansur adında bir âşıktan ve onun Selime adındaki maşukundan bahsedip sonunda onların birleşmesinden söz etmektedir. Kadın bu birleşme esnasında kendini cennette sanmaktadır. Güya böylelikle Hz. Muhammed'in cennet hakkında anlattıklarına inanmıştır:

"Hayır! Hayır! O temiz insan asla yalan söylememiştir.

Bu güzel gökler hakkında söylenen her şey doğrudur."

Haine 1824'de şöyle yazmaktadır: "İtiraf etmeliyim ki sen, Mekke’nin büyük Peygamberi, büyük bir şairsin ve Kur'ân'ın, her ne kadar da Buis'in tercümesinden (Almanca) okuduysam da, kolay kolay aklımdan silinmeyecektir."

Victor Hugo 1829 yılında kahramanlıkları anlatan “Doğulular” adlı eserinde, fazlasıyla ifrat etmiş ve doğuluların şehveti ve vahşilikleri hakkında gerçek dışı tasvirler ortaya koymuştur. Burada konu yine haremler, genç kızlar, güzel kokular ve gülsularıydı. Bu tür düşünceler yine Avrupalıların Osmanlı padişahlarının haremleri hakkındaki hayallerinden kaynaklanıyordu. Öyle haremler ki, duvarları altı bin insanın kesik başlarından oluşmuştur. Anlatımda kesik başlardan biri dile gelmektedir. Bu baş, şairin dili olmakla beraber İslâm’ın boyunduruğu altında olan Yunanlı bir askere aittir. Buradan anlaşılıyor ki, Türklerin Avrupalılarla olan savaşları İslâm’ı tasvir etmede çok büyük rol oynamıştır. Yunanistan’ın bağımsızlık arzusu Osmanlının yok olmasını isteyenlerin en güzel arzularından biri idi.

Avrupalılar bu dönemde, kilisenin ruhbaniyetinden kurtulmaya çalışıyorlardı. İslam’ın tahlilinde, dünyaya bakış açıları bir yandan ve şehvet ile lezzet alma sıfatlarına bakış tarzları bir yandan çaresiz ve başıboş kalmışlardı. Geyboun “Rum İmparatorluğunun Çöküşü” adlı kitabında, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında kısa bir kesit getirmekte ve onu düzenbaz ve şehvetperest olarak nitelendirmektedir. Ama sözünü şöyle bağlamaktadır: "Bu, Hıristiyanlarda olmayan ama insan hayatının sağlığı ve takviyesi için gerekli olan bir şeydir."

Görüyoruz ki ortaçağda olan tasvirlerin hepsi on dokuzuncu yüzyılda da bulunmaktadır.

William Muir dört ciltlik kitabında, Hz. Muhammed’in (s.a.a) hali hakkındaki izahatında, Mekke ve Medine arasındaki farklılıklara değinmektedir. Medine'de durumun değiştiğini, burada güç, makam sevgisi ve nefsi tatmin etmek konusunun, peygamberin mücadeleci yaşantısıyla kaynaşmaya başladığını dile getiriyor. Bunların hepsi dünyevi yöntemlerle ele geçirilen şeyler olduğunu söylerken, gökyüzünden gelen haberlerin siyasi davranışları açıklamak amacıyla olduğunu belirtiyor. O, Allah’ın peygambere birçok kadın alabilme hakkını vermesine de itiraz ediyor.

Bu konunun aynısı, özellikle Muhammed’in cenneti konusu Washington Irving'in 1851'de Londra'da yayınlanan "Muhammed’in Hayatı" adlı kitabında da belirtilmiştir.

Aluis Sprenger yukarıdaki şahısların tersine, "Muhammed'in Hayatı ve Öğretileri" adlı kitabında Hıristiyan Avrupalıların "Muhammed nefsinin esiriydi" görüşüne karşı çıkıp şöyle yazıyor: "Araştırmalarımın sonunda şuna inandım ki; İslam’ın temeli ne kanla, ne canla, ne de bir insanın istemesiyle oluşmuştur. Zamanın gerekliliğinden oluşmuştur. Ben, Muhammed'in ne bir kahraman –Carolina'nın görüşünün tersine- ve ne de şeytanın maşası olmadığını göstermeye çalışıyorum."

Teur Andrei 1918'de “Muhammed’in Şahsiyeti” adlı bir kitap yazdı. Bu kitabında Hz. Muhammed'in (s.a.a), dinsel ve toplumsal bir ıslahçı olduğunu cahil Arabistan’ının görüntüsünü sildiğini, halkına yeni bakış açısı getirdiğini, düşüncede yenilikler oluşturduğunu söylemektedir.

Marguliyus da 1905'de "Muhammed'in Hali" hakkında bir kitap yazdı. Hedefi Hz. Muhammed'i (s.a.a) Avrupalı yazarların yüzyıllar önce yapmış olduğu ithamlarından temize çıkarmak idi. O, çok tartışılan Hz. Muhammed'in (s.a.a) çok evliliği konusunda şöyle yazıyor: "Hatice’nin vefatından sonra Muhammed'in çok evlenmesinin sebebi, Avrupalı yazarlar tarafından fevkalade ve acayip bir şehvet olarak dile getirildi. Bu evliliklerin genel sebebi saf ve temiz bir hedeften oluşmuştur. Evliliklerinden bir kaçı da siyasi nedenlerden dolayı idi. Peygamber etrafındakileri ve takipçilerini kendine daha da yakınlaştırmak istiyordu. Şüphesiz Ebu Bekir ve Ömer’in kızlarını hanımlığa kabul etmesindeki neden de buydu."

Bunlarla beraber Marguliyus ortaçağda Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında var olan hilecilik gibi bazı düşüncelerden kurtulamamıştır. On dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sı, akılcılık iddialarına rağmen bu tür düşüncelerden kurtulamamıştır. On dokuzuncu yüzyılda, 1846'da yayınlanan “Ez Kur-ı Nehil Ta Kahire-i Kebir” adlı eserde İslam'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) en kötü şekilde hakaretler edilmiş, İslam dini acımasız ve akıl dışı bir din ve kurucusu da nefsinin esiri biri olarak tanıtılmıştır.

* * *

Onuncu Fasıl

Haçlı Seferlerine ve Cihatlara Dönüş

Osmanlı İmparatorluğunun Sonlarında İslâm

Osmanlı imparatorluğunun çökmesiyle Avrupa en büyük arzusuna ulaştı. Bunu bir yüzyıldır bekleyen Avrupa, Osmanlı'nın erken dağılması için bahane arıyordu ama Rusya, Avrupa’nın etkisini engelliyordu. General Allen 1917'de Beytulmukaddes'e geldiğinde şöyle dedi: "Şimdi haçlı seferleri tamamlanmış oldu." Üç sene sonra 1920'de Fransız askerleri Dımışk'ı (Şam) işgal ettiler. Komutanları, Selahattin Eyyübi’nin kabrinin yanına gidip ona hitaben şöyle dedi: "Selahattin biz geldik." Avrupalı askerler Hıristiyanlık adına Müslümanları öldürdüklerinde medeniyet getirmek için öldürdüklerini söylüyorlardı ama işin gerçeği sömürgecilikti. Bu defa da, medenî olmak için Avrupalıların vermiş olduğu uğraş, onların gurura kapılmalarına neden oldu. Bu gurur, onların İslâm dünyasını küçük görmelerine, diktatörlük ve geri kalmışlıkla suçlamalarına sebep oldu. Kurt Kramer, İngiltere’nin ilk konsolosu 1908’de “Modern Mısır” adında bir kitap yayınladı. Bu kitabında her ne kadar Müslümanların parlak geçmişlerine değinmiş olsa da, İslam dinini, kendini ıslah edemeyecek ve ihya edemeyecek bir din olarak tasvir etmekte, Müslümanları sıradan, çocuksu, mantıksız ve yeteneksiz olarak beyan etmektedir.

İslam dinini, doğunun diktatörlüğü diye itham etmek, Hz. Muhammed’in (s.a.a) asrında Medine’de dinlerin özgürlük tecrübelerini ve Kur’ân’ın öğretilerini görmemezlikten gelmek moda olmuştu. Avrupa’nın gözünü, kazandıkları zaferlerin, Osmanlının ortadan kalkmasıyla en parlak dönemlerini yaşamalarının ve İslami toprakların siyasi-maddi kaynaklarına sahip olmanın sarhoşluğu bürümüştü. Bunun neticesinde katı sömürgecilik, insanları katletmekten çekinmiyordu. Kendi sultalarını korumak için haçlı seferlerinden kalma vahşi metotlardan başka hiçbir şeye bağlı değillerdi. Müslüman milletleri ezmek için belki de en can alıcı girişim, 1917'de yapılan Balfour anlaşmasının gereği olarak İsrail’i kurmak idi. İngiltere ve Avrupa devletlerinin siyasetleri de, buna yönelik bir siyasetti.

Bu dönemde, Avrupa, Müslüman ve Yahudi cemaatinin arasında o zamana kadar eşine rastlanmayan köklü bir ihtilaf soktu. Yahudiler, İslam’ın ilk asrında bazı özel nedenlerden dolayı Arap yarımadasını terk etmeleri hariç Müslümanlarla çok rahat bir şekilde yaşıyorlardı. Hatta doğu Hıristiyanlarının bile Müslümanlarla bir sorunu yoktu ve haçlı seferlerinde Avrupalı Hıristiyanları bile karşılamadılar. İsrail’in kurulmasıyla ve sömürgeci batının tahrikiyle yeni bir keşmekeş ve kargaşa meydana geldi. Bu ise İslam medeniyetinin geçmişinde olmayan bir şeydi. Bu, Siyonizm’in koruyucusu olan Batı ile Müslümanlar arasında uzun süreli savaş tohumlarını ekmiştir. İsrail’in kurulması ve tekrar haçlı seferlerinin başlaması arzusu karşısında Müslümanlar da, cihat ve mukaddes savunma arzusuna sahip oldular. Bu şekilde dünya bir kez daha haçlı seferlerinin başlaması tehlikesiyle karşı karşıya geldi.

* * *

On Birinci Fasıl

Yüceltmekten Apaçık Tahrife

Yirminci Yüzyılda Hz. Muhammed (s.a.a)

Yirminci yüzyılda, Avrupa’nın İslam ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında utanç duyacağı kara lekelerinden birisi de Selman Ruşdi olayıdır. Batının onu, düşünce özgürlüğü adı altında koruması, aslında onların kendi duruşlarını hâlâ koruduklarının göstergesiydi. İngiltere’de okumuş, doğulu bir müşrik, batı diliyle öyle şeyler yazdı ki, Müslümanların buna katlanması çok zordu. Yirminci yüzyılda göze çarpan diğer bir değişiklik ise birçok batı gezgininin ve gezgin olmayan Avrupalının Müslüman olmasıydı. Rilke 1910'da Mısır, Tunus ve Cezayir’i ziyaret etmeden önce İslam’a temayülünü göstermişti. Eşi, 1907'de Mısır’dan döndüğü zaman kendisiyle beraber birçok hatıra ve resim getirmişti. İşte bu zamanda “Muhammed’in Nidası” isminde bir şiir yazdı. Bu şiirde Hz. Muhammed (s.a.a) okuma yazması olmayan, temiz bir yaratılışa sahip ve vahiy meleği vasıtasıyla Allah ile irtibata geçen bir çöl Arabıdır. Rilke'nin yazmış olduğu bu şiir, Müslüman şairlerin yazdığı şiirlerden farksızdır:

"Nur onun yüce inzivasına ulaştı

O tüm isteklerinden vazgeçti

O hiçbir zaman okumamıştı ve şimdi de

Yüce kelamı anlamak böyle bir şahsa nasip oldu

Ama melek kudretle işaret etti

Levhada yazılı olanları gösterdi

Teslim olmadı ve oku dedi

Sonra okudu o, öyle ki melek boynunu eğdi

Şimdi o, okumuş bir insandı

Okuyabilirdi

İlahi fermana itaat ve onu icra etti.

Rilke’nin kendisi Mısır ve Cezayir’e gittiğinde, eşine yazdığı mektupta, İslam âlemine karşı hayranlığını dile getiriyor. 1912'de Kur'ân’ı tekrar dikkatli bir şekilde okumaya başladı. İspanya’da bir tane mescidin kiliseye dönüştürülmesinden dolayı Şehzade Taksis Hanım’a dertli bir mektup yazdı. “Hıristiyanlık, güzel bir keki parçalar gibi Allah'ı bölüp parçalıyor” diyerek, İslam dininin, Allah’ın birliği hakkındaki akaidinden dolayı hamd etti. Kısa bir müddet sonra Hıristiyanlıktan tamamen soğudu ve şöyle bir mektup yazdı: "Şu an, kendine özgü bir sesi olan Kur'ân'ı okumak ile meşgulüm. Öyle bir ses ki, tüm benliğimi güzel bir rüzgâr gibi kaplamaktadır. Muhammed gerçekti, dağların arasından akan bir nehir gibi çağlamaktadır. Bir olan Allah'a doğru ilerliyor. Öyle bir Allah ki, her seher vakti onunla ismi Mesih olan vasıta olmadan konuşabilirsin…"

1920 yılında başka bir mektupta şöyle yazmıştır: "Kur'ân'ı ezberlemeye çalıştığım bir zamanda, fazla gelişme kaydedemedim. Ancak onda farkına vardığım şey, çok güçlü bir işaret parmağının, sana daima diri olan Allah'ı göstermesiydi."

Hz. Muhammed (s.a.a) ve makamı hakkında yazılan müspet ve ciddi eserlerden biri de Bayan Anna Mary Schmill'in eseridir. Anna Mary çok faal bir oryantalisttir ve İslâm'ın irfan boyutuna özel bir ilgisi bulunmaktadır. Schmill, Hıristiyan Batının Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açısını eleştirerek, onu irfan açısından tanıtma girişimlerinde bulunmaktadır. Anna Mary, "İslâm'ın İrfani Boyutu" adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Batıda İslâm ve Hz. Muhammed hakkında araştırma yapmak isteyen bir kimse, ister istemez batıdaki Hz. Muhammed'e bakış açısını öğrenecek ve onu kabullenecektir. Ancak bu şahsın irfan boyutunu öğrendiğinde şaşkınlığa düşecektir. Öyle bir şahıs ki, bir Avrupalı onu yalancı bir siyasetçi, şehvetperest ve Hıristiyanlıktan esinlenerek kendine din oluşturan biri olarak tanımıştır. Yapılan en yeni araştırmalara göre o, kendini tamamen dinine adamış, sadık biridir. Yolunun takipçileri ona halis bir aşkla bağlanmıştır. Öyle bir Peygamber ki, kendisini Allah'ın gönderdiğine dair kâmil bir imanı vardır. Şüphesiz böyle yüce bir şahıs çok ibadet eder. Çünkü o, dua ve münacat yolu ile bu makama ermişti. Tekrar ve tekrar kendisini gönderen Allah'ı derk etmişti."

Yirminci yüzyıl Avrupa'sında, Hz. Muhammed'i (s.a.a) tanımak için muhakkak daha ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaların, ortaçağda söylenenlerden üzüntü duyularak daha dengeli ortamlarda yapılması gerekmektedir.

- - - - - - - - - - -

(Sonnot)

1- Tavus Tahtı, Nadir Şah'ın Hindistan'dan İran'a getirttiği ve her yeri çeşitli mücevherlerle işlenmiş olan saltanat tahtıdır.