.
.
Bismillahirrahmanirrahim
Azılı Düşmanları
Âs b. Vâil
Ebû Amr el-Âs b. Vâil b. Hâşim es-Sehmî (ö. 622). İslâmiyet’e karşı direnişlerini sürdüren ve Kur’ân’da ebter diye nitelendirilen Kureyş ileri gelenlerinden biri.
Kureyş kabilesinin Sehm kolunun reisi olup Câhiliye devrinde Mekke’nin ileri gelenlerinden sayılırdı. Ficâr savaşları başta olmak üzere birçok savaşa kabilesinin başında katıldı. Adı “el-Âsî” diye de söylenirdi.
Güçsüz ve kimsesizlere yaptığı zulümlerle tanınmıştır. Malını satmak için Mekke’ye gelen Zübeyd kâbilesine mensup birinden satın aldığı malların bedelini ödememiş, bunun üzerine aralarında Hz. Peygamber’in de (s.a.a) bulunduğu bazı Mekkeliler, haksızlığa uğrayanların hakkını savunmak gayesiyle Hilfû’l-fuzûl cemiyetini kurmuş ve ilk iş olarak Âs b. Vâil’den satıcının hakkını almışlardı. Onun bu tür haksızlıkları İslâmiyet’ten sonra da Müslümanlara karşı devam etmiştir. Habbâb b. Eret kendi eliyle yaptığı kılıçlardan birkaçını Âs’a satmış, fakat parasını alamamıştı. Habbâb alacağını isteyince Âs, borcunu ödemek için Habbâb’ın Peygamber’e (s.a.a) dil uzatmasını şart koşmuş, o da “Senin ölüp tekrar dirildiğini görmedikçe bu işi yapmam” diye cevap verince Âs şöyle demiştir: “O hâlde kıyamet gününde gel, o gün benim malım da evlâdım da olacak, o zaman öderim.”
Âs b. Vâil’in Mekkeli müşriklere Hz. Peygamber’den (s.a.a) “nesli kesik” (ebter) diye bahsetmesi yahut Kureyş müşriklerinin Kâ‘b b. Eşref’e kendilerinin daha üstün olduğunu söyleyerek Resûl-i Ekrem’i (s.a.a) yine aynı olumsuz sıfatla nitelemeleri veya Hz. Peygamber’in (s.a.a) oğulları Kâsım ile Abdullah vefat edince, “Bırakın şu nesli kesilmişi! Artık ölümünden sonra adını anan bulunmayacak” demiş, bunun üzerine onun hakkında, “Asıl hayırla yâd edilmeyecek olan (ebter) odur” meâlindeki ifadeyi de taşıyan Kevser sûresi[1] nâzil olmuştur. Kevser, “çok hayır; nimet sağanağı” anlamına gelir ve adını sûrenin ilk âyetinden alır. Hz. Peygamber’in (s.a.a) soyu kızı Hz. Fâtıma’da (s.a) devam etmiştir.
Âs b. Vâil, hicretten birkaç ay önce ölmüştür.
Karısı, Ümmü Harmele bint Hişâm b. Mugîre Ebû Cehil’in kız kardeşidir.
Oğulları, Hişâm b. Âs b. Vâil (ö. 13/634) ve Amr b. el-Âs b. Vâil’dir (ö. 43/664).[2]
* * *
Ebû Leheb ve Karısı
Ebû Utbe (Ebû Leheb) Abdü’l-uzzâ b. Abdilmuttâlib b. Hâşim (ö. 2/624). Hz. Peygamber’in amcası ve en azılı düşmanlarından biri. Asıl künyesi Ebû Utbe olduğu hâlde babası ona, ateş gibi parladığı veya öfkelendiği zaman yanakları kızardığı için “Ebû Leheb” (alev babası) demiştir.
Mekke’nin ileri gelenleri arasında yer alan Ebû Leheb, İslâmiyet’ten önce Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) dostuydu ve iki oğlu Utbe ile Uteybe’yi onun kızları Rukayye ve Ümmü Gülsûm ile evlendirmişti. Ancak peygamber olduktan sonra kendisine şiddetle karşı çıktı. Bu arada, Uzzâ putuna nezaret eden Eflah b. Nadr eş-Şeybânî ölümü sırasında kendisinden sonra Uzzâ’nın ihmâl edilmesinden endişe ettiğini söylemiş, Ebû Leheb de bu görevi kendisinin üstleneceğini belirterek onu teskin etmişti.
Hz. Peygamber’in (s.a.a) putlarla mücadelesi sebebiyle onun aleyhinde en korkunç düşmanlarıyla iş birliği yapmaktan çekinmedi. Resûl-i Ekrem (s.a.a), Îlâhî tebliğ görevinin ikinci devresinde, “(Ey Nebîm! önce) En yakın akrabalarını uyar”[3] meâlindeki âyetin nâzil olması üzerine akrabalarını davet edip peygamber olarak gönderildiğini söyledi. Bunun üzerine Ebû Leheb küstahça bir konuşma yaparak onu, kendilerini atalarının dininden döndürmeye çalışmakla suçladı. Bir başka gün de Hz. Peygamber’in (s.a.a) Safâ tepesinde topladığı kavmini İslâmiyet’e davet etmesine sinirlenerek, “Yazıklar olsun! Bizi böyle boş sözler için mi buraya çağırdın” diye tepki gösterdi.
Evi, Hz. Peygamber’in (s.a.a) evine yakın olduğundan onun evini sık sık taşa tutar veya başkalarına taşlatır, kapısı önüne her çeşit pisliği atmaktan çekinmezdi. Ebû Süfyân’ın kız kardeşi olan karısı Ümmü Cemîl de Resûl-i Ekrem’e (s.a.a) eziyet etmekte ondan geri kalmazdı. Ebû Leheb, Hâşimîler’in boykot edildiği dönemde ekonomik açıdan zor durumda kaldığını söyleyerek onlardan ayrıldı ve müşriklerin safında yer aldı.
Hz. Ebû Tâlib’in (a.s) ölümünden sonra Hâşimîler’in reisi olan Ebû Leheb, kâbile içi dayanışmayı sağlama mecburiyetinden dolayı Hz. Peygamber (s.a.a) aleyhinde yürütülen faaliyetlere karşı çıkarak onu himaye etti. Ancak bu durum uzun sürmedi; Hz. Peygamber’in (s.a.a), ataları dâhil gelmiş geçmiş bütün müşriklerin cehennemlik olduğunu söylemesine ve Lât, Menât, Uzzâ aleyhindeki konuşmalarına öfkelenip onu himaye etmekten vazgeçti. Ebû Leheb’in bu davranışı üzerine zor durumda kalan Hz. Peygamber (s.a.a) kendisini himaye edecek birini aramak üzere Tâif’e gitti.
Ebû Leheb, Hz. Peygamber’i (s.a.a) her yerde takip ederek sözlerini yalanlamaya, onun bir sihirbaz ve yalancı olduğunu, kavmini birbirine düşürdüğünü, sözlerine itibar edilmemesi gerektiğini söylemeye devam etti.
Kendisinin ve karısının Resûl-i Ekrem’i (s.a.a) rahatsız eden bu hareketleri üzerine Tebbet sûresi[4] nâzil oldu. Nüzûl sırası dikkate alındığında ilk defa bu âyetlerle bir müşrikin ismen zikredilerek karısıyla birlikte tehdit edildiği görülür. Sûrenin nâzil olması üzerine Ebû Leheb’in oğulları babalarının emriyle, evli bulundukları Hz. Peygamber’in iki kızını boşadılar.
Bedir Gazvesi’ne katılmayan Ebû Leheb yerine Âs b. Hişâm’ı gönderdi. Bedir’de müşriklerin bozguna uğradığını öğrendikten birkaç gün sonra Mekke’de öldü. Oğulları onun yakalandığı çiçek hastalığının kendilerine bulaşmasından korktukları için babalarını gömemediler, ancak bir müddet sonra ücretle tuttukları Sudanlılar’a defnettirdiler.[5]
Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemîl’in hayatına kısa bir bakış:
Ümmü Cemîl Avrâ (Ervâ) bint Harb b. Ümeyye el-Ümeviyye. Tebbet sûresinde “hammâlete’l-hatab” sıfatıyla anılan müşrik kadın.
Ümeyye b. Abdüşemsoğulları’nın Anâbis kolundan Harb b. Ümeyye’nin kızı, Ebû Süfyân’ın kız kardeşi, Ebû Leheb’in karısıdır. Annesinin ismi Fâhite bint Âmir b. Muattib es-Sekafî’dir.
Mekke döneminde İslâmiyet aleyhinde faaliyet gösteren müşrik kadınların başında gelir; bizzat Hz. Peygamber’e (s.a.a) fiilî ve sözlü ağır hakaretlerde bulunurdu. Topladığı dikenli ağaç dallarını demet yapıp boynuna bağladığı ve geceleyin Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) geçeceği yollara saçtığı bildirilmektedir. Ayrıca Resûlullah’a (s.a.a) düşmanlık hususunda kocası Ebû Leheb’i tahrik eder ve ona yardımcı olurdu.
Tebbet sûresi, İslâm davetinin açıktan yapılmaya başlandığı risâletin dördüncü yılında Ebû Leheb ile Ümmü Cemîl hakkında nâzil olmuştur.
Ebû Leheb’in alevli bir ateşe yaslanacağını, karısının boynunda bükümlü bir ip olduğu hâlde o ateşe odun taşıyacağını bildiren âyetleri duyan Ümmü Cemîl’in, Tebbet sûresinin nüzûlünden sonra Resûl-i Ekrem’e (s.a.a) kendisini niçin hicvettiğini sorunca, “Seni, ben değil Allah hicvetti” cevabını almış, bunun üzerine, “Sen, beni odun taşırken yahut boynumda bükülmüş bir iple hiç gördün mü?” demiştir. Bu hadiseden sonra bir müddet vahiy gelmediği, Ümmü Cemîl’in Hz. Peygamber’e (s.a.a) “Rabbin seni terketti, herhâlde sana darılmış olmalı” dediği, Duhâ sûresinin ilk âyetlerinin[6] bu olayın ardından nâzil olduğu nakledilir.
Risâlet öncesi dönemde Resûlullah’ın (s.a.a) kızları Rukayye ve Ümmü Gülsûm, Ümmü Cemîl’in iki oğlu Utbe ve Uteybe ile nikâhlanmıştı. Tebbet sûresi inince Ümmü Cemîl ile kocası Ebû Leheb, Rukayye ve Ümmü Gülsûm’ün atalarının dininden çıktığını ileri sürerek oğullarının onlardan ayrılmalarını sağladı.
Hz. Peygamber’le (s.a.a) görüşmeye gelen Uteybe, “Ben, senin dinini tanımıyorum, kızından da ayrıldım. Artık ne sen, beni sev ne de ben, seni severim. Ne sen, bana gel ne de ben, sana gelirim” diyerek Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) gömleğini yırtmış, o da “Dilerim ki Allah köpeklerinden bir köpeği senin üzerine salar” sözleriyle, Uteybe’ye beddua etmiştir.
Ümmü Cemîl’in ölüm yeri ve tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır.[7]
* * *
Ebû Cehil
Ebû’l-Hakem (Ebû Cehl) Amr b. Hişâm b. el-Mugîre el-Mahzûmî el-Kureşî (ö. 2/624). Annesinin adı, Esmâ bint Muharribe’dir. 570’te Mekke’de doğdu. Asıl adı Amr olup Kureyş’in Mahzûm koluna mensuptur. Ebû’l-Hakem olan künyesi İslâmiyet’e düşmanlığı sebebiyle Hz. Peygamber (s.a.a) tarafından Ebû Cehl şeklinde değiştirilmiştir. Dârû’n-nedve üyesi olan Ebû Cehil, Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) davetine başından beri karşı çıkmış ve müslümanlar aleyhinde hazırlanan bütün komplolarda yer almıştır. Velîd b. Mugîre ile Ebû Cehil, kendi kâbilelerine mensup olmayan birinin peygamberliğini hazmedemedikleri için Hz. Muhammed’e (s.a.a) inanmayacaklarını açıkça söylemişlerdir.
Ticarî nüfuz ve servetinden güç alan Ebû Cehil hayatı boyunca İslâmiyet aleyhinde çalıştı, halkın müslüman olmasını engelledi, Müslüman olanları da inançlarından vazgeçirmeye gayret etti. İslâmiyet’i kabul eden kişi toplumda itibarlı biri ise ona saygınlığını yitireceğini söyleyerek, ticaretle uğraşıyorsa kendisini iflâs ettirmekle tehdit ederek, güçsüz ve kimsesiz ise onu döverek İslâm’dan döndürmeye çalıştı. Ashaptan Ammâr b. Yâsir ile annesine, babasına ve daha birçok müslümana İslâmiyet’i kabul ettikleri için çok ağır işkenceler yaptı; Ammâr’ın annesi Sümeyye’yi şehid etti.
Kur’ân âyetlerini yalanlayan, Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) halkı İslâm’a davet etmesine mâni olan Ebû Cehil ile müşrik arkadaşları, halkın hac mevsiminde onunla görüşmesini engellemek ve onları iman etmekten vazgeçirmek için aralarında iş bölümü yaparak Mekke’nin girişlerini kontrol altına almışlardı. Resûl-i Ekrem’i (s.a.a) kavminin gözünde küçük düşürmeye çalışan Ebû Cehil, bir defasında Hz. Peygamber (s.a.a) Kâbe’de namaz kılarken üzerine deve leşi attırmıştı. Başka bir gün de Safâ tepesinde bulunduğu sırada Hz. Peygamber (s.a.a) hakkında kötü söz söylemişti.
Hicretten birkaç yıl önce Benî Mahzûm’un reisliğine getirilen Ebû Cehil, Hz. Peygamber’e (s.a.a) ve Müslümanlara her fırsatta sözlü ve fiilî saldırıda bulunmuş, müslümanlara karşı başlatılan boykotla onların Ebû Tâlib mahallesinde üç yıl boyunca tecrit edilmesine önderlik etmiş, dışarıdan yapılmak istenen yardımlara da engel olmuştur. Resûlullah’ın (s.a.a) Medine’ye hicretine mâni olmak için Dârû’n-nedve’de yapılan toplantıda, onun her kâbileden seçilecek gençler tarafından öldürülmesini teklif eden ve hicret gecesi evini muhasara altına alarak öldürülmesini planlayan da yine Ebû Cehil’dir.[8]
* * *
Hind Bint Utbe
Hind bint Utbe b. Rebîa b. Abdişems b. Abdimenâf b. Kusayy el-Kureşiyye (ö. 18/639).
Babası Utbe ve annesi Safiyye bint Ümeyye tarafından Hz. Peygamber (s.a.a) ile aynı soydan gelir. Kendisi, Ebû Süfyân’ın karısı ve azılı İslâm düşmanlarından biridir. Hind’in ilk evlendiği kocası Hafs (Fâkih) b. Mugîre el-Mahzûmî’den Ebân adında bir oğlu vardı.
Eş seçiminde titiz davranan Hind, babasına başvurarak kendisiyle evlenmek isteyenlerin adlarını değil vasıflarını söylemesini istedi ve adaylardan İslâmiyet aleyhindeki faaliyetlerin içinde yer alan Ebû Süfyân’ı seçti. Bu evlilikten de Muâviye ve Utbe adlı oğulları ile Cüveyriye ve Ümmü’l-Hakem adlı kızları dünyaya geldi.
Babası Utbe ve kardeşi Velîd ile amcası Şeybe’nin Bedir Gazvesi’nde öldürülmesi üzerine onların intikamı alınıncaya kadar ağlamayacağını, koku sürünmeyeceğini ve kocasıyla beraber olmayacağını söyleyerek Kureyşliler’den bu savaşta kaybettikleri yakınlarının intikamını almalarını istedi. Uhud Gazvesi’nde müşrik ordusuna kumanda eden Ebû Süfyân’ın yanında yer aldı ve Kureyşli diğer kadınlarla birlikte def çalıp şiir okuyarak orduyu savaşa teşvik etti. Bedir Gazvesi’nde (2/624) yakınlarını öldüren Hz. Hamza’yı öldürmesi için Habeş asıllı kölesi Ebû Desme (Ebû Harb) Vahşî b. Harb el-Habeşî (ö. 23/644)’e mükâfat vaad eden Mekkeliler’den biriydi.
Hind, ciğerini çiğneyeceğini ve organlarından gerdanlık yapıp boynuna takacağını söylediği Hz. Hamza’yı öldürdüğü takdirde Vahşî’ye bütün takılarından ve yanında bulunan mallardan başka 10 altın vereceğini söyledi. Vahşî de Hz. Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla şehid ederek karnını yardı ve ciğerini Hind’e götürdü. Hz. Hamza’nın ciğerini alıp çiğnediği için âkiletü’l-ekbâd (ciğer yiyen kadın) diye anılan Hind’in bütün takılarını Vahşî’ye verdiği, bunların yerine başta Hz. Hamza olmak üzere diğer şehidlerin organlarını keserek gerdanlık ve halhal olarak taktığı, Mekkeli kadınları da böyle yapmaya teşvik ettiği belirtilmektedir. 18 (639) yılında Şam valisi olan oğlunu görmeye gittiği dikkate alındığında 18 (639) yılından sonraki bir tarihte vefat ettiği anlaşılmaktadır.[9] Hz. Hamza’nın (a.s) hayatına kısa bir bakış ve şahsiyetinden izlenimler şöyledir:
Seyyidüşşühedâ Esedullâh Ebû Umâre (Ebû Ya‘lâ) Hamza b. Abdilmuttâlib b. Hâşim b. Abdimenâf el-Kureşî el-Hâşimî (ö. 3/625):
Hz. Peygamber’in (s.a.a) amcası, Uhud şehidi. İslâm tarihinde “şehidlerin pîri”, “seyyidü’ş-şühedâ” ve “esedullah” unvanları ile anılagelmiştir.
569 veya 570 yılında Mekke’de doğdu. Annesi, Hz. Âmine’nin amcasının kızı olan Hâle bint Vüheyb’dir. Hz. Hamza, Ebû Leheb’in câriyesi Süveybe Hatûn’dan süt emdikleri için Hz. Peygamber (s.a.a) ile sütkardeşidirler. Onun, Havle bint Kays’tan Umâre, Bintü’l-Mille b. Mâlik el-Evsî’den Ya‘lâ ve Âmir adlı oğlu ile Selmâ bint Umeys’ten Ümâme adlı bir kızı olmuştur.
Hicretten sonra Medine’ye sığınan müslümanları tehdit eden Kureyşliler’i vazgeçirmek için onları ticaret yollarında sıkıştırmak üzere seriyyeler düzenleyen Resûl-i Ekrem (s.a.a), bu seriyyelerin ilki olduğu rivâyet edilen Sîfülbahr seferinde Hz. Hamza’yı kumandan tayin etti.
Hz. Hamza 1. yılın Ramazan’ında (623) otuz kişilik bir müfreze ile aralarında Ebû Cehîl’in de bulunduğu yaklaşık 300 kişilik bir süvari birliğince korunan Kureyş kervanını kontrol altında tutmak amacıyla sefere çıktı. Taraflar, Medine’nin Cüheyneliler’in yaşadığı bölgede karşılaştılar. Çarpışma Cüheyne kâbilesinden Mecd b. Amr’ın gayretiyle önlendi.
Ebvâ ve Züluşeyre seferlerine ve Kaynukâ Gazvesi’ne de iştirak eden Hz. Hamza bu seferlerde Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) sancağını taşımıştır.
Hz. Hamza Bedir Savaşı’nın (2/624) önde gelen kahramanlarındandı. Büyük bir cesaretle savaşarak teke tek vuruşmak için ortaya çıkanlardan Şeybe b. Rebîa’yı öldürdü ve Ebû Süfyân b. Harb’in karısı Hind’in babası Utbe b. Rebîa’nın öldürülmesine yardımcı oldu. Savaş esnasında da Cübeyr b. Mutim’in amcası Tuayme b. Adî’yi ve Kureyş’in bazı ileri gelenlerini öldürdü.
Bundan dolayı özellikle Hz. Hamza’dan intikam almaya çalışan müşrikler, Cübeyr b. Mutim’in Habeş asıllı kölesi Ebû Desme (Ebû Harb) Vahşî b. Harb el-Habeşî (ö. 23/644) Uhud Gazvesi’nde Hz. Hamza’yı öldürdüğü takdirde âzat edileceğine dair söz verdiler.
Hz. Hamza’nın ciğerini çiğneyeceğini ve organlarından yapacağı gerdanlığı boğazına takarak Mekke’ye döneceğini söyleyen Hind ise bütün takılarına ilâveten 10 altın Vahşî b. Harb’e vereceğini vaad etti.
Vahşî de Hz. Hamza’yı uzaktan attığı mızrakla şehid ederek karnını yardı ve ciğerini Hind’e götürdü. Hz. Hamza’nın ciğerini alıp çiğnediği için tarihte “âkiletü’l-ekbâd” (ciğer yiyen kadın) diye anıldı.
Hind’in bütün takılarını Vahşî’ye verdiği, başta Hz. Hamza olmak üzere diğer şehidlerin organlarını keserek gerdanlık ve halhal olarak taktığı, Mekkeli kadınları da böyle yapmaya teşvik ettiği belirtilmektedir.
Düşman askerleri, başta Hamza olmak üzere bütün şehidlerin burunlarını, kulaklarını ve diğer organlarını keserek iplere dizip savaşa katılan kadınların boyunlarına gerdanlık diye taktılar ve Mekke’ye o şekilde girmelerini sağladılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.a), Hz. Hamza’yı bu durumda görünce çok üzüldü, ağladı ve şöyle dedi: “Hiç kimse senin kadar musibete uğramamıştır ve uğramayacaktır. Beni bunun kadar öfkelendiren bir şey olmamıştır. Ey Resûlullah’ın amcası! Ey Allah ve Resûlü’nün aslanı Hamza! Allah sana rahmet etsin. İyi bilirim ki sen hısım ve akrabalık haklarını gözetir, daima hayırlı işler yapardın.”
Hz. Hamza’nın cenaze namazını Resûl-i Ekrem (s.a.a) kıldırdı; arkasından da diğer şehidlerin namazı kılındı. Şehidler yıkanmadan kendi elbiseleriyle ikişer üçer Uhud’da toprağa verildi. Üzerlerindeki kıyafetler göğüs ve baş kısımlarına sarıldı, alt kısımları da kokulu otlarla örtüldü ve defnedildi.[10]
Devam Edecek…
- - - - - - - - - - - - - -
[1]- “Şüphesiz biz, sana Kevser’i verdik. Şu hâlde Rabbin için namaz kıl ve tekbir alırken, namazda ellerini boğazına kadar kaldır. Doğrusu asıl soyu kesik olan, sana kin duyandır.” Bu mübarek sûre, Kur’ân’ın en kısa sûresidir. Mekke’de inmiştir. Kur’ân’daki sırası 108, nüzûl sırası ise 15’dir. Âyet sayısı 3, kelime sayısı 10 ve harf sayısı ise 43’dür.
[2]- Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 124; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 265; c. 2, s. 374; İbn Habîb, el-Muhabber, s. 132; İbn Kuteybe, el-Maʿârif, s. 285; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 127; c. 3, s. 7; Taberî, Câmiʿu’l-beyân, c. 14, s. 48; c. 16-17, s. 91; c. 24, s. 16-18; c. 30, s. 212; Taberî, Târîh, c. 1, s. 1175; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 449.
[3]- 26/Şuarâ: 214.
[4]- “Ebû Leheb’in iki eli kurusun, kendisi de yok olsun. Malı ve kazandığı ona bir yarar sağlamadı. Çok geçmeden alevli bir ateşe girecektir. Odun taşıyan ve boyunda hurma lifinden bir ip olan karısı da (aynı akibete uğrayacaktır). Bu mübarek sûre lafzen “kurudu”, zimnen “kahroldu” manasına gelen “Tebbet” adını ilk âyetinden alır. Mesaj açıktır: Ebû Leheb ölür, fakat Ebû Leheb’lik yaşar. Bu sûre, Mekke’de nâzil olmuştur. Sûre’nin Kur’ân’daki sırası 111, nüzûl sırası ise 6’dır. Âyet sayısı 5, kelime sayısı 29 ve harf sayısı ise 81’dir.
[5]- Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 90-401; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 57-301; İbn Hazm, Cevâmiʿu’s-sîre, s. 52, 64; İbn Kuteybe, el-Maʿârif, s. 55; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 93, 200; Taberî, Târîh, c. 2, s. 282-462; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 178; Ziriklî, el-Aʿlâm, c. 3, s. 12.
[6]- “Kuşluk vaktine andolsun, sakinleşen geceye andolsun ki, Rabbin, seni bırakmadı ve sana darılmadı ve elbette ahiret, önceki dünyadan da hayırlıdır sana.” (93/Duhâ: 1-4).
[7]- M. Hüseyin el-Hâirî, Terâcimü aʿlâmi’n-nisâʾ, c. 1, s. 245; İbn Beşküvâl, Gavâmiżü’l-esmâʾi’l-mübheme, s. 190; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 354; Kehhâle, Aʿlâmü’n-nisâʾ, c. 1, s. 208; Musab b. Abdullah ez-Zübeyrî, Nesebü Kureyş, s. 89; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 42, s. 315.
[8]- Belâzürî, Ensâb, c. 1, s. 133; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, c. 2, s. 56; Halîmî, el-Minhâc, c. 2, s. 90; İbn Habîb, el-Muḥabber, s. 139; İbn Hazm, Cevâmiʿu’s-sîre, s. 53; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 1, s. 273; c. 2, s. 28; İbn Kesîr, el-Bidâye, c. 3, s. 287; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 1, s. 202; Taberî, Târîh, c. 2, s. 323; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, s. 117; Vâkıdî, el-Meğâzî, c. 1, s. 33; Ziriklî, el-Aʿlâm, c. 5, s. 87.
[9]- Abdülkâdir el-Bağdâdî, Hizânetü’l-edeb, c. 3, s. 263; c. 10, s. 468; Ammâr Tâlibî, Âsâru İbn Bâdîs, c. 2, s. 118; Belâzürî, Ensâb, c. 5, s. 11; Cezzâr, Medâhilü’l-müʾellifîn, c. 4, s. 1845; Ebü’l-Ferec el-İsfahânî, el-Eğânî, c.4, s. 212; c. 12, s. 344; c. 15, s. 147; Hâirî, Terâcimü aʿlâmi’n-nisâʾ, s. 426; Heysemî, Mecmaʿu’z-zevâʾid, c. 9, s. 264; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 4, s. 424; İbn Abdürabbih, el-ʿİkdü’l-ferîd, c. 6, s. 86; İbn Asâkir, Târîhu Dımaşk, s. 437; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 7, s. 281; İbn Habîb, el-Muhabber, s. 19-437; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 8, s. 155; İbn İshak, es-Sîre, s. 302; İbn Kuteybe, el-Maʿârif, s. 72, 344; İbn Manzûr, Muhtasaru Târîhi Dımaşk, c. 27, s. 192; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 8, s. 235; Kehhâle, Aʿlâmü’n-nisâʾ, c. 5, s. 239; Taberî, Târîh, c. 2, s. 469; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, s. 64; Ziriklî, el-Aʿlâm, c. 8, s. 98.
[10]- Halebî, İnsânü’l-ʿuyûn, c. 1, s. 296; c. 2, s. 216; İbn Hacer, el-İsâbe, c. 1, s. 353; İbn Hişâm, es-Sîre, c. 3, s. 65; İbn Sa‘d, et-Tabakât, c. 2, s. 42; c. 3, s. 8; İbn Abdülber, el-İstîʿâb, c. 1, s. 271; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, c. 2, s. 55; Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, c. 17, c. 100; Şevkânî, Derrü’s-sehâbe, s. 331; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 15, s. 500; Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, c. 1, s. 171; Ziriklî, el-Aʿlâm, c. 2, s. 310.