Gençliğinin Baharında

.
.

Henüz gençliğinin baharında bir Ehl-i Beyt meddahıydı Hamid Rıza Recebzâde.

Ömrünü, gönlünü ve sesini Muhammed Mustafa’nın (s.a.a.) Ehl-i Beyt’ine adamıştı. O, yalnızca mersiye okuyan bir ses değildi; Ehl-i Beyt’in sızısını bugünün insanına taşıyan bir nefes, İmam Hüseyin’in adını çağın gürültüsü içerisinde diri tutan genç bir gönüldü.

Sonra kaçırıldı…

Günlerce kendisinden haber alınamadı. Ardından ailesine ulaştırıldığı söylenen görüntülerde, hayattayken ağır işkenceye maruz bırakıldığı ve göğsünün açılarak kalbinin çıkarıldığı görüldü.

Bir insanın kalbine ne kadar kin sığar? Bir insan, başka bir insanın kalbini yerinden sökecek kadar nasıl taşlaşır? Fakat Ehlibeyt’in tarihini bilenler için bu acı, yabancı bir acı değildir. Çünkü bu yol, mazlumiyetin tarihini yüreğinde taşır..

İmam Ali’nin başı yarıldı.

İmam Hasan’ın ciğerleri zehirle parçalandı.

İmam Hüseyin’in boğazına hançer dayandı.

İmam Kâzım’ın bedenine zincirler vuruldu.

İmam Rıza zehirle şehit edildi.

İmam Askerî’nin evi kuşatıldı.

Ve Kerbelâ’da…

İnsanlığın hafızasına silinmeyecek bir musibet kazındı.

İmam Hüseyin’in bedenini toprağa emanet ettiler; fakat adını toprağın karanlığına gömecek bir kudret bulamadılar.

Ali Ekber’i gençliğinin en taze baharında yere düşürdüler; fakat Hüseyin’e yürüyen gençliğin yolunu kesemediler.

Abbas’ın ellerini kestiler; fakat onun taşıdığı vefanın ellerini kesemediler.

Çadırları yaktılar; fakat Hüseyin’in kurduğu hakikat ateşini söndüremediler.

Ve bugün…

Ehl-i Beyt muhabbetiyle çarpan bir kalbi göğsünden söküp alsanız dahi, yine de onu mağlup edemeyeceksiniz. Çünkü o kalp yalnızca etten ve kandan ibaret değildir.

O kalpte Ali’nin adaleti bir mizan,

Zehra’nın iffeti bir nur,

Hasan’ın sabrı bir sükûnet,

Hüseyin’in kıyamı ise bir diriliştir.

Sahi, neydi bu gencin suçu?

Ehlibeyt muhibbi olmak mı?

Yoksa yüzyıllardır susturulamayan bir hakikatin sesini taşımak mı?

Kim bu Ehl-i Beyt ki, onun muhabbetini kalbinde taşıyanları böylesine vahşice katlediyorsunuz?

Kim bu Ali ki, üzerinden asırlar geçtiği hâlde adını anmak hâlâ zalimin yüreğine korku salıyor?

Kim bu Hüseyin ki, Kerbelâ’nın üzerinden asırlar geçmesine rağmen onun yolunda yürüyen bir gencin kalbi bile sizin için tehdit sayılıyor?

Neden korkuyorsunuz?

Bir isimden mi?

Bir mersiyeden mi?

Bir sancaktan mı?

Yoksa ölümü göze almış bir hakikat karşısında kendi zulmünüzün ne kadar küçük olduğunu bildiğiniz için mi?

Öldürdüğünüz neydi? Beden mi?

Yoksa yüzyıllardır susturamadığınız bir hakikat mi?

Siz ki o gencin göğsünü yardınız, kalbini çıkardınız. Sırf Hüseyin'e as ağlayan gözlere sahip diye. bilin ki Hüseyin’in as kalbine dokunan hiçbir zalim, tarihin karşısında galip çıkmamıştır.

Kerbelâ’da da böyle sandılar.

Hüseyin’i öldürdüklerini zannettiler.

Oysa öldürdükleri bir beden, dirilttikleri ise bir mektepti.

Çadırları yaktılar aslında milyonlarca gönülde kandil yaktılar.

Bir boğazı kestiler, asırlar boyunca susmayan bir “Lebbeyk” bıraktılar.

Bir bedeni toprağa serdiler, fakat o bedenin kanından kıyam eden nesiller doğdu.

Bugün Hamid Rıza’nın kalbini göğsünden sökenler de aynı yanılgının içerisindedir.

Sanıyorlar ki kalbi sökünce sesi susacak.

Sanıyorlar ki bedenini yok edince Hüseyin’in adını taşıyanlar da yok olacak.

Sanıyorlar ki bir gencin göğsünü yarınca Ehlibeyt muhabbeti sönecek.

Allah’ın nurunu söndürmek isteyenlerin unuttuğu bir hakikat var:

“Onlar Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, nurunu tamamlayacaktır; kâfirler hoşlanmasa da.”

Saff-61/8

Ey Şehit, Aleyküm Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu ve Mağfiretuhu Ebeden Daimen Dayyiben Mübareken fi Cenneti’l Firdevs..

Şehadette buluşmak dileğiyle.

* * *