Velayet Ayetleri ve Önemli Nükteler

.
.

Bismillahirrahmanirrahim

Gadir-i Hum ve Velayet bayramındayız. Bu mübarek günde Kur’ani bir bahis olarak en uygun konu “Velayet Ayetleri” olsa gerek.

Biz geçen bazı programlarımızda ve yazılarımızda bu konuda bir ölçüde açıklamalarda bulunmuştuk. Ama bu yazıda ayetlerle ilgili, bazısı önemine binaen tekrar, ama bazısı da yeni olmak üzere en önemli noktalara değinmeye çalışacağız:

* * *

1- Mâide, 55-56:

اِنَّمَا وَلِیُّكُمُ اللّٰهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا الَّذٖینَ یُقٖیمُونَ الصَّلٰوةَ وَیُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ ﴿٥٥﴾

55. Şüphesiz sizin veliniz, yalnızca Allah, Resulü ve namazı hakkıyla yerine getiren ve rükû hâlinde zekât veren müminlerdir.

* Mâide 55. ayet Hz. Ali hakkında nazil olmuştur. Bu ayetin Hz. Ali hakkında nazil olduğunu sadece Şii kaynaklar değil, diğer mezheplere ait kaynaklar ve tefsirlerin birçoğu da nakletmiştir. İşte bunlardan örnekler:

Zemahşerî, el-Keşşaf adlı tefsirinde şöyle diyor: "Bu ayet, Ali -kerremellahu vecheh- hakkında nazil olmuştur. Hz. Ali namazda, rükû halindeyken bir dilenci ondan yardım istemiş, o da küçük parmağında olan yüzüğünü ona vermiştir…" (Zemahşerî, el-Keşşaf, Mâide Sûresi, 55 ve 56. ayetlerin tefsiri.) Vahidî de, Esbabu'n-Nüzul adlı kitabında, bu ayetin nazil olma sebebini şöyle açıklıyor: "Bu ayetin sonu, Ali b. Ebî Talip (a.s) hakkındadır. Zira o, namazının rükûunda yüzüğünü fakire bağışlamıştır."

Tabersî de kendi tefsirinde Hz. Ebuzer'den naklen bu ayetin Ali (a.s) hakkında indiğini nakletmiştir. (Tabersi, Mecmaü'l-Beyan, c.3, s.210. Vahidî, Esbabü'n-Nüzul, Mâide Sûresi, 55. ayet.)

* Evet, bu ayette hasr edatı olan innema (sadece) ifadesiyle, Allah ve Resulü’nden sonra müminlerin velayet sahibi olarak Hz. Ali (a.s) tanıtılmaktadır.

* Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum gününde okuduğu hutbede bu ayete de değinmektedir. Demek ki bu ayetin Hz. Ali’nin velayetiyle alakası vardır ki orada bunu okumaktadır.

* Ayette “evliya” (çoğul) ifadesi yerine “veliyy” ifadesi kullanılmıştır. Bunun sebebi belki de şudur ki velayet asaleten Allah’a hastır. Başkalarının velayeti Allah’ın velayetinin uzantısıdır. Bu yüzden de velayet sahiplerini O belirlemelidir. Yani aslında “Veli” tektir; O da Hak Teâla’dır, diğerlerinin velayeti asıl velayet sahibinden onlara tefviz edilmiştir.

* Bazıları ayette geçen “vav” edatlarının hepsini atıf “vav”ı olarak tutup “Namaz kılan, zekât veren ve rükû edenler” şeklinde meallendirerek “rükû halinde zekât verenler” anlamını geçersiz kılma gayreti içine girmişlerdir. Oysa öyle bir şey olsaydı, evvela namaz içinde rükû da olduğu için onu ayrıyeten zikretmenin anlamı yoktur. Saniyen eğer öyle olsaydı, önceki iki kelime gibi, onu da muzari (yerkeun) kipiyle söylemesi uygun olurdu; oysa öyle değildir.

* Bazıları ayette geçen rükû ifadesini “huzu ve teslimiyet” olarak tercüme edip namazdaki rükû anlamı taşımadığını iddia etmişlerdir. Rükû kelimesinin huzu anlamını da ifade ettiğini inkâr etmiyoruz ama ayette bu anlamın kastedildiğini söylemeye engel karineler var; şöyle ki:

a) Evvela ayette geçen hasr-sınırlama (sizin veliniz sadece Allah, Resulü ve iman edipte...), bu velayete mazhar olanların belli bir özelliğe sahip olduklarını gösteriyor. Aksi takdirde bunu sınırlamanın bir anlamı olmaz. Yani gerçek mümin olan ve namazı ve zekâtı huzû ile eda eden herkes bu velayete sahip olur. Oysa ayet, bunun böyle olmadığını getirdiği sınırlamayla ortaya koymaktadır.

b) Eğer ayetteki rükûdan bildiğimiz normal rükû kastedilmezse, ayetteki salat kelimesi de namaz olarak değil, mesela dua olarak algılanmalıdır. Zira bu ikisi peş peşe geliyor. Oysa bunu kimse söylememiştir. Neden salat namaz diye tefsir edilsin de, sıra rükua gelince zihinlerden uzak bir mana kastedilmiş olsun?!

c) Hepsinden önemlisi, ayetin sebeb-i nuzulü hakkında Şia ve Sünni kaynaklarda nakledilen hadislerdir. Bu hadisler, ayetin belli bir olayın ardından, yani Hz. Ali'nin (a.s) namaz halindeyken rükûda sâile / dilenciye verdiği sadakanın ardından nazil oluğunu ortaya koymaktadır ki bunu nakleden kaynaklardan sadece bir kaçını yukarıda nakletmiştik.

* Ayette Hz. Ali’ye tefsir edilen “müminun” kelimesi çoğul olduğu için bazıları da bunu bahane ederek ayetin onun hakkında olamayacağını iddia etmişlerdir. Bunun cevabı şudur ki Kur’an’da bunun birçok benzeri ayet vardır ki kelime çoğul olmakla birlikte tekil bir şahıs kastedilmiştir. Biz sözü uzatmamak için sadece ayetlerin numarasını verip geçiyoruz. İsteyenler ayetlerin sebeb-i nüzulüne bakabilirler: Mâide 11, Âl-i İmrân 173, Âl-i İmrân 61.

* Ayette geçen “Veliyy” kavramının anlamı hiç şüphesiz velayet sahibi, yetki sahibi, “Evla bin-Nefs” demektir. Dostluk ve benzeri bazı anlamlar tali ve ikincil anlamlardır. Yani tıpkı Ahzap Suresi’nin 6. ayetinde de geçen “evla” kelimesi neyi ifade ediyorsa, bu da aynı anlamı ifade ediyor. O ayette şöyle buyurmaktadır: “Peygamber müminlere kendilerinden daha evladır.” Yani önceliklidir. Yani müminler adına her türlü yetki ve tasarruf hakkına sahiptir; bir babanın küçük evladı hakkında sahip olduğu velayet gibi. Aynı şey “Gadir” hadisinde geçen “Mevla” kelimesi için de geçerlidir.

“Veliyy” ve “Mevla” kelimelerinin asli ve tali kelimeleri, uzun bir konudur ve kaynaklarımızda geniş bir şekilde işlendiği için, biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

* 55. ayetten sonraki 56. ayet, adeta önceki ayetin devamı ve tamamlayıcısıdır. Şöyle buyurmaktadır:

وَمَنْ یَتَوَلَّ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذٖینَ اٰمَنُوا فَاِنَّ حِزْبَ اللّٰهِ هُمُ الْغَالِبُونَࣖ ﴿٥٦﴾

56. Kim Allah'ı, Resulü'nü ve (sözü edilen) müminleri kendine veli edinirse, (bilsin ki) Allah'ın hizbi gerçek galiplerdir.

Bu ayette de görüldüğü gibi sıralama aynıdır ve ayetteki ifade aslında velayetten neyin kastedildiğine de ışık tutmaktadır. Çünkü âlemde iki hizip, iki grup, iki çizgi vardır, Rahmani çizgi, Şeytani çizgi. Rahmani çizgide yer almak isteyen, Allah, Resul ve önceki ayette belirtilen özelliğe sahip müminlerin velayet şemsiyesinin altına girmeli, onların önderlik ve örnekliğini kabullenmelidir. Aksi takdirde şeytanın hizbinde yer alması kaçınılmazdır.

* * *

2- Mâide, 67:

İkinci velayet ayeti, Tebliğ Ayeti diye de meşhur olan şu ayettir:

یَٓا اَیُّهَا الرَّسُولُ بَلِّـغْ مَٓا اُنْزِلَ اِلَیْكَ مِنْ رَبِّكَؕ وَاِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُؕ وَاللّٰهُ یَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِؕ اِنَّ اللّٰهَ لَا یَهْدِی الْقَوْمَ الْكَافِرٖینَ ﴿٦٧﴾

67. Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni (halka) ilet. Eğer bunu yapmazsan, O'nun mesajını iletmemiş olursun (elçilik görevini yerine getirmemiş olursun).

* Bazıları ayette geçen tebliğ emrinin bütün inen vahiylerle alakalı olduğunu iddia etmektedirler. Oysa bu emrin belli bir olaya yönelik olduğu apaçık ortadadır. Çünkü eğer bütün vahiylerle alakalı olsaydı, Peygamber (s.a.a) peygamberliğin ta ilk başında böyle bir emri almalıydı. Hâlbuki bu ayet Mâide Suresi’ndedir ve Mâide Suresi’nin Resulullah’a (s.a.a) inen en son sure olduğunda müfessirler arasında ittifak vardır. Yani bu mantığa göre başta inmesi gereken ayet, en sonda iniyor.

Ayrıca ayetin sonundaki uyarı gösteriyor ki önceden tebliğ edilen şeyler vardı ki eğer bu tebliğ gerçekleşmeseydi, onlar boşa gitmiş sayılacaktı. Dolayısıyla yine bu açıdan baktığımızda bu tebliğ emrinin bütün vahiylerle alakalı olduğu iddiasını anlamsız kılıyor.

* Ayetin en son inen surede olduğunu ve dolayısıyla en son inen ayetlerden olduğunu dikkate alırsak, bazılarının dediği gibi bu emrin, namaz, oruç, hac, cihad gibi hükümlerle alakalı olduğunu söylemek de anlamsız ve tutarsızdır. Zira bu hükümler bu Sure inmeden yıllar önce inmiş, tebliğ edilmiş ve uygulanmıştı.

* Ayetteki ifadeden açıkça anlaşılıyor ki tebliği istenen bu özel emir, bütün risalet ve 23 yıllık tebliğe eş değer bir konudur. Çünkü onun tebliğ edilmeyişi risaletin boşa çıkacağı sonucunu doğurur.

* Bir başka husus şudur ki, ayette Resulullah’ın bir kaygı ve korkusundan bahsedilmekte ve ona korunacağına dair garanti verilmektedir. Demek ki bu özel emrin tebliğinde Resulullah’ın bir kaygısı söz konusudur. Yine Resulullah’ın tebliğ ettiği İlahi emirleri dikkate aldığımızda hiçbirinde kaygıya neden olacak bir şey söz konusu değildir ve böyle bir şey nakledilmemiştir.

O halde özetlersek eğer, bu tebliğ emri o kadar önemlidir ki onun tebliğ edilmemesi, risaletin ve 23 yıllık emeğin boşa gitmesiyle sonuçlanır.

Aslında bu ayetin devamında inen bir sonraki ayetteki ifadeleri de dikkate aldığımızda tablo daha da netleşmiş olacaktır.

3- Mâide, 3:

Üçüncü velayet ayeti şu ayet-i kerimedir:

اَلْیَوْمَ یَئِسَ الَّذٖینَ كَفَرُوا مِنْ دٖینِكُمْ فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِؕ اَلْیَوْمَ اَكْمَلْتُ لَكُمْ دٖینَكُمْ وَاَتْمَمْتُ عَلَیْكُمْ نِعْمَتٖی وَرَضٖیتُ لَكُمُ الْاِسْلَامَ دٖینًاؕ …﴿٣﴾

“Bugün kâfirler, dininizden (dininizi ortadan kaldırmaktan) ümitlerini kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün dininizi size kâmil kıldım ve nimetimi size tamamladım ve din olarak İslam'ı size seçtim…”

* Görüldüğü gibi bu ayette daha net ifadeler yer almaktadır. Ayette iki yerde geçen “el-Yevm” (bugün) ifadesi özel bir günden bahsetmektedir. Demek ki tebliğ özel bir günde gerçekleşmiştir.

* 67. ayetteki ağır ifadelerin benzeri bu ayette de geçmektedir; şöyle ki:

- Tebliği edilen emir, kâfirlerin İslam’ın yok oluşuna yönelik umutlarını ortadan kaldırmıştır!

- Bu emir, dinin kemale ermesine vesiledir. Yani bu hüküm uygulanmadığı takdirde din eksik kalır.

- Bu emirle, gerçek nimet (hidayet nimeti) tamamlanmış olur. Nimetten hidayet nimetinin kastedildiğini, Fatiha Suresi’ndeki ifadeden anlıyoruz. Diğer bütün nimetlere anlam kazandıran işte bu nimettir. Fatiha’da Sırat-ı Müstakim’e hidayeti istedikten sonra, Sırat-ı Müstakim’in, nimet verilmişlerin yolu olduğunu beyan ediyor. En’am Suresi’nin 69. ayetinde ise onların, Peygamber, Sıddıklar, Şehitler ve Salihler olduğu açıklanmıştır.

* Bütün bu önemli vurguları dikkate aldığımızda bunların, namaz, oruç, hac vb. hükümler olmadığı gün gibi ortadadır. Zira evvela Maide Suresi’nde yer aldığı için en son inen bu ayetlerden çok önce bu hükümler inmiş ve uygulanmıştır. Saniyen onların hiç birisi hakkında bu iki ayette geçen önemli tanımlamaların geçerli olmadığını söylemeye bile gerek yoktur.

* Kevser Suresi’nde geçen “Ebter” ifadesi ve bu ayette geçen “Ye’s” (kâfirlerin umutsuzluğa düşmesi) ifadesi de birbiriyle örtüşmektedir. Evet, Kevser’den kastedilen Hz. Fatıma ve eşi Hz. Ali ve onların neslinden gelen “Nur İmamları”, hem Resulullah’ın neslinin devamını sağlamış, hem risalet hedeflerinin gerçekleşmesi ve gerçek Muhammedi İslam’ın bekasını sağlamış, böylece kâfirleri ebter ve meyus duruma düşürmüştür.

* Evet, bu iki ayette geçen ifadelerin yanına ayetlerin sebeb-i nüzulleriyle alakalı müşterek hadisleri de ilave edersek, ayetlerde kastedilen ve tebliği istenen emrin ne olduğu bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar. Biz bu hadisleri ve tarihi belgeleri detaylı açıklama niyetinde değiliz. Sadece Ehl-i Sünnet kaynaklarından bazı istatistikleri verip geçeceğiz:

- Mâide Suresi’nin 67. ayetinin, Zilhicce aynın 18. gününde Gadir-i Hum’da ve Hz. Ali hakkında nazil olduğunu Merhum Allame Emini 30 Ehl-i Sünnet âliminin kendi eserlerinde naklettiğini detaylı bir şekilde nakletmiştir. İsteyenler meşhur “el-Gadir” kitabının birinci cildinin 214 ila 223. sayfalarına müracaat edebilirler.

Aynı şekilde Mâide Suresi’nin 3. ayetinin de Zihicce aynının 18. günü Gadir-i Hum’da ve Hz. Ali hakkında nazil olduğunu 16 Ehl-i sünnet âliminin eserleri naklettiğini geniş ve detaylı birlikte vermektedir. İsteyenler yine “el-Gadir” kitabının birinci cildinin 230 ila 237. sayfalarına bakabilir.

* Bunlar netlik kazandığında o zaman, İtaat Ayeti (Nisa, 59), “Sadıklarla birlikte olun.” emrinin geçtiği ayet (Tevbe, 119) de netlik kazanmış ve kimlerin kastedildiği de orta çıkmış olur.

Evet, itaat ayeti şöyledir: “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Resul’e itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine.” Gördüğünüz gibi sıralama tıpkı velayet ayetindeki gibi değil mi? Adeta şöyle buyuruyor: “Madem sizin velayet sahibiniz ancak Allah, Resulü ve özel etiketi olan (namaz halinde zekât veren) kimselerdir. O halde itaat ancak onlara yakışır; yani Allah’a, Resul’e ve velayetle emir sahip olan kimselere.

Ayetteki itaatin mutlaklığı onların itaatinde asla bir kaydın söz konusu olmadığını ve dolayısıyla asla bir hata ve yanlışın da söz konusu olmadığını gösteriyor. Aksi takdirde kaydını yanına koymalıydı ki insanlar yanılmasın. Bu da masumiyetin açık göstergesidir.

“Ey İman edenler! Allah'tan korkun ve doğrularla beraber olun.” ayetindeki mutlak beraberlik emri de aynı kapıya çıkmıyor mu? Özellikler açısından dikkate ettiğimizde, Allah ve Resul’den sonra velayet sahibi olanlar, kayıtsız şartsız itaat edilmeleri gerekenler ve müminlerin daime kendileriyle birlikte, yani onların yolunda izinde olmaları gerekenler birbirinden farklı kişiler olabilir mi?

Bütün bunların hepsi aynı kapıyı, aynı adresi göstermiyor mu?

Ve aslında Resulullah’ın meşhur Sekaleyn Hadisi’nde Kur’an’la birlikte ümmete emanet edip, kendilerine sımsıkı sarılmalarını emrettiği ve bunu yaptıklarında asla dalalete düşmeyecekleri garantisi verdiği kimseler yine onlar değil mi? Ve onlar Ehlibeyt’ten başka birileri mi? Kararı herkes kendi hür vicdanı, insaf ve izanıyla versin…