.
.
Bismillahirrahmanirrahim
İnsanların aklına takılan, özellikle Sünni ve Şia toplumu içinde bir soru işareti barındıran derin bir konudur bu! Neden İmam Ali (as) kendi hakkı olan imamet ve velayet makamında Hilafet “siyaset” hakkını almak için kıyam etmedi sessiz kaldı ve İmam Hüseyin (as) kıyam etti?
İslam tarihinde her zaman tartışılan ve incelenmesi gereken en zor konulardan biridir. İmam Ali (as) kendisinin imamet ve velayet makamına sahip ve haklı olmasına rağmen, Hilafet ‘’siyaset’’ hakkını Hz. Resulüllah’ın (saa) vefatından sonra almak için sessiz kaldığı, buna karşılık İmam Hüseyin'in (as) Yezid'in Hilafet ve Saltanatına karşı kıyam ettiği sorusudur. ‘’Neden?’’ Bu soru iki farklı dönemi ve iki farklı yaklaşımı içermektedir, konunun incelenmesi, bazı tanımsal temellerin yanı sıra bu iki İmam zamanında ki sosyolojik koşulları ve gereksinimleri de dikkate almayı gerektirir.
Dolayısıyla, bu sorunun yanıtı için olayın tanımsal ve tarihsel katmanları 3 merhalede incelenmelidir.
* * *
1. Merhale: Allah’ın Takdiri
İslam görüşüne göre, büyük tarihi olaylar da dâhil olmak üzere dünyadaki tüm olaylar, İlahi takdir ve irade altında gerçekleşir. İlahi takdir, İmamların (sa) planlamasını ve seçimini inkâr etmek anlamına gelmez. Onlar yanılmazdı ve kendi koşullarında en iyi kararları verirlerdi, ancak bu kararlar ilahi takdir ve hikmet çerçevesindeydi. Başka bir deyişle, Allah onların doğru kararlar vermeleri için yolu açtı ve onlar da sahip oldukları bilgi ve anlayışla, ilahi takdire uygun olan en iyi seçeneği tercih ederlerdi.
İşte bu yüzden Zamanın İmamı, İmam Mehdi (af) Kamil bin İbrahim'e şöyle buyurmuştur:
"Yani kalplerimiz Allah'ın iradesinin kaplarıdır, Allah bir şeyi diler ve isterse, biz de onu diler ve isteriz, Allah dilemeyip istemedikçe o dilenmez ve istemez (çünkü bütün iradeler O’nundur).’’
Bu bakış açısıyla, Müminlerin Emiri, İmam Ali (as) Allah'ın takdiri gereği kendi döneminde sessiz kalmış, İmam Hüseyin (as) ise aynı prensiple (kıyam etmesi gerektiği için) hareket etmiştir.
* * *
2. Merhale: İslam'ın Hayatta Kalması
Dikkate alınması gereken diğer bir nokta ise, hem İmam Ali'nin Sakife Senatosu olayında ki sessizliğinin hem de İmam Hüseyin'in Kerbela'daki kıyamının hikmeti, maslahatı ve felsefesi, yine Allah’ın takdiri gereğiydi, her ikisinin de amacı İslam'ı koruma ve Sünnet-i Nebevide oluşturulacak sapkın tahrifatlar yoluyla yok edilmesine engel olmaktı, bundan dolayı yüce bir amaçla birinin sessiz kalması bir diğerinin kıyam etmesi gerektiğinin zaruriyeti ortaya çıkmıştır. Ancak zaman, mekân ve toplumun sosyolojik yapısının farklı koşulları nedeniyle bu amaca ulaşmak için farklı yöntemler seçmişlerdir. İmam Ali (as) zamanında İslam dini henüz yeni doğmuştu ve İslam toplumu yeni şekillenmişti, halifelik hakkında ısrar etmesi halinde silahlı çatışma, yaygın iç savaş, Müslümanların ciddi şekilde zayıflamasına ve nihayetinde İslam'ın temelinden yıkılmasına yol açabilir, dış ve iç düşmanlara dinin özünü yıkma fırsatı verebilirdi. Bu nedenle, İmam'ın sessizliği zayıflıktan değil, İslam'ın özünü korumak ve dinin hak ağacının kök salmasını sağlamak için marifetiyle ve basiretiyle tehlike ve zararların önünü alma adına sessizlik mücadelesiyle Allah’ın dininin yardımcısı olmuştur.
Ancak İmam Hüseyin (as) döneminde İslam yapısal olarak farklıydı, kurulmuş ve zeminesi oturmuştu, fakat Yezid bin Muaviye'nin yönetimiyle doğası ve içeriği ciddi şekilde bozulmaya ve değişime maruz bırakmaya gayret edilmişti. İslam öncesi dönemin cahiliye ve şirk gelenekleri yeniden canlandırılmış, toplumda günah, fesad ve ahlaksızlık yolu ardına kadar açılmış ve dinin kurallarıyla oynanmıştı. Bu koşullar altında sessizlik, zulme rıza ve onay anlamına gelir, bu, zamanla dini anlamsız ve içeriksiz hale getirirdi. Bu nedenle, İmam Hüseyin'in (as) kıyamı ümmeti ıslah etmek, gaflet uykusundan uyandırmak, cehaletten kurtarmak, fesattan arındırmak, Emevi saltanatının gerçek zulüm ve karanlık yüzünü ortaya çıkarmak, İslam'ın özgün kimliğini koruyarak topluma kazandırmak, dini tamamen bozguncuların elinden almak, sünneti nebeviyi tahrifattan kurtarmak için kendi ve yarenlerini şehit verme pahasına, hakkı batıldan ayırma çizgisini çizmek amacıyla İlahi kıyamı gerçekleştirildi. Görünüşte bu iki karar, yani İmam Ali ile İmam Hüseyin’in (sa) mücadele biçimi çelişkili karar görülse de, her ikisi de Allah’ın dinini korumak ve Velayetullah’ın yeryüzünde tecelli etmesi için mücadele etmelerinin yansımasıdır. Bu hakkın bir tezahürüdür, her dönemde farklı biçim alan tehlikelere karşı dinin özünü korumak için gösterilen en büyük duruş örneğidir.
* * *
İmam Ali’nin (as) Dönemi ve Kıyama Engel Olan Etkenler
İmam Ali (as) Hz. Resulüllah’ın (saa) vefatından sonra müslümanların idaresi için liyakat olarak, İmam Ali’den (as) başka kimsenin liyakatı söz konusu olamazdı. İslam toplumunda beklenti büyüktü. Allah! Allah Resulü (saa) eliyle, Gadir-i Hum’da İmam Ali’yi İmamet ve Velayet makamına ve yeryüzünün halifesi, ümmeti siyasi, toplumsal, ekonomik, ahlaki, itikadi, kültürel, sosyolojik ve askeri olarak idare etmek için seçti. Ümmet, İmam Ali’nin, (as) Resulüllah’tan (saa) sonra idare mekanizmasına geçmesini bekliyordu. Ama Sakife Senatosunun kuruluşuyla İmamı kenara bıraktılar. İmamın! Bu Sakife düşünce ve kararlarının karşısında sessiz kalması mümkün değildi. Gasp edilmiş İmamet ve Velayetin hilafet ‘’siyaset’’ hakkını her alanda var gücüyle savundu, her platformda sözünü esirgemedi söyledi, geri almak için her fedakârlığı gösterdi ama maalesef olmadı ve vermediler. Bütün kapıları İmam’ın yüzüne kapattılar.
Verdiği mücadele netice vermeyince, İmam Ali’nin (as) önünde iki yol kalmıştı.
1. Yol Savaş. 2. Yol Önder ‘’Rehber’’lik.
* * *
1. Yol: savaş; İmam savaşın risklerini tahlil ettiğinde zararın, faydasından çok daha büyük olduğunu gördü. Çünkü hem İslam ve hem ümmet daha yeni oluşum içindeydi, imam biliyordu ufak bir harekette ümmet darmadağın ve İslam yok olacaktı. Çünkü!
İmam’ın kıyamına engel teşkil eden dört faktör sebep vardı;
1. Faktör Şia; Şia toplumu yeteri kadar bilgi, marifet, basiret ve feraset ehli değildi. Eğer savaş söz konusu olursa ilk karşı çıkacak Şia’lardı, çünkü cahildiler. Bunun örneği daha sonralar Siffeyn savaşında görüldü. Bu! Şia’nın basiretsizliği İmam’ın kıyamına engeldi.
2. Faktör Münafıklar; Münafıkların tam teşkilatlı hazır oluşları, İslam ve ümmetin yeni oluşum aşamasında olması hem cahil ve hem cehalette oluşları, münafıklara karşı başlatılacak ufak bir harekette fitnenin yayılacağı ve bu fitne hem İslam’ı ve hem toplumu yok edebilecek olması kıyama engeliydi.
3. Faktör Sakife Senatosu; Ümmetin Sakife ve Velayet arasındaki farkı çözememeleri ve hak ile batılı ayırt edemeyip hakka cahil olmaları, toplumun cehaletle idare edilmesi neticesinde imamet ve velayet’in hilafet ‘’siyaset’’ hakkını gasp edenlere karşı başlatılacak herhangi bir harekette, tüm ümmeti kapsayacağından dolayı herkesi kılıçtan geçirildiğini düşünüldüğünde, İslam ve ümmet diye bir kavramın kalmayacağı tehlikesinin büyüklüğü imamın kıyamına en büyük engeldi.
4. Faktör Roma ve Bizans; Dış tehlike, Roma ve Bizans imparatorlukları kuş bakışıyla gözleri İslam ve Müslümanların üzerindeydi, İmamın içte başlatacağı bir kıyamda, İslam’ı yok etmek için pusuda bekleyen dış tehlikeyi göz ardı edemezdi. Bundan dolayı İmam’ın kıyam etmesi demek İslam’ın yok oluşu anlamına gelecekti, çünkü ümmet İslam’ı kurtarayım şuur ve bilincinde değil, imam Ali’nin başlatacağı kıyamı haksız görüp içten çökmesi için gayret göstereceklerini biliyordu. Bütün bu tehlikeleri göz önünde bulunduran imam, sessizliğin farz olduğuna karar verdi. İmam eğer bütün bu tehlikelere rağmen kıyamı gerçekleştirseydi; Hz. Resulüllah’ın 23 yıllık bütün zahmetleri yok olup gidecekti. Böyle bir Kıyamın yarardan çok zarar getireceğini görüyordu.
İmam bu tehlikeleri önlemek için ikinci yol olan önderliği tercih etti.
* * *
2. Yol Önderlik: İmam Ali (as) birinci yolun zararlarını görüp sessizliği kabul etti, ama İmam, İmamet ve Velayet makamıyla ümmete önder ‘’rehber’’lik etme yolunu seçti. İmam, önderliği seçerek hilafet ve devleti yönetmekten vazgeçti. Ümmetin toplumsal önderliğini omuzladı. Önderlik başka bir şey, yöneticilik makamı ise başka bir şeydir. Önderlik demek, toplumu dini, sosyal, ekonomi, ahlaki, kültürel, siyasi ve askeri oluşacak tüm sorun ve problemlerden uzak tutmak, camiaları toparlamak, sorunlarıyla alakadar olmak, eksik ve aksaklıkları gidermek özelliğini taşıyan bir imamet ve velayet makamıdır. Bu önderliği muhaliflerin istememelerine rağmen etkisini etkin bir şekilde toplumların bütün katmanlarında, özellikle hilafetin siyasi alanında zaman ilerledikçe toplum için ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkmış ve bir gereksinim olarak kabul edildi. Özellikle halifeler döneminde gerek siyasi, ekonomi, hukuki, fetva, ilmi ve askeri konularda ne zaman sorun yaşadıklarında imam Ali’ye (as) müracaat eder, tüm sorunları imamın engin bilgisi ve feraseti sayesinde giderirler, İslam’ı tehlikelerden muhafaza ederlerdir. 25 yıllık 3 halife döneminde hilafet devletini adeta imam yönetiyordu. Toplum ise her türlü sorunlarda imam Ali’ye (as) müracaat ederlerdi. İmam velayet makamı sorumluluğuyla toplumun sorunlarını vahyi ilmiyle ve basiretli yönlendirmesiyle giderirdi.
İmam Ali (as) Şıkşıkıyye hutbesinde, neden hilafetten vazgeçip, önderliği setiğine dair şöyle buyuruyor:
“Ben hilafet hırkasını bıraktım ve eteğimi toplayıp ondan korudum. (kenara çekildim) hep düşünüyordum: acaba tek başıma (kimsesiz) hakkımı almak için ayaklanıp kıyam etsem mi? Veya meydana getirilen bu karanlık ve kovucu ortam da sabır mı etsem? Bir ortam ki yaşlıları yıpratmış, gençleri yaşlandırmış ve imanlı kişileri yaşamın son nefesine kadar sıkıntıya sokmuştur. Sonunda gördüm ki, sabır gösterip katlanmak akla daha yatkındır. Bu nedenle sabır gösterdim ama gözüne diken batmış ve boğazına kemik tıkamış bir insan gibiydim, gözlerimle mirasımı yağmaladıklarını görüyordum.”
Üçüncü Halife Osman’ı seçtikleri şura toplantısında, İmam şöyle seslendi;
“Çok iyi biliyorsunuz ki, ben hilafete herkesten daha layığım. Allah’a andolsun, Müslümanların durumu düzeni korundukça ve benden başka kimseye zulmedilmedikçe müdafaa edeceğim.”
İmam Hüseyin (as) Dönemi ve Kıyamı Tetikleyen Etkenler
İmam Hasan’ın (as) şehadetinden sonra, 10 yıl Muaviye dönemin de, İmam Hüseyin (as), velayet makamıyla ümmetin cehaletine rağmen önderlik yaptı. Emeviler; Kur’an-ı Kerim hükümlerini ve Sünnet-i Nebevi’yi ahlaki, itikadi ve sosyolojik olarak yıpratmış, uyguladıkları sistematik baskılarla dini dejenere etmiş, zulümleriyle ümmeti hak ekseninden saptırmış ve cahiliye dönemi uygulamalarını toplumda kültür haline getirmiştir. İmam Hüseyin (as) Muaviye ile İmam Hasan (as) arasındaki antlaşmaya sadık kalarak sessiz kalmıştı. Muaviye’nin ölümüyle oğlu Yezid saltanatı devralmasıyla beraber, Emeviler, Allah’ın dini ve Resulüllah’ın sünnetini yok etme senaryolarını sahneye koymuştu. İmam Hüseyin (as) bu dönemde artık sessiz kalamazdı, İmam insanları bu cehalet ve şirk girdabından çıkarmak için kurtuluş kapısının açılma zamanın geldiğini gördü. Bu cehalet ve şirk bataklığına saplanan ümmeti ıslah etmek için kıyamın şart olduğuna karar verdi. Emevi saltanatının başında bulunan sarhoş, maymun oynatan, zalim, facir, fasık ve E’imme-i Kufr Muaviye oğlu Yezid, Tevhid’in bütün kırmızıçizgilerini aşmıştı. Öyle ki Bedir ve Uhud’da öldürülen ecdadının intikamını alma ve şirk cehalet dönemini topluma hâkim kılmak için, İmamın ölüm emrini verdi. Çünkü biliyordu şirk zihniyeti gayri meşru Emevi saltanatının gelecek nesillere tağuti karanlık yansımasının önünde tek engel ve tevhidi aydınlığın mirasçısı İmam Hüseyin’dir (as). Ümmeti ıslah etmek için kıyam eden İmam Hüseyin (as) teslim olmayı zillet, şehadeti ise izzet kabul ederek 71 yareniyle Allah’ın dinini korumak ve ümmeti bu cehalet ve şirk girdabından kurtarmak için mübarek canlarını feda ederek, asırlar ötesi bütün nesillere ilham kaynağı olacak şanlı kıyamıyla İlahi vazifesini yerine getirdi. İslam’ı ve ümmeti cahiliye dönemine döndürülmesine mübarek kanıyla engel oldu. Canlarını feda ederek kendi Ehl-i Beyt’ini ve şühedaların hanımlarını ve çocuklarını esir vererek, aydınlık geleceğin yolu, zuhurun temelinin tesisini hazırladı.
(Bugün zamanın Yezid zihniyetli Şirk ve Tağut sistemlerin oluşturduğu cehalet, fesad, zulüm, günah ve ahlaksızlığın karşısında sessiz kalmak, bu Şeytani düzenlerin ümmeti düşürdükleri Şirk’in cehalet girdabındaki bedbahlıkta çırpınan ümmeti kurtarmak her Huseyni ve Zeynebiyim diyen özellikle Ulemanın vazifesi değil midir.? Tağut’un Şirk zihniyetli facir fesadçı yönetim ve sistemlerini meşru görmek ve adeta toplumun bunlarla entegre olması için adeta tebligat yapan hangi Huseyni ve Zeynebi (sa) zihniyetle bağdaşır.)
3. Merhale: Hz. Resulüllah’ın (saa) Tavsiyesi
İmam Ali ve İmam Hüseyin'in yaklaşımlarındaki farkı anlamanın en önemli nedenlerinden biri, bu büyük şahsiyetlerin her biri için Peygamber Efendimizin (saa) tavsiyelerine amel etmeleridir. Peygamber Efendimiz (saa), Müminlerin Emiri İmam Ali’ye (as) kesin tavsiye ederek şöyle buyurmuştur:
“Ali Can! Benden sonra karşılaşacağın olaylar karşısında sabırlı olmalı ve zorluklara katlanıp sabretmelisin diye tavsiye etmiştir. Benden sonra zorluklarla ve zulümlerle karşılaşacaksın, bunlara sabırlı olmalısın.”
Bu tavsiye, İmam'ın herhangi bir şiddet eyleminin İslam dininin temellerini tehlikeye atabileceği, Sakife Senatosu’ndan sonraki hassas koşullara işaret ediyordu. Bu nedenle, İmam'ın sessizliği ve sabrı zayıflıktan değil, İslam ve İslam toplumunun temellerinin hayatta kalmasını sağlamak ve bu hassas dönemde tamamen yok olma riskini önlemek için ilahi emre ve İslam Peygamberinin tavsiyesine uymaktan kaynaklanıyordu.
İmam Hüseyin’de (as) ise bunun tersini görüyoruz, Peygamber Efendimiz (saa), İmam Hüseyin'in (as) kaderini birçok rivayette şehitlik ve kıyam olarak tanımlamıştır. İslam Peygamberinin meşhur hadisinde, İmam Hüseyin için şöyle dediği bilinmektedir: "Kalk kıyam et, çünkü Allah senin öldürülmeni diledi." Bu ifade, İmam Hüseyin'in (as) kıyamının sadece bireysel bir seçim değil, aynı zamanda ilahi bir görev ve önceden belirlenmiş kaçınılmaz bir kader olduğunu açıkça göstermektedir. Din çarpıtıldığı, İslami değerlerin unutulduğu ve Yezid yönetiminin açıkça ahlaksızlığı, fesadı ve sefahatı teşvik ettiği bir durumda, bu kıyam toplumu uyandıracak ve hak ile batıl arasındaki sınırı yeniden tanımlayacak bir şok etkisi yaratmıştı. Bu kıyam, Peygamber (saa) ailesinin şehit olmasına bile mal olsa, dinin özünü ve hakikatini korumak için ilahi emre ve Peygamberin iradesine uyma eyleminin ta kendisiydi.
Bu nedenle, her iki büyük İmam da Peygamberimiz (saa) aracılığıyla gelen ilahi irade ve rehberliğe uygun hareket etmiş ve her biri kendilerine verilen özel göreve dayanarak görevlerini en iyi şekilde yerine getirmiştir; biri ilkeyi korumak için basiretli ve hikmetli bir sabırla, diğeri ise özü ve hakikati korumak için canlarını feda etme yoluyla şanlı bir kıyamla Allah’ın rızasını gözetmişlerdir.