.
.
Sessizliğin Gürültüsü; Dünyanın Zulme Alışması
Bugün dünyanın dört bir yanında zulüm yaşanıyor bunu biliyoruz, görüyoruz hatta çoğu zaman canlı yayınlarla izliyoruz ama yine de büyük bir çoğunluk susuyor peki neden?
Bir yerlerde bir çocuk ağlıyor. Bir şehir, şehirler ve ülkeler gözler önünde ve sessizliğin arasında yıkılıyor. Bir anne, artık geri dönmeyecek evladı, eşi ve bir akrabası için gözyaşları ile kapıya bakıyor. Ve dünya… dönmeye devam ediyor, Saatler işliyor, borsalar açılıyor, kahveler içiliyor ve hayat sanki hiçbir şey olmamış gibi akıyor gidiyor. Peki nasıl oluyor da bu kadar büyük acılar, bu kadar küçük tepkiler doğuruyor?
Dünya, garip bir çağın eşiğinde değil; bizzat tam ortasında duruyor. Bir yanda insan hakları nutukları diğer yanda göz göre göre işlenen zulümler… Ve arada bütün bunları izleyen, bilen, duyan ama çoğu zaman susan insanlar ve topluluklar. Asıl sorulması gereken soru şu; Neden bu kadar çok şey bilirken bu kadar az şey hissediyoruz? Belki de en büyük felaket, zulmün kendisi değil; ona alışmış olmamızdır. Her gün ekranlarımızdan akan görüntüler bir süre sonra sıradanlaşır. Yıkılan şehirler, ağlayan çocuklar, dağılan aileler hepsi birkaç saniyelik bir haber bültenine sıkışır. Vicdanlarımız, sürekli maruz kaldığı acıyı artık taşıyamaz hale gelir ve kendini korumak için hissizleşir. İşte bu noktada zulüm, sadece mazluma değil insanlığın ruhuna da sirayet eder.
Duyarsızlığın bir diğer sebebi ise çıkarların gölgesidir. Güçlü olanın haklı sayıldığı bir düzende, adalet çoğu zaman bir pazarlık unsuruna dönüşür. Devletler, şirketler, hatta bireyler herkes kendi konfor alanını koruma telaşına düşer çünkü adaletin bedeli vardır ve bu bedel çoğu zaman rahatımızdan feragat etmeyi gerektirir. Ne var ki modern insan, konforunu kaybetmekten, hakikati savunmaktan daha çok korkar hale getirilmiştir/gelmiştir.
Bir de mesafenin aldatıcı güveni vardır. Zulüm bizden ne kadar uzaktaysa o kadar önemsizleşir gözümüzde. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı küresel bir ahlaki çöküşün özeti gibidir oysa bugün bir coğrafyada yükselen çığlık yarın başka bir yerde yankılanır. Adaletsizlik bulaşıcıdır, sessizlik ise onun en büyük taşıyıcısı durumundadır. Fakat en derin sebep belki de sorumluluğu başkalarına havale etme alışkanlığımızdır. “Birileri bir şey yapmalı” cümlesi, modern çağın en büyük kaçışıdır. O “birileri” hiçbir zaman gelmez çünkü herkes aynı cümleyi kurmaktadır. Böylece zulüm, sadece zalimin cesaretiyle değil seyircinin ihmaliyle büyür.
Oysa tarih bize şunu öğretir; zulüm, karşısında duran bir vicdan bulamadığında büyür ama tek bir hakikat sesi bile karanlığı yarabilir. Sorun, sesimizin gücü değil onu kullanma cesaretimizdir.
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey şudur; İnsan olmak sadece yaşamaktan ibaret değildir aynı zamanda tanıklık etmektir ve tanıklık, sessizlikle değil sözle, tavırla ve gerektiğinde bedel ödemekle anlam kazanır.
Dünya bugün zulme duyarsızsa bu sadece zalimlerin gücünden değil iyilerin suskunluğundandır. Ve belki de en büyük zulüm, işte bu suskunluğun kendisidir.