Şiir ve Edebiyatın Hayatımızdaki Yeri

.
.

Şiir ve Edebiyatın Hayatımızdaki Yeri

Kalbin Dili, Medeniyetin Hafızası

Bugün burada şiirden ve edebiyattan söz etmek ve Kudüs şehitlerini ve direniş önderi şehit rehberimizi anmak için bir araya geldik.
Bu anlamlı gecede şehitler için şiirler okunacak ve onları minnetle yad edeceğiz ancak ben açılış konuşmamda şiir ve edebiyatın hayatımızın her alanındaki etkisi hakkında konuşacağım umut ediyorum ki şiir ve edebiyat geçmişte olduğu gibi bugün de hayatımızda hak ettiği yeri tekrardan bulur.

* * *

Aslında şiirden söz ederken yalnızca kelimelerden söz etmeyeceğiz.

Çünkü şiir, kelimelerin yan yana gelmesinden çok daha büyük bir şeydir.

Şiir, insanın içinde söyleyemediği bir sözü dile getirmektir.

Bazen bir annenin evladına duyduğu sevgidir.

Bazen bir yetimin sessiz gözyaşıdır.

Bazen bir milletin hafızasıdır.

Bazen bir mazlumun feryadıdır.

Bazen bir âşığın duası...

Bazen de insanın Rabbine yönelen en mahrem yakarışıdır.

Edebiyat ise bütün bu duyguların, düşüncelerin, acıların, umutların ve hatıraların kelimelerle zamanın ötesine taşınmasıdır.

Bu yüzden ben şiiri yalnızca bir sanat dalı olarak görmüyorum.

Şiir, insanın kendisiyle konuşmasıdır.

Edebiyat, insanın insanla konuşmasıdır.

Ve güzel söz, bazen insanın Rabbiyle kurduğu bağın da bir aynasıdır.

Kur'an-ı Kerim'e baktığımız zaman sözün ve kelimenin ne kadar büyük bir değer taşıdığını görürüz.

İlk vahyin “Oku!” emriyle başlaması ve kalem üzerine yemin edilmesi tesadüf olmasa gerek.

“Kaleme ve yazdıklarına andolsun.” anlamındaki ilahî vurgu, insanın bilgiyle, yazıyla, düşünceyle ve kayıt altına alınan sözle kurduğu ilişkinin önemini gösterir.

Çünkü insanın hafızası sınırlıdır.

Fakat yazı hafızayı nesillere taşır.

Bir insan ölür ama sözü kalabilir.

Bir nesil geçer fakat onun yazdığı kitap başka bir nesle ulaşabilir.

Bir medeniyet yıkılabilir fakat o medeniyetin şiirleri, hikâyeleri, kitapları ve hatıraları yeniden ayağa kalkabilir.

İşte edebiyat biraz da budur:

İnsanın faniliğe karşı bıraktığı iz.

Burada önemli bir noktayı özellikle vurgulamak isterim.

İslam, şiire ve edebiyata körü körüne bir kutsallık yüklemez.

Aynı şekilde onları bütünüyle de reddetmez.

Kur'an'ın Şuarâ sûresinin son bölümünde şairlerden söz ederken ilk bakışta oldukça sert bir ifade görürüz. Şairlerin peşinden gidenlerin sapabileceği, bazı şairlerin her vadide dolaştığı ve yapmadıklarını söyledikleri belirtilir fakat ayet burada bitmez.

Ardından çok önemli bir istisna gelir:

“İman edenler,

Salih amel işleyenler,

Allah'ı çokça zikredenler,

Ve haksızlığa uğradıktan sonra hakkını savunanlar...”

Yani Kur'an'ın eleştirdiği şey şiirin kendisi değildir.

Hakikatten kopmuş sözdür.

Söylediğiyle yaşadığı birbirini tutmayan bir edebiyattır.

İnsanı yücelteceği yerde küçülten, hakikati göstereceği yerde örten, vicdanı uyandıracağı yerde uyuşturan, ahlakı güçlendireceği yerde yozlaştıran sözün yanlış oluşundan bahseder.

Demek ki mesele şiirin varlığı değil; şiirin neye hizmet ettiğidir.

Sözün istikameti, kalemin yönü ve şairin vicdanı önemlidir.

Nitekim Peygamber Efendimiz'in çok anlamlı bir sözü vardır:

“Şiirin bir kısmında hikmet vardır.”

Sahih Buhârî'de yer alan bu hadis, şiirin hikmet taşıyabileceğini açıkça ifade eder.

Ne kadar güzel bir ölçüdür bu...

Şiir yalnızca duygu değildir.

Şiir, duygu ile düşüncenin buluşmasıdır.

Şiir, insanın hayat hakkında biriktirdiği tecrübeyi birkaç mısraya sığdırabilmesidir.

Bazen uzun bir kitabın anlatamadığını dört satırda anlatır.

Bazen yıllarca yaşayarak öğrendiğimiz bir hakikati bir beyit yeniden hatırlatır.

Çünkü şiir, akla yalnızca bilgi vermekle kalmaz kalbe de dokunur.

İşte bu yüzden şiirin insan üzerindeki etkisi çok büyüktür.

Peygamber Efendimiz yine sözün gücünü anlatırken:

“Beyanın bir kısmında sihir vardır.” buyurmuştur.

Bu ifade, güzel ve etkili sözün insan üzerinde ne kadar güçlü bir tesir oluşturabileceğine işaret eder.

Buradan çok önemli bir sonuç çıkarabiliriz:

Söz bir emanettir.

Çünkü söz iyileştirebildiği gibi yaralayabilir de.

Söz barıştırabildiği gibi düşmanlaştırabilir de.

Söz bir insanı ayağa kaldırabildiği gibi yıkabilir de.

Bir çocuğa söylenen güzel bir söz, onun bütün hayatı boyunca taşıyacağı bir özgüvene dönüşebilir.

Bir anneye söylenen güzel bir söz, yıllardır yorgun olan kalbine yeniden güç verebilir.

Bir mazluma söylenen “Yalnız değilsin.” cümlesi, bazen dünyadaki bütün kalabalıklardan daha anlamlı olabilir.

İşte edebiyatın gücü burada başlar.

Biz şiiri sadece okumamalıyız.

Şiiri hayatımızın ahlakına da dönüştürmeliyiz.

Çünkü güzel şiir okuyup kötü söz söylemek büyük bir çelişkidir.

Merhamet şiirleri okuyup merhametsiz olmak...

Adalet üzerine yazılmış kitapları okuyup haksızlık karşısında susmak...

Kardeşlik şiirlerini ezberleyip insanları birbirinden ayırmak...

Aşk şiirleri okuyup kalp kırmak...

Bunların hiçbirisi gerçek edebiyatın ruhuyla bağdaşmaz.

Gerçek edebiyat, insanı kendi hakikatine yaklaştırmalıdır.

Gerçek şiir, insanın kalbine ayna tutmalıdır.

İnsan şiiri okuduktan sonra biraz daha iyi bir insan olabiliyorsa, işte orada şiir vazifesini yapmış demektir.

Şiirin, dini hayatımıza katkısı da tam burada ortaya çıkar.

Din yalnızca ahkam bilgisi değildir.

Din aynı zamanda kalbin eğitimidir.

İnsan namazın nasıl kılınacağını öğrenebilir.

Orucun hükümlerini bilebilir.

Helali ve haramı öğrenebilir.

Fakat bütün bunların yanında kalbi merhametle yoğrulmamışsa, bildikleri, insanı tek başına kemale ulaştırmayabilir.

Şiir ve edebiyat, işte bu noktada insanın duygu dünyasına dokunabilir.

Bir ayetin anlamını okuruz sonra onun üzerinde düşünürüz.

Bir hadis okuruz sonra kendi hayatımıza bakarız.

Bir mersiye dinlerken mazlumun acısını hissederiz.

Bir dua şiirinde kalbimiz yumuşar.

İşte sanatın ve edebiyatın dini hayata katkısı burada kendisini gösterir:

Bilgiyi duyguya, duyguyu düşünceye, düşünceyi ahlaka dönüştürmek.

Özellikle bizim medeniyetimizde şiir, yalnızca aşkı anlatan bir sanat değildir.

Tasavvuf şiirimiz bunun en güzel örneklerinden biridir.

Mevlânâ'nın diliyle insan kendi içindeki yolculuğa çıkar.

Yunus Emre'nin sade kelimeleriyle insan, sevginin ve kardeşliğin anlamını yeniden düşünür.

Fuzûlî'nin dizelerinde aşk yalnızca beşerî bir duygu olmaktan çıkar, ilahî bir arayışa dönüşür.

Nesîmî'nin sözlerinde insanın varlık ve hakikat arayışı belirir.

Şairlerimiz, bazen bir beyitle bize bir kitaplık düşünce bırakmışlardır.

Çünkü onlar kelimeyi yalnızca süslemek için değil, insanı dönüştürmek için kullanmışlardır.

Şiirin toplumsal hayatımıza katkısı da göz ardı edilmemelidir.

Bir toplumun nasıl bir toplum olduğunu anlamak istiyorsanız, yalnızca kanunlarına değil şiirlerine de bakın.

Çünkü şiir, toplumun görünmeyen ruhunu anlatır.

Bir milletin sevinci, acısı şiirine yansır.

Savaşı, hamaset şiiriyle.

Göçü, hasret diliyle,

Aşkı, özlem lisanıyla.

Ölümü ayrılık acısıyla ve inancı felsefeyle yoğurarak anlatır.

Ve bütün bunlar nesilden nesile aktarılır.

Bu nedenle edebiyat bir toplumun hafızasıdır.

Bugün biz geçmişte yaşamış insanların dünyasını anlamaya çalışırken onların bıraktığı şiirlere, hikâyelere ve kitaplara başvuruyoruz.

Çünkü tarih bize çoğu zaman ne olduğunu anlatır.

Edebiyat ise insanların o yaşananları nasıl hissettiğini anlatır.

İşte aradaki fark budur.

Bugün özellikle gençlerimize şiiri ve edebiyatı yeniden sevdirmemiz gerekiyor.

Çünkü hızlı tüketilen bir çağda yaşıyoruz.

Her şey birkaç saniyede tüketiliyor.

Bir görüntü...

Bir haber...

Bir cümle...

Bir video...

Sonra başka bir görüntü...

Başka bir haber...

Başka bir cümle...

İnsan zihni sürekli bombardıman altında.

Fakat insan ruhunun aceleye ihtiyacı yoktur.

Ruhun düşünmeye ihtiyacı vardır.

Durmaya ihtiyacı vardır.

Sessizliğe ihtiyacı vardır.

Kendi içine dönmeye ihtiyacı vardır.

Şiir insana bunu öğretir.

Şiir insana durmayı öğretir.

Bir mısranın üzerinde düşünmeyi...

Bir kelimenin anlamını hissetmeyi...

Bir cümlenin içinde kendi hayatını görmeyi...

Bu nedenle şiir, hız çağının karşısında insanın ruhunu koruyan sığınaklardan biridir.

Edebiyat aynı zamanda insanları birbirine yaklaştırır.

Çünkü edebiyat bize

“Benim yaşadığım acı yalnızca benim acım değildir.” Gerçeğini sessizce fısıldar.

Başka insanlar da üzülür.

Başka anneler de ağlar.

Başka çocuklar da korkar.

Başka insanlar da umut eder.

Başka kalpler de kırılır.

Bu farkındalık insanı bencillikten kurtarır.

Bir roman okurken hiç tanımadığımız bir insanın hayatına gireriz.

Bir şiir okurken hiç tanımadığımız bir şairin kalbine misafir oluruz.

Bir ağıt dinlerken hiç tanımadığımız bir annenin acısını hissederiz.

Böylece edebiyat, insanın dünyasını genişletir. Kalbi büyütür.

Çünkü dünya küçülürken insanlarını kalbini de kendisi gibi küçültebilir.

İletişim imkânlarımız artıyor ama birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz.

Birbirimize ulaşmak kolaylaşıyor ama birbirimize dokunmak zorlaşıyor.

İşte şiir bu mesafeyi kapatabilir.

Bir mısra, iki insan arasında köprü olabilir.

Bir kitap, iki nesil arasında köprü olabilir.

Bir hikâye, iki farklı toplum arasında köprü olabilir.

Bir güzel söz, kırılmış iki kalbi yeniden buluşturabilir.

Bu nedenle edebiyat yalnızca sanat değildir.

Edebiyat aynı zamanda bir kardeşlik dilidir.

Ve belki en önemlisi Şiir, mazlumların sesi olabilir.

Tarihe baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz.

Peygamber Efendimiz döneminde Hassân b. Sâbit'in şiiri, Müslümanların haklarını ve onurlarını savunan bir söz mücadelesinin parçası olmuştur. Sahih Buhârî'de Hz. Peygamber'in Hassân'a şiirleriyle karşılık vermesini söylediği ve “Cebrâil seninledir” buyurduğu rivayet edilir.

Burada çok önemli bir hakikat vardır:

Kalem de bir mücadele aracıdır.

Söz de bir sorumluluktur.

Şair, toplumun vicdanını taşımalı ve yazar, unutulanları hatırlatmalıdır.

Edebiyatçı, susturulanların hikâyesinin tercümanı olmalıdır.

Bir şiir, bazen bir meydandan daha uzun ömürlü olabilir.

Bir mısra, bazen bir neslin hafızasına dönüşebilir.

Fakat bütün bunların gerçekleşebilmesi için şairin ve yazarın önce kendi vicdanına karşı dürüst olması gerekir.

Çünkü kalem, sahibinin karakterini de ortaya çıkarır.

İnsan neye inanıyorsa, neyi seviyorsa, neyin acısını taşıyorsa, bir şekilde yazdığına da yansır.

Bu nedenle edebiyatın en büyük sermayesi kelime hazinesi değil, vicdan hazinesidir.

Kelime çok olabilir.

Cümle güzel olabilir.

Üslup etkileyici olabilir.

Ama vicdan yoksa söz ruhsuz kalır.

Buna karşılık bazen sade bir cümle, tertemiz bir kalpten çıktığında insanın ömründe unutulmaz bir iz bırakabilir.

Bugün şiire ve edebiyata yalnızca geçmişin güzel bir hatırası olarak bakamayız.

Onları geleceğimizin inşasında da kullanmalıyız.

Çocuklarımız şiir okumalı.

Gençlerimiz kitap okumalı.

Evlerimizde güzel söz konuşulmalı.

Anne babalar çocuklarına yalnızca başarıyı değil, güzelliği de öğretmeli.

Okullarımız yalnızca bilgi veren değil, duygu ve vicdan da kazandıran mekânlar olmalı.

Çünkü bilgili ama merhametsiz bir insanın bilgisi insanlığa zarar verebilir.

Güçlü ama vicdansız bir insanın gücü zulme dönüşebilir.

Zeki ama ahlaksız bir insanın zekâsı insanları kandırabilir.

Fakat bilgiyle beraber vicdan, zekâyla beraber ahlak, güçle beraber merhamet, ve sözle beraber hakikat varsa o zaman insan gerçekten insan olur.

Kur'an bize güzel sözü yalnızca bir süs olarak değil, bir ahlak olarak da farz kılmıştır.

İnsanlara güzel söz söylemek, kalp kırmamak, doğruluktan ayrılmamak, sözü yerli yerinde kullanmak, dil ahlakının parçalarıdır.

Nitekim Kur'an'da insanlara en güzel sözü söylemeleri emredilir.

Çünkü şeytan insanlar arasına fitne sokmak için sözleri kullanıyor.

Demek ki söz yalnızca iletişim değildir.

Söz bir ahlak ve bir emanet meselesidir.

Bu yüzden bir şiirin güzelliği kadar, taşıdığı mesajın da güzelliği önemlidir.

Bir edebî eserin sanat değeri kadar, insan üzerinde bıraktığı izin niteliği de önemlidir.

Son olarak şunu söylemek istiyorum:

Şiir bizi dünyadan koparmak için değil, dünyayı daha derinden anlamamız için vardır.

Edebiyat bizi hayattan uzaklaştırmak için değil, hayatın anlamını kavramamız için vardır.

Güzel söz bizi insanlardan üstün görmek için değil, insanları daha iyi anlamak için vardır.

Şairin görevi yalnızca güzel dizeler yazmak değil bazen bir yaraya merhem olmaktır, bazen unutulanı hatırlatmaktır.

Bazen mazlumun yanında durmaktır bazen insanın kendi kalbine dönmesini sağlamaktır.

Bazen de insanın gökyüzüne bakıp:

“Ben bu dünyada neden varım?” diye sormasına vesile olmaktır.

İşte şiir o zaman sıradan bir sanat olmaktan çıkar.

Bir irfan yolculuğuna dönüşür.

Edebiyat o zaman yalnızca kitap sayfalarında kalmaz hayata karışır ahlaka dönüşür.

Merhamet olur adalete dönüşür.

Dua olur insanın kalbine dokunur.

En güzel söz, kalpten çıkıp başka bir kalbe ulaşandır.

Dilerim ki şiirlerimiz kalpleri kırmasın, kalpleri onarsın.

İnsanları ayırmasın, insanları buluştursun.

Karanlığı büyütmesin, ışığı çoğaltsın.

Vicdanı susturmasın, vicdanı uyandırsın.

Ve kelimelerimiz yalnızca dilimizde değil, hayatımızda da güzel olsun.

Çünkü nihayetinde insanın gerçek şiiri, yazdığı mısralar değil;

yaşadığı hayattır.

Hepinizi saygıyla, sevgiyle ve muhabbetle selamlıyorum.