<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 19 Sep 2026 00:42:11 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şia’nın Düşünce Kaynakları (II. Bölüm)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-dusunce-kaynaklari-ii-bolum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-dusunce-kaynaklari-ii-bolum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şia âlimlerinden her nesil veya her biri direkt olarak asıl kaynaklara (Kurân ve Sünnet’e) başvurarak akıl ve doğru içtihat kurallarını kullanarak fetva verebilir veya kendi ilmî araştırmalarını bağımsızca yapabilir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><br />
Şia’ya göre inançsal, ahlakî ve fıkhı her türlü İslamî konuyu derk etmek için, şu kaynaklara başvurulmalıdır. Kurân-ı Kerim, sünnet, <strong>akıl </strong>ve <strong>icmâ</strong>.<br />
 </p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>3- Ak</strong><strong>ıl</strong><br />
<br />
Şiîler aklın vahiyle tamamen uyumlu ve İslam’ı öğrenmekte güvenilir kaynaklardan olduğuna inanmaktadırlar. Bazı hadislere göre, Allah’ın (c.c.) insanlar üzerinde iki tane delili ve hücceti vardır ki, onların vesilesiyle Allah’ın (c.c.) irade ve isteği anlaşılabilir. Batinî delil; akıl, zahirî delil ise ilahî peygamberlerdir. Bazen akıla <i>“Batinî peygamber”</i> ve peygamberlere de <i>“Zahirî akıl”</i> deyimi kullanılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Aynı şekilde Şiî fakihleri arasında <i>“Mülazeme”</i> (gereklilik) kuralı vardır. Bu kurala göre akıl neye hükmederse şeriat ta ona hükmeder ve aynı şekilde şeriat neye hükmederse akıl da ona hükmeder. Buna ilave olarak bütün Şia fakihleri aklı, ahlakî ve şer’i sorumlulukların şartlarından biri olarak saymaktadırlar. Deli olan birisi yaptığı hareketlerden dolayı sorumlu sayılamaz ve bu gibi şahıslardan, aklî ve zihnî kapasitesi kadar bir beklenti olmalıdır. Fazla bilgili ve zekâlı olan kimselerden, az bilgisi olan ve yeteneği olmayan kimselere göre daha takvalı ve ilahî emirlere uymaya çalışan insan tipi beklenmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Kurân-ı Kerim’de Allah (c.c.) bütün insanlardan akıllarını kullanarak âlemdeki ilahî ayetler ve nişaneler hakkında düşünmelerini istemektedir. Kurân-ı Kerim’in çeşitli ayetlerinde Allah (c.c.) akıllarını kullanmayanları ve aklî kurallara göre düşünmeyenleri yermektedir. Örnek olarak; kâfirler dinde atalarını körü körüne izledikleri için yerilmişler ve Kurân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde şu şekilde soruların muhatabı olmuşlardır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Hiç düşünmüyorlar mı?”</i></strong> (Yasîn, 68), <strong><i>“Onlar Kurân’ı düşünmüyorlar mı?”</i></strong> (Nisa, 82, Muhammed, 24), birçok ayette ise düşünmek ilahî ayetler ve nişanelerden istifade etmenin yolu olarak gösterilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Akıl vesilesiyle üç önemli dini konuyu genel olarak anlayabiliriz:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>Birincisi;</strong> Allah’ın (c.c.) varlığı ve dinin doğruluğu gibi âlemde ki hakikatleri anlamak.<br />
<strong>İkincisi;</strong> Zulmün kötü ve adaletin iyi olması gibi ahlakî değerleri ve hukukî yolları tanımak.<br />
<strong>Üçüncüsü;</strong> Mantikî delil ve sonuç çıkarma tarzı ve ölçülerini düzenlenmek.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Bu üç konunun hepsi İslam’da resmi olarak kabul görmüş ve önemle vurgulanmıştır.<br />
Diğer taraftan, dini öğrenmede vahyin veya dini metinlerin rolünü şu şekilde özetleyebiliriz:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>· </strong>Akıl yoluyla bulunan doğruların onaylanmasında.<br />
<strong>·</strong> Meâd’ın (ölüm sonrası) ve Mead ile ilgili cüzi konuları, ahlakî ve hukukî düzenler gibi akıl yoluyla anlaşılamayan konuların öğrenilmesinde.<br />
<strong>· </strong>Ahlakî ve hukukî hükümlerin uygulanmasını din çerçevesinde sevap ve azap yoluyla sağlamada.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Son olarak, İslam’da akılla çelişen hiçbir şey yoktur, ama aklın kesin verdiği hükümler ile tahmin ve şahsî görüşler arasına fark bırakılması gerekmektedir. Eğer aklî ve dinî iki hüküm arasında çelişki olduğu zannedilirse, mutlaka en azından bir tarafta yanlışlık olduğu, veya aklî hüküm olduğu zannedilen şeyin, gerçekte aklî olmadığı bilinmelidir. Allah (c.c.) hiçbir zaman insanları yanlışlık ve şaşkınlığa duçar etmez. Bir taraftan peygamberler vesilesiyle insanlara bir şey bildirip, başka bir taraftan da kendisinin insanlara verdiği akılın tersini söylemesi mümkün değildir. Birçok kez insanlar bazı şeyleri aklın kesin hükmü veya açık ilmî gerçekler diye zannetmişler, ama sonraları, tam tersi ispat edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><br />
<br />
<strong>4- </strong><strong>İcmâ</strong><br />
<br />
Geleneksel olarak İslamî hükümleri öğrenmedeki kaynaklardan birisi de icmâdır. Şia’ya göre icmâ, bütün Müslümanların veya âlimler gibi Müslümanlardan bir grubun, bir görüşte birleşmeleri, hem fikir olmaları, başlı başına delil ve kanıt olarak kabul edilmektedir. Çünkü bir kişinin yanlış yapması nasıl mümkünse, aynı şekilde birkaç kişinin veya binlerce kişinin hatta bütün insanların dahi yanlış yapmaları mümkündür. Ama Müslümanlar veya İslam âlimleri arasında görüş birliği Peygamber’in (s.a.a) sünnetini keşfedip ortaya bırakıyorsa, delil olarak kabul edilebilir ve ondan da Allah’ın (c.c.) hükmünün ne olduğu anlaşılabilir. Örnek olarak, araştırma ve incelemelerden sonra eğer bütün Müslümanların Peygamber (s.a.a) zamanında nasıl namaz kıldıklarını ortaya çıkarabilirsek, o namaz şeklinin doğru olduğunu anlayabiliriz. Çünkü onlar kesin olarak o namaz şeklini Peygamber’den (s.a.a) öğrenmişlerdir. Zira hepsinin aynı şekilde namaz kılmalarının başka bir delili olamaz. Müslümanların hepsinin İslam’ın gerçek hükmünün aksine, tesadüfen ve körü körüne aynı ameli yapmaları ve Peygamber’in (s.a.a) de onları uyarmaması düşünülemez. Eğer Peygamber (s.a.a) onları uyarmış olsaydı; mutlaka içlerinden en azından küçük bir grup Peygamber’in (s.a.a) sözünü dinler ve ötekilere muhalefet ederdi.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Bu yüzden Şia’ya göre icmâ, başlı başına bir delil değildir, ancak onun vesilesiyle Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilirse geçerli olur. Yani eğer bir konuda icmâ oluşur, fakat ondan Peygamber’in (s.a.a) sünneti keşfedilemezse, örnek olarak zamanımızdaki bütün Müslümanlar bir konu üzerinde birleşir, fakat kitap ve sünnetten hiçbir delilleri olmazsa, fetva merciinde olan fakih “Diğerleri böyle dediği için bende böyle diyorum” diyerek bu icmâya göre fetva veremez. Birçok defasında insanların dinî olmayan konularda hata ettikleri olmuştur. Sadece Kurân-ı Kerim ve sünnet kesin olarak doğru ve her türlü hatadan korunmuştur. Şia’nın icmâ konusundaki bu bakış açısı, Şia’ya araştırmacı bir özellik kazandırmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Bu yüzden Şia âlimlerinden her nesil veya her biri direkt olarak asıl kaynaklara (Kurân ve Sünnet’e) başvurarak akıl ve doğru içtihat kurallarını kullanarak fetva verebilir veya kendi ilmî araştırmalarını bağımsızca yapabilir. Bundan dolayı Şia aleminde hiçbir zaman içtihat (İslamî kaynaklara dayanarak fetva verme) kapısı kapatılarak yasaklanmamıştır. Şialar bir fakihin ilmî derecesi çok yüksek olsa bile, görüş ve fetvalarını tartışma konusu olmaktan çıkmayacağına inanmaktadırlar. Elbette her ilmî dalda olduğu gibi fıkıhta da bütün araştırmacıların sonuca varmadan önce asıl kaynaklara ilave olarak o bölümdeki görüş sahiplerinin eser ve düşüncelerine de saygı göstererek bakmaları gerekmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-dusunce-kaynaklari-ii-bolum</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 22:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/hge22o.jpg" type="image/jpeg" length="51529"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şia’nın Düşünce Kaynakları (I. Bölüm)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-dusunce-kaynaklari-i-bolum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-dusunce-kaynaklari-i-bolum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Muvassak ve güvenilir hadislerde Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: “Ben sizin aranızda iki emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve İtret’im Ehl-i Beyt’im”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p style="text-align:justify"></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><br />
<br />
Şia’ya göre inançsal, ahlakî ve fıkhı her türlü İslamî konuyu derk etmek için, şu kaynaklara başvurulmalıdır. <strong>Kurân-ı Kerim</strong>, S<strong>ünnet</strong>, akıl ve icmâ.</p>

<p style="text-align:justify"></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"><br />
<br />
<strong>1- Kurân-</strong><strong>ı</strong><strong> Ker</strong><strong>i</strong><strong>m</strong><br />
<br />
Bütün Müslümanların birlik sebebi de sayılan Kurân-ı Kerim, İslam’ı tanımak için Müslümanların en önemli kaynağı olduğu gibi Şiiler içinde aynı önemi taşımaktadır. Bütün Müslümanlar, mezhep ve değişik coğrafyalardaki kültür farklılıklarını göz önünde bulundurmadan, hayatlarını şekillendirmek için bu ilahî kitaba yol gösterici olarak inanmaktadırlar. Aynı şekilde geçmişte ve günümüzde, bütün İslam dünyasında hiçbir değişikliğe uğramayan tek kaynak kitap olarak sadece Kurân-ı Kerimdir. Şia’nın Kurân-ı Kerim hakkında ki temel görüşlerine örnek olarak şunları söyleyebiliriz:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Biz, Kurân-ı Kerim’in Allah tarafından nazil olduğuna ve Peygamber’in (s.a.a) dilinden hiçbir ilave ve ya eksiklik olmadan insanlara aktarıldığına inanmaktayız. Kurân-ı Kerim her şeyin açıklayıcısı ve kalıcı bir mucizedir. Kurân-ı Kerim’in fasih ve açık oluşu ve aynı zamanda hakikatine ulaşılamadığından dolayı hiç kimsenin onun bir benzerini getirmesi veya değiştirmesi mümkün değildir. Bugün elimizde bulunan Kurân ile Peygamber (s.a.a) efendimize nazil olan Kurân arasında hiçbir farklılık yoktur. Bunun dışında bir düşünceye sahip olan kimse ise fasık veya hatalıdır. Çünkü Kurân-ı Kerim Allah’ın (c.c.) kelamıdır. <i>“O’na önünden de ardından da batıl gelemez…”</i></p>

<p style="text-align:justify"><br />
… Biz söz ve davranışta Kurân-ı Kerim’e saygı gösterilmesi gerektiğine inanmaktayız. Bundan dolayı Kurân’ın bir harfine dahi saygısızlık gösterilmemeli ve pak olmayan kimseler de ona dokunmamalıdır. Kurân-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<i>“O’na ancak temizlenenler dokunabilir.”…</i><br />
 </p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ş</strong><strong>ia Kurân Hakkındaki Her Türlü Tahrifi Reddediyor</strong></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Bundan önce işaret edildiği gibi, Şia Kurân-ı Kerim’deki her türlü değişiklik ve tahrifi kabul etmemekte ve günümüzde var olan Kurân’ın Peygamber’e (s.a.a) nazil olan Kurân olduğuna inanmaktadır. Kurân’da hiçbir eksiklik yoktur. Hiç kimse, Kurân’ın bütün Müslümanların elinde olan nüshasından farklı bir nüshasını görmemiştir.<br />
On iki imamların (a.s) zamanında elle yazılmış ve günümüze kadar ulaşan Kurân-ı Kerim, yeni basılmış Kurânlarla hiçbir farklılığı yoktur.<br />
Kurân-ı Kerim, Allah’ın (c.c.) O’nu, her türlü değişiklik ve tahriften koruyacağını açıkça beyan ediyor:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Kurân’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız.”</strong></i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Allâme Seyit Muhammed Hüseyin Tabâtabâî çok değerli “el-Mizan” tefsirinde bu ayet hakkında şöyle yazıyor:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<i>“…Kurân hiçbir zaman yok olmayacak veya unutulmayacak canlı ve ebedi bir zikirdir. Kurân her türlü fazlalık ve eksiklikten korunmuştur. Kurân-ı Kerim’in ilahî hakikat ve maarifleri açıklamak için Allah tarafından gönderilmiş bir kitap olma özelliğine etki edecek, hiçbir değişikliği yoktur.”</i></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Yukarıda zikredilen ayetten de anlaşıldığı üzere Kurân her türlü değişiklik ve tahriften korunmuş ve korunacaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>2- Sünnet</strong><br />
<br />
Şia’nın Kurân-ı Kerim’den sonra İslam’ı tanımakta en önemli kaynağı Peygamber’in (s.a.a) söz ve davranışlarından ibaret olan sünnettir. Sünnete bu özelliği veren Kurân-ı Kerim’dir. Zira Kurân’daki ayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) görevi Kurân’ı açıklamak ve öğretmektir.</p>

<p style="text-align:center"><br />
<i><strong>“Onları, delillerle, kitaplarla gönderdik ve sana da, onlara ne indirildiğini açıkça anlatman, düşünmelerini sağlaman için Kur’ân’ı indirdik.” </strong></i>Nahl, 44</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber efendimizin diğer bir vazifesi de Kurân’ı ve hikmeti öğretmesidir:</p>

<p style="text-align:center"><br />
<strong><i>“…peygamber göndermiştir; onlara âyetlerini okumaktadır ve onları tertemiz bir hale getirmektedir ve onlara kitabı ve şerîatların hikmetlerini öğretmektedir…”</i></strong> Cuma, 2</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber (s.a.a) müminler için örnektir:</p>

<p style="text-align:center"><br />
<i>“Şanım hakkı için muhakkak ki size Resullulah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.”</i></p>

<p style="text-align:justify"><br />
O hiçbir zaman heva ve hevese göre konuşmaz:</p>

<p style="text-align:center"><br />
<i><strong>“Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. * O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz.”</strong></i></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Müslümanların Peygamber (s.a.a)’in emrettiğine uymaları ve yasakladığı şeylerden kaçınmaları gerekir:</p>

<p style="text-align:center"><br />
<i><strong>“Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi yasakladıysa ondan sakının ve Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı şiddetlidir.”</strong></i></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Şialar da diğer Müslümanlar gibi Peygamber’in (s.a.a) makamıyla ilgili ayetlere dayanarak ve onun Allah tarafından ilahî haberleri ulaştırmak için seçilmiş olduğunu bildiklerinden dolayı, ona karşı kalplerinde oldukça derin ve özel bir sevgileri vardır ve onun emirleri karşısında boyunları eğiktir. İleride gelecek olan nübüvvet konusunda bu konu hakkında ayrıntılı bilgi verilecektir.<br />
 </p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i</strong></p>

<p style="text-align:justify"><br />
İslam’ı tanımada, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin öğretilerini izlemenin doğruluğu ve geçerliliği hakkında görünen o ki; Müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf ve ayrılık yoktur. Özellikle Ehl-i Sünnet’in Peygamber’in (s.a.a) bütün ashabını hüccet olarak kabul etme[30] perspektifi bu konuda ihtilaf olmadığı görüşümüzü desteklemektedir. Bu konu Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i ile ilgili olan hadislerine, Ehl-i Sünnet âlimlerinin Ali’nin (a.s) ilmî makamı ve Peygamber’in (s.a.a) diğer aile fertleri hakkında buyurduğu sözlerine başvurularak açıklığa kavuşturulacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Örnek olarak; İmam Mâlik şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<i>“Cafer b. Muhammed’den daha bilgili, takvalı, dindar ve çok ibadet eden birisini ne bir göz görmüş ve ne de bir kulak işitmiştir.”</i> Yine şöyle diyor:<br />
<i>“Farklı ve değişik zamanlarda yanına gittiğimde Onu hep üç durumda görüyordum; ya namaz kılıyordu ya oruç tutmuştu veya Kurân okuyordu. Gereksiz konuşmazdı. O âlim ve Allah’tan korkan bir kuldu.”</i></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Şeyh Müfid (413 h.k) <i>“el-İrşad”</i> kitabında çeşitli İslam mezheplerinden güvenilir dört bin kişinin imam Cafer Sadık’tan (a.s) hadis naklettiklerini yazmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Sonuç olarak Ehl-i Beyt’in sözlerini kabul etmenin doğruluğu konusunda hiçbir şüphe yoktur. Buna göre şeyh Şeltut (el-Ezher üniversitesi müdürü) gibi Ehl-i Sünnet âlimleri, Müslümanların fıkhî konularda beş mezhepten birine (Caferî, Hanefî, Hanbelî, Mâlikî ve Şafiî) uyabileceklerini açıkça belirtmiştir. İmam Caferî Sadık (a.s) ve diğer Ehl-i Beyt imamları, Peygamber’in (s.a.a) sünnetini anlamada, Hz. Resulullah’ın da hadislerinden anlaşıldığı üzere, diğer insanlardan daha liyakatli olup ümmetin âlimleri olarak kabul edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Hanefî mezhebinin kurucusu Ebu Hanife imam Cafer-i Sadık’tan (a.s) iki yıl ders almıştır. Ehl-i Sünnet’in diğer birçok büyük âlimleri de direkt veya dolaylı olarak Ehl-i Beyt imamlarından ders almışlardır. Bundan dolayı bilinçli ve hakikat peşinde olan kimseden beklenen, İslam’ı tanımada geçerli olan kaynakların yanı sıra Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin davranış ve öğretilerine de bakmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Ehl-i Beyt’e uymanın doğruluğu ve sakıncasının olmadığı belli olduğuna göre, şimdi de bunun gerekli olup olmadığı incelenmelidir. Bu soruya yeterli bir cevap bulmak için Ehl-i Sünnet âlimlerinin naklettiği, Şiî ve Sünnî her ikisinin de kabul ettiği, Peygamber (s.a.a)’in bazı hadislerini burada zikredeceğiz. Ama bu hadisleri zikretmeden önce Ehl-i Beyt’in (a.s) öğretilerinin Kurân-ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) sünnetine dayandığı vurgulanmalıdır. Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’inin her hangi bir konuyu kendilerinden veya kendi şahsi isteklerine göre beyan etmeleri asla tasavvur edilemez. Usul-u Kâfî gibi Şia’nın önemli rivayet kitaplarında bu konuyu açıklayan Ehl-i Beyt’ten birçok hadis vardır. Şia imamları söyledikleri her şeyi direkt olarak veya babalarının vasıtaları ile Peygamber (s.a.a)’den nakletmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şiî ve Sünnî kaynaklı olarak nakledilen meşhur hadislerden birisi de <strong><i>“Sakaleyn”</i></strong> hadisidir. Peygamber (s.a.a) bu hadisi çeşitli yerlerde, örneğin veda haccı yolculuğu sırasında Arefe günü ve Zilhicce ayının on sekizinde (Arefe gününden dokuz gün sonra)<i><strong> “Gadir-i Hum”</strong></i> denilen bir yerde beyan etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Bu rivayetlerin bazılarının arasında küçük kelime farklılıkları olmasına rağmen içerik olarak hiçbir farklılık yoktur. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) bir hadisinde şöyle buyuruyor:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><br />
“Ey Müslümanlar! Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum; biri Allah’ın (c.c) kitabı ve diğeri Ehl-i Beyt’imdir. Onlara sarıldığınız sürece asla dininizden sapmazsınız.”<br />
Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde ise şöyle buyuruyor:<br />
“Ben sizin aranızda iki değerli emanet bırakıyorum. Eğer benden sonra onlara sarılırsanız dininizden sapmazsınız; bunlar gökten yeryüzüne uzatılmış bir ip gibi olan Allah (c.c)’ın kitabı ve Ehl-i Beyt’im dir. Bu ikisi kıyamet günü Kevser havuzu başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar. Bundan sonra onlara nasıl davranacağımıza dikkat edin.”<br />
Bu hadis Peygamber (s.a.a)’in, Müslümanların veya onlardan bazılarının Kurân ve Ehl-i Beyt’e nasıl davranacakları konusunda endişelendiğini göstermektedir.<br />
Peygamber (s.a.a) başka bir hadisinde de şöyle buyuruyor:<br />
“Kendi yerime iki halife bırakıyorum: Birincisi Allah’ın kitabıdır ki gökten yere uzatılmış bir ip gibidir ve ikincisi İtret’im Ehl-i Beyt’imdir. Onlar Kevser havuzunun başında bana ulaşıncaya kadar birbirlerinden ayrılmazlar.”</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"><br />
Yukarıdaki hadis Ehl-i Sünnet’in önemli rivayet kaynak kitaplarında da bulunmaktadır. Kaynaklar şu şekilde zikredilebilir; Sahih-i Müslim (c.8, s.25, hadis.2408), Müsned-i Ahmed (c.3, s.388, hadis.17020), Sünen-i Daremi (c.2, s.4329), Sünen-i Tirmizi (c.5, s.6432, hadis.3788)</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Aynı şekilde başka kitaplarda da bu hadis nakledilmiştir: İbni Esir’in yazdığı “Usdu’l-Gabe” (c.2, s.13), Beyhaki’nin yazdığı “el-Sünenü’l-Kübra” (c.2, s.198) ve Kenzü’l-Ummal (c.1, s.44)<br />
Şimdi ise bu hadisin içeriğine dikkatlice bakalım, yani Peygamber’in (s.a.a) iki değerli şeyi, Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’ini (a.s) Müslümanların arasında emanet olarak bırakması ve Müslümanların bunlara sarıldıkları sürece de asla dinlerinden sapmamaları ne demektir? Bu konuyu açıklamaya çalışalım.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Bu hadisten Kurân ve Ehl-i Beyt’in (a.s) her zaman birbirleriyle uyumlu olacakları ve çelişmeyecekleri anlaşılmaktadır. Eğer böyle olmasaydı Peygamber (s.a.a) Müslümanlara bu iki emaneti bırakarak, izlemelerini emretmezdi. Buna ilave olarak eğer bu iki emanetin çelişki ve uyumsuzluğu söz konusu olsaydı, insanların nasıl ve hangisine göre amel edecekleri konusunda şaşkınlığa düşmelerine sebep olurdu. Aslında bu konu, hadisin başından dolaylı olarak anlaşılmaktadır. Ama Peygamber (s.a.a) yine de şüphe ve tereddüde yer bırakmamak için hadisin sonunda şöyle bir açıklamada bulunuyor: “O ikisi Kevser havuzu başında bana gelinceye kadar birbirlerinden ayrılmayacaklardır.”</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><br />
Bu açıklamalar ışığında hadisten şu noktalar anlaşılmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>1-</strong> Peygamber’in (s.a.a) zamanından kıyamet gününe kadar Allah’ın (c.c) kitabı Kurân ve Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i (a.s) her zaman birlikte olup birbirlerinden ayrılmayacaklardır.<br />
<strong>2- </strong>Hiç kimse “Allah’ın (c.c) kitabı bize yeterlidir, Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) ihtiyacımız yoktur.” Veya bunun tam tersini söyleyemez. Çünkü Peygamber (s.a.a), bu iki değerli şeyi ümmetinin arasında emanet olarak bıraktığını ve bunlara sarıldıkları sürece de dinlerinden sapmayacaklarını açıkça buyurmaktadır.<br />
<strong>3- </strong>Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i hiçbir zaman yanlış ve hataya düşmeyecek ve daima hak üzere olacaktır.<br />
<strong>4-</strong> Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i de (a.s) Kurân-ı Kerim gibi kıyamet gününe kadar baki kalacaktır. Buna göre Ehl-i Beyt (a.s) hiçbir zaman, hatta bir anlık dahi varlıklarını yeryüzünden eksik etmeyeceklerdir. Bu durum, sadece Ehl-i Beyt (a.s) fertlerinden en az birinin yeryüzünde kalmasıyla mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Ehl-i Beyt’e (a.s) uymanın zorunluluğu ile ilgili Şia ve Sünnî, her ikisinin de naklettiği diğer bir hadiste <i><strong>“Sefine”</strong></i> yani <i>“Gemi”</i> hadisidir. Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor:</p>

<blockquote>
<p><br />
<strong>“Sizin aranızda Ehl-i Beyt’imin misali Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtuluşa erecektir ve kim de binmezse helak olacaktır.”</strong></p>
</blockquote>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Safine hadisi de yine bir hakikati açıklamaktadır. Farklı birçok Ehl-i Sünnet kaynağında bu hadis nakledilmiştir. Örnek olarak; Hakim-i Nişaburi’nin Müstedrek’inde (c.3, s.149Allah (c.c)151), Nebehani’nin <i>“Erbain Hadisi”</i>nde ve İbn-i Hacer’in <i>“es-Sevaiki’l-Muhrika”</i>sına bakılabilinir.<br />
Sonuç olarak; “Sakaleyn” ve “Sefine” hadislerine göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine uymamız gerekmektedir.<br />
 </p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong> Bundan önce de işaret edildiği gibi <i>“Sakaleyn”</i> hadisi Şiî ve Sünnî her iki tarafın da kaynaklarında nakledilmiştir. Fakat Ehl-i Sünnet’in bazı kaynaklarında bu hadis “Ehl-i Beyt” kelimesi yerine “Sünnet” kelimesi getirilerek nakledilmiştir. Muvassak ve güvenilir hadislerde Peygamber (s.a.a) şöyle buyuruyor: <i>“Ben sizin aranızda iki emanet bırakıyorum; Allah’ın kitabı ve İtret’im Ehl-i Beyt’im”</i>, Müslümanlardan has bir grup tarafından az bir şekilde nakledilen hadiste ise Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur: <i>“Allah’ın kitabı ve sünnetim”</i>. Eğer hadisi bu haliyle doğru ve geçerli kabul etsek dahi, hiçbir çelişki söz konusu değildir. Şiî ve Sünnî kaynakların naklettiği meşhur hadiste Peygamber (s.a.a) iki emanet yani Kurân-ı Kerim ve Ehl-i Beyt’e uymanın zorunlu olduğunu söylüyor. Bu iki hadisin birleşmesinden, Ehl-i Beyt’in (a.s) öğreti ve nasihatlerine uymanın, aynı sünnete uymak gibi olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu sözün anlamı, Peygamber’in (s.a.a) sünnetine ulaşmanın ve onu çok iyi anlamanın tek yolunun Ehl-i Beyt’e (a.s) uymaktan geçtiğidir. Çünkü Ehl-i Beyt (a.s), Peygamber’e (s.a.a) en yakın olan ve O’nun söz ve davranışlarını herkesten en iyi bilenlerdir.<br />
 </p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Peygamber'in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i Kimlerdir?</strong><br />
<br />
Burada önemli olan diğer bir konuda da, dakik bir şekilde Ehl-i Beyt’in kimler olduğunu belirlemektedir. Yukarıda zikredilen rivayetlere göre Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’ine (a.s) veya İtret’ine uymak gerekmektedir. Öyleyse Ehl-i Beyt’ten kasıt kimlerdir? Peygamber’in (s.a.a) Ehl-i Beyt’i veya İtret’inin makamı ve konumu hakkında hiçbir şüphe yoktur. Ama Ehl-i Beyt (a.s) veya İtret’ten kastedilen kimler olduğu konusu incelenmelidir. Peygamber’in (s.a.a) nesebi veya dolaylı yakınlarının hepsi mi Ehl-i Beyt’ten sayılıyor? Yoksa Ehl-i Beyt’in daha ince, kendine has bir anlamı mı vardır? Elbette bütün Müslümanların arasında ortak olan görüş Peygamber’in (s.a.a) kızı Fatıma (s.a), Hz Ali (a.s) ve onların evlatları imam Hasan (a.s) ve imam Hüseyin’in (a.s) Ehl-i Beyt zümresinden olduklarıdır. Ama Peygamber’in (s.a.a) diğer yakınlarının da Ehl-i Beyt’ten sayılıp sayılmadığı, sayıldığı takdirde kapsamına kimlerin girdiği incelenmelidir.<br />
Ehl-i Sünnet’in çoğunluğu Peygamber’in (s.a.a) bütün yakınlarını Ehl-i Beyt’ten saymaktadır. Elbette Peygamber’in (s.a.a) baş düşmanlarından, Kurân-ı Kerim’in de lanet etmiş olduğu Ebu Leheb (Peygamber’in (s.a.a) amcası) gibilerini istisna etmektedirler. Yani; Ehl-i Sünnet’e göre Peygamber’in (s.a.a) bütün Müslüman yakınları, Ehl-i Beyt’ten sayılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Şia’ya göre ise Ehl-i Beyt’in, Peygamber’in (s.a.a) ailesinden olmaları ve iman ve bilgide de öyle bir noktada bulunmaları gerekmektedir ki <i>“Sakaleyn” </i>hadisinde Kurân’ın yanında yer alabilmeli ve “Sefine” hadisindeki gibi onlara uymak insanların kurtuluş vesilesi olabilmelidir. Yani sadece Peygamber’in (s.a.a) Müslüman yakınlarından olmak yeterli değildir. Keza Şiîler Peygamber’in (s.a.a), Ehl-i Beyt’ini açıkça tanıtıp, kimler olduğunu açıkça beyan ettiğine inanmaktadırlar.<br />
Ehl-i Sünnet’in önemli kaynaklarında nakledilen Peygamber’in (s.a.a) hadislerinden bazıları şunlardır.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>1- </strong>Müslim, Peygamber’in (s.a.a) hanımı Ayşe’den şöyle nakleder:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
<i>“Bir gün Peygamber (s.a.a) sırtında yünlü bir aba ile evden çıktı. Onu gören Hasan b. Ali yanına geldi, Peygamber (s.a.a) ona abasının altına girmesini söyledi. Sonra Hüseyin geldi. Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Fatıma geldi Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Daha sonra da Ali geldi, Peygamber (s.a.a) onu da abasının altına aldı. Sonra Peygamber (s.a.a) “Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günahı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” (Ahzab, 33) mealindeki ayeti okudu.”</i></p>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>2-</strong> Müslim, Sa’d b. Ebi Vakkas’tan, Muaviye ona <i>“Niçin Ali’ye lanet etmiyorsun?”</i> diye sorduğunda verdiği cevabında şöyle naklediyor:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><br />
<i>“Ali hakkında Peygamber’den (s.a.a) duyduğum üç hadis vardır ki; beni ona lanet etmekten alıkoyuyor. O hadislerden birinin dahi benim hakkımda olması, benim için kırmızı develerden daha değerlidir.<br />
Birinci hadis, Peygamber’in (s.a.a) Tebük savaşı için Medine’den çıkma kararı aldığında, Ali’yi kendi yerine Medine’de bırakması ile ilgilidir. Ali İslam ordusuna katılıp savaşma şerefine ulaşamadığı için büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Bu yüzden Peygamber’in (s.a.a) yanına giderek şöyle dedi: “Beni burada kadınlar ve yaşlılarla beraber mi bırakıyorsunuz? Peygamber (s.a.a) şöyle buyurdu: “Ey Ali! Musa için Harun hangi konumda ise, sen de benim için aynı konumda olmaya razı değil misin? Fakat benden sonra Peygamber yoktur.”<br />
İkinci hadisi ise, Hayber’in fethi sırasında Peygamber’den (s.a.a) şöyle duydum: “Ben İslam sancağını öyle birine vereceğim ki, O, Allah’ı ve Resulünü sever; Allah ve Resulü de O’nu severler.” Peygamber (s.a.a) “Ali’yi yanıma getirin” diye buyurdu. Ali gözleri çok şiddetli ağrır bir halde Peygamber (s.a.a)’in yanına geldi. Peygamber (s.a.a) İslam sancağını Ali’ye verdi. “Allah O’nun eliyle bizleri muzaffer kılacaktır.” dedi.<br />
Üçüncü hadis Mübahele ayetinin (Al-i İmran, 61) nazil olduğu zamanla ilgilidir. Peygamber (s.a.a) Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’i yanına alarak “Allah’ım! Benim Ehl-i Beyt’im bunlardır.” diye buyurdu.”</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><br />
<strong>3-</strong> İmam Ahmet b. Hanbel, Enes b. Malik’ten şöyle naklediyor:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Tathir ayeti (Ahzab, 33) nazil olduğu zaman, Peygamber (s.a.a) altı ay boyunca her gün sabah namazı için mescide giderken Ali ve Fatıma’nın evlerinin önüne geldiğinde “Namaza, ey Ehl-i Beyt” diye çağırıyordu.</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Kurân-ı Kerim’de bulunan <i>“Kurbâ” </i>(yakınları) anlamı ile de ilgili hadisler vardır. Örnek olarak; Peygamber (s.a.a) risaletinin karşılığında Müslümanlardan hiçbir ücret istemeyerek sadece onlardan yakınlarını (Kurbâ) sevmelerini istemiştir ki, bu istek yine onların kendi faydalarınadır. Fakat “Kurbâ”dan kastedilen kimlerdir?</p>

<p style="text-align:justify"><br />
Ehl-i Sünnet’in büyük âlimlerinden olan ünlü müfessir Zamahşeri şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify"><br />
“Bu ayet (Ahzab,33) nazil olduğunda, sevgisi lazım olan “Kurbâ” (yakınları)’nın kimler olduğunu Peygamber’den (s.a.a) sordular, Peygamber (s.a.a) şöyle cevap verdi: “Ali, Fatıma ve onların iki oğludur.”</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/sianin-dusunce-kaynaklari-i-bolum</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 21:51:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/hge-d-e-r1o.jpg" type="image/jpeg" length="90355"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İnsanlar Bir Tek Ümmet idi.. Sonra İhtilaf Nasıl Çıktı?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlar-bir-tek-ummet-idi-sonra-ihtilaf-nasil-cikti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlar-bir-tek-ummet-idi-sonra-ihtilaf-nasil-cikti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Mü'minlere gelince... Bunlar, bu ihtilaflara kesin­likle teslim olmamış herhangi bir şekilde ihtilafa meyletmemişlerdir. Aksine onlar..]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>«İnsanlar (aslında) bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, </i><i>müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi ve onlarla beraber </i>—<i>anlaşmazlığa düştükleri hususlarda insanlar arasında hük­</i><i>metmek üzere</i>— <i>içinde gerçekleri taşıyan Kitab'ı indirdi. An­cak kendilerine Kitap verilmiş olanlar, (hem de) kendilerine açık deliller geldikten sonra </i>sırf birbirlerine karşı azgınlıkların­dan ötürü <i>o(Kitap ve içinde taşıdığı gerçek hakkı)nda ihtilafa </i><i>düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, hak­kında ihtilafa düşmüş oldukları gerçeğe hidayet etti... Allah, dilediğini doğru yola iletir...» </i></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>(Bakara / 213)</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar (aslında) taşıdıkları bütün düşüncelerle bir tek ümmet idiler. Kainat ve hayat hakkında ayrılığa dü­şecekleri çeşitli düşünceleri yoktu. Yaşayan hayatın sis­tem ve kanunları üzerine kendilerini çatışmaya sürükle­yecek değişik kaygıları yoktu. Günlük hayatlarının ge­rekleri içerisinde özel bireysel problemlerini yaşayıp gi­derlerdi. Ancak toplum fertlerinin bazısının alıp diğer ba­zısının alamadığı şeyler üzerinde çatışır, herhangi bir grubun diğer bir grubun muvafakat etmediği bir tasar­rufta bulunduğu durumlarda çekişirlerdi...</p>

<p style="text-align:justify">Onları, aralarında ihtilafların çıkmasına, zulmün yayılmasına ve yaşayan pratiklerinin adalet çizgisinden<i> </i>uzaklaşmasına sürükleyen meseleye gelince...</p>

<p style="text-align:justify">İlahî risaletler, insanlar arasında çıkan problem ve ihtilafları çözmede yegâne yol olarak müjdeleme ve uyar­ma üslubunu tutmuşlardır. İlahî risaletler bu üslupla ha­yatı ve onun gündelik meselelerini ilahî adaletten karar­lı bir temele oturtmayı amaçlamışlardır. Bu amaçla hare­ket eden ilahî risaletler, insandan, hayatındaki problem­lere getirdikleri çözümlerin kutsallığını ve pratik can­lılığını idrak etmesini ve ikna olup boyun eğerek bu ila­hî çözümlere mutlak bir teslimiyetle teslim olmasını is­terler. Buna rağmen kendilerine —içinde gerçekleri taşı­yan— Kitap verilmiş olan bazı insanlar, aralarında ihti­laf çıkmasına meydan vermemek ve olan ihtilafları da çöz­mek için gönderilmiş olan bu ilahî çözümlerden hoşnut ve mutmain olmamışlardır. Çünkü bu insanlar kendi şah­sî hayatlarını bu ihtilaflar temeli üzerine kurmak ve bu ihtilaf hesapları üzerinde sürdürmek azmindedirler. Bir tekini bırakmamacasına bütün ihtilafların çözülmesini adeta istememektedirler. <i>Her şeyin karışık her hususun ihtilaflı olması bu insanların işlerine gelmektedir. </i>Çünkü bütün işleri bu ihtilaf hesapları üzerine kurulmuştur. İş­te bu insanlar, yaşadıkları bu ihtilafları, ortaya yığıp to­zuttukları teviller, yorumlar ve aykırı uygulamalarla biz­zat Kitab'ın kendisine de taşıma cüretini göstermişlerdir. Her bir grup diğerlerinin tuttuğundan ayrı bir tevil yolu­nu tutmuş, her bir grup diğerlerinin taassubuna kapıldığı yorumdan ayrı bir yorum üzerinde taassuba kapılmıştır. Yine bu insanlar arasındaki ihtilaflar, kültürlerin ve ba­kış açılarının değişikliğine paralel olarak değişiklik gös­teren hakka (gerçeğe) ulaşma yollarını oluşturan içtihatlardaki ihtilafların aksine, birbirlerine karşı azgınlığın, kin ve düşmanlığın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Yani tamamen gayrı meşru sebeplere dayanan kriz ilişkilerinin tabii bir sonucu olarak... İşte böylece bu insan­lar, ihtilaflarını uzatıp içerisinde derinleşmişler, böyle­likle insanlık hayatını çatışma ve çekişme temeli üzerine kurulu bir düşmanlık alanına çevirmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Mü'minlere gelince... Bunlar, bu ihtilaflara kesin­likle teslim olmamış herhangi bir şekilde ihtilafa meyletmemişlerdir. Aksine onlar, bütün güç ve çabalarıyla Allah'ın kendilerini hidayet ettiği gerçek ve doğru yol üzerindeki işaretler kanalıyla gerçeğin kendisini yakala­maya çalışmışlardır. O'nun yolunda yürümüş, O'na tes­lim olmuş ve bütün azgınlık ve bozgunculuk gruplarını kendi sapıklıkları içerisinde kendi azgınlık ve bozguncu­lukları ile baş başa bırakmışlardır. İşte Allah'ın insan­lardan doğru yola ulaştırmak istediğine hidayeti böyle­dir. O, insanlara gerek kendi içlerinde ve gerekse dış çevrelerinde bütün hidayet vesilelerini sunar, sonra on­ları inanç ve irade üzerine kaim olan kanaatleri ile serbest bırakır. Artık dileyen Rabbine doğru bir yol tutarak ha­yatı boyunca hidayet çizgisi üzerinde yürür...</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerimeden şu birkaç noktayı anlayabiliriz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İlahî Risaletler İnsanlar Arasında Her Hususta Hakem Konumundadır:</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>(1) </strong>İlahî risaletler (yalnızca) ibadet şekillerini ve ge­nel ahlak kurallarını öğretmek için indirilmemişlerdir. Bunun ve (dinin kul ile Rabbi arasında şahsî bir ilişki ol­duğunu, insanların toplumsal hayatı ile bir ilişkisinin bu­lunmadığını, dini değer ve yargıların topluma açılamayacağını, bilakis bunun ancak fert ile mescit çerçevesinde kalması ve bu vicdanî çerçeveyi aşmaması gerektiğini id­dia eden) bazı görüşlerin aksine ilahî risaletler, toplumsal ve özel hayatta gerek bireysel ilişkiler, gerekse top­lumsal, ekonomik ve siyasal ilişkilerde insanların bir­birleriyle ihtilafa düştükleri hususlarda bu insanlar arasında «hakemi» olsun diye indirilmişlerdir. Çünkü ayet-i kerimenin anlattığı fonksiyonun tabiatı, ilahî şe­riatın ihtilafa müsait olan hayatın bütün yön ve alanla­rını kapsamasını, ayrıca her problem için hayatın ger­çekliğine paralel bir çözümün bulunmasını gerektirmek­tedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İhtilafın; Temeli Azgınlık Olmuştur</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>(2)</strong> İnsanlar arasında ortaya çıkan ihtilaf, özellikle de dini alandaki ihtilaflar —çoğunlukla— içtihatlardaki ih­tilaflardan kaynaklanmamaktadır. Aksine bu ihtilaflar, insanların, içlerinde yaşayan ve onları bazı fikrî kavramlardaki veya dinî sınırlardaki temel unsurları kendi şah­sî çıkarları doğrultusunda saptırmalarından kaynaklan­maktadır. Yani burada ihtilaf sağlıklı bir mekanizma de­ğil, marazî bir durum arz etmektedir...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Gerçeği İsteyenler Diyaloga Açık Olurlar</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>(3)</strong> Ayet-i kerime, gerçeği samimiyet konumundan karşılayanların ona ulaşmak yolunda bütün güçleriyle çaba sarf edeceklerini, diyalog ortamına açılacaklarını, kar­şıt bakış ve görüşleri de dinleyeceklerimi, fikir inceleme­sinde söz konusu düşüncenin bütün olumlu ve olumsuz yanlarını kavrayabilmek için, dikkatli bir şekilde derin­lemesine irdeleyeceklerini, bunun için gerekli bütün gay­retleri sarf edeceklerini ikrar etmektedir. Ayet-i kerime­ deki şu ibarenin ifade ettiği gerçek budur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>«Bunun üzerine Allah kendi izniyle, inananları, onların </i><i>hakkında ihtilafa düşmüş oldukları gerçeğe hidayet etti...»</i></p>

<p style="text-align:justify">İmanın tabiatı, insana başkalarından miras aldığı dü­şünceleri, kendini düşünce ve anlam açısından yeniden değerlendirmek zahmetine sokmadan kabul edip sahiplen­mek gibi bir fikrî gevşekliğe teslim olmamayı farz kıl­maktadır. Çünkü hakka iman, mü'min insanın onun te­mel kaidelerini, boyutlarını ve ufuklarını, sahip olduğu düşüncede ciddî olduğunu gösterircesine araştırma so­rumluluğu taşıdığı takdirde bir kıymet kazanır. Bu imanı sahiplenen mü'min, bütün düşünce ve kanaatlerinde so­rumluluk şuurundan hareket etmek durumundadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hidayette Allah'ın iznine gelince; her halde bu, hi­dayetin sebep ve etkenlerindeki ilahî sünnetlerdir. Yani insan bu sebep ve etkenlere yapışınca gerçeğe ulaşıp hi­dayete erer. Tıpkı her sebebin kendi sonucuna doğru bir yol alması gibi. Burada insanın seçme olayı bir problem oluşturmamaktadır. Çünkü insanın iradesi, yapısı ve bu sebep ve etkenlere yapışması da yine bu ilahî sünnetle­rin hidayet âlemindeki gerçekçi görünümlerinden biridir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıklamalar ışığında şu düşünceyi kavrayabiliriz: İnsanlar arasındaki ihtilafın devamı, bu insanların hida­yetin sebep ve etkenlerini yakalamaktan uzak düşmele­rine, kendi inanç ve kanaatlerinde taassupçu bir konu­ma bağlanmalarına, gerçeğe ulaşmak yolunda diyalog or­tamına açılmamalarına yol açmıştır. İşte bu durum, insa­nın gerçek ile karşı karşıya gelmesine bir engel teşkil etmiştir. Çünkü gerçeğin delilleri ve alametleri vardır. İnsanın bu delillerle yüz yüze geldiğinde ya da gerçeği arama yolunda bu deliller ve alametlerle karşılaştığında onlara boyun eğmek zorunda kalması kaçınılmazdır. İn­san bunun araçlarını yitirmiş durumda bulunduğundan dolayı ona ulaşamayacağını ileri süremez. Aksine insan, bütün güç ve gayretini sarf ederek gerçeğin bu delilleri­ni ve alametlerini araştırmak ve diyalog alanlarına gir­mek zorundadır. Buna karşılık olarak Allah Teâlâ, hi­dayetin tabii araçları marifetiyle hidayete doğru kendi çizgisinde yol alanların gerçeği yakalayıp hidayete ulaş­malarına kefil olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><i>«Yoksa siz, sizden önce geçenlerinki gibi(hal)ler başınıza </i><i>gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?.. Onlara (da) yok­</i><i>sulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki ni­</i><i>hayet Peygamber ve O'nunla birlikte iman edenler: «Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?!..» der olmuşlardı. İyi bilin ki Al­lah'ın yardımı yakındır...» </i>(Bakara: 214)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cennete Gevşeklik ve Temennilerle Ulaşılamaz!..</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerime, küfür ve sapıklığın önlerine diz­diği engellerin ezici baskılarını hisseden, bu engeller karşısında zaman zaman zayıf düşen veya ümitsizlik et­kenlerinin altında kalan Allah yolunda çalışan kimselere yönelik davet ayetlerindendir. Ayet-i kerimenin içeriği, bu kabilden şeylerin ilahî davetin başlarındaki ve İslam' m şirke karşı giriştiği silahlı mücadele dönemindeki ilk Müslümanların da başına geldiğini vahyetmektedir. Her halde bu dönem Müslümanlarının bazılarında da zayıflık veya yakınma ortaya çıkmıştır. Belki de bunlardan bazı­ları, cenneti —insanı canını ve malını feda etmek gibi bü­yük külfetlere sokmayan cinsten— hafif ameller ve iba­detlerle elde edebilecekleri yolunda düşüncelere kapıl­mışlardı... Bu ayet-i kerime de bu türden yaklaşım ve eğilimlere karşı (meseleyi hayattaki iman gerçeği içeri­sinde kendi gerçek konumuna oturtan) kesin bir ifade ol­muştur. Çünkü cennete temennilerle ulaşılamaz. Cennet, imanî bir gevşeklik içerisinde bulunup elde etmek için çalışılmadan cennet hayalleriyle elde edilemez. Çünkü cennete ancak, mü'min insanın azgın güçlere karşı koy­duğu zorlu tavırlarla ulaşılabilir. İşte bu ayet-i kerime de Müslümanlara kendilerinden önceki ilahî risaletlerin davetçilerinin başlarına gelenlerden tarihî örnekler ver­mek yoluyla bu gerçek düşünceyi ifade etmek için indi­rilmiştir. Ayet-i kerimede anılan tarihî örnekleri yaşa­yan önceki dönemlerin mü'minleri de peygamberleri ile birlikte öylesine zorlu engelleri yaşamışlardır ki bu du­rum onları nefsî ve ruhî, belki de fikrî sarsıntılara sü­rüklemiştir. Onlara da öylesine yoksulluklar ve sıkıntı­lar dokunmuştur ki malları, canları ve bütün genel ve özel menfaatleri zarar görmüştür. Karşılarındaki küfür toplulukları onları zayıflatıp kahretmeye çalışmış, onla­rın kanaatlerini sarsıp konumlarını altüst etmek ve ken­dilerini imandan önceki aşağı durumlarına döndürmek amacıyla ruhlarını, düşüncelerini ve varlıklarını kahret­mek yolunda bütün kahredici yöntemleri kullanmışlardır. Böylelikle mü'minler için büyük bir sarsıntı söz konusu olmuştur. Bunun üzerine iman edenler ve peygamberleri: <strong>«Allah'ın yardımı ne zaman gelecek?!..» </strong>diye sorar ol­muşlardır... Şüphe yok ki Allah Teâlâ bize kâfir güçle­re karşı yardım ve zafer vaat etmiştir. Bunun için bu so­ru, Allah'ın vaadinden şüphe haletinden kaynaklanmış değildir. Ancak bu vaadin yerine gelmesi konusunda ace­lecilik gösterme ve onu bekleyip yolunu gözetme haletin­den kaynaklanmak durumundadır. Bu sorunun temelinde kesinlikle ümitsizlik yoktur. Belki benzeri bir psikolojik durum söz konusudur. Şöyle ki; küfür gelişmiş büyük bir güç konumundadır. İman tarafını temsil eden mü'min­ler ise gittikçe artan sıkıntılarla sürüp giden bir zaaf ko­numundadırlar. Gözle görünen şartlar ümit verici değil­dir... Ortada elle tutulur bir şey yoktur... Bu durumdaki mü'minlerin elinde kalan tek şey Allah'ın vaat ettiği gaybî kabilden bir yardım ve zaferdir... Bütün bu argüman­lar kanalıyla anlıyoruz ki ayette anılan mü'minlerin du­çar olduğu bu sarsıntı, kalplere korkutucu ve ürpertici olumsuz hisleri yığan gözle görülür şartların tabiatından kaynaklanmaktadır. Yoksa iman zayıflığından değil... Bundan dolayı da Allah Teâlâ (ayet-i kerimede açıkça görüldüğü üzere) onları bu davranışları yüzünden kına­mamış ve kadir ve kıymetlerini eksiltmemiştir. Aksine ayetten anladığımız kadarıyla onların kendilerini iç sar­sıntılara sokan bu zorlu cihad konumunda bulunmaların­dan ve bu konumda sebat etmelerinden dolayı imanları­na değer vermiştir. Bunun için de onların yaptıkları dav­ranışın sağlıklılığına ve cihadlarının kıymetliliğine gös­terilen bir delil misali olarak kendilerine <strong>«yakın, bir yar­dım </strong>ve <strong>zafer» </strong>vaat etmiştir...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yakın Yardım ve Zafer Kavramına Bir Bakış</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayet-i kerimede bahsi <i>geçen </i><strong>«yakın yardım ve zafer» </strong>kavramı üzerinde birkaç inceleme yapmak gereğini du­yabiliriz. Acaba bu <strong>«yakın yardım ve zafer» </strong>tam bir yar­dım ve tamamlanmış bir zafer midir? Yoksa mü'minlerin içinde bulundukları mevcut cari şartlar çerçevesinde bir yardım mıdır?.. Öncelikle şunu belirtelim ki bu ayet-i ke­rimenin kendisinden bu noktada dakik bir anlam çıka­rmayabiliriz. Çünkü Peygamber ve mü'minlerin bekle­dikleri yardımın tabiatın tam olarak bilmemekteyiz. Peygamber ve mü'minlerin bekledikleri yardım, iman ve küfür kuvvetleri savaşı konusunda kâfirlerin mü'minler önünde yenilmeleri sonucunu temin edecek bir kabiliyet yardımı mıdır? Yoksa kâfirlere azap indirilip bu azap yo­luyla kâfirlerin yok edilmesi midir? Kesin olarak bilemiyoruz. Bununla beraber ikinci şık gerçek anlama daha yakın olabilir. Çünkü bu ikinci durum, Allah'ı inkâr eden, O'nun resullerine karşı çıkıp risaletleri ile alay eden in­karcı kavimlerin halidir. Bu tutumları üzerine Allah so­nunda onlara azap gönderir. Salih, Hûd, Lût, Şuayb ve diğer peygamberlerin kavimlerine yaptığı gibi... Böyle­likle Allah'ın bu yardımı, kâfirlerden intikam almak esa­sına dayanmaktadır. Allah'ın, kâfirler tarafından yalan­lanan peygamberlerine ve inananlara yardım babından kafirlere gönderdiği azap için <strong>«nasr yardım» </strong>kelimesinin kullanıldığına dair birçok örnek mevcuttur. Bu açıkla­malar ışığında <strong>«yakın yardım» </strong>kavramındaki yardımın yakınlığından muradın zaman bakımından yakınlık oldu­ğu da anlaşılmaktadır. (Çünkü mü'minlere, uzun bir bek­leyişin ardından «Ne zaman?» sorusu dile getirilmiştir. Cevap olarak da «Yakındır» tabiri geçmiştir. Çev.).</p>

<p style="text-align:justify">Tabii bununla beraber bu yardımdan murad —birin­ci şıkta anılan— kâfirlerin mü'minler önünde yenilmeleri sonucunu sağlayacak bir galibiyet yardımı da olabilir. Bu da yeni yeni iman safına geçen güçlerle mü'minlerin gücünün artırılması ya da kâfirlerin bazı güçlerinin he­zimete uğratılması veya daha başka şekillerde gerçekle­şebilir. Bu minval üzere söz konusu yardımın tam bir yardım ve tamamlanmış bir zafer olması da zorunlu de­ğildir. Çünkü mü'minlerin içinde bulundukları durum, ümitsizlik benzeri psikolojilerin hâkimiyeti altındadır. Böyle bir durumda bu psikolojiyi yıkıp onları ümit yo­lunda dosdoğru ve dimdik tutacak bir yardım da mü'min­ler için yeterli olabilir. Belki de kendileri de bununla yetinmektedirler. O zaman bu yardımın sınırını da yar­dımı isteyenlerin içinde bulundukları durum ve hâkim olan şartlar belirleyecektir diyebiliriz... Bu da mü'minle­rin içinde bulundukları aşama ile yakından alakalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İslamî çalışmanın hareketli değişken konumlarında bulunurken beklediğimiz yardım adına bu ayetten çıkara­cağımız anlam da bu olmalıdır. İçinde bulunduğumuz du­rum karşılaştığımız engeller ve yaşadığımız baskılar ne­deniyle bizi ümitsizlik gibi psikolojilere sürükleyebilir. İşte o zaman Allah'ın vaadetmiş olduğu yardımı yine yal­nızca Allah'tan isteyebiliriz. Bunun üzerine ufukta ümit şimşekleri çakar ve karanlık perdesini yarar geçer. Bu bazen ileriye dönük bazı yeni planlarla veya ileriye doğ­ru atılan adımlarla olabileceği gibi bazı grupların küfür tarafını bırakıp iman tarafına geçmeleriyle de olabilir. Yine mü'minlerin bazı yeni konumlara ulaşmaları ve bu doğrultuda zaman, mekân, genel ve özel şartlar bağla­mında meydana gelecek müspet değişiklikler şeklinde de olabilir. Hatta hareket içersindeki bazı kimseler bulun­dukları durumun yardım kavramından uzak olduğunu his­sederken diğer bazıları fiilen ve gerçek olarak Allah'ın yardımı ile karşı karşıya bulunduklarını düşünebilirler. Çünkü Allah'ın yardımı ve zafer gerçeği, her bir aşama­da bir diğer aşamaya yetişecek olgunluğu kazanabilir. Bu durumda yardım, içinde bulunduğumuz aşama ile ya­kından alakalı olarak değerlendirilmelidir. Bu ikinci grup, Allah'ın yardımının davet aşamasında başka, diğer aşama­larda daha başka olduğu görüşündedirler. Bu düşünceler ışığında anlaşılmaktadır ki, zafere doğru atılan her adım, yol ne kadar uzak olursa olsun zaferi yakınlaştırıcı bir yardımı da içinde taşımaktadır. Belki de doğruya^en ya­kın yaklaşım da budur... Şöyle ki, ileriye doğru atılan her adım yeni bir yardımı temsil eder. Hareket içerisin­deki insanları geleceğe ümitle yöneltir. Yeryüzünün ta­mamının Allah'ın mülkü olduğuna, onu da salih kulların­dan dilediğine verdiğine inanan insan için bu türden bir yardım da mutlak yardım olarak ifade edilebilir. <strong>«Bilin ki Allah'ın yardımı yakındır» </strong>fermanından anladığımız da budur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerime bağlamında bir nokta üzerinde da­ha uzunca durmak zorunluluğu hissedebiliriz. O da sa­bırdır. Ayet-i kerime önceki mü'minlerin yaşadıkları du­rumu nakletmekle, bize «Onlar nasıl sabrettiyse öylece sabretmemiş gerektiğini» öğretmeyi amaçlamaktadır. Biz­den istenen onlar nasıl sabrettiyse sabretmemiz, onların davrandığı gibi davranmamız ve Allah'ın yardımının ya­kın olduğunun, er-geç geleceğinin şuurunu yaşamamızdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerimeyi hayatımıza indirirken ilk İslam davetçilerinin karşılaştıkları yokluk ve darlıkları, kapıl­dıkları sarsıntıları hep gözümüzün önünde canlandırmalı­yız. Bu noktada özellikle Ahzab Suresinde anlatılan şu durum çok açıktır: «Orada mü'minler bir imtihan verdi­ler ve şiddetli bir sarsıntı ile sarsıldılar... (O zaman) mü­nafıklar ve kalplerinde maraz bulunanlar: 'Allah'ın ve Rasulünün bize vaat ettikleri, aldatmadan başka bir şey değil(miş)...' dediler». Fakat sonunda mü'minler bütün zaaf noktalarına rağmen —Allah'ın yardımı ile— zafe­re ulaştılar «Ve Rabbinin sözü doğruluk ve adaletle ta­mamlandı»... Önünde sonunda Allah'ın yardımı ile fetih geliverdi...</p>

<p style="text-align:justify">Bunun için bize düşen, devamlı olarak şu İslamî ger­çeğin şuurunda olmamızdır: İman ile İslam, başlangıçla­rından sonuçlarına kadar hayata hâkim olan bir tek çiz­giyi temsil ederler. Bu hâkimiyet, yolun çeşitli aşamala­rında yaşayan özellikler esası üzerine kaimdir. Bugünün mü'minleri ise gerek karşılaştıkları engeller, güçlükler ve yorgulnuklar, gerekse katlandıkları yokluklar ve sıkın­tılar ve gerekse yöneldikleri hedefler bazında önceki mü'minlerin uzantısını temsil etmektedirler. Bu mü'minler de önceki mü'minlerin çektikleri acıları çekmekte, on­ların cihad ettikleri alanlarda cihad etmekte, onların kat­landıkları düzeyde baskılara katlanmaktadırlar. Bu mirası, geçmiş bugüne, bugün de geleceğe, cihad, iman ve sabırla taşımaktadır. Hareket içerisindeki ruhî sarsıntı­ları ifade eden ses de tektir: <i><strong>«Allah'ın yardımı ne za­man?..» </strong></i>Aynı şekilde bu sarsıntıyı durdurup çalkantıları durultacak, kalplere ümit ışığının aydınlığını doldura­cak, böylece mü'minlerin gücünü yeniden diriltecek ce­vap da tektir:<i> <strong>«İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır...»</strong></i></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/insanlar-bir-tek-ummet-idi-sonra-ihtilaf-nasil-cikti</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 20:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/hgeo00.jpg" type="image/jpeg" length="41756"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şehit Ayetullah Hamaneî'den Gençlere Nasihat]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/sehit-ayetullah-hamaneiden-genclere-nasihat</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/sehit-ayetullah-hamaneiden-genclere-nasihat" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Gençler artık kitap okumuyor." demek yerine, "Gençler bilgiyi hangi kanallardan alıyor, neden o kanalları tercih ediyor ve doğru bilgiyi onlara nasıl ulaştırabiliriz?" diye sormak çağı okumaya daha yakındır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Şehit Ayetullah Seyyid Ali Hamaneî gençler için şöyle buyurmuştu:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"İslâm'a faydalı olmak, insanlara hem dünya, hem de ahiret saadetlerini kazandırmak ve daha önemlisi İslâm'a zarar vermemek için, her Müslüman'ın özellikle de her ıslahçının kendisinde bulundurması gereken üç özellik bulunmalıdır; bilgi, takva ve çağı okuya bilme."</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<section dir="auto">
<p style="text-align:justify">Bu cümle, özellikle İslâm'a hizmet etmek, toplumu ıslah etmek ve gençlere rehberlik etmek isteyen kişinin yalnızca iyi niyetli olmasının yeterli olmadığı fikri üzerine kuruludur. Burada üç özellik bir bütün hâlinde ele alınıyor: bilgi, takva ve çağı okuyabilme. Bu üçünden biri eksik olduğunda, iyi niyetli bir hizmet dahi yanlış sonuçlar doğurabilir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Bilgi: Doğruyu bilmeden doğru hizmet yapılamaz</strong></p>

<p style="text-align:justify">Buradaki bilgi, yalnızca çok kitap okumak veya çok şey bilmek anlamına gelmez. İslâm'ı doğru kaynaklarından öğrenmek, Kur'an'ı, sünneti, İslâm tarihini, insanı ve toplumun gerçeklerini anlamaya çalışmak anlamına gelir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir insanın niyeti çok iyi olabilir; fakat bilgisizse, doğru ile yanlışı birbirine karıştırabilir. Hatta İslâm'a hizmet ettiğini düşünürken İslâm'ın yanlış anlaşılmasına sebep olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle bilgi birkaç alanı birlikte kapsar:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li style="text-align: justify;"><strong>Din bilgisi:</strong> Kur'an, sünnet, ahlâk, fıkıh ve İslâm düşüncesi.</li>
 <li style="text-align: justify;"><strong>Tarih bilgisi:</strong> Müslüman toplumların geçmişte yaşadığı başarı ve hataları bilmek.</li>
 <li style="text-align: justify;"><strong>İnsan bilgisi:</strong> İnsan psikolojisini, ihtiyaçlarını ve zaaflarını anlamak.</li>
 <li style="text-align: justify;"><strong>Toplum bilgisi:</strong> İçinde yaşanılan toplumun problemlerini tanımak.</li>
 <li style="text-align: justify;"><strong>Dünya bilgisi:</strong> Siyaset, ekonomi, bilim, teknoloji ve kültürel gelişmeleri takip etmek.</li>
</ul>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla burada sözü edilen bilgi, hayattan kopuk teorik bilgi değil; hakikati tanıyıp onu doğru yerde kullanabilecek bir bilinçtir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Takva: Bilginin nefsin hizmetine girmesini engellemek</strong></p>

<p style="text-align:justify">İkinci unsur takvadır. Takva, yalnızca bazı günahlardan uzak durmak şeklinde anlaşılmamalıdır. Daha geniş anlamıyla insanın Allah'ın huzurunda bulunduğunun farkında olarak hareket etmesi, kendi nefsinin arzularını kontrol edebilmesi ve sahip olduğu imkânları kötüye kullanmamasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü bilgi tek başına yeterli değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir insan çok bilgili olabilir fakat:</p>

<ul style="list-style-type:disc" type="disc">
 <li style="text-align: justify;">makam sevgisine kapılabilir,</li>
 <li style="text-align: justify;">şöhret peşinde koşabilir,</li>
 <li style="text-align: justify;">insanları kendi çıkarı için kullanabilir,</li>
 <li style="text-align: justify;">kendisini hakikatin ölçüsü zannedebilir,</li>
 <li style="text-align: justify;">eleştiriye tahammül edemeyebilir,</li>
 <li style="text-align: justify;">dini kendi kişisel çıkarlarının aracı hâline getirebilir.</li>
</ul>

<p style="text-align:justify">Bu açıdan üçlü formülün çok önemli bir dengesi vardır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">Bilgi insana neyin doğru olduğunu gösterir; takva ise bildiği doğruya nefsini uydurmasını sağlar.</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Örneğin bir insan toplumdaki büyük bir problemi fark etmiş olabilir. Fakat bunu çözmeye çalışırken insanları küçümsüyor, iftira ediyor, adaletsizlik yapıyor veya kendi çıkarını öne geçiriyorsa, yaptığı faaliyet görünüşte "ıslah" olsa bile ahlâkî bir probleme dönüşür.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. Çağı okuyabilmek: Doğruyu yanlış zamanda ve yanlış yöntemle sunmamak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Üçüncü özellik ise belki de sözün en dikkat çekici bölümüdür:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Çağı okuyabilmek." </i>Bu, zamana teslim olmak veya her yeni düşünceyi doğru kabul etmek değildir. Tam tersine, <i>değişen şartları anlayarak değişmeyen temel ilkeleri doğru biçimde hayata geçirebilmek </i>demektir.</p>

<p style="text-align:justify">Mesela gençlerin iletişim biçimi değişmektedir. Bilgiye ulaşma biçimi değişmektedir. Sosyal medya, yapay zekâ, internet, küresel kültür ve yeni ekonomik şartlar insanların düşünme ve davranma biçimlerini etkilemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bunları anlamayan bir insan, çok doğru bir mesajı bile insanlara ulaştıramayabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Örneğin:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Gençler artık kitap okumuyor." </i>demek yerine, <i>"Gençler bilgiyi hangi kanallardan alıyor, neden o kanalları tercih ediyor ve doğru bilgiyi onlara nasıl ulaştırabiliriz?" </i>diye sormak <strong>çağı okumaya</strong> daha yakındır.</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla çağı okumak, temel değerlerden vazgeçmek değil; o değerleri çağın insanının anlayabileceği dil, yöntem ve araçlarla anlatabilmektir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Bilgiyle hakikati tanımak, takvayla o hakikate sadık kalmak, çağı okuyarak da onu doğru yöntemle insanlara ulaştırmaktır.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>"Peki, İslâm'a zarar vermemek" neden özellikle vurgulanıyor?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayetullah Seyyid Ali Hamaneî’nin bu cümlesinin belki de en önemli kısmı budur.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü insan bazen İslâm'a hizmet etmek isterken İslâm'a zarar verebilir. Bunun sebebi kötü niyet olmak zorunda değildir. Yanlış bilgi, aşırılık, bilgisizlik, öfke, taassup, çağın şartlarını anlayamamak veya insanların psikolojisini dikkate almamak da buna yol açabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Örneğin bir genç İslâm'ı anlatmak isterken sürekli insanları suçluyor, aşağılıyor ve dışlıyorsa, kendi açısından <i>"mücadele ettiğini"</i> düşünebilir. Fakat muhatabında İslâm hakkında olumsuz bir algı oluşabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu noktada "İslâm'a faydalı olmak" ile "İslâm adına hareket etmek" arasında önemli bir fark vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Bir kişinin kendisini İslâm adına konuşuyor görmesi, yaptığı her davranışın İslâm'a hizmet ettiği anlamına gelmez. Bu yüzden <i>"daha önemlisi İslâm'a zarar vermemek" </i>ifadesi bir tür ahlâkî özdenetim çağrısı olarak okunabilir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Ben bunu yaparsam gerçekten İslâm'a hizmet mi ediyorum, yoksa kendi öfkemi, egomu veya bilgisizliğimi mi İslâm adına ortaya koyuyorum?"</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu soru, ıslah faaliyetinin en önemli muhasebelerinden biridir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>"Islahçı" neden özellikle vurgulanıyor?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Buradaki ıslahçı, yalnızca siyasî anlamda reform yapan kişi olarak değil, toplumda iyileşme ve dönüşüm isteyen kişi şeklinde geniş okunabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir toplumun yanlışlarını düzeltmek isteyen kişinin sorumluluğu sıradan bir insandan daha ağırdır. Çünkü söylediği sözler başkalarını etkileyebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle ıslah iddiasındaki kişinin: Bilgisi kadar ahlâkı, ahlâkı kadar basireti, basireti kadar da zaman ve şart bilgisi olmalıdır. Aksi hâlde ıslah etmek istediği şeyi daha da karmaşık hâle getirebilir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şehit Rehber’in Gençlere mesajı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu tavsiyeyi özellikle gençlere uyguladığımızda şöyle bir yol haritası ortaya çıkar:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Önce öğren:</strong><br />
Her duyduğuna inanma. Kaynak araştır. Tarihi, dini ve dünyayı öğren.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Sonra kendini eğit:</strong><br />
Bilginin seni kibirli değil, daha mütevazı hâle getirip getirmediğine bak.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. Niyetini kontrol et:</strong><br />
<i>"Ben bunu Allah için mi yapıyorum, yoksa görünmek, övülmek veya üstün gelmek için mi?"</i></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. Çağı takip et:</strong><br />
Bilimden teknolojiye, ekonomiden kültüre kadar dünyada ne olduğunu anlamaya çalış.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. İnsanları tanı:</strong><br />
İnsanların sadece ne söylediğine değil, neden söylediğine ve hangi şartlarda yaşadığına da bak.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>6. Üsluba dikkat et:</strong><br />
Haklı olmak, her yöntemin kullanılabileceği anlamına gelmez.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>7. Sonucu düşün:</strong><br />
<i>"Benim sözüm veya davranışım insanları hakikate yaklaştırıyor mu, uzaklaştırıyor mu?"</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Merhum İmam Humeynî ilâhî aşk yolunda ilerlemek isteyen ve rabbanî insan olmak isteyen Müslüman gençliğe şu nasihatlerde bulunmuştur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><br />
<br />
"Güne başladığınızda muşarete (insanın kendisiyle neler yapacağına dair ahitleşmesi) yapın; gün boyunca günah işlemeyeceğinize dair Allah'a ve kendinize söz verin ve her an bu sözünüzü hatırlayarak murakabe (kontrol) haleti içerisinde olun. Akşam olunca da bir günü nasıl geçirdiğinizin muhasebesini yapın, kendinizi hesaba çekin. Eğer Allah korusun günah işlemişseniz, hemen tövbe edin; iyi bir amel yapmışsanız da, Allah'a şükredin. Aktüalite ile ilgilenin, güncel haberleri özellikle de Müslümanları ilgilendiren haberleri takip edin. Maddî yönden yoksullara, manevî yönden de rabbani âlimlere bakın ve âlimlerle arkadaşlığı asla kesmeyin, sürekli onların sohbetinde bulunun."</p>
</blockquote>
</section></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Yaşam | Aile&amp;GNÇ</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/sehit-ayetullah-hamaneiden-genclere-nasihat</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 20:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/hgleo.jpg" type="image/jpeg" length="67220"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ahirette Şefaat Var mıdır?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ahirette-sefaat-var-midir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ahirette-sefaat-var-midir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Şefaat meselesi , bazı İslam âlimlerinin düşünce planında birtakım spekülasyonlara varacak ölçüde tartışmalara girmelerine neden olabilecek bir mesele değildir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<blockquote>
<p><strong><i>“</i></strong><strong><i>Korkun o günden ki hiç kimse, bir başkasının yerine bir şey ödeyemez o gün; kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez, kimseden karşılık da alınmaz, onlara yardım da edilmez.</i></strong><strong><i>”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>«Hiç kimseden aracılık kabul edilmez.» </i>Bu ayetin <i>«Hiç kimseden aracılık kabul edilmez.» </i>cümlesi duraklamamıza neden olabilir. Çünkü bu ayet kıyamet gününde şefaatin varlığını ve etkisini kabul etmemektedir. Bu ise belli birtakım şartlar çerçevesinde şefaatin olabileceğini ifade eden diğer bazı ayetlerle, sabit ve herkesçe bilinen İslam düşüncesi ile bağdaşmamakta ve onunla uyum sağlama­maktadır. Nitekim şefaatin varlığına şu ayetler delil olmak­tadırlar:</p>

<p style="text-align:center">«<i>Allah'ın razı olduğundan başkasına şefaat edemezler.»<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></i></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">«O <i>gün Rahman'ın izin verip sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati fayda vermez»<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><strong>[3]</strong></a></i></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Şefaatin varlığını ortaya koyan hadisler de vardır. İslam Ümmet'inin, Peygamberden geldiğini kabul ettiği bir hadiste Peygamberimiz:</p>

<p style="text-align:justify"><i>«Ben şefaatimi Ümmetinden büyük günah işleyenlere sakla</i>dım<i>» </i>demektedir. Bizim ashabımızın -Allah onlardan razı olsun- Peygamberimizden (Salât ve Selam O’na ve pak soyuna olsun) aktardıkları rivayetlere göre o şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>«Kıyamet Günü benden şefaat etmem talep edilir, ben de şefaat ederim. Ali'den şefaat istenir, </i>o <i>da şefaat eder. Ehl-i Beyt'imden şefaat talep edilir, onlar da şefaat ederler. Mü'minlerin en az şefaat edeni, Cehennemi hak etmiş kırk kardeşine şefaat eder.»<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong>[4]</strong></a></i></p>

<p style="text-align:justify">Yalnız biz ayetin bu cümlesini tahlil ederken meseleyi şöyle anlıyoruz: Bu ayet şefaat meselesini ilke olarak ele almamaktadır. Burada söz konusu edilen şefaat, dünyadaki beşeri zihniyetin iptal edilmesi, kaldırılmasıdır. Yani dünyadaki zih­niyet ve yaklaşıma göre insan tamamen sorumluluktan kurtul­mak için bireysel bağlar ve kişisel umutlarla ahiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Ahiret işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi olduğunda bir başkası onu halledebilmekte ve ya araya vasıta koymakta. Veyahut da mali veya mali olmayan bir bedel karşılığında işini başkasına gördürmektedir. Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel seviyelerin durumlarına göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler ve girişimler kanun dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret, makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada kanun işlemez. İşte ayet, ahirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İlke olarak şefaat meselesine gelince; bu şefaatin söz konu­su atmosferle hiçbir ilgisi yoktur. Onun gerçekleştiği ortam bambaşkadır. Kur'an ve Sünnet'te yer alan pek çok ana ilke, şefaatin varlığını göstermekte ve sağlam bir zemine oturtmaktadır. Konuyu bireylerin, makamların ve problemlerin tabiatı açısından çok farklı bir bağlamda ele almaktadır. Pek çok cahil insanın anladığı gibi, mesele, bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle hiç de ilgili değildir. Genellikle cahil insanlar bu yanlış anlayışlarından dolayı Peygamberlere ve velilere kişisel birtakım üstünlükler vererek adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar aynı mantıkla liderlere ve şöhret ve makam sahibi kimselere hediye­lerle ve yaltaklanmalarla yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar. Peygamberlere ve velilere yakınlaşma ile liderlere ve makam sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velilere ve Peygamberlere karşı beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat bu demek değildir ki, insanlar velilerden ve Peygam­berlerden şefaat bekleyemezler ve kendilerine bu makamları veren, Onları kendisine yakınlaştıran ve insanlara onların bu kendine yakınlığını açıklayan Allah'tan bunları kendilerine şefaatçi kılması için istekte bulunamazlar... Aynı şekilde bu yaklaşım Allah ile kullan arasına bir vasıta koyan düşünce ve anlayışla çakışmaz. Şu düşünce esasına paralel düşmez: <i>«Biz Allah'la dorudan irtibat kuramayız. O'na yakın olma ye O'nun kutsiyetine yaklaşma sahasından uzak olduğumuzdan dolayı bu vasıtaları araya koyuyoruz ki, onlar, doğrudan ulaşamadığımız Allah'a bizi işin sonunda ulaştırsınlar»</i> demek değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Biz bu düşünceyi sahiplenirken insanlara doğrudan hitap eden Kur'an'ın metodunu esas alıyoruz. Herhangi bir vasıta kullanmadan, Allah'la irtibat kurmalarına çağrıda bulunulmasını düşüncemizin esası olarak kabul ediyoruz. Bizce Yüce Allah'ın insanlara yakın olduğunu onlara şah damarından da­ha yakın bulunduğunu ifade eden ayetlerle şefaat anlayışı ve ayetleri birbirleriyle çelişmez. Allah'ın insanı doğrudan muhatap aldığını ve ona şah damarından daha yakın bulunduğunu ifade eden ayetleri bu vesileyle aktaralım:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>«Eğer kullarım sana benden sorarlarsa onlara de ki; ben kendilerine yakınım, bana dua edenin duasını, dua edince kabul ederim. </i>O </strong><i><strong>halde onlar da benim çağrıma karşılık vererek bana iman etsinler ki, doğru yolu bulsunlar.»</strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><strong>[5]</strong></a></i></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>«Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. (Çünkü) biz ona şah damarından daha yakınız.»</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong>[6]</strong></a></i></p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerin veya Peygamberlerin varislerinin Allah ile kulları arasında vasıta olduğundan söz eden hadislere gelince; açık olan sağlıklı görüş odur ki, bu vasıta ve aracı olmadan amaç, onların Peygamberliği getirmeleri ve Allah'tan aldıkları emirleri insanlara bildirmeleridir. O'nunla doğrudan ilişki kurmaları değildir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şefaat Dileme ile Şirk Arasında Bir İlişki Var mıdır?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Öyle sanıyorum ki şefaat meselesi ve şefaat dileme, bazı İslam âlimlerinin düşünce planında birtakım spekülasyonlara varacak ölçüde tartışmalara girmelerine neden olabilecek bir mesele değildir. Bu âlimler şefaat konusunu Tevhit Akide­si'nin netliğine gölge düşüren bir mesele olarak değerlendirmiş ve bu anlayışı müşriklerin putlarıyla ilgilerine benzetmeye çalışmışlardır. Bu âlimlere göre müşrikler de putlarıyla ilişkilerini temize çıkarmaya çalışmışlardı. Nitekim Yüce Allah onlardan söz ederken şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>«Biz bunlara, sırf bizi Allah </i>'a </strong><i><strong>yaklaştırsınlar diye tapıyo­ruz.»</strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><strong>[7]</strong></a></i></p>

<p style="text-align:justify">Bununla ilgili yorumumuza gelince; burada mesele Pey­gamberlere veya velilere yöneltilen bir ibadet meselesi değildir. Allah'ın onlara verdiği üstün derecenin bir atlama tahtası ola­rak kullanılmasıdır. Allah onlara birtakım yüksek dereceler vermiş ve onların bu yakınlığını onlara bahşettiği hakkı ile açı­klamıştır. Elbette ki onların bu şefaatleri, Allah'ın razı olduğunu bildikleri konularla sınırlı olacaktır. Buna göre şefaat meselesi tamamen onların Allah'ın güzel isimleri gibi tevessül konusu­na dönmektedir. Yani onların şefaat dilemesi Yüce Allah'tan bu şefaatin kendilerine ulaştığı kimselerden olmalarını dilemele­ridir. Onların bereketi ile günahlarının bağışlanmasını dileme­lerini, bu konudaki Allah'ın iradesi esasına bağlı olarak iste­meleridir. Nitekim Yüce Allah da bazı eylemler veya bazı tavı­rlar ve psikolojik hallerden bizi bağışlamayı bir yasa olarak be­lirlemiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bizim kendisine çağırdığımız görüş, Tevhide Kur'an'ın tevhidi kavramlarının esasına göre bağlanmamız gerektiğidir. Tevhidin bu ilkesini, Allah'ın bizden istediği ve şirk ile Tevhidi birbirinden ayıran çizgiler üzerinde bu atmosferin berraklığını muhafaza etmeye çalışmamızdır. Şeriatın sınırlarından ve hükümlerinden uzak bir biçimde, bu konuya ilişkin red ve kabullerimizde, felsefi derinliğe dalmamaya sığınmamamızdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ayetin ana temasından anlaşıldığına göre mesele şudur: İnsan bu hayatında düşünmelidir ki kendisinin kurtuluşu bugünkü insanların uyguladığı değişik oyunlar, hileler, tezgâhlar, yaltaklanmalar, güzel görünmeler ve araya vasıta­lar koymakla gerçekleşemez. İnsanın kurtuluşu dünya hayatı­ndaki bu tür eylemlerle gerçekleşemez. İnsanın kurtuluşunun, ortaya koyduğu hareketlerle, uygulamaya dayalı çizgiyle yakın ilgisi vardır. İnsanın pratik olarak sorumluluk bilincine varması; kıyamet günündeki çetin hesabı düşünmesi ve ona göre bir hazırlık yapmasıyla alakalıdır. Öyleyse insanı kurta­racak olan unsur amelidir, Allah'ın rahmetiyle beraber, yalnız ameli. Bu da yaşadığımız pratik hayatla, sağlıklı, dürüst bir yol izlememizi ve bu istikametin esasına bağlı kalmamızı gerekti­rir. Samimi bir şekilde Allah'a dönmemizi, akidenin berraklığı ve hareketliliği içinde Allah'a kesin bir şekilde bağlanmamızı sağlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Bakara / 48</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Enbiya / 28</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Taha / 109</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> <i> </i>Mecmau’l-Beyan fi Tefsiri’l Kur'an, c.I, s.104. (Sayfa Baskısı)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Bakara, 186</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Kaf, 16)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Zümer, 3</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ahirette-sefaat-var-midir</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 17:43:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/sefahatvarmi.jpg" type="image/jpeg" length="31758"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kur'an İsrailoğullarına Ögüt Verip Allah'ı Hatırlatıyor]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-israilogullarina-ogut-verip-allahi-hatirlatiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-israilogullarina-ogut-verip-allahi-hatirlatiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Müneccimler ve doktorlar birlikte diyorlar ki: «Bedenler tekrar dirilmeyecektir» Onlara diyorum ki: «Eğer sözünüz doğru ise ben ziyanda değilim. Ya sözüm doğru ise! O zaman vay halinize!»]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 id="firstHeading" style="text-align:right"><strong>Ayetullah Muhammed Hüseyin Fazlullah</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Rahman ve Rahim olan Allah'ın Adıyla</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>«Sabrederek ve namaz kılarak Allah 'tan yardım dileyin. Hiç şüphesiz bu, Allah</i>'<i>a</i> <i>saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.»</i></strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>«Onlar ki, Rableri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini bilirler.»</i></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>(Bakara / 45-46)</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İnsan, yaşamı boyunca bazen şehevi duyguların baskısıyla karşılaşır. İçten bir duygu ve ateşe benzer bir hareketle nefsanî arzuların çağrısına boyun eğmesi ve Allah'ın mesajını kulak ardı etmesi özellikle istenir. Yanı sıra insan bazı durumlarda mal mülk sevgisinin egemenliği altına girer ve bu sevgi, mal ve­ya makam elde etmek amacıyla kişinin imanını ve iman ilkeleri­ni terk etmesini öngörür. Onu olumsuz yönde etkilemeye çalışan duyguların etki alanına girer... Ayrıca dış baskılar da insanın varlığını ve hayatını tehdit eder. Allah'ın çizgisinden uzak düşen saptırıcı etkenlere teslim olmaya zorlar... Tüm bun­ların hepsine insan hangi güçle ve nasıl karşı koyacaktır?</p>

<p style="text-align:justify">Bu iki ayet-i kerime insanın Allah'a imanını imanın eylem­leri vasıtasıyla harekete geçirmektedir. İnsanın, tehlike arz eden hayatın badirelerine karşı hakkın çizgisinden sapmamasını garanti altına almak istenmektedir. Bu çizgiyi korumanın teminatı sabır ve namazdır... Sabır, iradesinden ve imanından hareketle kişinin kendisine hâkim olmasını, zaaf1ara kapılma­yan bir konuma gelmesini sağlayan bir eylemdir. Bu aynı za­manda İslam ahlakının aktif karakterlerinden birisidir. İnsanın psikolojik açıdan güçlü ve dayanıklı olmasını sağlar, bedenin psikolojik ve harici zaafların etkisi altında ezilmesini ve yılgınlığa düşmesini önler. İnsan sabır ile imanın ve sorum­luluklarının bütün gereklerine bağlılık gösterir. Çünkü genel­likle sapma, kişinin kendi öz iradesine dayalı gücünü yitirme­sinden kaynaklanır. Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle deniyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>«İman açısından sabır, insanın, bedenindeki baş konumdadır. Nasıl ki başı olmayan bir bedenden hayır beklene­mezse sabrın eşlik etmediği bir imanda da hayır yoktur.»</i></p>

<p style="text-align:justify">Namaz Mü'minin Miracıdır. Namaz, Mü'minin ruhu ile vicdanı ile kalbi ile ve fikri ile Rabbine yükselişidir. Dua ve ni­yazıyla bütün duygularıyla Allah'a açılması, O'nunla bu­luşmasıdır. Allah'ın rahmetiyle uzanıp gelen büyük manevi desteklerle teması geçmesi, kontak kurmasıdır. İnsanın kalbi Allah'a bağlanınca, ruhu da Allah'ın yüce ahlakına açılır. Zaten insan dünya hayatında Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmakla görevlendirilmiştir. Ne zaman ki insan, Allah'a açılmayı ger­çekleştirir, bu geniş atmosferde yaşamaya başlarsa, küçük me­seleler onun gözünde önemini yitirir. İnsanların vicdanlarını ve hayatlarını normal şartlarda etkileyen hiçbir şey onun hayatı üzerinde etkili olamaz artık.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yaklaşımın ışığı altında Ayet-i Kerimenin doğru çizgi­den sapan Yahudilere ve başkalarına yönelik perspektifini göre­bilir, atmosferini tespit edebiliriz. Ayet-i Kerime onlara diyor ki: Sizin probleminiz iki ana temelde odaklaşmakta, iki zaaf noktasında düğümlenmektedir. Bir kere siz Allah'ı unutuyorsu­nuz. Duyguların, şehevi arzuların, dünyevi, şeytani ve nefsanî, aldatıcı direktiflerin baskısı karşısında zaafa düşüyorsunuz. Güçsüz kalıyorsunuz... Allah'ı unuttuğunuzda doğrudan şey­tana teslim oluyorsunuz. Manevi atmosferi yitiriyor, hayatta büyük meselelerle uğraşmaya çağıran hayırları ve Allah'a açılmayı elinizden kaçırıyorsunuz. Bu durunda elinizdeki hayat sınırlı, küçük arzu ve isteklere dönüşmektedir. Bu küçük arzu ve istekler arka arkaya sıralanmakta, kin ve düşmanlığı körüklemekte, sürtüşme ve tartışmaya yol açmaktadır. İçe ve dışa yönelik baskı ve aldatıcı telkinler karşısında güçsüz düştüğünüzde değerlerinize sırtınızı" dönüyorsunuz... Öyleyse şeytanın oyunları, hileleri, aldatmaları, tezgâhları ve telkinle­ri ile karşılaştığınızda, onların hücumuna uğradığınızda, sabı­rdan destek alınız. Sabrın yardımıyla iradenizin güçlenmesi­ni sağlamaya çalışınız. İradenin güçlenmesiyle ayaklarınız yere sağlam basar. Bütün problemleriniz, ilkeleriniz ve ahlakınız iman çizgisinde bir istikamet alır, her şey düzelir... Allah'ı unuttuğunuz zaman ise namazdan destek alınız. Bu destek ile ruhlarınızı Allah'a doğru yükseltirseniz Rahmet atmosferinde yaşarsınız. Allah'ın lütufları ve nimetleri içinde yüzersiniz.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>«Hiç şüphesiz bu, Allah'a saygı gösterenlerden başkasına ağır gelir.»</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Herhalde bundan amaç: Allah'a bağlanmanın özünü kav­rayamamış, Allah'ın Ulûhiyeti ve Rububiyeti karşısında tam teslimiyet gösterememiş, bunu hayatlarından yaşayamamış insanlara namazın ağır geleceğidir. Zira bu durumda onların namazları ağır bir yük olmaya dönüşür. Manasını kavraya­mazlar. Onun ufuklarına yükselemezler. Şayet namazı yerine getirseler de donuk bir görev, boyunlarına vurulmuş bor borç gibi yüzeysel olarak eda edebilirler. Kalpleri Allah'ı anmakla yumuşayan, Allah'ı anmaktan zevk alan ve Allah'ın zikri ile huzura kavuşan huşu sahiplerine gelince, bunlar kalplerindeki bütün bir sevgi, gönül huzuru ve tam bir açıklıkla namaza yöne­lirler. İçlerinde yer alan bütün ruhsal duygularla, dünyada ve ahirette kendilerini Allah'a doğru yönlendiren maneviyatla, düşüncelerinde ve yaptıkları işlerde, hareketlerde, dav­ranışlarda, Allah'a karşı sorumluluk duygusunu harekete geçi­ren bir bilinçle, bütün bir vicdan ile namaza dururlar. İnsan­ların böyle bir eylemi gerçekleştirebilmeleri için elbette ki akide planında ahiret gününe imanı derin duygularla yaşamaları, hayatın akışını imanın parlak ve üstün parlaklığıyla yönlendir­meleri gerekmektedir. İşte bu akide ve iman ile insan, pratikte hayatını gereği gibi yönlendirir. Bu inanç sistemiyle hayatını bütünleştirir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>«Rableri ile buluşacaklarını, kesinlikle O'nun huzuruna döneceklerini bilirler.»</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Burada şöyle bir soru sorulabilir: Acaba burada sözün gelişi ve akışına daha uygun düşen ve aynı zamanda insanın daha net olarak meseleyi görmesini sağlayan, takvasını arttıran <strong>«yakin»</strong> (kesin inanç) kavramı neden <strong>«zan»</strong> kavramıyla de­ğiştirildi?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong> Burada şöyle bir imaj verilmek istenmiş olabilir: Ahirete hazırlık yapmak, bu konuda bir zanna sahip olmak ye­terlidir. Kesin bir inanca ihtiyaç yoktur bu konuda. Zira insan ihtimal halinde bile olsa bir zararı önlemek, zanla bile olsa gele­ceği kestirilen bir tehlikenin önüne geçmek için tabii olarak ha­rekete geçer. Bu konuda dünya işleri ile ahiret işleri arasında fark yoktur. Herhalde Ayet-i Kerime, eşyada var olan koruyucu tabiatı insanın hayatında harekete geçirmeye çalışıyor. ihti­mal dâhilindeki şeylere karşı önlem alma duygusunu geliştiri­yor. Bu ihtimaller karşısında vurdumduymaz, aldırmaz bir tu­tum içine girmemesini, sırf günübirlik, hazır şeylere yönelme­mesini, gelecekle ilgilenmesini, ihtimalleri göz önünde bulun­durmasını, sorumluluk hissine sahip olmasını aşılamaya çalışıyor...</p>

<p style="text-align:justify">Ehl-i Beyt'in bir takım zındık adamlarla giriştiği diyalog­larda da bu temayı görmek mümkündür: Eğer, olaylar sizin de­diğiniz gibi değil de, bizim dediğimiz gibi gelişirse biz kazançlı çıkarız, siz ise hüsrana uğrarsınız. Yok, eğer bizim dediğimiz gi­bi değil de, sizin dediğiniz gibi gelişirse, bizim herhangi bir kaybımız olmaz... Şair Ebu'l-Ala el-Maarri bu gerçeği şu şekil­de dile getirmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>Müneccimler ve doktorlar birlikte diyorlar ki: «Bedenler tekrar dirilmeyecektir» Onlara diyorum ki: «Eğer sözünüz doğru ise ben ziyanda değilim. </i><i>Ya</i> <i>sözüm doğru ise! </i>O <i>zaman vay halinize!»</i></p>

<p style="text-align:justify">Kur'an-ı Kerim bu yöntemi pek çok ayette kullanmıştır. Mesela Mü'minlerden söz ederken onların Rableriyle karşılaşmayı umduklarını ifade etmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>«Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa iyi </i>iş <i>yapsın ve </i>­<i>Rabbine (yaptığı) ibadete hiç kimseyi ortak etmesin.»</i> </strong>(Kehf, 110)</p>

<p style="text-align:justify">Tabiidir ki bu metot meseleyi ihtimal çerçevesinde bırak­makla sınırlı değildir. Yani bu ihtimali göz önünde bulundura­rak pratik eyleme yönelmekten ibaret sayılmaz. Bu metoda bağlı olarak hareket edildiğinde insan bu ihtimal noktasından kalkarak yakine (kesin inanca) doğru yol alır. Çünkü kalkış noktasından itibaren insan vurdumduymazlıktan kurtulur. Düşünce ve eylem planında kendisine düşen sorumluluğu üstlenmeye doğru yol alır. Pasif bir atmosferden aktif bir düze­ye çıkar.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Bu iki Ayet Pratiğimizi ne Ölçüde Etkileyebilir?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu her iki ayete tefsir açısından buna benzer yaklaşımlar­da bulunabiliriz? Peki, çağdaş İslami çalışmalarda realitemizi bu ayetlere nasıl uydurabiliriz? Yaşadığımız hayatı, ne şekilde bu ayetlere paralel düşen bir konuma sokabiliriz? Her iki ayet­ten şu iki önemli noktayı tespit etmek mümkündür:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci nokta:</strong> Birinci ayette ibadete değişik açılardan dikkat çekildiğini, hem namaz ve oruç gibi ibadetlerin hem de sabır benzeri ahlaki disiplinlerin, psikolojik unsurların özellikle pekiştirildiğini görüyoruz. İbadet ve ahlak, Müslüman in­sanın şahsiyetinin oluşturulmasında kaçınılmaz iki ana unsurdur. Bunlar olmadan insani düşünce ve eylem planında sapıkl­ıktan, sapmanın atmosferlerinden kurtulmak mümkün olmaz. Çünkü ibadet ve ahlaka dayalı bir İslami şahsiyet oluşmadan pratik eylem sahasında insanın kendisini savunabilecek bir güç elde etmesi ve doğru yolda sürekli olarak yürümesine des­tek olacak bir dayanağa sahip olması beklenemez... Tebliğe yönelik çalışmalarımızda, eğitimle ilgili faaliyetlerimizde bu noktaya özellikle önem vermek zorundayız.</p>

<p style="text-align:justify">Sırf soyut düşünce kalıplarıyla yetinmemeliyiz. Düşünce planındaki çalışmalar çoğu zaman insanı teorik tartışma alan­larına çeker, fakat pratik eylem sahasında asla harekete geçir­mez. Bizimle aynı inancı ve iman ilkelerini paylaşmayan insan­lara karşı böyle teorik tartışma bazen yararlı olabilir... Çizgi­den sapan fakat henüz imandan sapmayan Mü'minlere gelince bunların eylem planında pratik olarak eğitimleri gerekir. Bu eğitim yolu ile onlar imanlarını kuvvetlendirebilir; yanlışlıklarını, hatalarını, zaaflarını, disiplin altına alabilir­ler. Bu konuda fıtri imanlarının gereğini yaşayan geleneksel Mü'minler ile imanlarına geçici birtakım saptırıcı unsurlar karışan Mü'minler arasında herhangi bir fark yoktur. Bunlara karşı izlenecek en güzel yöntem onları pratik (uygulamalı) bir eğitim sürecine sokmaktır. Bu yöntemle kendilerini Allah'a bağlayan sabır ve Huşu melekelerini (alışkanlıklarını) geliştir­mek ve derinleştirmek mümkün olacaktır. Bunlara imanın düşünce yönünü geliştirmeyi ve derinleştirmeyi amaçlayan düşünce konularını aşılamak, yani teorik yöntemi kullanmak ise çoğu zaman ters etki yapar. Böyle bir yöntemi izlemek kişinin imanında hesapta olmayan yeni problemlerin doğması­na yol açacağı gibi ters etki de yapar. Böyle bir yöntemi izlemek kişinin imanında hesapta olmayan yeni problemlerin doğması­na, yeni meselelerin ortaya çıkmasına neden olur. Bu nedenle kişinin Allah'la irtibatını Allah'a bağlılığı sağlamlaşıncaya ka­dar beslemek lazımdır. Bu insanları herhangi bir şüphe ve düşünce sorunu ile karşılaştırmamak, çizgisini sarsmamak ge­rekir...</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci </strong><strong>nokta: </strong>İkinci ayet-i kerimeden anlıyoruz ki, uygulama konularına ilişkin meselelerde Ahireti hatırlatma temeli­ne dayanan bir vaaz, bir öğüt yöntemine özellikle dikkat çekil­mektedir. İnsanın Allah'a döneceği hatırlatılıyor. Çünkü in­sanda soyut düşünceyle hiçbir ilgisi olmayan fakat duygularla ve tepkilerle sıkı ilişkisi bulunan bir bilinç (şuur) bölgesi vardır. İste bu bilinç, İslam'ın hayatın bütün problemlerini çözdüğünü söylemekle, İslam'ın bunların üstesinden geldiğini açıklamakla yetinmeyebilir. Bütün evrenin değişik alanlarını, yönlerini kapsayan felsefenin, düşüncenin yapısını açıklamak meseleyi halletmeyebilir. Bu bilinci, özellikle insanın Allah karşısındaki konumunun açıklanması, Kıyamet Günü'nde bütün hayatı boyunca işlediği iyi ve kötü hareketlerden, eylem­lerden kapsamlı ve detaylarına varıncaya kadar her şeyden he­saba çekileceğinin tasvir edilmesi gerekebilir... İşte bu böyle bir bilinç insanın nefsini manevi (ruhsal) yönden Allah'ın önünde eğilmeye sevk eder. Allah'a manevi yönden boyun eğmek ise, insanın dünya hayatında Yüce Allah'a yönelmesine ve O'na sa­mimi biçimde bağlanmasına vesile olur.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'an'ın davet alanında kullandığı yöntemleri geniş ve bilinçli bir şekilde incelemek, Kur'an'ın bu Yönteme ne ölçüde ağırlık verdiğini ve bu konuda ne kadar yoğunlaştığını görme­mize vesile olacaktır. Kur'an'ın davet yöntemi o kadar mükem­meldir ki, öğüt verme gerektiğinde Kur'an bu derin, etkili yöntemi kullanmış, hem düşünce ve hem de duygu alanındaki her çeşit unsuru en güzel şekilde harekete geçirmiş ve yönlen­dirmiştir. Kur'an bu iki kanatlı yöntemi o kadar sık kullanmak­tadır ki, O'nu Allah'a davet yolunun değişmez bir özelliği olarak görmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Düşünce ve duygula­ra hitap, İslam'a davet yolunun en belirgin kalıcı vasfıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma ve Uyarı</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>«Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetleri ve sizi diğer canlı cansız varlıklara üstün kıldığımı hatırlayın.»</i></strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>«Öyle bir günden korkun ki, </i>o </strong><i><strong>gün hiç kimse bir başkasının yerine bir şey ödeyemez, hiç kimseden aracılık kabul edilmez, hiç kimseden fidye alınmaz, başkalarından yardım görmez.»</strong> </i>(Bakara,47-48)</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayet-i kerimeler şefkat ve merhamet coşan bir atmosfer ile başlamaktadır. Allah'ın kendilerine bahşettiği nimetlerini hatırlamaya davet etmektedir. Allah'ın kendilerine verdiği büyük İlahi mesajları (risaletler), hayat boyunca evrende ge­çerli olan bir düşünceyi, insanların duygularına, isteklerine ve acılarına karşı açık olan bir ruh ile tüm insanlara önder konu­muna getirilmelerini hatırlatmaktadır. Onlar insanların bütün ihtiyaçlarını göz önünde bulundurarak mükemmel bir şefkatle onları kucaklayarak tatlı bir şekilde bağrına basacak­lardır. Onların kalplerini Allah'a bağlayacaklar, hayatın ağır yükünü ve zorluklarını hafifletecekler, onları temiz bir hava ile hareketli ve şefkat ile dolu bir atmosfere doğru harekete ge­çireceklerdir. Allah ile buluşma anındaki güzelliği, hayrı ve hakikati her zaman esas almalarını sağlayacaklardır. İşte bu, önderliğin ve liderliğin düşünce, sorumluluk ve örneklik ola­rak hayatında yaşadığı bir realitedir. Böylece önderliği ellerin­de bulunduran Ümmet; faaliyet, hareket ve iman dolu bir ha­yat örneğini diğer insanların hayatına sunmak ve pratik olarak bunu onlara göstermek konumunda olduğunun bilincine var­maktır. İşte bu Ümmetin içinden seçilen Peygamberler aynı zamanda insanların önderleri ve hidayet rehberleriydi.</p>

<p style="text-align:justify">Elbette ki Allah'ın nimetleri sadece bununla sınırlı değildi. Onların hayatlarının hepsini kuşatıyor ve dolduruyordu. Bu nimetler sayesinde hayatları hayır, bereket ve gönül huzuruy­la doluyordu. Firavunlardan ve azgınlardan oluşan zalimlerin hilelerinden, tuzaklarından kurtuluyorlardı. Bu yaklaşımın ışığında anlıyoruz ki, onların diğer insanlardan üstün kılınma­ları sınıfsal bir üstünlük değildi. Onlara ayrıca kişisel bir değer kazandırmıyordu. İnsanlara karşı üstünlük taslamalarına ve­ya bu zehaba kapılmalarına neden olsun diye verilmemişti. Bu üstünlük onların nimet yönünden üstün kılınmalarıydı. Yüce Al­lah onlara lütuflarını ve feyizlerini göndermiş, onları bu nimet­lere boğmuştu. Dolayısıyla onların daha fazla şükretmeleri, daha çok itaat edip bağlılık göstermeleri ve herkesten daha çok takva sahibi olmaları gerekiyordu. Herhalde bu nedenle Kur'an-ı Kerim birinci ayette Allah'ın onlara bahşettiği nimetleri hatırlamalarını, Allah'ın bu faziletini güzelce idrak etmelerini istemiş, ardından ikici ayette onları takvaya ve Ahiret Günü'nden korkmaya çağırmıştır. Her insanın kendi eylemi ve sorumluluğundan hesaba çekileceği, sınıfsal ve ailevi imtiyazlardan tamamen uzak olarak kendi varacağı yerle yüz yüze geleceği, sorumluluktan kurtulmak için her çeşit fidyenin ortadan kaldırılacağı hesap verme gününden korkmalarını iste­mektedir... İşte bu noktada insan kendi insanlığının bilincine varır, maddi ve manevi olarak insan olduğunun farkına varır. Allah ile karşılaşacağı günü düşünmekle biricik kurtuluş yolu­nun ruhi ve ameli olarak bilinci yaşamak olduğunu daha güzel anlar. Ayrıca bu ayette Peygamberimiz (Salât ve Selam O’na ve pak soyuna olsun) zamanında yaşadıkları halde risaletin karşısında yer alan Yahudilere de söz dokundurulmak istenmektedir... Buradaki direktiflere göre, Peygamberin çağdaşı olan Yahudiler, takvanın ve Allah'a bağlılığın biricik temsilcisi olması ve risaletlerin çizgisinde Allah'ın son ve gerçek iradesini esas alması nedeniyle yeni davetin çizgisiyle tam bir ahenk ve uyum sağla­malıdırlar. Bu çizgiden uzak düşmemeli ve onun karşısında yer almamalıdırlar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kuran-israilogullarina-ogut-verip-allahi-hatirlatiyor</guid>
      <pubDate>Fri, 18 Sep 2026 17:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/ogut-1.jpg" type="image/jpeg" length="11272"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Arkadaş Seçmek ve Kötüden Uzak Durmak]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/arkadas-secmek-ve-kotuden-uzak-durmak</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/arkadas-secmek-ve-kotuden-uzak-durmak" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ey oğul! İyilik kurallarına uyan kimseler dışındakilere iyilik yapma. Koyunla kurdun arkadaşlık yapmaları mümkün olmayacağı gibi..]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p><strong>Arkadaş Seçmek</strong></p>

<p></p>

<p><i>el-İhtisâs:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Üç kimse, üç durum dışında gerçek anlamda tanınamaz: Tahammüllü kimse öfke anında; şecaatli kimse savaş anında ve arkadaş ise senin ona muhtaç olduğun anda.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a></p>

<p><i>ed-Dürrü’l-Mansûr:</i><strong> </strong>Hanzelî’den naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Biriyle kardeşlik yapmak istediğin vakit, ilk önce onu kızdır. İnsaflı olur senin hakkına riayet ederse onunla arkadaşlığı başlat, insaflı olmaz senin hakkına riayet etmezse ondan uzak dur.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p><strong>Oturmaya Layık Olan Kimse</strong></p>

<p><i>Şuabu’l-İman:</i> Muaviye b. Murra’dan naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: Ey oğul! Allah’ın iyilik yapan kullarıyla hemnişin ol, zira onlarla hemnişin olman sayesinde hayra ulaşırsın ve ne hoş, Allah onların üzerine rahmet indirirse, o rahmet seni de kapsar.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhtisâs:</i> Evzaî’den naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Mahrum kimselerle komşuluk yap; özellikle nasipsiz mahrum Müslüman [<i>Allah’a teslim olmuş kul</i>]larla.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhvan:</i><strong> </strong>Hasan’dan<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! takvayı ve salih arkadaşını kendi başına terk etme.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhtisâs:</i> Evzaî’den naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Salih ve yararlı dosta ve salih yol arkadaşına sahip olmak yalnızlıktan daha iyidir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>

<p><i>Mahbûbu’l-Kulûb:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Hikmet ehlinin nezdinde hâkimane söz söyle ve Allah’ı yâd eden ilim ehli ile de hemnişin ol. Zira bu iş bilginin canlı tutulmasına ve kalbindeki alçakgönüllülük kapısının açılmasına neden olur.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a></p>

<p><i>Muhazaratu’l-Udeba:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Biriyle arkadaşlık yapmak istediğinde önce ona dikkat et. Eğer iyilikleri çok olursa onunla arkadaşlık yap. Şayet kötülükleri iyiliklerinden fazlaysa onunla arkadaşlık yapma.”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>

<p><i>Hazanetu’l-Hiyal:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! O kimseyle arkadaşlık yap ki dünyaya aldanmamış, hesap günü geldiğinde ise pişman olmayacak kimselerden olsun.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p><strong>Oturmaya Layık Olmayan Kimse</strong></p>

<p><i>el-İkdu’l-Ferid:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Halkın kötülerinden Allah’a sığın ve iyilerinden ise, tedbir alıp sakın.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a></p>

<p><i>Arâisu’l-Mecâlis:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! İyilik kurallarına uyan kimseler dışındakilere iyilik yapma. Koyunla kurdun arkadaşlık yapmaları mümkün olmayacağı gibi, iyiliksever kimseyle kötülük yapan kimsenin de arkadaşlık yapması mümkün değildir.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a></p>

<p><i>ez-Zühd:</i> İbn Hanbel’in Muaviye b. Kurra’dan naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Şerli kimselerle hemnişin olma. Zira onlarla hemnişin olmandan sana hiçbir yarar gelmez. Üstelik onların üzerine bela yağdırılacak olursa o bela seni de içine alır.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a></p>

<p><i>Hazanetu’l-Hiyal:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Kötülük yapan ve kötü konuşan bedbaht kimse konuşursa dili, susar ise de suskunluğu onu rezil eder. Yapacağı işin kötülüğü yapılan iyiliği telef eder. Muhtaç olmadığında nankör, muhtaç olduğunda ise ümitsiz olur. Hoşnut olduğunda hak tanımaz, üzüldüğünde ise inatçı olur. Ondan bir şey istenildiğinde cimrilik yapar, güldüğünde kahkahayla güler, birini cezalandıracak olursa zulüm yapar, birini azarladığında büyüklük taslar, birine yardım edecek olursa başa kakar, kendisine yapılan iyiliklere teşekkür etmez, sırrını ona söylersen sana ihanet edip sırrını ifşa eder, sen onun sırrını gizlediğin hâlde, seni sırrını ifşa etmekle suçlar ve senden aşağıda olursa sende kusur arar.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p><strong>Kötü Arkadaştan Uzak Durmak</strong></p>

<p><i>el-İhtisâs:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Sabırlı düşman, sefih dosttan daha iyidir.”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a></p>

<p><i>es-Sadaketu ve’s-Sadig:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Her kim dürüst kimseyle arkadaş olursa güvende olur ve her kim de dürüst olmayan kimseyle arkadaşlık yaparsa emniyette olmaz.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhtisâs:</i> Evzaî’den naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Müminlerin düşmanlığı, fasıkların dostluğundan daha iyidir.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhtisâs:</i> Evzaî’den naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Fasık kimselerden uzak dur. Zira onlar köpek gibidirler. Eğer sende yiyecek bir şey bulurlarsa yerler, bulamadıklarında ise seni kınar ve rezil ederler. Onların kendi aralarındaki arkadaşlıkları da kalıcı değildir, anlıktır.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhtisâs: </i>Evzaî’den naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Yalnızlık, kötü arkadaş edinmekten daha iyidir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-Kâfi:</i> İbrahim b. Ebi’l-Bilad’ın naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Her kim kötü mekânlara girerse töhmet altında kalır ve her kim de kötü biriyle yol arkadaşı olursa selamette olmaz.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhtisâs: </i>Evzaî’den naklettiğine göre Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Ben nice taş ve demir taşıdım, fakat kötü yol arkadaşından daha ağırını bulamadım.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a></p>

<p><i>el-İhtisâs: </i>Evzaî’den naklettiğine göre Lokman oğluna: “Ey oğul! Taşı ve demiri yerbe yer etmek, kötü yol arkadaşıyla geçinmekten daha kolaydır.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a></p>

<p><i>A’lâmu’d-Din: </i>Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Kötülerden ve sefihlerden uzak dur. Zira Allah onlara azap gönderecek olursa sen de o azaba uğrarsın, her ne kadar salih kimselerden olsan bile.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a></p>

<p><i>Rebîü’l-Ebrâr:</i> Lokman, oğluna şöyle tavsiye etti: “Ey oğul! Kötü arkadaştan sakın. Zira o kılıç gibidir ki, güzelliği seni kendine hayran bırakır, fakat kılıcın tesiri çok kötü olur.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a></p>

<p><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 246. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 71, s. 427, h: 70.</p>

<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a>- <i>ed-Dürrü’l-Mansûr</i>, c. 6, s. 520.</p>

<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a>- <i>Şuabu’l-İman</i>, c. 6, s. 502, h: 9062. <i>ed-Dürrü’l-Mansûr</i>, c. 6, s. 518.</p>

<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 337. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 428.</p>

<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a>- Burada adı geçen Hasan, Hz. Hasan (a.s) veya Hasan Basri’dir.</p>

<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a>- <i>el-İhvan</i>, s. 110, h: 25.</p>

<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 337. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 428, h: 23.</p>

<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a>- <i>Mahbûbu’l-Kulûb</i>, c. 1, s. 204.</p>

<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a>- <i>Muhazaratu’l-Udeba</i>, c. 3, s. 10.</p>

<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a>- <i>Hazanetu’l-Hiyal</i>, s. 568.</p>

<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a>- <i>İkdu’l-Ferid</i>, c. 3, s. 152.</p>

<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a>- <i>Arâisu’l-Mecâlis</i>, s. 314.</p>

<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a>- İbn Hanbel, <i>ez-Zühd</i>, s. 131. <i>ed-Dürrü’l-Mansûr</i>, c. 6, s. 519.</p>

<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a>- <i>Hazanetu’l-Hiyal</i>, s. 567.</p>

<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 246. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 71, s. 426, h: 70.</p>

<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a>- <i>es-Sadakatu ve’s-Sadik</i>, s. 63.</p>

<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 338. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 428, h: 23.</p>

<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 338. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 428, h: 23.</p>

<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[19]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 337. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 428, h: 23.</p>

<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[20]</a>- <i>el-Kâfî</i>, c. 2, s. 642, h: 9. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 426, h: 20.</p>

<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title="">[21]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 337. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 428, h: 23.</p>

<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title="">[22]</a>- <i>el-İhtisâs</i>, s. 337. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 13, s. 428, h: 23.</p>

<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title="">[23]</a>- <i>A’lâmu’d-Din</i>, s. 272. <i>Bihâru’l-Envâr</i>, c. 74, s. 189, h: 18.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title="">[24]</a>- <i>Rebîü’l-Ebrâr</i>, c. 1, s. 40.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Yaşam | Aile&amp;GNÇ</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/arkadas-secmek-ve-kotuden-uzak-durmak</guid>
      <pubDate>Wed, 16 Sep 2026 20:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/ark-1.jpg" type="image/jpeg" length="47495"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Rızık Nedir?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/rizik-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rizik-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Rızkı yalnızca “bize gelenler” olarak düşünmek de eksik olabilir. Bazen rızık, bizden uzaklaştırılan bir kötülüktür.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Allâme Hasanzâde Âmûlî</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">Uyurken aniden, alarm çalmadan ve yalnız başınıza uyanmanız; bu uyanış rızıktır, çünkü bazı insanlar uyanmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Bir sorunla karşılaştığınızda, Allah sizin gözlerinizi kapatıp ona katlanmanız için sabır verir; bu sabır rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Evde ana-babanıza bir bardak su vermeniz, bu iyilik yapma fırsatı rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen namaz kılarken ne söylediğinize dikkat etmezsiniz. Aniden kendinize gelir ve namazınızı tevazu ile kılarsınız. Bu anlık aydınlanma rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Uzun zamandır haber alamadığınız birini aniden hatırlarsınız, onu özlersiniz ve durumunu sorarsınız. Bu hatırlama rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçek rızık, iyi şeylerin rızkıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Araba değil, gelir değil. Bunlar, Allah'ın bütün kullarına verdiği maddi nimetlerdir. Fakat O, iyi şeyleri yalnızca kendisini sevenlere verir.</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Konunun Açılımı: Rızık Nedir?</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsan rızık denildiğinde çoğu zaman aklına para, ev, araba, maaş, makam ve sahip olduğu maddi imkânları getirir.</p>

<p style="text-align:justify">Oysa rızık, yalnızca insanın cebinde bulunan şey değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen rızık, insanın kalbine konulan bir huzurdur.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen bir kötülükten uzak durma gücüdür.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen doğru zamanda gelen bir uyarıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen insanın farkında olmadan yaptığı küçük bir iyiliktir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen de Allah'ın insana verdiği, fakat insanın değerini ancak kaybettiğinde anlayacağı bir nimettir.</p>

<p style="text-align:justify">Allâme Hasanzâde Âmûlî'nin bu yaklaşımı, rızkı çok daha geniş bir anlamda düşünmemize vesile olur:</p>

<p style="text-align:justify">Gerçek rızık, insanı Allah'a yaklaştıran ve onu iyiye yönelten şeylerin rızkıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Alarm çalmadan uyanabilmek de rızıktır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Sabah uyandığında gözlerini açabilmek sıradan bir olay gibi görünür.</p>

<p style="text-align:justify">Alarm çalmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Kimse seni uyandırmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Sen kendiliğinden gözlerini açarsın.</p>

<p style="text-align:justify">Belki bunu hiç düşünmeden yatağından kalkarsın.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat aslında sana yeni bir gün verilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Yeni bir nefes...</p>

<p style="text-align:justify">Yeni bir fırsat...</p>

<p style="text-align:justify">Yeni bir tövbe imkânı...</p>

<p style="text-align:justify">Yeni bir iyilik yapma fırsatı...</p>

<p style="text-align:justify">Bazı insanlar o sabaha ulaşamaz.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle her uyanış, yalnızca biyolojik bir olay değil; aynı zamanda hayatın yeniden insana emanet edilmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Sabah gözlerini açtığında:</p>

<p style="text-align:justify">“Allah'ım, bana bir gün daha verdiğin için şükürler olsun.” diyebilmek, nimeti fark etmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü bazen en büyük rızık, sahip olduğumuz şey değil; sahip olduklarımızı fark edecek kadar yaşamaya devam ediyor olmaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Zorluk karşısında sabredebilmek rızıktır</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsan bir problemle karşılaştığında genellikle problemin ortadan kalkmasını ister.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat bazen Allah problemi hemen kaldırmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Onun yerine insana sabır verir.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu da bir rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü aynı sıkıntıyı iki insan yaşayabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Biri öfkeye, isyana ve umutsuzluğa kapılır.</p>

<p style="text-align:justify">Diğeri ise:</p>

<p style="text-align:justify">“Allah bunun da içinden bir yol çıkaracaktır.” diyerek sabreder.</p>

<p style="text-align:justify">Sıkıntı aynıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat kalplerin taşıdığı güç farklıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sabır, acının hiç hissedilmemesi değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Sabır; acıyı hissederken insanın kendisini tamamen kaybetmemesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Ağlarken Allah'ı unutmamaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Korkarken ümidini kaybetmemektir.</p>

<p style="text-align:justify">Kapılar kapandığında başka bir kapının Allah tarafından açılabileceğine inanmaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle bazen insanın istediği şeyin verilmesi değil, verilmeyen şey karşısında dayanabilecek bir kalbin verilmesi daha büyük bir rızıktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. Anne-babaya hizmet edebilmek rızıktır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Evde annenize veya babanıza bir bardak su vermek çok küçük bir davranış gibi görünebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat bunun içinde büyük bir nimet vardır:</p>

<p style="text-align:justify">Onlara hizmet edebilme fırsatı.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü insan çoğu zaman sahip olduğu nimetleri, onları kaybetme ihtimali ortaya çıkana kadar fark etmez.</p>

<p style="text-align:justify">Anne-babanın hayatta olması...</p>

<p style="text-align:justify">Onlarla konuşabilmek...</p>

<p style="text-align:justify">Seslerini duyabilmek...</p>

<p style="text-align:justify">Bir ihtiyaçlarını karşılayabilmek...</p>

<p style="text-align:justify">Onlara bir bardak su verebilmek...</p>

<p style="text-align:justify">Bunların her biri başlı başına rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen insan büyük hayırlar yapmak ister ve küçük iyilikleri küçümser.</p>

<p style="text-align:justify">Oysa Allah katında değeri büyük olan bazı ameller, insanın gözünde son derece küçük olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir bardak su...</p>

<p style="text-align:justify">Bir tebessüm...</p>

<p style="text-align:justify">Bir gönül alma...</p>

<p style="text-align:justify">Bir telefon...</p>

<p style="text-align:justify">Bir “Nasılsın?” sorusu...</p>

<p style="text-align:justify">Bunların her biri, insanın önüne çıkarılmış bir iyilik fırsatı olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Asıl mesele fırsatı görebilmektir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. Namazda bir anda kalbin uyanması rızıktır</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bazen insan namaz kılar ama zihni başka yerdedir.</p>

<p style="text-align:justify">Dili dua ederken zihni dünyadadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bedeni kıyamdadır ama kalbi başka bir yerde dolaşmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Sonra bir anda...</p>

<p style="text-align:justify">İnsan kendine gelir.</p>

<p style="text-align:justify">Söylediği kelimelerin farkına varır.</p>

<p style="text-align:justify">Allah'ın huzurunda olduğunu hisseder.</p>

<p style="text-align:justify">Bir ayetin anlamı kalbine dokunur.</p>

<p style="text-align:justify">Gözleri dolar.</p>

<p style="text-align:justify">Kalbi yumuşar.</p>

<p style="text-align:justify">İşte o an da bir rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü kalbin uyanması, bedenin ibadet etmesinden daha derin bir hâlidir.</p>

<p style="text-align:justify">İbadetin içerisinde insanın bir anlığına bile olsa Allah'ın huzurunda olduğunu gerçekten hissetmesi, büyük bir manevi nimettir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen insan yıllarca aradığı huzuru, birkaç dakikalık samimi bir secdede bulabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle:</p>

<p style="text-align:justify">“Bugün namazımı nasıl daha iyi kılabilirim?” sorusunun yanında,</p>

<p style="text-align:justify">“Bugün namazımda kalbimi nasıl Allah'a daha fazla yaklaştırabilirim?” sorusunu da sormalıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. Bir insanı hatırlamak da rızıktır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Uzun zamandır haber alamadığınız bir insanı bir anda hatırlarsınız.</p>

<p style="text-align:justify">Nerede olduğunu düşünürsünüz.</p>

<p style="text-align:justify">“Acaba nasıldır?” dersiniz.</p>

<p style="text-align:justify">Onu özlediğinizi fark edersiniz.</p>

<p style="text-align:justify">Sonra telefonunuzu alıp:</p>

<p style="text-align:justify">“Nasılsın, seni düşündüm.” dersiniz.</p>

<p style="text-align:justify">Belki o insanın tam da o anda buna ihtiyacı vardır.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu hatırlama da bir rızıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü bazen Allah bir insanın kalbine başka bir insanı koyarak iyilik için bir vesile yaratır.</p>

<p style="text-align:justify">Kalbe gelen her düşünce önemsiz değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen birini hatırlamak, onu aramak için bir işarettir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen birinin kapısını çalmak, onun yalnızlığını gidermektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen tek bir telefon, bir insanın bütün gününü değiştirebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden kalbinize gelen güzel bir hatırlamayı sürekli ertelemeyin.</p>

<p style="text-align:justify">Belki de o insanın size değil, sizin ona gönderilmeniz gerekiyordur.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>En kıymetli rızık: İyilik yapabilme rızkı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bir insanın Allah tarafından kendisine verilen nimetlerden birini başka bir insanın hayrına kullanabilmesi çok büyük bir nimettir.</p>

<p style="text-align:justify">Paran vardır → bir ihtiyaç sahibine yardım edersin.</p>

<p style="text-align:justify">Vaktin vardır → yalnız bir insanı ziyaret edersin.</p>

<p style="text-align:justify">Bilgin vardır → bilmeyene öğretirsin.</p>

<p style="text-align:justify">Gücün vardır → güçsüzün elinden tutarsın.</p>

<p style="text-align:justify">Söz söyleme imkânın vardır → kırılmış bir kalbi onarırsın.</p>

<p style="text-align:justify">Duan vardır → başkası için dua edersin.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bunların her biri iyilik rızkıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü insanın elinden iyilik yapma fırsatının alınması, bazen maddi bir kayıptan çok daha büyük bir kayıptır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Bazen rızık, başımıza gelmeyen şeydir</strong></p>

<p style="text-align:justify">Rızkı yalnızca “bize gelenler” olarak düşünmek de eksik olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen rızık, bizden uzaklaştırılan bir kötülüktür.</p>

<p style="text-align:justify">Binmek üzere olduğumuz bir otobüsü kaçırırız.</p>

<p style="text-align:justify">Bir iş gerçekleşmez.</p>

<p style="text-align:justify">Bir insan hayatımızdan çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">Bir kapı yüzümüze kapanır.</p>

<p style="text-align:justify">Bir yol istediğimiz gibi ilerlemez.</p>

<p style="text-align:justify">O anda üzülürüz.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat zaman geçtikten sonra anlarız ki: <i>“İyi ki olmamış.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İşte insanın anlayamadığı bazı gecikmeler, reddedilmeler ve kapanan kapılar da bir tür korunma olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden her kaybı hemen “ceza”, her gecikmeyi “kötülük” olarak değerlendirmemek gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen Allah'ın lütfu, vermek şeklinde değil, vermemek şeklinde ortaya çıkar.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/rizik-nedir</guid>
      <pubDate>Tue, 15 Sep 2026 20:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/hasanzade-1.jpg" type="image/jpeg" length="42850"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ayetullah Behçet’ten kalbe Dokunan Nasihatler]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-behcetten-kalbe-dokunan-nasihatler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-behcetten-kalbe-dokunan-nasihatler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Bugün kimin hayatına küçük de olsa bir güzellik kattım?”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ayetullah Behçet’ten (r.a.) Beş Derin Öğüt</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bazen insanın hayatını değiştiren şey, uzun nasihatler değil; doğru zamanda söylenmiş birkaç derin cümledir. Merhum Ayetullah Muhammed Taki Behçet’in (r.a.) öğütleri de insanın hem Allah ile ilişkisini hem de insanlarla olan bağını yeniden düşünmesine vesile olan, sade fakat derin mesajlar taşımaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu öğütlerin ortak noktası ise: <i>“<strong>İnsanın iç dünyası düzeldiğinde, hayatla kurduğu ilişki de değişmeye başlar.”</strong></i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h3 style="text-align:justify"><strong>1. Yalnızlığa teslim olma; salih insanlarla beraber ol!</strong></h3>

<p style="text-align:justify">İnsan kendi içine çekildiğinde, zihninde büyüttüğü korkular, kırgınlıklar ve endişeler zamanla olduğundan daha büyük hâle gelebilir. Bu nedenle insanın kendisini bütünüyle yalnızlığa bırakmaması; güzel ahlaklı, Allah'ı hatırlatan, iyi niyetli ve salih insanlarla beraber olması önemlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Salih insanlarla beraberlik yalnızca sohbet etmek anlamına gelmez. Bazen bir insanın yanında sessizce oturmak, bazen onun güzel ahlakını görmek, bazen de zor zamanında birbirine destek olmak bile insanın ruhunu toparlar.</p>

<p style="text-align:justify">Çünkü insan çevresinden etkilenir. Kiminle oturduğumuz, kimleri dinlediğimiz, hangi düşünceleri tekrar tekrar zihnimizde tuttuğumuz zamanla karakterimize ve bakış açımıza yansır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle insan kendisine şu soruyu sormalıdır:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Benimle beraber olan insanlar beni Allah’a, iyiliğe ve huzura mı yaklaştırıyor; yoksa öfkeye, karamsarlığa ve dünyaya aşırı bağlanmaya mı sürüklüyor?”</strong></i></p>

<p style="text-align:justify">Bazen insanın hayatındaki en büyük değişim, çevresindeki insanları değiştirmesiyle değil, <strong>kimlerin yanında daha fazla bulunması gerektiğini fark etmesiyle</strong> başlar.</p>

<h3 style="text-align:center"><strong>* * *</strong></h3>

<h3 style="text-align:justify"><strong>2. Namazını vaktinde kıl!</strong></h3>

<p style="text-align:justify">Namaz sadece yerine getirilmesi gereken bir görev değildir. Aynı zamanda insanın gün içerisinde tekrar tekrar kendisini toparladığı bir duraktır.</p>

<p style="text-align:justify">Dünya insanı sürekli bir yerlere yetişmeye, bir şeyleri çözmeye ve bir şeyler kazanmaya zorlar. Namaz ise insana bütün bunların üzerinde daha büyük bir hakikatin bulunduğunu hatırlatır:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Sen yalnız değilsin ve bütün yükü tek başına taşımak zorunda değilsin.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Namazı sürekli ertelemek, zamanla insanın ibadet hayatında bir gevşemeye yol açabilir. Buna karşılık namazı vaktinde kılmaya gayret etmek, insanın hayatına bir düzen ve disiplin kazandırır.</p>

<p style="text-align:justify">Beş vakit namaz, günün farklı noktalarında insanı yeniden Allah’a yönelten manevi duraklar gibidir. Sabah namazı yeni bir başlangıcı, öğle namazı dünyanın yoğunluğu içerisinde bir duruşu, ikindi namazı günün muhasebesini, akşam namazı geçen zamanın farkına varmayı, yatsı ise günü Allah’a teslim ederek kapatmayı hatırlatır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bakımdan namazın vaktine riayet etmek, sadece bir zaman meselesi değil; <strong><i>Allah’ı hayatın merkezinde tutma iradesidir.</i></strong></p>

<h3 style="text-align:center"><strong>* * *</strong></h3>

<h3 style="text-align:justify">3. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”ı sıkça söyle!</h3>

<p style="text-align:center"><strong>لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ إِلَّا بِاللَّهِ</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Güç ve kuvvet ancak Allah’ladır.”</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu kısa ifade, insanın kendi sınırlılığını kabul etmesinin ve Allah’ın kudretine sığınmasının güçlü bir ifadesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan bazen hayatındaki her şeyi kendi gücüyle kontrol etmek ister. İnsanları, olayları, geleceği ve hatta başkalarının kendisi hakkındaki düşüncelerini kontrol etmeye çalışır. Fakat hayatın önemli bir kısmı bizim kontrolümüzün dışındadır.</p>

<p style="text-align:justify">İşte <strong>“Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”</strong> insana bunu hatırlatır.</p>

<p style="text-align:justify">“Her şeyi ben çözmek zorunda değilim.”</p>

<p style="text-align:justify">“Her şeyi ben kontrol edemem.”</p>

<p style="text-align:justify">“Ben üzerime düşeni yaparım; sonucu Allah’a bırakırım.”</p>

<p style="text-align:justify">Bu anlayış, insanın omuzlarındaki gereksiz yükü hafifletebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen insanın ihtiyacı daha fazla düşünmek değil, <strong><i>Allah’a daha fazla teslim olmaktır.</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu zikri söylerken insan, kendi acziyetini kabul ederken aynı zamanda Allah’ın sonsuz kudretine güvenmeyi de öğrenir.</p>

<h3 style="text-align:center"><strong>* * *</strong></h3>

<h3 style="text-align:justify"><strong>4. Dua ve istiğfarı çoğalt!</strong></h3>

<p style="text-align:justify">Dua, insanın Allah ile kurduğu en samimi bağlardan biridir. İnsan dua ederken yalnızca bir şey istemez; aynı zamanda kendi ihtiyaçlarını, çaresizliğini ve Allah’a olan bağlılığını kabul eder.</p>

<p style="text-align:justify">İstiğfar ise sadece geçmişteki günahlardan dolayı af dilemek değildir. Aynı zamanda insanın kendisini sürekli olarak temizlemeye ve düzeltmeye yönelmesidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Estağfirullah”</i></strong> demek, insanın kendisine:</p>

<p style="text-align:justify">“Ben kusursuz değilim.”</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">“Yanlışlarım olabilir.”</p>

<p style="text-align:justify">“Rabbimden bağışlanma ve yeniden başlama imkânı istiyorum.” diyebilmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da da istiğfar ile ferahlık, nimet ve rızık arasında bağlantılar kurulmuştur. Bu nedenle mümin için istiğfar yalnızca dilde tekrarlanan bir söz değil, <strong><i>kalbin yeniden Allah’a yönelmesidir.</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Bazen insanın önündeki kapının açılması için daha fazla mücadele etmesi değil, önce kalbindeki bazı ağırlıkları bırakması gerekir. Dua ise insanın ümidini canlı tutar. Çünkü dua eden insan, en zor durumda bile <strong><i>“Henüz her şey bitmedi”</i></strong> diyebilir.</p>

<h3 style="text-align:justify">5. İnsanlara güler yüz göster ve güzel konuş!</h3>

<p style="text-align:justify">İnsanların kalbine ulaşmanın en kısa yollarından biri güzel ahlaktır. Bir tebessüm küçüktür; fakat karşıdaki insanın bütün gününü değiştirebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Güzel konuşmak ise yalnızca nazik kelimeler kullanmak değildir. Karşımızdaki insanı küçümsememek, onun onurunu kırmamak, öfkeliyken bile ölçüyü kaybetmemek ve insanlara değerli olduklarını hissettirmektir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar çoğu zaman söylediklerimizin tamamını hatırlamazlar; <strong><i>fakat </i></strong><strong><i>yanımızdayken kendilerini nasıl hissettiklerini</i></strong><strong><i> </i></strong>uzun süre hatırlarlar. Bu yüzden insan, girdiği ortama huzur taşıyanlardan olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Öyle insanlar vardır ki yanlarından ayrıldığınızda onları yeniden görmek istersiniz. Çünkü onların yanında insan kendisini değersiz değil, anlaşılmış ve huzurlu hisseder.</p>

<p style="text-align:justify">Güzel ahlakın sırrı biraz da budur: <strong>“İnsanların hayatına yük olarak değil, ferahlık olarak dokunabilmek.”</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Zihnimize ne ekersek, hayatımızda onu büyütürüz</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hafız’ın hikmetli dünyasını hatırlatan önemli bir düşünce vardır: <strong>İnsan zihnine ne ekerse, zamanla onun meyvelerini toplamaya başlar.</strong></p>

<p style="text-align:justify">Sürekli korku düşünürsek korkularımız büyür. Sürekli öfkeyi beslersek öfkemiz karakterimizin bir parçasına dönüşebilir. Sürekli umutsuzluğu tekrar edersek geleceğe bakışımız kararabilir. Ama şükür, sabır, umut, dua ve iyiliği beslersek iç dünyamız da buna göre şekillenmeye başlar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu, hayatın bütün sorunlarının yalnızca düşünceyle ortadan kalkacağı anlamına gelmez. İnsan gerçek sıkıntılarla karşılaşır, kayıplar yaşar, haksızlığa uğrar, hastalanır, ayrılır ve imtihanlardan geçer.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat aynı olay karşısında insanın <strong><i>ona nasıl baktığı</i></strong>, yaşadığı yükün ruhundaki etkisini değiştirebilir. Bu nedenle insan yalnızca bedenini değil, zihnini ve kalbini de beslemelidir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mutluluk paylaşıldıkça büyür</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsan mutluluğu yalnız başına sahip olunacak bir şey zannettiğinde, aslında onun önemli bir kısmını kaybedebilir. Bir iyiliği paylaşmak, bir insanı sevindirmek, birinin derdini dinlemek, ihtiyaç sahibine yardım etmek, bir dostun yüzünü güldürmek...</p>

<p style="text-align:justify">Bunların her biri insanın kendi ruhuna da dokunur. Çünkü insan sadece kendisi için yaşadığında dünyanın yükü ağırlaşır; başkalarının hayatına güzellik kattığında ise kendi hayatının anlamını da daha fazla hisseder.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden mutluluk sadece <strong><i>“Ben ne elde ettim?”</i></strong> sorusuyla ölçülmemelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen daha güzel soru şudur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Bugün kimin hayatına küçük de olsa bir güzellik kattım?”</i></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hiç kimse imtihansız değildir</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hayatın en önemli gerçeklerinden biri de şudur: <i>Hiç kimse tüm sıkıntılardan muaf değildir.</i></p>

<p style="text-align:justify">Dışarıdan bakıldığında bazı insanların hayatı kusursuz görünebilir. Fakat herkesin görünmeyen bir imtihanı vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Kimi insan yalnızlıkla, kimi maddi sıkıntıyla, kimi aile meseleleriyle, kimi geçmişinin yaralarıyla, kimi geleceğe dair kaygılarla, kimi de kendi nefsiyle mücadele eder.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle başkasının hayatına bakıp kendi hayatımızı eksik görmek doğru değildir.</p>

<p style="text-align:justify">İmtihanın varlığı, Allah’ın bizi terk ettiği anlamına gelmez. Bazen imtihan insanı kırmak için değil, <strong><i>olgunlaştırmak için</i></strong> gelir.</p>

<p style="text-align:justify">Sabır, kolay zamanlarda değil; insanın zorlandığı zamanlarda anlam kazanır.</p>

<p style="text-align:justify">Tevekkül, her şey yolundayken değil; insan sonucu göremediğinde gerçek anlamını bulur.</p>

<p style="text-align:justify">Dua, ihtiyaç yokken değil; insan çaresiz kaldığında kalbin en samimi dili hâline gelir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kalbi düzeltmek, hayatı yeniden kurmaktır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayetullah Behçet’in bu beş öğüdünü bir bütün olarak düşündüğümüzde aslında beş farklı tavsiye değil, birbirini tamamlayan bir hayat anlayışı görürüz:</p>

<p style="text-align:justify"><i>Salih insanlarla beraber ol.<br />
Namazını vaktinde kıl.<br />
Allah’ın gücüne sığın.<br />
Dua ve istiğfarı artır.<br />
İnsanlara güzel ahlakla yaklaş.</i></p>

<p style="text-align:justify">Bunların hepsi insanı aynı noktaya götürür:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>Kalbi Allah’a bağlamak ve insanlara karşı merhametli olmak.</strong></p>
</blockquote></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Yaşam | Aile&amp;GNÇ</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ayetullah-behcetten-kalbe-dokunan-nasihatler</guid>
      <pubDate>Tue, 15 Sep 2026 17:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/kulbehcet-1.jpg" type="image/jpeg" length="87886"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kâinatı Şereflendiren Nûr – 4]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-4</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-4" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[.

.



Bismillahirrahmanirrahim

Fahrettin Güngör



Amcası



Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) amcasının adı, Ebû Tâlib Abdimenâf b. Abdilmuttâlib b. Hâşim el-Kureşî el-Hâşimî’dir.

Amcası Ebû Tâlib, Hz. Resûlullah’dan (s.a.a) otuz beş yıl önce, 535 yılında Mekke’de doğdu. [1]...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Fahrettin Güngör</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Amcası</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) amcasının adı, <i>Ebû Tâlib Abdimenâf b. Abdilmuttâlib b. Hâşim el-Kureşî el-Hâşimî</i>’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Amcası Ebû Tâlib, Hz. Resûlullah’dan (s.a.a) otuz beş yıl önce, 535 yılında Mekke’de doğdu. [1]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Adı, <i>Abdimenâf (Muğire)</i>’dir. [2]</p>

<p style="text-align:justify">Lakapları, <i>Seyyid-u Betha, Şeyh-u Kureyş, Reis-u Mekke, Beyzetu’l-beled ve Şeyh-u Ebî Tâlib</i>. [3] Ebû Tâlib onun en meşhur lakabıydı ve genellikle bu lakabla çağrılırdı. <i>Ebû Tâlib</i>’i hiç kimse <i>Abdimenâf</i> isimiyle çağırmazdı. [4]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Babasının adı, <i>Abdulmuttâlib b. Hâşim</i>’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Annesinin adı, <i>Fâtımâ bint Amr b. Âiz b. İmrân el-Mahzûmiyye</i>’dir. [5]</p>

<p style="text-align:justify">Eşinin adı, <i>Fâtımâ bint Esed b. Hâşim b. Abdimenâf b Kusayy</i>’dır. [6]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Çocuklarını adı, <i>Tâlib, Akîl, Câ‘fer, Ali</i> ve <i>Ümmü Hânî, Cumâne, Rebte (Reytâ), Esmâ</i>’dır. [7]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Abdulmuttâlib’in vefatından sonra Ebû Talîb, babasının vâsiyeti üzerine, sekiz yaşındaki kardeşinin oğlu Hz. Muhammed’in (s.a.a) vekâletini üstlendi ve himâyesine aldı. [8]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ebû Tâlib, Hz. Muhammed’e (s.a.a) özel bir ilgi gösterirdi. Çocuklarından daha çok Hz. Muhammed’e (s.a.a) muhabbet ve sevgi beslerdi. Ebû Tâlib, yemeğin en iyisini Hz. Muhammed (s.a.a) için saklar; yatağını kendi yatağının yanında hazırlatır ve her zaman onu yanında bulundurmaya gayret gösterirdi. [9] Ebû Tâlib, çocuklarına öğle veya akşam yemeği vermek istediği zaman, "Oğlum (Muhammed) gelene kadar bekleyin" derdi. [10]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu koruma ve desteklemeler sonucu Ebû Tâlib ve hanımı Fatımâ bint Esed, Peygamber Efendimizin (s.a.a) annesi ve babası gibi oldular. [11] Fatımâ bint Esed şöyle diyor: “Abdulmuttâlib vefat edince Ebû Tâlib, Resûlullah’ın koruyuculuğunu üstlendi. Ben, Resûlullah’a bakıyordum, o ise beni anne diye çağırıyordu.” [12]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ebû Tâlib, ticaret ve pazarlama işi yapar; koku (ettârlık) ve arpa alıp, satardı (zâhirecilik). [13]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber’imiz (s.a.a), amcası Ebû Tâlib’in ve eşi Hz. Hatice’nin (s.a) vefat ettiği yılı <i>Hüzün Yılı</i> (amu’l huzn) olarak adlandırmıştır. Ebû Tâlib’in (r.a) kabri, <a href="https://tr.wikishia.net/view/Mekke" rel="nofollow" title="Mekke">Mekke</a>’de bulunan <i>Hacûn</i> mezarlığında babası Abdulmuttâlib’in yanındadır. [14]</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yengesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) yengesinin adı, <i>Fâtıma bint Esed b. Hâşim b. Abdimenâf el-Kureşiyye el-Hâşimiyye</i>’dir. Yengesi Fâtıma, Mekke’de dünyaya geldi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Annesinin adı, <i>Âmir b. Lueyy oğullarından Hubey bint Herem b. Revâha el-Kureşiyy</i>e’dir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kocasının adı, <i>Ebû Tâlib Abdimenâf b. Abdilmuttâlib b. Hâşim el-Kureşî el-Hâşimî</i>’dir. Kocası Ebû Tâlib, amcasının oğludur. Fâtıma bint Esed, İmam Ali’nin (a.s) annesidir. O, Fâtıma bint Muhammed’in (s.a.a) kayınvalidesidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Çocukları, <i>Tâlib, Akîl, Câ‘fer</i> ve <i>Ali</i> adında dört oğlu ve <i>Ümmü Hânî, Cumâne</i> adında iki kızı, bazı siyer âlimlerine göre ise <i>Rebte </i>(<i>Reytâ)</i> ve <i>Esmâ</i> ile birlikte dört kızı vardır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Fâtıma bint Esed, Hatice bint Huveylid’den sonra Müslüman olan ilk kadındır. [15] Fâtıma bint Esed, yaya olarak Mekke’den Medine’ye ilk hicret eden kadındır. [16] Fâtıma bint Esed, Sahâbî’dir. Hz. Resûl-i Ekrem’den (s.a.a) kırk altı hadis rivâyet etmiştir. [17] Hz. Peygamber (s.a.a), dedesinin ölümünden sonra amcası Ebû Tâlib tarafından himâye edilince eşi Fâtıma bint Esed, Hz. Muhammed’e (s.a.a) sekiz yaşından itibaren annelik yapmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Resûl-i Ekrem (s.a.a), Fâtıma bint Esed’in ölümünü haber alınca: “Bugün annemi kaybettim” dedi ve gömleklerinden birini Fâtıma’ya kefen yapılması için gönderdi. Cenazesini Bakî Mezarlığı’na kadar taşıdı. Cenaze namazını kıldıktan sonra, kabre bir miktar toprak serpti ve "Allah’ım! Ben, onu sana emanet ediyorum." dedi. [18]</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Çok Eşliliğin Nedenleri</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) eşlerine <i>Ümmehâtü’l-mü’minîn</i> “mü’minlerin anneleri” denir. Bu tâbir, <strong>“</strong><strong>Peygamber mü’minlere kendi nefislerinden daha evlâdır </strong>(daha yakındır ve önceliklidir) <strong>ve onun hanımları da onların </strong>(bütün inananların) <strong>anneleridir” </strong>[19] âyetine dayanmaktadır. <i>Ümmehâtü’l-mü’minîn</i> yanında “ezvâc-ı tâhirât” tabiri de kullanılır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ümmehâtü’l-mü’minîn’e hâs hükümler söz konusudur. [20] Kur’ân-ı Kerîm’de onların diğer kadınlardan farklı olduğu belirtilerek [21] konumlarına uygun biçimde davranmaları emredilmiş, günahlarına ve sevaplarına iki kat karşılık verileceği bildirilmiştir. [22] Mü’minlerin anneleri konumundaki eşlerini boşandıkları takdirde başkaları ile evlenmeleri Kur’ân’ın hükmüyle yasaklanmıştır. [23]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) yaşadığı dönemde çok evlilik olağan bir durumdu. Kur’ân aynı anda çok kadınla evliliğe de sınırlama getirmiştir. [24] Bununla beraber Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) Mekke dönemi boyunca tek eşi olmuştur. Medine devrinde birden fazla hanımla evlenmesinin çeşitli sebepleri vardır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Bir kâbileden veya aileden kız alarak bu yolla İslâm toplumunun kaynaşıp bütünleşmesini sağlamak,</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Kâbileler veya aileler arasında bozulan ilişkileri evlilik bağı yoluyla düzeltmek,</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Savaşlarda mağlûp edilen düşmanların kızlarıyla evlenip onları İslâm’a girişini kolaylaştırmak,</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> Dine son derece bağlı bazı müslüman hanımları kocaları ölüp dul kalmaları üzerine korumasız kalan hanımları himâye etmek,</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>Araplar arasında evlilik konusunda yerleşmiş yanlış bazı âdetleri fiilî örnekle değiştirmek ve kadınları ilgilendiren bazı özel bilgileri hanımları vasıtasıyla diğer müslüman hanımlara öğretmekti. [25]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Resûl-i Ekrem’in (s.a.a) değişik zamanlarda on iki hanımı ve bir câriyesi (Mâriye) oldu. Eşleri Hz. Hatice (s.a), Hz. Zeyneb bint Huzeyme ve Hz. Reyhâne kendisinden önce vefat etti.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Hatice yirmi beş yıl ile en uzun süreli, Hz. Zeyneb ise birkaç ay ile en kısa süreli hanımı olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>Devam Edecek…</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify">[1]- İbn Hacer, <i>el- İsabe,</i> c. 4, s. 115.</p>

<p style="text-align:justify">[2]- İbn Hacer, <i>el- İsabe,</i> c. 4, s. 115.</p>

<p style="text-align:justify">[3]- Ahmed b. Ali b. <i>İnebe, Umdetu’t-tâlib fî ensâb-ı Ebî Tâlib, </i>s. 20; Ahmed b. Muhammed b. Hanbel, <i>Müsned,</i> c. 1, s. 209; İbn Şeh-raşûb, <i>el-Menâkib,</i> c. 1, s. 36; Hâkim en-Nişabûrî, <i>Musterrek’u- Sa-hihayn,</i> c. 3, s. 183; Şeyh Sadûk, <i>Meânî’l-ahbâr,</i> s. 121.</p>

<p style="text-align:justify">[4]- İbn Hacer, <i>el- İsabe,</i> c. 4, s. 115.</p>

<p style="text-align:justify">[5]- Ahmed b. Ali b. İnebe,<i> Umdetu’t-tâlib fî ensâb-ı Ebî Tâlib,</i> s. 23; Taberî, <i>Târîh,</i> c. 2, s. 2; Yâ‘kûbî, <i>Târîh,</i> c. 2, s. 111.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">[6]- İbn Sa‘d, <i>et-Tabakât,</i> c. 1, s. 121.</p>

<p style="text-align:justify">[7]- İbn Sa‘d, <i>et-Tabakât,</i> c. 1, s. 121; Ahmed b. Ali b. İnebe, <i>Umde-tu’t-tâlib fî ensâb-ı Ebî Tâlib,</i> s. 30.</p>

<p style="text-align:justify">[8]- İbn Hacer, <i>el- İsabe,</i> c. 4, s. 115; İbn Şehraşûb,<i> el-Menâkib, </i>c. 1, s. 36.</p>

<p style="text-align:justify">[9]- İbn Sa'd,<i> et-Tabakât,</i> c. 1, s. 119.</p>

<p style="text-align:justify">[10]- İbn Şehraşûb, <i>el-Menâkib,</i> c. 1, s. 37.</p>

<p style="text-align:justify">[11]- Yâ‘kûbî, Târîh, c. 2, s. 14.</p>

<p style="text-align:justify">[12]- Hibetullah er-Râvendî, <i>Harayic,</i> c. 1, s. 139.</p>

<p style="text-align:justify">[13]- Abbas el-Kummî, <i>el-Kunâ ve’l-elkâb, </i>c. 1, s. 109: İbn Hişâm, <i>es-Sîre,</i> c. 1, s. 184; TDV <i>İslâm Ansik-lopedisi,</i> c. 10, s. 237.</p>

<p style="text-align:justify">[14]- Abbas el-Kummî, <i>el-Kunâ ve’l-elkâb, </i>c. 1, s. 108; Abdulhüseyin Ahmed el-Emînî en-Necefî, <i>el-Gadîr fi’l-Kitâb ve’s-Sunne, </i>c. 7, s. 330; c. 8, s. 3-29; Ahmed b. Ali Makrizi, <i>İmtau'l-esmâ,</i> c. 1, s. 45; Ali Nemâzî, <i>Mustedrek’u-Sefîneti’l-bihâr,</i> s. 435; Belâzurî, <i>Ensâbu'l-eşrâf,</i> c. 1, s. 29; Cevâd Ali, <i>el-Mufassal,</i> c. 9, s. 697; İbn Esîr, <i>el-Kâmil,</i> c. 2, s. 37; İbn Hacer,<i> el-İsâbe, </i>c. 7, s. 235; İbn Hişâm, <i>es-Sîre,</i> c. 1, s. 179; c. 2, s. 371; İbn İshâk, <i>es-Sîre,</i> s. 47; İbn Kesîr, <i>el-Bidâye,</i> c. 2, s. 305; İbn Kayyım, <i>Zâdu'l-meâd,</i> c. 2, s. 46; İbn Sa'd, <i>Tabakât,</i> c. 1, s. 118, 125; İbn Şehrâşûb, <i>Menâkıbu Âli Ebî Tâlib, </i>c. 1, s. 34; Makkarî, <i>Ezhâru’r-riyâz,</i> c. 3, s. 73; Taberî, <i>Târîh,</i> c. 1 s. 1123; Yâ‘kûbî, <i>Târîh,</i> c. 2, s. 35.</p>

<p style="text-align:justify">[15]- Muhammed Bâkır Meclisî, <i>Bihâru’l-envâr</i>, c. 35, s. 8.</p>

<p style="text-align:justify">[16]- İbn Cevzî, <i>Mekâtilu’t-tâlibiyyîn,</i> s. 27.</p>

<p style="text-align:justify">[17]- Ömer Rızâ Kebâle, <i>A’lamu’n- nisâ,</i> s.33.</p>

<p style="text-align:justify">[18]- İbn Abdulberr, <i>İstîâb,</i> c. 4, s. 381; İbn Esîr, <i>Üsdu’l-ğâbe,</i> c. 7, s. 217; İbn Hacer, <i>el-İsâbe,</i> c. 4, s. 380; İbn Hudeyde,<i> el-Misbâhu’l-mudî fî kuttâbi’n-Nebiyyi’l-ummî, </i>c. 1, s. 70; İbn Kudâme, <i>et-Tebyîn fî ensâbi’l-kureşiyyîn,</i> s. 111; İbn Kuteybe, <i>el-Ma</i><i>ʿ</i><i>â</i><i>rif</i> s. 71; Hâkim, <i>el-Mustedrek, </i>c. 3, s. 108; Heysemî, <i>Mecm</i><i>â</i><i>ʿ</i><i>u</i><i>’</i><i>z-zev</i><i>â</i><i>ʾ</i><i>id,</i> c. 9, s. 356; Muhammed Bâkır Meclisî, <i>Bih</i><i>â</i><i>ru</i><i>’</i><i>l-env</i><i>â</i><i>r,</i> c. 35, s. 8; Mut-takî el-Hindî, <i>Kenzu</i><i>’</i><i>l-umm</i><i>â</i><i>l,</i> c. 13, s. 636; İbn Sa‘d, <i>Tabak</i><i>â</i><i>t,</i> c. 8, s. 222; Şevkânî, <i>Derru</i><i>’</i><i>s-seh</i><i>â</i><i>be,</i> s. 539; Zehebî, Aʿlâmu’n-nubelâ, c. 2, s. 118; Zubeyrî, <i>Neseb</i><i>’</i><i>u Ku-rey</i><i>ş</i><i>,</i> s. 39.</p>

<p style="text-align:justify">[19]- 33/Ahzâb: 6.</p>

<p style="text-align:justify">[20]- 33/Ahzâb: 28, 30, 31, 32, 33, 53, 59.</p>

<p style="text-align:justify">[21]- 33/Ahzâb: 32.</p>

<p style="text-align:justify">[22]- 33/Ahzâb: 30-31.</p>

<p style="text-align:justify">[23]- 33/Ahzâb: 53.</p>

<p style="text-align:justify">[24]- 4/Nisâ: 3.</p>

<p style="text-align:justify">[25]- Belâzürî, <i>Ensâb,</i> c. 1, s. 405; Heysemî, Mec-<i>ma</i><i>ʿ</i><i>u</i><i>’</i><i>z-zev</i><i>â</i><i>ʾ</i><i>id,</i> c. 8, s. 273; İbn Abdülber, <i>el-</i><i>İ</i><i>st</i><i>î</i><i>ʿ</i><i>â</i><i>b, </i>c. 4, s. 1819; İbn Sa‘d, <i>et-Tabak</i><i>â</i><i>t,</i> c.1, s. 422; c. 8, s. 52; Mizzî, <i>Tehz</i><i>î</i><i>b</i><i>ü’</i><i>l-Kem</i><i>â</i><i>l,</i> c. 1, s. 191; Sâlihî, <i>Ezv</i><i>â</i><i>c</i><i>ü’</i><i>n-Neb</i><i>î</i><i>, s</i>. 31; Munâvî, <i>Feyz</i><i>ü’</i><i>l-kad</i><i>î</i><i>r,</i> c. 1, s. 429; Ne-vevî, <i>es-S</i><i>î</i><i>ret</i><i>ü’</i><i>n-nebeviyye,</i> s. 28; Taberânî, <i>el-Mu</i><i>ʿ</i><i>cem</i><i>ü’</i><i>l-keb</i><i>î</i><i>r,</i> c. 22, s. 155; TDV <i>İ</i><i>sl</i><i>â</i><i>m Ansiklo-pedisi,</i> c. 30, s. 421; Zehebî, <i>A</i><i>ʿ</i><i>l</i><i>â</i><i>m</i><i>ü’</i><i>n-n</i><i>ü</i><i>bel</i><i>â</i><i>ʾ</i><i>,</i> c. 2, s. 109.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-4</guid>
      <pubDate>Thu, 10 Sep 2026 18:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/k-inati-sereflendiren-n-r-4.jpg" type="image/jpeg" length="61696"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hz. Peygamber’in Olayları Hayra Yorması]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-peygamberin-olaylari-hayra-yormasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-peygamberin-olaylari-hayra-yormasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bir kapının yüzümüze kapanması, her zaman hayatın sona erdiği anlamına gelmez. Bazen insanın bütün dikkatini o kapıya verdiği için yanındaki başka kapıyı göremediği olur. Bu nedenle: “Olmadı.” demek ile “Olmadı; acaba bunun arkasında nasıl bir hayır olabilir?” demek arasında büyük bir fark vardır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz (s.a.a.) şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><strong>«تَفَأَّلُوا بِالْخَیْرِ تَجِدُوهُ»</strong></p>

<p style="text-align:center"><i>“Hayra yorun, onu bulursunuz.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu söz, insanın karşılaştığı olayları nasıl değerlendirmesi gerektiğine dair önemli bir anlayışı ortaya koymaktadır. İnsan hayatında her olayın yalnızca görünen bir yüzü yoktur. Aynı olay farklı şekillerde yorumlanabilir. Bir insan bir olayda yalnızca olumsuzluğu görebilirken, başka bir insan aynı olayın içerisinde bir hayır, bir fırsat veya güzel bir sonuç görebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’in hayatında da olayları hayra yorma anlayışının çeşitli örneklerini görüyoruz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hudeybiye Antlaşması ve Süheyl b. Amr</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bunun en güzel örneklerinden biri <strong><i>Hudeybiye Antlaşm</i>ası</strong> sırasında yaşanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Müşriklerin temsilcilerinden biri Peygamber’in yanına geldi. Peygamber (s.a.a.) onun adını sordu. O: <i>“Süheyl bin Amr.” </i>dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber (s.a.a.) ise onun ismindeki anlamdan hareketle: <strong>«سَهُلَ أَمْرُنَا» </strong>Buyurdu yani: <i>“İşimiz kolaylaştı.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Burada çok dikkat çekici bir durum vardır. Süheyl ismi, Arapçada <strong>kolaylık, yumuşaklık ve işin kolaylaşması</strong> anlamlarını çağrıştırmaktadır. Peygamber de karşılaştığı kişiyi ve onun ismini kötüye yormak yerine, bunu bir <strong><i>hayır işareti</i></strong> olarak değerlendirmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Olayın sonucunun henüz ne olacağı bilinmiyordu. Ancak Peygamber (s.a.a.) olayın içerisindeki olumlu ihtimali görmeyi tercih etti.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bize şunu gösterir; <strong>hayra yormak, olayın sonucunu önceden kesin olarak bilmek değildir. Hayra yormak, belirsiz bir olay karşısında mümkün olan güzel anlamı tercih etmektir.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kisrâ Perviz’in Toprak Göndermesi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bunun bir başka örneği, Sasani Pers hükümdarı<strong> </strong>II. <strong>Kisrâ </strong>Hüsrev <strong>Perviz’e</strong> gönderilen mektupla ilgili anlatıda görülmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber (s.a.a.) onu İslam’a davet eden bir mektup gönderdi. Kisrâ Perviz mektuba olumlu karşılık vermedi; aksine mektubu parçaladı ve Peygamber’e bir avuç toprak gönderdi.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi aynı olaya iki farklı şekilde bakılabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Kötümser bir insan bu olayı şöyle yorumlayabilir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bize hakaret etti. Mektubumuzu parçaladı. Üstelik bize toprak gönderdi. Demek ki bize karşı büyük bir düşmanlık besliyor.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Hatta daha da ileri giderek: <i>“Başımıza toprak yağdıracak, bizi toprağa gömecek!”</i> şeklinde düşünebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat Hz. Peygamber (s.a.a.) olayı bu şekilde yorumlamamıştır. Rivayette anlatıldığı üzere, gönderilen toprağı farklı bir anlamla değerlendirmiş ve İran topraklarının Müslümanların hâkimiyeti altına gireceğini ifade etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Yani aynı olay karşısında iki farklı bakış ortaya çıkmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kötümser bakış:</strong><br />
“Bize toprak gönderdi; bu bir tehdit.”</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hayra yoran bakış:</strong><br />
“Bize toprağını gönderdi; bu topraklar bir gün Müslümanların hâkimiyetine girecek.”</p>

<p style="text-align:justify">Burada Fahr-i Kâinat Efendimizin (s.a.a.) yaptığı şey, olayın sadece dış görünüşüne bakmak değil, <strong>olayın gelecekte doğurabileceği hayırlı sonucu düşünmektir.</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Bir Olay, Birden Fazla Yorum</strong></p>

<p style="text-align:justify">Aslında insan hayatındaki pek çok olay böyledir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir kişi işini kaybeder ve bunu şöyle yorumlayabilir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hayatım mahvoldu. Artık hiçbir şey düzelmeyecek.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Fakat başka bir insan aynı olaya şöyle bakabilir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Belki de bu, yıllardır yapmak istediğim başka bir işe başlamam için bir fırsattır.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İlk yorum insanı çaresizliğe götürürken, ikinci yorum insana hareket alanı açar.</p>

<p style="text-align:justify">Ya da bir insan uzun zamandır beklediği bir şeyin gerçekleşmediğini görür.</p>

<p style="text-align:justify">Kötümser bakış:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Demek ki benim için hiçbir şey iyi gitmeyecek.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Hayra yoran bakış:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Belki de bunun gerçekleşmemesi, daha hayırlı bir şeyin önünü açacaktır.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Buradaki amaç, gerçekleri inkâr etmek değildir. İnsan yaşadığı sıkıntıyı yok saymak zorunda değildir. Fakat sıkıntının <i>tek ve kaçınılmaz yorumunun kötü sonuç olduğu düşüncesine de teslim olmak zorunda değildir.</i></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hayra Yormak ile Gerçekleri Görmezden Gelmek Aynı Şey Değildir</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hayra yormak, insanın başına gelen her şeyi sorgusuzca güzel kabul etmesi anlamına gelmez.</p>

<p style="text-align:justify">Bir olay gerçekten zor olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir insan gerçekten haksızlığa uğrayabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir plan gerçekten başarısız olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir ayrılık gerçekten acı verebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak bunların her birinde şu soru sorulabilir:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Bu olayın içerisinde benim henüz göremediğim bir hayır olabilir mi?”</i></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İşte hayra yorma düşüncesi burada önem kazanır.</p>

<p style="text-align:justify">Örneğin bir kapının yüzümüze kapanması, her zaman hayatın sona erdiği anlamına gelmez. Bazen insanın bütün dikkatini o kapıya verdiği için yanındaki başka kapıyı göremediği olur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle: <i>“Olmadı.”</i> demek ile <i>“Olmadı; acaba bunun arkasında nasıl bir hayır olabilir?”</i> demek arasında büyük bir fark vardır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İnsan Olaydan Çok, Olayın Yorumundan Etkilenir</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsanı bazen yaşadığı olaydan daha fazla yoran şey, o olay hakkında yaptığı yorumdur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Aynı yağmur altında iki insan yürüyebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Biri: <i>“Bugün bütün planlarım mahvoldu.”</i> der.</p>

<p style="text-align:justify">Diğeri:<i> “Belki de bugün biraz yavaşlamam gerekiyordu.”</i> der.</p>

<p style="text-align:justify">Yağmur aynıdır. Değişen şey <i>bakış açısıdır.</i></p>

<p style="text-align:justify">Bir insanın hayatında da benzer durumlar yaşanabilir. Başarısızlık, gecikme, kayıp, reddedilme veya beklenmedik bir gelişme ilk anda olumsuz görünebilir. Fakat insan, olayın bütün sonucunu henüz bilmiyor olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden hayra yormak, aslında bir anlamda:<strong><i>“Ben bu olayın sonunu henüz bilmiyorum.”</i></strong><strong><i> </i></strong>diyebilmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Ardından: <strong><i>“Öyleyse neden hemen en kötü ihtimali seçeyim?”</i></strong> sorusunu sormaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Peygamber’in Hayra Yorma Yaklaşımı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber’in örneğinde dikkat çeken nokta budur.</p>

<p style="text-align:justify">Olayları yalnızca mevcut görüntüsüyle değerlendirmemiş; olayların içerisinde ortaya çıkabilecek <i>hayır ihtimalini</i> de görmüştür.</p>

<p style="text-align:justify">Süheyl’in gelişi karşısında: <strong>“Süheyl” → “kolaylık”</strong> anlamını öne çıkarmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Kisrâ’nın gönderdiği toprak karşısında ise: <strong>“Toprak” → “İran toprağına ulaşacak hâkimiyet”</strong> şeklinde olumlu bir anlam kurmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yaklaşım insanın zihnindeki önemli bir prensibi ortaya koyar:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>Bir olay hakkında yalnızca tek bir yorum yapmak zorunda değiliz.</i></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bir olay hakkında iki yorum yapılabilir. Beş yorum yapılabilir. Hatta on farklı yorum yapılabilir. Bunların bir kısmı kötü, bir kısmı iyi olabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Mesele, insanın her zaman gerçekle bağlantısını koparmadan, <i>hayra açılan ihtimali de görebilmesidir.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Nitekim manevi âlemi temsil eden rüyaları da hayra yormak salık verilmiştir bizlere.</i></p>

<p style="text-align:justify">Asıl mesele şudur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Şu anda kötü görünen şeyin bütün hikâyesini henüz bilmiyorum.”</i></p>

<p style="text-align:justify">İşte bu düşünce insanı umutsuzluğun içine kapanmaktan korur.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sonuç</strong></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber’in (s.a.a.): <i>“Hayra yorun, onu bulursunuz.”</i> sözü, olaylara bakışımız açısından son derece güçlü bir mesaj taşımaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hayra yormak, kötülüğü inkâr etmek değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Hayra yormak, gerçeklerden kaçmak değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Hayra yormak, her olayın mutlaka kolay olacağını düşünmek de değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Hayra yormak; <i>olumsuz bir olayın içerisinde bile henüz ortaya çıkmamış bir hayrın bulunabileceğine inanmak ve olayın en kötü yorumuna hemen teslim olmamaktır.</i></p>

<p style="text-align:justify">Çünkü insan çoğu zaman yalnızca olaylarla değil, <i>olaylara verdiği anlamlarla</i> yaşar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle bir olay meydana geldiğinde kendimize şu soruyu sormak mümkündür:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben bu olayı neden mutlaka kötüye yoruyorum? Acaba bunun başka bir açıklaması, başka bir sonucu ve benim henüz göremediğim bir hayrı olabilir mi?”</i></p>

<p style="text-align:justify">Belki de hayra yormanın özü tam olarak budur: <strong><i>Olayı değiştiremeyebiliriz; fakat olaya bakışımızı değiştirebiliriz.</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ve bazen insanın hayatındaki büyük değişimler, ilk bakışta bir kayıp, bir gecikme veya bir engel gibi görünen şeylerin içerisinden çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamber’in (s.a.a.) örneği bize, <i>hayrı yalnızca sonuç ortaya çıktıktan sonra görmek yerine, daha olayın başında hayır ihtimalini görebilmeyi </i>öğretmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> (Mîzânu’l-Hikme, cilt 3, sayfa 2353)</h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Yaşam | Aile&amp;GNÇ</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hz-peygamberin-olaylari-hayra-yormasi</guid>
      <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 19:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/hayr-1.jpg" type="image/jpeg" length="55787"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yaratılış Gayesi Olarak İrfanı Düşünmek (II. Bölüm)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek-ii-bolum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek-ii-bolum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Eğer aşka bağlandıysan kurtuluş arama. Eğer aşkın maktulüysen kısas arama. Aşk yakan bir ateştir. Sonsuz bir denizdir. Hem candır, hem de canın cananıdır. Sonsuz bir hikayedir. Dermansız bir derttir. Akıl onu anlamakta şaşkındır. Kalbin onu anlamaya gücü yetmez.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Yusuf Tazegün</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Arifler Âşıklardır, İrfanın Hedefi ise İlah-i Aşktır</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah aşkına ulaşma, varoluşun hikmeti ve felsefesidir, Allah’ın evi olan kalbe yalnızca Allah’ı yerleştirmek İslam irfanının yegâne gayesidir. Yüce Allah, Kuran’da insanları yaratmasındaki hikmeti şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.”</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Lakin ne bizim ibadetlerimizin yaratıcıya bir faydası var ve ne de günahlarımızın O’na bir zararı, öyleyse yaratılışımızın niha-i nedeni olamaz bu. İmam Bakır (a.s) nihai nedeni şöyle açıklıyor: <i>“Ey, li ye’rifun-insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım ki, bu şekilde bana arif olsunlar / beni tanısınlar.”</i> Tanımak peşi sıra sevgiyi getirir. Demek ki sevmek için yaratıldık ve Hak Teâlâ’nın bizi sevmesi için. Duu’l Lemeat risalesinde şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Sabah hadisinde şöyle denmektedir: Davud Allahu Teâla’ya sordu: ‘Mahlûkatı neden yarattın?’ Allah şöyle buyurdu: ‘Ben gizli bir mücevher idim, tanınmak istedim (sevdim) ve mahlûkatı yarattım ki tanınayım.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn24%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify">İbn Turke’ye göre bu hadisten çıkan anlama göre Allah tebareke ve teala varlığını izhar etmek için ilk belirlediği ilişki sevgi ve aşktır. Çünkü tanınmayı sevdi. Bu sevgi temelinde yaratışını başlattı. Yani yaratılışın temeli aşk idi ve onun sonu da başlangıca dönüşten başka bir şey değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Eğer sevgiyle aşkı eş anlamlı kabul edersek ariflerin aşk babında beyan ettiklerinin kökünün Kuran’da olduğunu ve nefsin hevasıyla söylenmiş boş sözler olmadığını kabul etmemiz gerekiyor. İbn Türke-i İsfahani kâinattaki ilk belirginlik ve zuhur âlemindeki ilk zuhurun aşk olduğunu ispat etmek için ayet ve rivayetlerden istifade ettiği gibi akli ilişkilerle de sözünü teyid ettiriyor. Ona göre hakimler ve feylesofların kitaplarında ispat edilmiş her türlü hareketin bir kaynağı olması gerekir ki bu kaynak bir tür eğilim olarak nitelendirilebilir. Sainuddin’in görüşüne göre harekete eğilim hareketten önce olup hareketin kaynağıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Şeyh Şehabuddin Suhreverdi’ye göre marifet makamı sevgi makamından öncedir. Ona göre aşk alemine ulaşmanın yolu marifet ve sevgi yoludur. “Sevgi sona varınca ona aşk derler. Aşk sevgiden daha özeldir. Zira her aşk sevgidir ama her sevgi aşk değildir. Sevgi marifetten daha özeldir. Çünkü her sevgi marifettir ama her marifet sevgi değildir. Marifetten iki zıt şey doğar. Bunlar sevgi ve nefrettir. Zira marifet ya cismani bir şeyle ya da ruhani bir şeyle uyumlu olacaktır. Ki buna sırf hayır denir. Mutlak kemaldir. İnsan nefsi bunun talibidir. Kendisini oraya ulaştırıp kemal elde etmek ister. Ya da cismani olsun ruhani olsun kendisine uyumlu olmadığı sırf şerdir. Mutlak eksikliktir. İnsan nefsi daima sürekli ondan kaçar ve ondan doğal bir nefreti vardır.</p>

<p style="text-align:justify">Birinciden sevgi doğar, ikinciden düşmanlık/nefret. Öyleyse önce marifet, ikinci sevgi üçüncüsü da aşk aşamasıdır. İki aşamayı yani marifet ve sevgi aşamasını merdiven yapmadıkça hepsinin üstünde olan aşk alemine ulaşamaz. “Hutveteyn ve gad vasalat”in manası budur. Aşk alemi marifet ve sevgi aleminin intihası olduğu gibi derin alimlerin ve ilahi hakimlerin de intihasıdır.”<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn25%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[25]</a></p>

<p style="text-align:justify">Müşahede ettiğiniz gibi Suhreverdi’nin nazarında aşk makamına varmak iki temel adımı yani marifet ve muhabbet adımlarını atmadan mümkün değildir. Başka bir deyişle denilebilir ki aşkın öncesinde marifet yoksa açıklanabilir bir anlamı yoktur ve bir nevi hayvani içgüdü haddindedir.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Turke, İbn Arabi ve Suhreverdi’nin dışında yine ariflerin çoğu aşk hakkında konuşmuşlardır ve onun had ve tanımdan ötede olduğunu söylemişlerdir. Hace Abdullah Ensari, Muhabbetname risalesinin el-aşk babında şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Eğer aşka bağlandıysan kurtuluş arama. Eğer aşkın maktulüysen kısas arama. Aşk yakan bir ateştir. Sonsuz bir denizdir. Hem candır, hem de canın cananıdır. Sonsuz bir hikayedir. Dermansız bir derttir. Akıl onu anlamakta şaşkındır. Kalbin onu anlamaya gücü yetmez. Açığı gizleyen, gizliyi açandır. Eğer suskunsa kalbi büyütür. Kendisinin dışındakinden temizler. Aşk dert değildir ama dert getirir. Bela değildir ama başa bela getirir. Hayatın sebebi olduğu gibi ölümün de sebebidir. Rahatlığın mayası olduğu gibi afetin de pirayesidir. Sevgi sevgiyi yakar sevgiliyi değil. Aşk isteyeni yakar isteneni değil…”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn26%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[26]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hicri beşinci yüzyılda yaşamış Rabia-i Adeviye irfan dünyasında aşktan bahseden ilk arifelerdendir. O sadece dünyadan ve onda ne varsa her şeyden el çekmekle kalmamış ahiretteki tek arzusu da Allah’la buluşmaktan başka bir şey değildi.</p>

<p style="text-align:justify">Şeyh-i Attar bu coşkun arifin bazı münacatlarını zikretmiştir. Bu münacatlarda Allah’a şöyle arz ediyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İlahi bana dünyadan verdiğin her şeyi düşmanlarına ver. Ahiretten de ne kısmet ettirdiysen dostlarına ver. Bize sen yetersin.” “Allah’ım eğer sana cehennem korkusundan ibadet ediyorsam beni cehennemde yak. Eğer cenneti umarak sana ibadet ediyorsam bana haram et onu. Eğer senin için sana ibadet ediyorsam cemalini benden esirgeme” “İlahi eğer yarın beni cehenneme gönderirsen feryad ederim: seni seviyordum sevenlere böyle mi yapılır? İlahi dünyadan benim işim ve arzum senin zikrindir. Ahiretteki arzum da senin likandır. Sen ne istersen öyle yap!”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn27%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[27]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla aşk irfanın en önemli konularından başlıcası ve aynı zamanda irfanın nihai gayelerinden biridir. Büyük arif ve hakiki manada teorik irfanın kurucularından İbn Arabi, aşk ve muhabbeti dini, imanı olarak görmekte bu konuda şunları söylemekte:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Aşkı tarif eden, onu tanımamış demektir. Aşk kadehinden bir yudum almamış kişi onu tanımamıştır. Bu kadehten doyduğunu söyleyen kimse de onu tanımamış demektir. Çünkü aşk, insanın asla doyamayacağı bir şaraptır.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Yine Futûhatu’l-Mekkiye’de şöyle der:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah muhiblerinin kalbi yarıldı ve onlar Rablerinin celal ve azametini kalp nuruyla gördüler. Bedenleri evrensel, ruhları melekuti ve akılları semavidir. Meleklerin safları arasında salınarak yürür ve O’nu aynu’l-yakin müşahede ederler. Güçleri yettiğince O’na ibadet ederler. Üstelik de ne cennet tamahı, ne de cehennem korkusuyla. Sadece ve sadece O’na olan muhabbetleriyle.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Dr. Kasım Gani, muhabbet bahsinde bir başka yerde şöyle demektedir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ârifin muhabbet ve aşk meselesindeki inancından ortaya çıkan şudur ki, aşk, ilahî bir güdü ve semavi ilhamdır. Onun yardımıyla insan kendisini tanıyabilir ve alınyazısına vakıf olabilir. Ruh, Allah’tan sadır olmuştur. Dünya yaratılmadan önce ise Allah’ın elindeydi. Bir bedene ait olduktan sonra evinden ve vatanından uzak, hep asli vatanı ve evini düşünen bir gurbetçi olarak sufi şairlerin aşk öykülerine konu olmuştur. Mevzu; Leyla ve Mecnun, Yusuf ve Züleyha, Vamık ve Azra, Ferhat ve Şirin, Selaman ve Ebsal gibi hikâyelerde şairin edebi zevki, hali ve sanatına göre çeşitli şekillerde ve binlerce tabirle ifade edilmiştir; gül ve bülbül, mum ve pervane vs. gibi. Allah’tan sadır olan ruh bazen eşinden ayrı düşmüş güvercine benzetilir. Kimi zaman da, kamışlıktan kesilmiş ve ayrılıklar vasıtasıyla hüzünlü bir ses çıkartıp erkek ve kadınların inlemesine neden olan neye. Bazen dünya tuzağına yakalanmış bir şahine benzetilir. Bazen de kafese kapatılmış bir papağana veya yuvada nasibine bir köşe düşen simurga. Yahut karaya vuran balığa ya da yoksullaşan şaha. Bütün bu temsiller, Eflatun’un işrâk hikmetinin ilkelerinden birini hikâye ederler. Yani “tek olanın bir tek olana doğru uçuşu”. Sufiler, her parçacığın kendi cinsine ve aslına doğru hareket ettiğini söyler. İnsan, sevdiği şeyden ibarettir. Mahbubun sıfatlarını ve hakiki maşuku, yani Allah’ı elde et ki O’nda yokolasın ve O olasın. “İnsan, sevdiği şeyden ibarettir.” ilkesi, Aziz Augustinus’un sözüne çok benzemektedir: “İnsan, sevdiği şeydir. İnsan eğer taşı severse kendisi de taş hükmünde olur. Eğer insanı severse insan olur. Eğer Tanrıyı severse ne olacağını söylemeye cüret edemeyiz. Çünkü kalkar ‘Tanrı olur’ dersek bizi taşlarlar.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn28%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[28]</a></p>

<p style="text-align:justify">Evet, arifler için varsa da yoksa da aşktır, onlar, her şeyden önce Allah’ı severler ve başkalarına karşı alâkayı da O’nun sevgisine bağlarlar, sevgileri O’ndan ötürüdür, zira gerçekten seven sevdiğinin sevdiğini de sever. Allah’ı sevenin peygamberlerinden, imamlardan, müminlerden birini sevmemesi mümkün müdür? İlah-i aşka ulaşan arifler , her şeyden önce ve her şeyin önünde, mutlak Mahbub olarak Allah’a gönül verir; sonra da O’ndan ötürü, başta Resulünü ve imamları sonra Allah dostlarını sever. Müminler, nebileri ve imamları severken meseleyi Allah sevgisine bağladıkları gibi anne-baba, eş, arkadaş, üstad… gibi şeylere karşı sevgilerini de onların Allah’la münasebetlerine bağlarlar. Hatta dünyayı bile severler, çünkü bu dünya Allahın ayeti, güzel isimlerinin tecelligâhı ve öteki dünyanın mazraasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sevgi tanımaya bağlı olduğu için, herkesin kendisine göre bir sevgi mertebesi bulunmaktadır. İnsanların inanç mertebelerine göre sevgi mertebeleri vardır. Bir kul, ilmel yakinden aynel yakine, ondan sonra da hakkel yakine geçerek marifetini derinleştirebilir ve marifetinin derinliği nispetinde de Allah’a olan aşkını derinleştirebilir, daha engin bir Allah sevgisine erişir. Yakzeyle uyanan bir kul, tövbe ettikten sonra yakin koridoruna girer ve sonra sabırla Allah’a kul olup bu şekilde tanımasını çoğaltırsa bir süre sonra aşk makamına ulaşabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu makama yani irfanındaki en üst makama ulaşa bilmek için insan özünden geçmelidir. Yani benliği bir kenara bırakarak sadece Allah’ı görmeli, onun için var olmalı ve tevazu, huşu, huzu ile benliğinden, gururundan, kibrinden sıyrılmalıdır. Mesnevi’de şöyle geçer:</p>

<p style="text-align:justify">“Kimsin?” diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık “benim” der. Ve tekrar seslenir sevgili. “Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular.” Aradan yıllar geçer, seven yeniden sevdiğinin evine gelir, lakin bu sefer kapının tokmağına dokunan âşık, benlik libasından sıyrılmıştır. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır, sevdiğinde fani olur, aşkın bekasını bulur. “Sen’im” der. Sonra sevdiğinin sesini duyar, “şimdi oldu, gir içeri” diye.</p>

<p style="text-align:justify">Kendilerini kendi önlerinden itenler, Rablerini tanıyanlar, hâsılı kelam İlah-i aşka ulaşanlar artık cenneti de istemezler, zira ondan daha güzeline ulaşmışlardır. Böyle bir şuur kazanan kul artık dünyayı ne yapsın. İlahi inayetlerle pervane olmayı, yanmayı ve bütün varlığını sevgili yolunda feda etmeyi öğrenir. Gecenin zifiri karanlığında onun tek sırdaşı Allah’tır ve sadece yıldızlar gözyaşlarını siler, isteklerini yalnız ıssız ovalar duyar ve seher kuşu onunla beraber figan eder.</p>

<p style="text-align:justify">“Ey Ahmet! Şüphesiz ahiret ehli Rablerini tanıdıktan sonra yemek onlara afiyet olmadı ve hatalarını anladıktan sonra hiçbir musibet onları meşgul etmedi. Hatalarına ağlarlar, nefislerini kınar, onu sevindirmezler, şüphesiz ahiret ehlinin rahatlığı ölümledir. Ve ahiret, ariflerin rahatlığa kavuşmasıdır. Gözyaşları sırdaşları olmuştur. Oturup durdukları kimseler, sağlarında ve sollarlıda yürüyen meleklerdir. Onların münacatı, arşların üzerindeki azamet sahibi Allah’ladır. Şüphesiz ahiret ehlinin kalpleri gönüllerinde sıkılmıştır. Şöyle derler, ne zaman fena evinden, beka evine kavuşacağız?”<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn29%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[29]</a></p>

<p style="text-align:justify">İnsanoğlu şu ölümlü dünyada her şeyini kaybetmeden önce, Onun tarafından sevilmek, ölüm anında onun tarafından hoşnutlukla karşılanmak istiyorsa; Allah’ı tanıması gerekir, Allah’ı ya aklen, ya kalben ya da hissen hiç unutmaması, daima hatırda tutması; her tarafta Onu arayıp, her yerde Onu anması gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu uğurda alınlarının terini, gözlerinin yaşını akıtanlar, nice zorluklara tebessümle “hoş geldin” diyenler ve bu uğurda bedel ödeyenler elbet bir gün en sevgiliyi kalp gözleriyle göreceklerdir, ondan sonrada bir daha ondan başkasına temaşa etmeyeceklerdir. Dünyada ilahi aşkın ağır faturasını ödeyenleri ukba’da ise şunlar bekliyor:</p>

<p style="text-align:justify">“İzzet ve celalime yeminler olsun ki, hiç şüphesiz O’nu (dünyada Allah’ın aşkına ulaşan kimse) mutlu bir hayatla dirilteceğim. Ölüm anı geldiğinde canını almak için Azrail’i yahut başka bir meleği göndermem, benim kendim bizzat canını alınırım. Sonra göklere, bütün kapılarını Onun için açmasını emrederim ve Onunla aramda olan bütün hicapları kaldırırım.</p>

<p style="text-align:justify">Cennete ve hurilere Onun için süslenmeyi, meleklere Onu karşılamak için sıraya girip selamlamalarını, ağaçlara meyvelerini vermeyi, meyvelere de Onun için dökülmelerini emrederim.</p>

<p style="text-align:justify">Arşın altında olan rüzgârlardan bir rüzgâra emredeceğim ki, kâfur ve ezfer miskinden olan bir dağı yükseltsinler ve ateşi olmayan bir odunla onu dumanlandırsınlar. Onunla kendi aramda bir engel olmaksızın, cennete yerleştirmelerini emrederim. Onun ruhunu aldığımdaysa şöyle derim:</p>

<p style="text-align:justify">—Hoş geldin, dergâhımıza mutlulukla gir. Kendi lütfümle yücel, sana rahmetimi ve sürekli nimetler içerisinde sonsuza kadar kalacağın cennetleri müjdeliyorum. Hiç şüphesiz en büyük mükâfat yalnızca Allah’ın yanındadır.</p>

<p style="text-align:justify">Ey Peygamberim! Keşke meleklerin nasılda bu mümin kulumun ruhunu bir birlerine verdiklerini görseydin. Keşke…”<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn30%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[30]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ariflerin Özellikleri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Önceden de belirttiğimiz gibi, İslam’ın ilk dönemlerinde ve rivayetlerde günümüzde kullandığımız haliyle “irfan” kavramı kullanılmamaktaydı; bununla birlikte maksudumuz olan ariflerin özellikleri birçok ayet ve rivayette farklı nitelendirmelerle karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Kuran’da “İbadur Rahman” olarak karşımıza çıkarken, Miraç hadisinde “Ahiret ehli” olarak çıkmaktadır. Yine Hz. Ali Muttakiler” buyurarak bu ariflerin özelliklerini bildirirken, İmam Sadık da “Evliyaullah” diye bahsetmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Cerir-i, İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu naklediyor: Allah Resulü (s.a.a) buyurdu ki:</p>

<p style="text-align:justify">“Allah’ı azametiyle tanıyan birisi diline hâkim olur, karnını haram maldan korur, oruç tutar ve ibadet eder. Şöyle soruldu: Ey Allah’ın Resulü! Anamız babamız sana feda olsun, bunlar Allah dostlarını sıfatları değil mi? Hazret sözüne şöyle devam etti: Allah’ın dostları sustukları zaman tefekkür ederler, baktıkları zaman bakışları ibrettir, konuştukları zaman sözleri hikmet ve halkın arasında yürüdüklerinde adımları bereketlidir. Eğer Allah onlar için belirli bir vakit tayin etmeseydi; azaba olan korkularından ve sevaba olan iştiyaklarından ruhları bedenlerinde bir an bile kalmazdı.”</p>

<p style="text-align:justify">Şöyle bir sonuç çıkara biliriz; bu hadis ariflerin şu en önemli sıfat ve özelliklerini açıklıyor:</p>

<p style="text-align:justify">1- Susmak,</p>

<p style="text-align:justify">2- Açlık,</p>

<p style="text-align:justify">3- Nefsi zahmete düşürmek,</p>

<p style="text-align:justify">4- Düşünmek,</p>

<p style="text-align:justify">5- Allah’ı anıp, O’nu zikretmek,</p>

<p style="text-align:justify">6- İbret almak,</p>

<p style="text-align:justify">7- Hikmetli konuşmak,</p>

<p style="text-align:justify">8- İnsanlara bereket ve hayır ulaştırmak,</p>

<p style="text-align:justify">9- Korku,</p>

<p style="text-align:justify">10- Ümit.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah Miraç hadisinde ise o çok sevdiği ve kendisine ulaşan arif kimselerden bahsederken onları dünya ehli değil de ahiret ehli olarak adlandırmakta ve müteakiben en belirgin özelliklerini şöyle sıralamaktadır:</p>

<p style="text-align:justify">1- Yüzleri İncedir</p>

<p style="text-align:justify">2- Hayâları Çoktur</p>

<p style="text-align:justify">3- Akılsızlıkları Azdır</p>

<p style="text-align:justify">4- Faydaları Çoktur</p>

<p style="text-align:justify">5- Hileleri Azdır</p>

<p style="text-align:justify">6- İnsanlar Onların Elinden Rahattadır</p>

<p style="text-align:justify">7- Ölçülü Konuşurlar</p>

<p style="text-align:justify">8- Muhasebe Yaparlar</p>

<p style="text-align:justify">9- Nefislerini Hep Azarlarlar</p>

<p style="text-align:justify">10- Gözleri Uyusa Bile Gönülleri Uyumaz</p>

<p style="text-align:justify">11- Her an Allah’ı Anarlar</p>

<p style="text-align:justify">12- Her zaman Hamd ve Şükür Ederler</p>

<p style="text-align:justify">13- Allah’tan Gafil Olmazlar</p>

<p style="text-align:justify">14- Aşırıya Gitmezler</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">15- Onlar İçin Herkes Ölü, Yalnız Allah Diridir</p>

<p style="text-align:justify">16- Bağışlayan Kimselerdir</p>

<p style="text-align:justify">17- Gözlerinde Dünya ve Ahiret Birdir</p>

<p style="text-align:justify">18- Nefisleriyle Mücadele Halindedirler</p>

<p style="text-align:justify">19- İradeleri Güçlüdür</p>

<p style="text-align:justify">20- Kalplerinde Yalnız Allah Vardır</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kaynakça</strong></p>

<p style="text-align:justify">1- Kur’an-ı Kerim.</p>

<p style="text-align:justify">2- Nehcu’l-Belağa</p>

<p style="text-align:justify">3- Beyat, Muhammed Hüseyin, Mebaniyi İrfan ve Tasavvuf, Tahran, İntişarat-ı Allame Tabatabaî.</p>

<p style="text-align:justify">4- Deşti, Muhammed, Ferheng-i Mevzuat-i Kulliyi Nehcu’l-Belağa, Muesseseyi Tahkikatiyi Emirulmuminin.</p>

<p style="text-align:justify">5- Ragıb İsfahanî, Ebul Kâsım el-Hüseyin b. Muhammed, Mufredatu Elfazi’l-Kur’an, Daru’l-Kalem.</p>

<p style="text-align:justify">6- Sadıkî Erdekanî, Muhammed Emin, Amuzehayi İrfanî Ez Menzer-i İmam Ali (a.s), Kum, Muesseseyi Bustan-ı Kitab, İntişarat-ı Defter-i Tebliğat-ı İslamiyi Havzayi İlmiyyeyi Kum.</p>

<p style="text-align:justify">7- Kaşifî, Muhammed Rıza, İrfan ve Tasavvuf, Defter-i Neşr-i Ferheng Maarif.</p>

<p style="text-align:justify">8- Muhammed Reyşehrî, Muhammed, Mizanu’l-Hikme, Hamid Rıza Şeyhî Tercümesi, Daru’l-Hadis.</p>

<p style="text-align:justify">9- Yesribi,Seyyid Yahya, İrfan Felsefesi, İnsan Yayınları.</p>

<p style="text-align:justify">10- Yesribi, Seyyid Yahya, İrfan-ı Ameli der İslam, Defter-i Neşr-i Ferheng Maarif.</p>

<p style="text-align:justify">11- Yesribi, Seyyid Yahya, Mebani-i İrfan İntişaratı Matbuatı Dini</p>

<p style="text-align:justify">12- Tabatabai, Muhammed Hüseyin, Özün Özü, İnsan Yayınları.</p>

<p style="text-align:justify">13- Yesribi, Seyyid Yahya, İrfanı Nazari, Muesseseyi Bustan-ı Kitab, İntişarat-ı Defter-i Tebliğat-ı İslamiyi Havzayi İlmiyyeyi Kum.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dipnotlar:</strong></p>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref1%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[1]</a> Sadıkî Erzekanî, Amuzehayi İrfanî ez Menzer-i İmam Ali (a.s), s. 21-22.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref2%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[2]</a> İsfahanî, Mufredatu Elfazi’l-Kur’an, s. 560.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref3%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[3]</a> Sadıkî Erzekanî, age., s. 22.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref4%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[4]</a> Amuzehayi İrfanî Ez Menzer-i İmam Ali (a.s), Sadıkî Erdekanî, s. 22.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref5%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[5]</a> el-Erbaun Hadis, Şeyh Bahai,s. 156.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref6%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[6]</a> Tegriyratı Felsefei İmam Humeyni ,c 2,s 156</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref7%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[7]</a> Taligat Alel Şerhi Fususul Hikem s:55</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref8%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[8]</a> Rahiyanı Kuyu Dust,s:255.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref9%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[9]</a> Misbahul Uns,s:35-45</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref10%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[10]</a> Nehcü’l Belaga, 109. hutbe.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref11%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[11]</a> Nehcü’l-Belağa, 1. Hutbe.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref12%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[12]</a> Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Allame M. Taki Caferî, c. 2, s. 53.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref13%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[13]</a> Nehcü’l-Belağa, s. 404. Kısa söz.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref14%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[14]</a> Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Allame Taki Caferî, c. 1, s. 270.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref15%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[15]</a> Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Allame Taki Caferî, 97. Hutbe.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref16%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[16]</a> Şerh-i Nehcu’l-Belağa, Allame Taki Caferî, 154. Hutbe.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref17%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[17]</a> İrfan ve Tasavvuf, Kaşifî, s. 44-46.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref18%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[18]</a> Ali Aineyi İrfan, Nazımzade Kumî, s. 95.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref19%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[19]</a> Ali Aineyi İrfan, Nazımzade Kumî, s. 384.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref20%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[20]</a> Ali Aineyi İrfan, Nazımzade Kumî, s. 386</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref21%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[21]</a> 5- Bihar’ül Envar, c: 70,s:236.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref22%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[22]</a> 6- Bihar’ül Envar, c: 41,s:14.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref23%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[23]</a> 1- Bihar’ül Envar, c: 70,s:198.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref24%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[24]</a> Risale-i Duu’l Lemeat, Sainuddin Türke’nin ondört risale mecmuasından, Dr. Musevi Behbehani ve Seyyid İbrahim Dibaci’nin tashihi, S.6</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref25%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[25]</a> Mecmuay-i Musennefat-ı Suhreverdi, C.3, S.286-287</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref26%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[26]</a> Resail-i Cami,Hace Abdullah Ensari, Mecelle-i Armağan yayınları, S.125</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref27%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[27]</a> Tezkiretu’l Evliya, Şeyh-i Atar, S.69-70</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref28%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[28]</a> Tarih-i Tasavvuf der İslam,s:240-338.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref29%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[29]</a> İrşad’ül Kulub,c:1,s:199,Bab:54.</strong></h5>

<h5 style="text-align:justify"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftnref30%60" rel="nofollow" target="`_blank`">[30]</a> Meclisi, Bihar’ül Envar, c:77,s:21.</strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek-ii-bolum</guid>
      <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 16:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/gaye-11.jpg" type="image/jpeg" length="37021"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Yaratılış Gayesi Olarak İrfanı Düşünmek (I. Bölüm)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek-i-bolum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek-i-bolum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Arif; ne dünyanın ve ne de ahiretin nimetlerine önem vermez, onun kulluğu dünya ve ahiret nimetlerine ulaşmak için değildir, o sadece Allah’a olan sevgisinden dolayı ibadet etmektedir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Yusuf Tazegün</strong></h5>

<p style="text-align:justify"><strong>Giriş</strong></p>

<p style="text-align:justify">Günümüzde dünya çapında irfan, tasavvuf ve mistik akımlar bir hayli revaçtadır. Zira insanlık maddiyat ile gerçek huzuru bulamayacağını anlamış ve kaybettiği hazinenin aslında yaratılış gayesi olan manevi huzur yahut mistik yaklaşımlar olduğunu anlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Fak ne yazık ki hakikat peşinde koşan birçok insan, bu konudaki bilgilerinin az olmasından dolayı menfaat peşinde koşan kimselerin tuzağına düşmektedir. Bu insanlar, kötü hedeflerine ulaşmak için gençlerin temiz duygularıyla oynuyorlar. Dolaysıyla hakiki irfan ve tasavvufun özelliklerini açıklamak zaruri hale gelmiştir. Bu açıklanmadığı takdirde irfanın yapıcı ve olumlu olması da, yıkıcı ve olumsuz olması da mümkündür. Yapıcı ve olumlu irfan, gelişim ve insanî erdemler yönüne doğru bir harekettir ve beşerî tüm boyutları, potansiyelleri ve istidatları kemale ulaştırır. Yıkıcı ve olumsuz irfan ise, hak yoldan uzaklaştıran, insanlık merdiveninden aşağı yuvarlayan ve ifrat haddinde münzevi yapan sapkın bir harekettir.</p>

<p style="text-align:justify">Özellikle yaşadığımız bu çağda dini kullanarak, insanları sözde irfana davet eden ama aslında kendi çıkarlarına çağıran insanların çoğalmasıyla; hakiki irfanın ne olduğu ve nasıl bu üstün makamlara ulaşıla bileceğine çok dikkat etmek gerekir. Bunun yolu ise, ilahi öğretileri her şeyde olduğu gibi en saf ve temiz haliyle bizlere ulaştıran masumlar, bilhassa Peygamber Efendimiz (s.a.a) ve İmam Ali’den (a.s) geçmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu makalemizde öncelikle irfanın tanımını yapıp, yaratılış gayesi olduğunu ve herkesin bu yolda ilerlemesi gerektiği hususlarına değindikten sonra; her zaman bizlere ışık kaynağı olan masumlardan ilahi irfanın ve buna ulaşanların özelliklerine öğrenmeye çalışacağız.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İrfanın Tanımı</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İrfan lügatte tanımak, bilmek, anlamak olarak beyan edilmiştir ve daha çok Hak Teala’yı tanımak ve marifet sahibi olmak anlamında kullanılmaktadır.<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn1%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ragıb İsfahanî<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn2%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`">[2]</a> Mufredatu Elfaz-ı Kur’an-ı Kerim adlı eserinde irfanı, bir şeyin düşünülerek idrakı ve onun eseri hakkında tedebbür olarak tanımlar.</p>

<p style="text-align:justify">Istılahta ise irfan, nefis tezkiyesi ve tasfiyesi sonucu elde edilen özel bir ilim ve idraktır. Yani seyr-i sülûk neticesinde salik bir takım mükaşefelere ulaşacak ve bunun sonucunda varlık âleminin hakikatlerine erişecektir.<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn3%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette irfan bazen de genel olarak, bir şeyin sırrına ermek (yüzeysel bilginin zıddı) anlamında kullanılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Tanım için İbn Turke Temhidul Kavaid kitabında biraz daha farklı yaklaşımda bulunmuştur. Ona göre irfan, insanın önceden bildiği fakat sonradan unuttuğu bilgisini yeniden kazanmasıdır, bir diğer tabirle nefis tezkiyesi ve tasfiyesi sonucu elde edilen özel bir ilim ve idraktır. Yani seyr-i sülûk neticesinde salik bir takım mükaşefelere ulaşacak ve bunun sonucunda varlık âleminin hakikatlerine erişecektir.<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn4%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Şeyh Bahai (r.a) Erbain kitabında bunu kabul ederek şunları yazmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“Birinci tanımadan sonra oluşan gafletin peşi sıra gelen son tanımaya ve bir varlığı derk etmeye marifet denir. Yani insan bir şeyi biliyor sonra ondan gafil oluyor ve bir süre sonra aynı şeyi yeniden tanıyorsa, bu son tanıma ilk tanımayla aynıdır, buna ise “marifet” denir. İşte bundan dolayıdır ki hakikat ehline, irfan ehli denir.”</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bedenler yaratılmadan önce ruhlar yaratılmıştır, bu ruhlar birçok içsel şuhut ve nurlara ulaşmıştı ve Allah’ın yaratıcı olduğunun farkına varmışlardı. Lakin madde âlemine gelen ruhlar zülmani cisim olan bu bedenlere alışmaya başladılar, kendilerini tamamen maddeye bağımlı hale getirdiler, böylelikle ilk tanıma ve bilgilerini unuttular. Kendi yaratıcıları hakkında gaflete düştüler. Bir grup birçok zorluğa, zahmete ve çileye tahammül ederek; ibadet, zikir ve nefis tezkiyesiyle kendilerini madde âleminin karanlık zindanlarından kurtarıp, ilk ahitleriyle yeniden buluşturdular. Sonuçta ikinci bir tanıma daha oluştu, ilk tanımadan sonra gelen daha nurlu bir tanıma. İkinci tanımaya dünyada ulaşan hakikat ehline “arif” denir.”<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn5%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Çağımızın en büyük ariflerinden Merhum İmam Humeyni bu hususta şöyle der:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“İrfani zevkin iktizası gereği Ahadiyyet, Vahidiyyet ve Tecelliyat mertebelerini konu edinen ve bütün kâinatı ve varlıklar silsilesini Cemil-i Mutlak ve Zat-ı Bari Teâlâ’nın bir cemali olduğu veçhiyle görüp bu çerçevede inceleyen ilim, İrfan İlmi diye isimlendirilir. Bu ilme vakıf bir kimseye ise Arif denir.”</i> <a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn6%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir yerde daha kapsamlı ve derin bir tanımlamada daha bulunur ki bu, aynı zamanda Kayseri’ye yöneltilen bir eleştiridir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ehlullah’ın dilinde Hikmet’in manası, Şarih’in (Kayseri’nin) dile getirdiği anlama gelmez. Enbiya’ya feyiz yoluyla gelen Hikmet, onun anlattığı anlamda değildir. Zira Hikmet; Allah ve O’nun Zati şuununa marifet, Esmai ve Ef’ali tecelliyatının Hazret-i İlmi ve Ayni’de ki zuhurunu huzuri bir müşahedeyle görmek ve Esma ve A’yan hazretlerinde cereyan eden terkip ve tağyirlerin nasıl gerçekleştiğini İlm-i Huzuri ile bilmektir. Hikmet ile ilgili şunu da söyleyebiliriz; Hikmet, Cila ve İsticla’nın kemalini bilmektir. Zira Cila’nın kemali, Hakkın tam ve kâmil bir aynada zuhuru ve İsticla’nın kemali ise Hakkın kendi zatını o aynada müşahedesidir. Anlamaya çalış!”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn7%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[7]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Velhasıl irfan ilmiyle ilgili bütün farklı tanımların tek bir özde birleştiklerini söyleyebiliriz: İrfan, varlığın şahsi ve hakiki anlamda vahdet ve birliğine, hakiki anlamda varoluşun Hakk Teâla’ya mahsus olduğuna ve Zat’ın mazhar ve mecralardaki zuhur keyfiyetine dair bir ilimdir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Bir hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın ilk dönemlerinde şimdiki ıstılahı manada kullandığımız şekliyle arif kavramına rastlamamaktayız. Şuanda bildiğimiz Rabbani ariflerin özelliklerine sahip kimselere rivayetlerde daha çok zahit denilmekteydi. Şöyle ki;</p>

<p style="text-align:justify">Ahlak ve irfan ilminde zahit şu şekilde tarif edilmiştir: Ahiret nimetlerine ulaşmak için dünya nimetlerini önemsemeyen ve onları elde etmek için uğraşmayan kimse. Zahitler dünya ve dünya işlerinden el etek çekerek, bir köşeye çekilip ibadetle meşgul olurlar. Zahitten başka bir de abid vardır, abid ise; cennete girmek ve Allah’ın mükâfatına ulaşmak için ibadet eden kimsedir. Hem ibadet yönünden ve hem de makam yönünden, zahit ve abidden daha üstün olanlar ariflerdir. Arif; ne dünyanın ve ne de ahiretin nimetlerine önem vermez, onun kulluğu dünya ve ahiret nimetlerine ulaşmak için değildir, o sadece Allah’a olan sevgisinden dolayı ibadet etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Evet, açıkladığımız şekildeki zahit, abid, arif kavramlarının tanımları ve aralarındaki fark yenidir, İslam’ın ilk dönemlerinde günümüzdeki anlamlarda kullanılmamaktaydı. Bu yüzden rivayetlerdeki, zahit kavramı arifi de kapsamaktadır. Diğer bir tabirle; zahitler değişik derecelerde bulunmaktadır, zahitlerin en üst derecesinde bulunan kimse ariftir.<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn8%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[8]</strong></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İrfanın Konusu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Geçmişten günümüze mantık, felsefe, fıkıh usulü, fıkıh ve benzeri ilimlerle ilgili kitaplara baktığımızda hep şu ibareye rastlarız: Her ilmin bir mevzuu vardır ve her ilimde o mevzua bizzat arız olan problemlerden söz edilir. Tabi, Allame Tabatabai gibi bazı âlimler, bu hükmün sadece burhani ilimlerde söz konusu olabileceğine inanırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Buna göre ilim erbapları teorik irfanın konusunu Yüce Allah olduğunu söylemişlerdir;fakat teorik irfanın konusu ve bu ilimde tahkik edilen mevzu, asla Hakkın Zat-ı Mukaddesi değildir. Zira arifler, ne isim ve ne de resim isnat edilemeyecek olan Zat’ın metni, batını ve hakikatinden söz etmezler. Onların mütalaa ve mükaşefe konusu Hakk tealanın taayyünleri, zahiri ve batini tecelliyatıdır. Osmanlı döneminin önemli ariflerinden ve saygın ilim adamlarından İbn Fenari bu gerçeği şu ifadelerle dile getirir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“… (İrfan ilminin) bir tek kendine mahsus konusu, iki irtibat veçhiyle Hakk sübhanehu ve tealanın varlığıdır; O’nun bizzat kendisi değil. Çünkü O, bu itibarla bütün âlemlerden müstağnidir. O’na ne aklın ne de vehmin işaret etmesi dahi olanaksızdır. Zira O’nu anlatacak bir tabir bulunamaz. Bu böyleyken nasıl O’ndan ve ahvalinden bahsedilebilinir ki?”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn9%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[9]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla gönül ehlinin nazarında irfan yolu marifetin en önemli yollarından biridir. Onlar bu yolla elde edilen marifetin/tanımanın felsefi ve ilmi tanımadan daha üstün olduğu görüşündedirler. İrfan yoluyla elde edilen marifetin bir takım öncülleri ve şartları vardır. Bu marifet Allah’ın inayetine bağlı olan sadece ilmi ve mantıksal çabalarla elde edilecek bir marifet değildir. İrfani bilinçlenmede zevk ve halin dahli vardır. Zevk ve halde olan da ilmi ve mantıksal kavramlarla ifade edilemez. Bütün vücuduyla açlığı veya susuzluğu tatmış olan birisi bu iki hali anlam olarak bilen kişiden farklıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İmam Ali’ye Göre Gerçek İrfan</strong></p>

<p style="text-align:justify">Nehcü’l Belağa sonsuz irfan denizidir. Bu büyük ve değerli kitap, hem teorik irfan ve hem de pratik irfanda kâmil arif ve ariflerin imamı olan insanı kâmilin sözlerinin bir kısmıdır. Ariflerin imamı Hz. Ali (a.s.) bu bağlamda şöyle buyurmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“Bizler peygamberlik ağacı, risaletin indiği mekân ve meleklerin inip çıktığı yeriz; ilmin madeni, hükmün kaynağıyız.”<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn10%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[10]</strong></a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İmam Ali (a.s) açısından irfanın hedefi, bireyin tevhit ruhunun yücelmesinden başka bir şey değildir. İmam Ali (a.s), dinin temelinin Allah’ı tanımak ve Hazreti Hakk’ı tanımanın kemalinin de O’nu tasdik ve birleme olduğunu buyurmaktadır. Bunun neticesinde de insan, yaşamının tüm boyutlarında ve yaptığı her işte ihlâslı olabilecektir:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Dinin evveli onu tanımaktır. Tanıyışın kemali, onu tasdik etmektir. Tasdik edişin kemali, onu bir bilmektir. Bir bilişin kemali, ona karşı öz doğruluğuna (ihlâsa) ermektir.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn11%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[11]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">O halde inançlı bir birey irfani makamlara ulaşa bilmek için, tevhit bakışına sahip olabilmelidir, bunun için de ilk önce inancını kemale erdirmelidir ve Allah’la birlikte hiç kimseye veya hiçbir şeye değer vermemelidir; sadece gerçek mabut ve maşukuna doğru hareket etmelidir.<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn12%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[12]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali’ye göre arif olmuş mümin insanın, Yüce Rabbe derin bir bakışı ve O’nu tanıyışı vardır. Onu tanımış, onu rab bilmiş, dolayısıyla da âlemin tüm idare ve işleyişini onun yed-i kudretinde görmüştür. İşte bu temel bilince ulaştığından, nahoşluklar karşısında Allah’ı itham etmez ve şikâyette bulunmaz. Tüm malını ve nimetleri Allah’ın bir hediyesi olarak görür, onların gerçek sahibinin Allah olduğunu bilir ve kâinatta hiçbir kudret ve etki edeni Allah’ın şeriki addetmez. Böylelikle ilahî emirlere itaat etmek onun için kolaylaşır ve bunlardan kaçmak için bahane getirmez. Eğer ondan herhangi bir nimet veya makam alınırsa, bunu kendi üzerinden alınmış ilahi bir sorumluluk olarak görür; rahatsız olmamakla birlikte şükür eder. Mevla Emirel Müminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Biz Allah’a karşı hiçbir şeyin sahibi değiliz ve bir şeye sahip olmayız. O’nun bize verdikleri müstesna. Allah bize bir şey bağışladığında, bazı sorumlulukları da bize vermiştir. Bizden aldığında da sorumluluğu kaldırmıştır.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn13%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[13]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">İnsan bu bilinç ve tanımaya ulaştığında, sorgusuz sualsiz ilahî emirleri yerine getirecektir ve O’nun sakındırdıklarından sakınacaktır. Bu tanıyış, sadece söze ve eyleme değil hatta bireyin kalbinin tüm hallerine nüfuz edecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Dediğimiz gibi insanın kemali onun rabbini bilmesi yani irfana ulaşmasıdır. Peki, kul bu amaç ve gayeye nasıl ulaşa bilir?</p>

<p style="text-align:justify">İmam Ali (a.s) açısından, hidayet önderlerinden birinin yol göstericiliği ve yardımı olmadan irfanın doruğuna, insanî kemallere ve hakiki marifete ulaşmak imkânsızıdır. Velayeti kabul etmeksizin kim de bu üstün makamlara ulaştığını iddia ederse, mutlak yalancı yahut hakikati tevehhümden ayırt edemeyen kimsedir. Bu kimse bir makama ulaşmadığı gibi aksine kendisine tabi olanları da doğru yoldan uzaklaştırıp, bir serabın peşinde sürükleyendir. Bunu Hazret şöyle dile getirmek:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hakikaten imamlar, Allah’ın, kullarına hüccetidirler. Onu kullarına tanıtacaktır. Onları tanımayan kimse cennete giremeyecektir. Onları inkâr edenler ve onların inkâr ettiği kimseler de cehenneme girecektir.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn14%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[14]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Ali’nin (a.s) Allah marifetine ulaşmak isteyenlere tavsiyesi şudur; irfan yolunun velayet olmaksızın kat edilmesi imkânsızdır. Bu yoldan gayrisini kendisine yol edinenler helak olacaklardır ve başkalarını da helak edeceklerdir. O halde velayet odaklılık, irfanın en belirgin özelliklerindendir ve onsuz, arif sapkınlıkta seyr-i sülûk yapmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Peygamberinizin Ehl-i Beytine dikkat edin; onların yolundan ayrılmayın; onlara uyun. Onlar, sizi asla doğru yoldan çıkarmazlar; sapıklığa sevk etmezler. Onlar oturdular mı siz de oturun; onlar kalktılar mı siz de kalkın; onların önüne geçmeyin. Böyle hareket etmezseniz yollarınızı yitirirsiniz; sersemleşir, sapıtır gidersiniz. Onlardan geride kalmayın, yoksa helak olur bitersiniz.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn15%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[15]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Onlardadır (Ehl-i Beyt) Kur’an’ın yücelikleri; onlardır Rahman’ın defineleri, hazineleri. Söylerlerse doğru söylerler, gerçeklenirler, susarlarsa kimse onları geçmemelidir.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn16%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[16]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Acaba hakiki ilim ve gerçek sulûk, Resulün evinden olan ledunni ismete sahip bir Allah velisinden başka birisinin eliyle gerçekleşebilir mi? İmam Ali’nin (a.s) neden şöyle buyurduğu şimdi anlaşılmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“Ey insanlar! Bana sorun, zira ben göklerin yollarını yeryüzünün yollarından daha iyi bilirim.”</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Velayete bağlı olmama yahut masumların velayetini kabul etmeme, etkisini bu sülûkun ileriki aşamalarında kendisini etkin bir şekilde gösterecektir ve o durum insan için kaderdenk bir andır. Şöyle ki; Ehlibeyt’in rahleyi tedrisatından geçmeyenler kendilerini bir yerlere ulaştıklarını sandıkları anda artık ibadeti bırakırlar, ibadetin yakine ulaşıncaya kadar gerekli olduğu ve yakine ulaştıkları için de artık ibadet etmeleri gerekmediğini savunurlar. Bunlar kulluğu / ibadeti / şeriat kanunlarını yüzeysel olarak görmekte bu yüzden bir noktadan sonra bırakıp hakikat ve tarikata ulaştıklarını iddia etmektedirler. Kulluk, ibadet ve şeriatı daha yeni yolda ilerlemeye başlayanlar için telakki ederler.<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn17%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[17]</strong></a> Zira bunlara göre kurallar maneviyata ulaşmak içindir, maneviyata ulaşanların artık bu gibi kurallara ihtiyacı yoktur.<a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn18%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[18]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Fakat Ali böyle mi? Ömrü boyunca bir an bile Allah’a kullukta kusur etmedi, onun dünyadaki en büyük sevinci rabbine karşı ilahi sorumlulukları yerine getirmekti. O sadece ve sadece bir muvahhitti ve tam anlamıyla bir kul idi. Allah’ın ibadet evinde doğan Emirel Müminin yine Allah’a ibadet esnasında Allahın ibadet evinde ligaullaha ulaştı. Zira o özgür insandı, ibadetleri cehennem ateşinden korktuğu yahut cennete tamah ettiği için değildi, yalnızca rabbine olan aşkından dolayı idi. İmam farzlara dikkat ve ihtimam etme konusunda şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Farzları eda etmek gibi bir ibadet yoktur.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn19%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[19]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Kulluğun amacını da Allah’a itaat ve onun emirlerine boyun eğmek olarak beyan etmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><i>“İbadetin amacı, itaattir.”</i><a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn20%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[20]</strong></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Allah’a Ulaşmak İsteyenler</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer-i Sadık (a.s) bir rivayette ibadet edenlerin, Allah’a niçin ibadet ettiklerini şu şekilde buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bazıları cehennem ateşinden korktukları için Allah’a ibadet etmektedirler, bunlar köleler gibidir. Bazıları da sevap kazanıp, cennete girebilmek için ibadet ederler, bunlarında ibadeti tacirlerin ibadeti gibidir. Ama diğer bir grup Allah’a olan aşklarından dolayı ibadet ederler, işte bu özgür insanların ibadetidir ve en üstün ibadet budur.”</i> <a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn21%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[21]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Bu mana birçok rivayette nakledilmiştir, örneğin Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Allah’ım azabından korktuğum veya cennetine olan tamahımdan dolayı sana ibadet etmiyorum, seni ibadete layık gördüğüm için ibadet ediyorum.”</i> <a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn22%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[22]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetlerde Allah’a ibadet edenleri üç gruba ayrılmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Kölelerin İbadeti</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah’tan korktukları ve O’nun emirlerini dinlemedikleri takdirde cehennem azabına duçar olacaklarını bildiklerinden dolayı ibadet edenlerdir. Bunların ibadet edişleri eski zamanlardaki kölelerin efendileri için çalışmalarına benzer; zira köle iyi çalışmadığı zaman sahibi onu cezalandırmaktaydı, köle de sırf dayak yememek için gönülsüzce çalışırdı.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- Tacirlerin İbadeti</strong></p>

<p style="text-align:justify">İbadet ettikleri takdirde Allah tarafından büyük mükâfatlar elde edeceklerini, cennete yerleşerek sonsuza kadar oranın nimetlerinden faydalanacaklarını duyan ve sadece bunlara ulaşmak için ibadet edenlerdir. Bunların ibadeti de bir mal verip, karşılığında başka bir mal alan tacirlerin ibadetine benzer.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- Âşıkların İbadeti</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ne cehennem azabından korktuklarından ve ne de cennete olan tamahlarından dolayı Allah’a ibadet ederler, bilakis onlar Allah’ı çok sevdikleri için ibadet ederler. Bunların ibadeti hiçbir şeyin esiri olmayan özgür insanların ibadeti gibidir. En üstün ve Allah katında en değerli ibadet bu üçüncü grubun ibadetidir.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) başka bir rivayette de aynı şekilde ilk iki grubu belirttikten sonra: “Ama ben Allah’ı çok sevdiğim için O’na ibadet ederim” diye buyurmaktadır. <a href="https://www.kevserakademi.com/%60https:/kevserakademi.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek/#_ftn23%60" rel="nofollow" nofollow="" noreferrer="" target="`_blank`"><strong>[23]</strong></a></p>

<p style="text-align:justify">En üstün ibadet; Allah’ı ibadete layık görüp, ona itaat uğruna her türlü zorluk ve sıkıntılara katlanarak yapılan ibadettir. Böyle ibadet eden kul gönlünü sadece Allah’a vermiştir, Allah’ın yanına varmak, O’nun rızasını kazanmak; bu kul için cennet ve cennetin içindeki bütün nimetlerden daha değerlidir. Dünyada nasıl ki, insan birini sevdiği zaman bir an sevgilisine ulaşmak için bütün zorluklara katlanıp, birçok lezzetleri bırakır, sevdiğini bir defa dahi görmek için soğuk sıcak dinlemez, sabahlara kadar uyanık kalır, aynı şekilde Allah’ı sevenler de onunla bir an görüşmek için ibadetin her türlü çetinliğine katlanır.</p>

<p style="text-align:justify">Merhum Allame Tabatabai bu konuları genişçe açıkladığı Risalet’ül Vilaye adlı bir eser kaleme almıştır. Kitapta Yüce Allah’a ulaşmanın sadece peygamberler ve masum imamlar için olmadığını diğer insanların da O’na ulaşa bileceğini genişçe ispatlamakta ve şunları söylemektedir:</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah’ı şuhudun, her insan için mümkün olduğunu ispatladıktan sonra, bu kemale hangi yollarla ulaşılacağını açıklamaya çalışalım:</p>

<p style="text-align:justify">Zahitler ve Abidler: Onlar dünyanın fani olduğunun farkına varmışlardır, yalancı dünyaya gönül bağlamayıp, Allah’a ibadete yönelmişlerdir. Başka insanları da ebedi olan azaptan korkutarak, Allah’a ibadete davet etmektedirler. Allah korkusu kalplerini kaplamıştır, ölüm sürekli gözlerinin önündedir, bu yüzden de dünya için çabalama kalplerinden çıkmış, tek gayretleri ahiret için çabalama olmuştur. Tek bir amacı var, dünyadan uzak durup Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak. Bunun için de nefsini tezkiye eder, salih ameller yapar, günahtan uzak durup, takvalı olur. Ama bütün bunların hepsini, sadece cennetin güzel nimetlerine ulaşıp, cehennemin elemli azabından kurtulmak için yapmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu iki grubu biraz dikkatlice incelersen, bunların aslında kendilerini çok sevdiklerinden ibadet ettiklerini göreceksin. Sadece cismani boyutu hedeflediğinden daha fazlada kemale doğru ilerleyemez, her ne kadar sözde gaibe ulaştığını gösterse de aslında madde ötesinden hiçbir şey bilmemektedir. Ahirette bunlar için yalnızca yapmış oldukları iyi amellerin karşılığı verilir.</p>

<p style="text-align:justify">Arifler, Âşıklar: Onların kalplerini sevgi kaplamıştır, büyük bir istekle ligaullaha ulaşma peşindedir, bu hedef gönlünü ateşlendirmiş, hüzünlü kılmış, aklını almış, dünyadan ve ahiret nimetlerinden soğutmuştur. Onun tek arzusunun mahbuba yani yüce Allah’a ulaşmak olduğunu görürsün. Âşık olduğu Allah dünyayı sevmediği için o da dünyayı sevmez, eğer Allah dünyayı övecek olsaydı, her ne kadar fani olduğunu bilse bile o da dünyayı överdi. Allah, ahireti övdüğü için o da ahireti över ve eğer Allah ahireti yerseydi, her ne kadar güzel olduğuna kesin inansa bile o da yererdi.</p>

<p style="text-align:justify">Seven için en büyük azap sevgilisinden ayrı kalmaktır. Sevdiğinin ondan yüz çevirmemesi ve ona ulaşma yolunun nefsi tanımak olduğunu bildikten sonra, hiç bir şeye gönül bağlamaz. Nefsinde bulunan kötü sıfatları temizleyip, yerine güzel sıfatları yerleştirmeye başlar. Ama nefsini tezkiye etmeye çalışması da Allah istediği içindir, cehennemden korktuğu veya cenneti istediği için değil. Bütün bunları hiçbir karşılık beklemeden Allah için yapar ve bütün bu aşamalarda nefsine güvenmek mi asla, aksine tek güvendiği Allah’tır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong><a href="https://www.kevserakademi.com/index.php" rel="nofollow">https://www.kevserakademi.com/index.php</a></strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/yaratilis-gayesi-olarak-irfani-dusunmek-i-bolum</guid>
      <pubDate>Tue, 08 Sep 2026 15:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/gaye-1.jpg" type="image/jpeg" length="22560"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Takva, İrade ve Manevî Muhasebe]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/takva-irade-ve-manevi-muhasebe</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/takva-irade-ve-manevi-muhasebe" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah’a Yönelişte Murakabenin Önemi: Takva, İrade ve Manevî Muhasebe]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Ayetullah Üstad Vatanhah</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Giriş: İnsan Varlığının Allah’a Doğru Yolculuğu</strong></p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın insan ve varlık anlayışında hayat, başlangıcı ve sonu belirsiz bir süreç değil; Allah’tan başlayıp yine Allah’a yönelen anlamlı bir yolculuktur. Kur’an-ı Kerim’in, <i>“Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na döneceğiz”</i> buyruğu, insanın varoluşsal konumunu ve nihai istikametini açık biçimde ortaya koymaktadır. Aynı şekilde Kur’an’ın insana hitaben, <i>“Ey insan! Kuşkusuz sen Rabbine doğru büyük bir çabayla yol almaktasın…”</i> buyurması, bu yolculuğun yalnızca özel bir manevi zümreye değil, bütün insanlara ait olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla her insan, bilsin veya bilmesin, Allah’a doğru ilerlemektedir. Aradaki temel fark, bu yolculuğun bilinçli veya bilinçsiz, basiret üzere veya gaflet içerisinde gerçekleştirilmesidir. Seyrü sülûk ehli, hayatın bu temel hakikatinin farkına varan ve ilahî hedefe bilinçli biçimde yönelen kimselerdir. Onların yolu diğer insanların yolundan ontolojik bakımdan farklı değildir; asıl fark, Allah’a doğru gerçekleşen bu hareketin farkında olmaları ve hayatlarını bu bilinç doğrultusunda düzenlemeleridir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bilinçli yürüyüşün en önemli azığı ise murakabe ve takvadır. Murakabe, insanın Allah’ın huzurunda bulunduğunun bilincini sürekli canlı tutması; takva ise bu bilincin insanın düşünce, söz, davranış ve tercihlerine yansımasıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Seyrü Sülûkun Temel İlkesi Olarak Murakabe</strong></p>

<p style="text-align:justify">Manevî eğitim geleneğinde murakabe, tali bir ahlakî tavsiye değil, Allah’a yönelişin temel esaslarından biri kabul edilmiştir. Merhum Allâme Tabâtabâî’nin öğrencilerine ve kendisini ziyaret edenlere sürekli olarak <strong>“Murakabe, murakabe, murakabe…”</strong> tavsiyesinde bulunması, bu ilkenin önemini ortaya koymaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe, insanın yalnızca belli ibadet vakitlerinde Allah’ı hatırlaması anlamına gelmez. Asıl murakabe; sabah uyanıştan gece uykuya kadar bütün hayatı Allah’ın huzurunda yaşama bilincidir. İnsan konuşurken, bakarken, düşünürken, karar verirken, insanlarla ilişki kurarken ve hatta mubah işleri gerçekleştirirken dahi Allah’ın kendisini gördüğünü ve bütün amellerinden haberdar olduğunu dikkate almalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu yönüyle murakabe, belirli zamanlarda gerçekleştirilen bir zikirden daha kapsamlıdır. Zikir, murakabeyi güçlendiren araçlardan biridir; fakat murakabe bütün hayatı kuşatan sürekli bir manevî farkındalıktır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan Allah’ın huzurunda bulunduğunu gerçekten idrak ettiğinde, hayatının bütün alanları değişmeye başlar. Dili kontrol altına alınır, bakışları disipline edilir, düşünceleri arındırılır, niyetleri sorgulanır ve davranışları ilahî ölçüler doğrultusunda şekillenir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Takva ile Murakabe Arasındaki İlişki</strong></p>

<p style="text-align:justify">Takva çoğu zaman yalnızca günahlardan uzak durmak şeklinde anlaşılmaktadır. Oysa söz konusu manevi yaklaşımda takva çok daha kapsamlı bir hakikati ifade eder. Takva ile murakabe arasında son derece yakın bir ilişki bulunmaktadır; hatta Allâme Tabâtabâî’nin Haşr Suresi’nin 18. ayetine ilişkin açıklamasında ilk takva emri murakabe çerçevesinde değerlendirilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Ayette şöyle buyurulmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ey iman edenler! <strong>Allah’tan sakının</strong>; her nefis yarın için ne hazırladığına baksın ve <strong>Allah’tan sakının</strong>. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu ayette iki kez takva emrinin zikredilmesi dikkat çekicidir. Allâme Tabâtabâî’nin açıklamasına göre ilk <i>“Allah’tan sakının”</i> emri, insanın hayat boyunca Allah’ın huzurunda bulunduğunu dikkate alması anlamındaki <strong>murakabeye</strong> işaret etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Buna göre takva sadece bir davranışın yapılması veya terk edilmesi değildir. Takvanın öncesinde bir bilinç bulunmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah beni görüyor.”</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu bilinç güçlendikçe insan davranışlarını düzeltmeye başlar. Böylece murakabe, takvanın içsel ve bilinç boyutunu; takva ise murakabenin amel ve davranışlara yansıyan boyutunu oluşturur.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. Allah’ın “Rakîb” Oluşu ve Murakabenin Anlamı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Murakabe kavramının anlaşılmasında Kur’an’da Allah hakkında kullanılan <strong>“Rakîb”</strong> sıfatı büyük önem taşımaktadır. Allah, kullarını bütünüyle gören, bilen ve onların hiçbir hâlinden habersiz olmayan mutlak gözetleyicidir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’ın ifadesiyle: <i>“Şüphesiz Allah, üzerinizde tam bir gözetleyicidir.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Burada söz konusu olan gözetim, insanların birbirini dışarıdan kontrol etmesi gibi sınırlı bir gözetim değildir. Allah insanın yalnızca görünür davranışlarını değil; niyetlerini, kalbinden geçenleri, gizli yönelişlerini ve iç dünyasını da bilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe bu hakikatin insan tarafından bilinçli biçimde yaşanmasıdır. Başka bir ifadeyle Allah zaten insanı görmektedir; murakabe, insanın Allah’ın kendisini gördüğünü görmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu farkındalık, soyut bir bilgi olarak kalmamalıdır. İnsan Allah’ın kendisini gördüğüne iman ettiği hâlde günlük hayatında bundan tamamen habersiz yaşayabiliyorsa, teorik bilgisi henüz kalbî murakabeye dönüşmemiş demektir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabenin hedefi, zihindeki bir inancı sürekli ve canlı bir şuur hâline getirmektir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. Allah’ın Huzurunda Yaşamak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Manevî gelişimin en önemli aşamalarından biri, Allah’ı yalnızca uzak ve görünmeyen bir varlık şeklinde düşünme yanlışından kurtulmaktır. Müminin inandığı Allah, gaipte ve kullarından habersiz değildir; aksine <strong>şahit, hazır ve nazırdır</strong>.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar günlük hayatta bir kamera tarafından izlendiğini veya başkalarının kendisine baktığını bildiğinde davranışlarına dikkat etmektedir. Giyiminden konuşmasına, beden dilinden hareketlerine kadar birçok hususta kendisini kontrol eder.</p>

<p style="text-align:justify">Manevî murakabe bunun çok daha derinidir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, insanların bakışından daha önemli olarak Allah’ın kendisini her an gördüğünü idrak ettiğinde, davranışlarında köklü bir değişim meydana gelir. Bu durumda insan yalnızken de toplum içerisinde olduğu kadar dikkatli olur. Çünkü onun ahlakı insanların görmesine değil, Allah’ın huzurunda bulunduğu bilincine dayanır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu aşamada insanın asıl sorusu artık:</p>

<p style="text-align:justify">“İnsanlar beni nasıl görüyor?”</p>

<p style="text-align:justify">değil;</p>

<p style="text-align:justify">“Allah benim bu hâlimden razı mı?”</p>

<p style="text-align:justify">sorusudur.</p>

<p style="text-align:justify">İşte gerçek murakabe bu dönüşümle başlamaktadır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. “Allah’ı Koru ki O’nu Karşında Bulasın”</strong></p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’tan (s.a.a) aktarılan önemli öğretilerden biri şu anlamı taşımaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah’ı(n sınırlarını) koru ki O’nu karşında bulasın.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Buradaki “Allah’ı korumak”, Allah’ın korunmaya muhtaç olması anlamına gelmez. İnsan, Allah’ın emirlerini, yasaklarını, hududunu ve O’nun huzurunda bulunduğu bilincini korumalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan Allah bilincini koruduğunda, ilahî huzurun kendi hayatındaki tecellilerini daha açık biçimde idrak etmeye başlar. Allah zaten her zaman vardır; değişen Allah’ın yakınlığı değil, insanın farkındalığıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe arttıkça gaflet perdeleri azalır.</p>

<p style="text-align:justify">Gaflet perdeleri kalktıkça insan Allah’ın şahit ve hazır oluşunu kalben daha güçlü şekilde idrak eder.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle Allah’a vuslat, Allah’ın uzakta bulunduğu bir noktaya ulaşmak şeklinde değil; insanın kendi içindeki perdelerin ortadan kalkması ve daima mevcut olan ilahî huzuru idrak etmesi şeklinde anlaşılmalıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>6. Murakabe Büyük Bir Gayret Gerektirir</strong></p>

<p style="text-align:justify">Manevî gelişim yalnızca istek ve temenniyle gerçekleşmez. Kur’an insanı Allah’a doğru <strong>“çabayla”</strong> ilerleyen bir varlık olarak tanıtmaktadır. Bundan dolayı seyrü sülûk, güçlü bir irade ve süreklilik isteyen ciddi bir mücadeledir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’da, <i>“Gücünüz yettiğince Allah’tan sakının.” </i>buyrulması, takvanın pasif bir hâl olmadığını göstermektedir. İnsan kendi kapasitesinin son noktasına kadar çalışmak, iradesini kullanmak ve nefsinin gaflet eğilimlerine karşı mücadele etmek durumundadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bağlamda Allâme Tabâtabâî ile ilgili aktarılan bir hatıra oldukça dikkat çekicidir. Bir kimsenin sürekli murakabe tavsiyesi karşısında, <i>“Murakabe buyurmanızdan belimiz büküldü”</i> demesi üzerine Allâme’nin, <i>“Bükülmesi de gerekir”</i> karşılığını verdiği aktarılmaktadır. Bu cevap, manevi yükselişin ciddi emek istediğini göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan fiziksel, ilmî veya meslekî bir hedefe ulaşmak için yıllarca çalışmayı doğal karşıladığı hâlde, nefsini dönüştürmenin ve Allah’a yaklaşmanın hiçbir çaba harcamadan gerçekleşmesini beklememelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe süreklilik ister.</p>

<p style="text-align:justify">Her gün yeniden irade ister.</p>

<p style="text-align:justify">Her hata sonrasında yeniden ayağa kalkmayı ister.</p>

<p style="text-align:justify">Her gafletin ardından yeniden Allah’a yönelmeyi gerektirir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>7. Murakabenin İlk Basamağı: Farz ve Haramlar</strong></p>

<p style="text-align:justify">Manevî yolculukta herkesin aynı seviyeden başlaması mümkün değildir. Murakabenin de aşamaları bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İlk aşamada insanın yapması gereken temel görevler açıktır:</p>

<p style="text-align:justify">- Farzları yerine getirmek,</p>

<p style="text-align:justify">- Haramları terk etmek,</p>

<p style="text-align:justify">- Günahlara karşı dikkatli olmak,</p>

<p style="text-align:justify">- Mubah davranışlarında dahi niyetini ilahî bir istikamete yöneltmek.</p>

<p style="text-align:justify">Bu temel esaslar insanın hayatında yerleşip meleke hâline geldikten sonra daha ince bir murakabe başlar. Artık insan yalnızca; “Bu haram mı, değil mi?” sorusunu sormaz. Bunun yanında:</p>

<p style="text-align:justify">“Allah bundan razı mı?”</p>

<p style="text-align:justify">“Bu davranış beni Allah’a yaklaştırıyor mu?”</p>

<p style="text-align:justify">“Bunu nefsim için mi, Allah için mi yapıyorum?”</p>

<p style="text-align:justify">gibi daha derin sorular üzerinde düşünmeye başlar.</p>

<p style="text-align:justify">Böylece murakabe, fıkhî sınırları korumaktan başlayıp ilahî rızayı hayatın temel ölçüsü hâline getiren daha yüksek bir bilinç seviyesine doğru gelişir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>8. Takva ve Murakabenin Meyvesi: Dünya ve Ahiret Hayrı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Rivayetlerde takva yalnızca günah işlememekle sınırlı bir değer olarak değil, bütün hayırların anahtarı şeklinde tanıtılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Resûlullah’tan (s.a.a) aktarılan ifadeye göre:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kime takva rızık olarak verilmişse, ona dünya ve ahiret hayrı verilmiştir.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu yaklaşım açısından takva insanın yalnızca ahiret hayatını ilgilendiren bir özellik değildir. Takva, insanın dünyadaki hayatını da düzenler.</p>

<p style="text-align:justify">Takvalı insan sözlerini kontrol eder; bu durum ilişkilerini iyileştirir.</p>

<p style="text-align:justify">Öfkesini kontrol eder; birçok çatışmayı önler.</p>

<p style="text-align:justify">Haramdan uzak durur; maddî hayatında temizliği sağlar.</p>

<p style="text-align:justify">Kötü zandan kaçınır; kalbini başkalarına karşı kirletmez.</p>

<p style="text-align:justify">Niyetini arındırır; yaptığı ameller manevi değer kazanır.</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla takvanın hem dünyevî hem uhrevî sonuçları bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak rivayetlerde dikkat çekilen önemli bir husus daha vardır: Takva yalnızca insanın kendi iradesinin ürünü değildir; aynı zamanda Allah tarafından insana verilen bir tevfiktir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle İmam-ı Zaman’a (a.f) nispet edilen duada Allah’tan: “İ<i>taate muvaffakiyet, günahtan uzak durma ve niyet samimiyeti” </i>istenmektedir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>9. Allah’ın Kulundan Temel İsteği: Takva</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali’den (a.s) aktarılan rivayetlerde takvanın Allah’ın kullarından istediği en temel değerlerden biri olduğu vurgulanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah, Kur’an’da sürekli insanı tekrar tekrar takvaya davet etmektedir. Bu sebeple takva sadece belirli ariflerin veya ahlak üstatlarının kişisel tavsiyesi değildir; doğrudan Kur’an ve Ehl-i Beyt öğretilerinin merkezinde bulunan bir ilkedir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali’den (a.s) aktarılan ifadelerde takvanın Allah’ın rızasının zirvesi olduğu ve kullarından temel isteğinin bu olduğu bildirilmektedir. Bunun nedeni anlaşılabilir bir hakikattir: Gerçek takva oluştuğunda diğer birçok fazilet kendiliğinden gelişmeye başlar.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe eden insan kolaylıkla yalan söyleyemez.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın huzurunda olduğunu hisseden insan başkasının hakkına rahatlıkla giremez.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’ın kendisini gördüğünü bilen insan gizlide ve açıkta farklı kişiliklere bürünemez.</p>

<p style="text-align:justify">İlahî huzuru idrak eden kişi, günahı yalnızca insanlar gördüğünde terk etmez.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle gerçek takva, insanın bütün ahlak sistemini içten dönüştüren bir bilinçtir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>10. Takvanın Gerçekleşmesinde Üç Temel Unsur</strong></p>

<p style="text-align:justify">Murakabe ve takvanın meydana gelmesinde üç temel unsur birbirini tamamlamaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Allah’ın Huzurunda Bulunduğunun Bilinci:</strong></p>

<p style="text-align:justify">İlk unsur iman ve marifettir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan Allah’ın Rakîb olduğunu, kendisini her an gördüğünü ve hiçbir hâlinin Allah’a gizli olmadığını zihinsel ve kalbî olarak idrak etmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bilgi yalnızca teorik olarak bilinirse yeterli değildir. Gün içerisinde tekrar tekrar hatırlanmalı ve canlı tutulmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabenin başlangıç noktası şu bilinçtir:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Şu anda Allah’ın huzurundayım.”</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu bilinç gün boyunca korunabildiği ölçüde insanın davranışları değişmeye başlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- Güçlü ve Kararlı İrade</strong></p>

<p style="text-align:justify">İkinci unsur iradedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan Allah’ın kendisini gördüğünü bilmesine rağmen günaha düşebilir. Bunun sebebi, bilginin yanında güçlü bir iradenin bulunmamasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Takva, insanın nefsine ve şeytanın yönlendirmelerine karşı kararlı olmasıyla mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an’ın; <i>“Gücünüz yettiğince Allah’tan sakının” </i>emri insanın bütün gücünü kullanmasını gerektirir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan kendi kendisine; “Allah’ın emrine karşılık vereceğim; elimden gelen gayreti göstereceğim.” diyebilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu iradeyi güçlendiren unsurlardan biri de takva ve murakabenin sonuçlarını bilmektir. Kur’an, hadisler ve insanın kendi hayat tecrübeleri, takvanın manevi ve dünyevi pek çok bereketinin bulunduğunu göstermektedir. İnsan bu sonuçları düşündükçe mücadele azmi güçlenir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- Dua ve İlâhî Tevfik</strong></p>

<p style="text-align:justify">Üçüncü unsur ise dua ve Allah’tan yardım istemektir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan ne kadar güçlü bir iradeye sahip olursa olsun, manevi yolculuğu yalnızca kendi gücüyle tamamlayabileceği düşüncesine kapılmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçek salik hem gayret eder hem dua eder. Hem iradesini kullanır hem Allah’ın yardımına sığınır. Hem günahla mücadele eder hem; “Allah’ım, bana takvayı nasip et.” diye yalvarır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanın kendi iradesine aşırı güvenmesi de, hiçbir çaba göstermeden yalnızca dua etmesi de eksik yaklaşımlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Doğru yol; iman, irade ve ilahî yardımın birlikte bulunmasıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>11. Murakabenin Tamamlayıcısı: Muhasebe</strong></p>

<p style="text-align:justify">Manevî yolculukta murakabenin yanında bulunması gereken en önemli ilkelerden biri de muhasebedir.</p>

<p style="text-align:justify">Allâme Tabâtabâî’nin Haşr Suresi’nin 18. ayetine ilişkin değerlendirmesi bu açıdan önemlidir. Ayette yer alan ikinci takva emri, ilk emri güçlendiren ve tamamlayan bir unsur olarak değerlendirilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe gün içerisindeki dikkati ifade ederken, muhasebe gün sonunda insanın kendi davranışlarını değerlendirmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan sabahtan akşama kadar dikkatli yaşamaya çalışabilir; ancak yine de gaflete düşmesi mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify">Dilinden yanlış bir söz çıkabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Gıybet edebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bakışını kontrol edemeyebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bir kimse hakkında kötü zanda bulunabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Kibir gösterebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Kalbinde yanlış bir niyet oluşabilir.</p>

<p style="text-align:justify">İşte muhasebe bütün bu hataların fark edilmesini sağlar.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>12. Günlük Manevî Muhasebe Nasıl Yapılmalıdır?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Muhasebe yalnızca insanın yanlışlarını araması anlamına gelmemektedir. Günün iki yönlü değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hata Varsa Tevbe</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsan gün içerisinde bir kusur işlemişse bunu fark ederek Allah’tan bağışlanma dilemelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tavır, hatanın manevi etkisinin kalıcı hâle gelmesini önlemeye yardımcı olur.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan: “Bugün şu noktada nefsime yenildim.” “Şu sözüm doğru değildi.” “Şu davranışım Allah’ın rızasına uygun değildi.” diyerek kendisini sorgulamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Ardından samimi tevbe ve istiğfar gelmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Başarı Varsa Şükür</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsan gününü güzel geçirmiş, ibadetlerini yerine getirmiş ve günahlardan korunmuşsa bu defa başarısını kendisine mal etmemelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Aksine: “Allah’ım, bu murakabeyi ve ibadeti bana Sen nasip ettin.” diyerek şükretmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Böylece başarı kibir üretmek yerine kulluk bilincini artırır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle muhasebenin iki sonucu bulunmaktadır: Kusur karşısında istiğfar, başarı karşısında şükür.</p>

<p style="text-align:justify">Her ikisinin sonucu da insanın yeniden Allah’a yönelmesidir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>13. Manevî Hayattaki Dalgalanmaların Sebebi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Manevî hayat yaşayan birçok insan zaman zaman şu durumdan yakınmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bir gün çok iyi durumdayım, ertesi gün bütün manevi hâlim kayboluyor.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Bu değişimlerin sebeplerinden biri, insanın fark etmeden içine düştüğü gafletlerdir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazen küçük görülen bir söz, bir bakış, kötü zan, kibir veya başka bir ahlakî hata insanın manevi huzurunu etkileyebilir. İnsan bunun sebebini fark etmediğinde, yaşadığı değişimi açıklamakta zorlanır.</p>

<p style="text-align:justify">Muhasebenin önemi burada ortaya çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan her gün kendisini değerlendirdiğinde, hangi davranışların kalbinde karanlığa ve hangi davranışların manevi açıklığa sebep olduğunu zamanla daha iyi tanımaya başlar.</p>

<p style="text-align:justify">Böylece manevi hayat tesadüfî dalgalanmalardan çıkarak daha bilinçli bir gelişim sürecine dönüşür.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>14. Murakabe, İrade ve Dua Birbirinden Ayrılamaz</strong></p>

<p style="text-align:justify">Takvanın gerçekleşmesinde Allah’ın huzurunda bulunduğunu bilmek, güçlü irade göstermek ve dua etmek birbirine alternatif yöntemler değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Bunlar aynı manevi sürecin farklı boyutlarıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Marifet</strong>, insana neden dikkatli olması gerektiğini öğretir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Murakabe</strong>, bu bilgiyi sürekli canlı tutar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İrade</strong>, bilgiyi davranışa dönüştürür.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua</strong>, insanı ilahî yardıma bağlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Muhasebe</strong> ise süreç içerisinde meydana gelen hataları tespit ederek manevi yolculuğun devamlılığını sağlar.</p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla bunlardan herhangi birini diğerinin yerine koymak doğru değildir.</p>

<p style="text-align:justify">İradesiz murakabe kalıcı olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Bilgisiz irade doğru yönü bulamaz.</p>

<p style="text-align:justify">Duasız mücadele insanı kendi nefsine güvenme tehlikesine götürebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Muhasebesiz murakabede ise insan hatalarını fark etmekte zorlanabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle manevi gelişim bütüncül bir sistem olarak ele alınmalıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>15. Murakabenin Aşamaları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Murakabenin gelişimini birkaç aşamada değerlendirmek mümkündür:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci Aşama: Günahı Terk Etmek</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsan açık haramlardan uzaklaşır ve farzları yerine getirmeye çalışır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci Aşama: Sürekli Allah Bilinci</strong></p>

<p style="text-align:justify">İnsan yalnızca davranışlarına değil, Allah’ın kendisini gördüğü hakikatine yoğunlaşır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Üçüncü Aşama: Niyet Murakabesi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Artık yalnızca yapılan iş değil, <strong>neden yapıldığı</strong> da önem kazanır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan kendi niyetlerini kontrol etmeye başlar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dördüncü Aşama: İlâhî Rızayı Aramak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Salik artık sadece haramdan kaçınmayı değil, davranışları arasında Allah’ın en çok razı olduğu seçeneği bulmayı hedefler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Beşinci Aşama: Kesintisiz İlâhî Huzur</strong></p>

<p style="text-align:justify">Murakabenin yüksek mertebesinde insanın dikkati mümkün olduğu ölçüde sürekli Allah’a yönelir. Şabaniyye Münacatı’nda dile getirilen yalnızca Allah’a yönelme, O’ndan başkasından yüz çevirme ve ilahî heybet karşısında sürekli uyanık bulunma talebi bu yüksek bilinç hâlini ifade etmektedir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>16. Allâme Tabâtabâî’nin Manevî Eğitiminde Murakabe</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allâme Tabâtabâî’nin murakabeyi sürekli vurgulaması, bu kavramın onun manevi eğitim anlayışındaki merkezi konumunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Onun yaklaşımında manevi gelişim yalnızca teorik irfan bilgisi öğrenmek değildir. İnsan çok sayıda ahlak kitabı okuyabilir, irfanî kavramları öğrenebilir ve maneviyat hakkında uzun tartışmalar yapabilir. Fakat bütün bunların gerçek hayattaki karşılığı, insanın gün içerisinde Allah karşısındaki hâlini kontrol etmesiyle ortaya çıkar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sebeple murakabe teoriyi pratiğe dönüştüren temel ilkedir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan Allah’ın huzurunu ne kadar kesintisiz biçimde koruyabilirse, manevi eğitimi de o ölçüde derinleşir.</p>

<p style="text-align:justify">Metinde Allâme Tabâtabâî’nin dikkatinin daima Yüce Hakk’a yönelik olduğunun vurgulanması da murakabenin yalnızca teorik bir tavsiye değil, yaşanması mümkün bir manevi hâl olduğunu göstermektedir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>17. Murakabe İçin Uygulanabilir Bir Günlük Düzen</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu öğretilerden hareketle kişinin günlük manevi hayatı şu sistem üzerine kurulabilir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sabah niyeti: </strong>Güne başlarken Allah’ın huzurunda bulunulduğu hatırlanmalı ve gün boyunca günahlardan sakınmaya niyet edilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Gün içi murakabe: </strong>Konuşmadan, bakmadan, karar vermeden ve önemli bir davranışta bulunmadan önce Allah’ın rızası dikkate alınmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İrade: </strong>Nefsin veya alışkanlıkların yanlış bir yöne sürüklediği anlarda bilinçli biçimde karşı koyulmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dua: </strong>İnsan yalnızca kendi gücüne dayanmamalı, gün içerisinde Allah’tan yardım istemelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Akşam muhasebesi: </strong>Günün davranışları gözden geçirilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hata durumunda istiğfar: </strong>Fark edilen yanlışlar için tevbe edilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Başarı durumunda şükür: </strong>Günah karşısındaki başarı veya ibadetteki muvaffakiyet kişisel üstünlük şeklinde değerlendirilmemeli, ilahî bir tevfik olarak görülmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu düzen devam ettikçe murakabe geçici bir manevi hâlden çıkarak kişiliğin yerleşik özelliğine dönüşmeye başlayabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Allah’a doğru seyrü sülûkun temel meselelerinden biri, insanın zaten Allah’a doğru ilerlemekte olduğunu idrak etmesidir. Her insan bu yolculuğun içerisindedir; ancak manevi yolun yolcusu bu hareketi bilinçli ve basiretli hâle getirir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu bilinçli yürüyüşün en temel vasıtası <strong>murakabedir</strong>.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe, Allah’ın insanı her an gördüğünü bilmek ve bu bilgiyi hayatın bütün anlarında diri tutmaktır. Takva ise bu bilincin davranışa dönüşmüş hâlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak gerçek murakabe yalnızca bilgiyle meydana gelmez. Manevî gelişimde <strong>iman ve marifet, güçlü irade, dua ve ilahî tevfik ile günlük muhasebe</strong> birlikte bulunmalıdır. Bunlardan herhangi birinin ihmal edilmesi, manevi yolculuğun dengesini bozabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe sabahtan geceye kadar Allah’ın huzurunda yaşama sanatıdır. Muhasebe ise bu yolculuğun günlük kontrolüdür. Hata karşısında istiğfar, başarı karşısında şükür, nefis karşısında irade ve bütün bunların üzerinde Allah’ın daimî huzurunun bilinci bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Nihayet manevi yolculuğun özü şu şuurda toplanmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>Allah beni görüyor, Allah benimle beraberdir ve bütün hayatım O’na doğru gerçekleşen bir yolculuktur.</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İnsan bu hakikati yalnızca zihniyle bilmekten çıkarıp kalbinin sürekli hâline dönüştürebildiği ölçüde murakabe derinleşir, takva güçlenir ve Allah’a yöneliş bilinçli bir seyrü sülûka dönüşür.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/takva-irade-ve-manevi-muhasebe</guid>
      <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 12:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/vattanhah-1.jpg" type="image/jpeg" length="58284"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kevser Akademi 2026–2027 Eğitim Dönemi Kayıtları Başladı!]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kevser-akademi-2026-2027-egitim-donemi-kayitlari-basladi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kevser-akademi-2026-2027-egitim-donemi-kayitlari-basladi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hemen kaydolun; alanında uzman üstadlarımızla ilmî birikiminizi artırın, manevi gelişiminizi güçlendirin.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p></p>

<p></p>

<p>✨ <strong>Kurslarımız:</strong><br />
<strong>1- </strong>Kevser Medresesi İslamî İlimler Okulu:<br />
Salı – Çarşamba - Perşembe | 10.00–14.00<br />
<strong>2- </strong>Hafta Sonu İslamî İlimler Okulu:<br />
Cumartesi  | 16.00–20.00</p>

<p>📅 Son Kayıt: <strong>14 Eylül 2026</strong> Pazartesi<br />
🚀 Ders Başlangıcı: <strong>19 Eylül 2026</strong> Cumartesi</p>

<p>🔗 <strong>Kayıt Formu:</strong></p>

<p><strong><a href="https://kevserakademi.porsline.com/s/2026-2027" rel="nofollow">https://kevserakademi.porsline.com/s/2026-2027</a></strong></p>

<p>📞 Bilgi &amp; İletişim:<br />
0538 747 36 76</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong><a href="http://www.kevserakademi.com" rel="nofollow">http://www.kevserakademi.com</a></strong></p>

<p>📍 <strong>Yer:</strong> Kevser Kültür Merkezi, Bağcılar / İstanbul (Kirazlı metro istasyonu yakınında)</p>

<p style="text-align:center"><strong>Detaylı Bilgi İçin: </strong></p>

<p style="text-align:center"></p>

<p style="text-align:center"><strong><a href="https://kevserakademi.com/article_detail.php?id=328" rel="nofollow">https://kevserakademi.com/article_detail.php?id=328</a></strong></p>

<p></p>

<p style="text-align:center"><img alt="" height="1600" src="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/whatsapp-image-2026-09-04-at-114525.jpeg" style="margin-left:0px; margin-right:0px" width="900" /></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p><strong>Ehlader HABER</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Ehla-Der Haber</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kevser-akademi-2026-2027-egitim-donemi-kayitlari-basladi</guid>
      <pubDate>Mon, 07 Sep 2026 11:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/article-1788236734-6a9653be324ab.webp" type="image/jpeg" length="93912"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ahlâkî Eğitimin Hedefi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ahlaki-egitimin-hedefi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ahlaki-egitimin-hedefi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Dilini iyi sözlere alıştır ki ondan faydalanabilesin. Çünkü dilini neye alıştırırsan ona alışır.”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader AraştırmaBölümü </strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Siyerde Ahlâkî Eğitimin Hedefi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Masumlar’ın (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin hedefinin basit değil, parça ve unsurlardan müteşekkil birleşik bir emir olduğu görülmektedir. Bu parça ve unsurlardan biri erdemlerin eğitimi ve aşağılıkların ortadan kaldırılması, diğeri ise ahlâkî anlayış ve akıl etmenin eğitimidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Erdemlerin Eğitimi ve Aşağılıkların Ortadan Kaldırılması (Ahlâkî değerlere Amelde Bağlı Kalma Gücünün Eğitilmesi)</strong></p>

<p style="text-align:justify">Masumlar’ın (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefinin parça ve unsurlarından biri ahlâkî erdemlerin eğitimidir. Çünkü onlar kendi takipçilerini erdemlere davet ediyorlar, aşağılıklardan alıkoyuyorlardı. Nitekim Peygamber (s.a.a) risaletinin hedefleri arasında güzel ahlâkı kemale ulaştırmayı saymakta ve şöyle buyurmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><i><strong>“Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”</strong></i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bir başka rivayette Hz. Ali’ye (a.s) şöyle nasihat etmektedir:</p>

<p style="text-align:center"><i>“İyi ahlâkî sıfatlara sahip ol ve amel et. Kötü ahlâkî sıfatlardan uzak dur. Eğer böyle yapmazsan kendini kına.”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Ali (a.s) de bir başka rivayette şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Faziletlerle süslen ve rezilliklerden uzaklaş.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bunlardan başka birçok rivayet mevcuttur. Bu rivayetlerde Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt (a.s) halkı iyi adetler edinmeye çağırmış ve kötü adetlerden sakındırmışlardır. Peygamber (s.a.a) bir rivayette şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Çok yemeye ve içmeye alışan kimse katı kalpli olur.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Diğer bir rivayette ise şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Nefsini sabra alıştır. Çünkü sabır iyi bir ahlâktır.”</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Bâkır (a.s) da oğlu İmam Sâdık’a (a.s) şöyle tavsiye ediyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Dilini iyi sözlere alıştır ki ondan faydalanabilesin. Çünkü dilini neye alıştırırsan ona alışır.”</i><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetler açıkça Masumlar’a (a.s) göre iyi alışkanlıkların -ki bunlar ahlâkî erdemlerin ta kendisidir- beğenilen, kötü alışkanlıkların ise –ki bunlar da ahlâkî alçaklıklardır- beğenilmeyen alışkanlıklar olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu yüzden insanları beğenilen davranışlara yönlendirmiş, beğenilmeyen davranışlardan alıkoymuşlardır.</p>

<p style="text-align:justify">Bununla birlikte Masumlar’ın (a.s) siyerinde eğitim hedefinin bir parçası erdemlerin eğitimi ve alçaklıkların uzaklaştırılmasıdır. Fakat dikkat edilmelidir ki erdemlerin eğitimi ve alçaklıkların ortadan kaldırılması, eğitim alanın beğenilen davranışları kolaylıkla yapmasını, kötü davranışlardan uzak durmasını sağlamaktadır. Diğer bir deyişle eğitim alanın nefsini erdemlerle süslemesi ve alçaklıklardan arındırması, amelde ahlâkî değerlere bağlı kalmalarını sağlamakta, içsel ve dışsal etkenlerin de bu bağlılığı bozamaması gücünü vermektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Şuna dikkat edilmelidir ki Masumlar’ın (a.s) siyerinde iyi ahlâkî sıfatlar tevhidî mahiyete sahiptir. Bu yüzden Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde seküler toplumların ahlâk düzeninde yer almayan ihlas, yakîn, tevekkül, korku ve ümit, şükür, Allah aşkı ve zikri gibi sıfatlar üzerinde durulmuştur. Aynı şekilde diğer ahlâkî düzenlerde Allah’tan ayrı olan ahlâkî sıfatlar, Masumlar’ın (a.s) siyerinde Allah’a imandan kaynaklarını almaktadırlar. Örneğin yoksulların elinden tutmak örf ahlâkı düzeninde, insanların aynı türden olmaları hasebiyle, bunun toplumsal ahlâkî vazifeleri olduğu inancına dayalıdır. Masumlar’ın (a.s) ahlâkî düzeninde ise bu dinî vazifedir ve Allah’a imandan kaynağını alır. Müminleri sevmek ve midenin ve tenasül organının iffetini korumak da böyledir. İmam Bâkır (a.s) buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Peygamber (s.a.a) buyurdu: İmanın en büyük kısımlarından biri Allah yolunda müminin mümini sevmesidir. Biliniz ki Allah için seven, Allah için düşmanlık eden, Allah için bağışlayan ve Allah için men eden kimse Allah’ın seçilmiş kullarındandır.”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayete göre müminlerin birbirlerini sevmelerinin kökünde Allah’a iman vardır. Oysa örf ahlâkına dayanan düzenlerde sevgiler, dünyevî maslahatlar ve menfaatler çerçevesinde olur ve sadece bu çerçevede değerlidir. Yine İmam Bâkır (a.s) buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“İbadetlerin en iyisi mide ve tenasülün iffetidir.”</i><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Masumlar’ın (a.s) siyerinde erdemlerin ve ahlâkî iyi adetlerin eğitimine önem verildiği görülüyor. Ancak kabul ettikleri tüm ahlâkî erdemlerin kökünde iman ve Allah’a inanç vardır ve dünyevî maslahatların yanı sıra insanın uhrevî maslahatlarını da temin etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ahlâkî Anlayış ve Akıl Etme Eğitimi</strong></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefinin ikinci parça ve unsuru ahlâkî anlayış ve akıl etmedir. Çünkü onların siyerinde erdemler ve beğenilen ahlâkî adetlerin anlama, tanıma ve bilgi olmadan bir değeri yoktur. Peygamber (s.a.a) buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah, kullarının arasında akıldan daha iyi bir şey taksim etmemiştir. Akıl sahibinin uykusu, cahilin geceyi uykusuz geçirmesinden iyidir. Akıl sahibinin kalması cahilin yolculuğundan daha iyidir. Allah hiçbir resulü veya nebiyi aklını kemale erdirip tüm ümmetten daha akıllı olmadan görevlendirmemiştir. Peygamberin yapmayı düşündüğü (henüz yapmadığı) tüm çaba gösterenlerin çabasından daha üstündür. Kul, Allah’ı derk (anlamadan, tanımadan) etmeden İlâhî farzları eda etmiş sayılmaz. İbadet edenlerin hiçbirinin ibadeti fazilet olarak akıl sahiplerininkine ulaşmaz. Akıl sahiplerinden Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle bahsetmektedir: Akıl sahiplerinden başkası zikretmez.”</i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Kâzım (a.s) buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ey Hişam, Allah’ın halka iki hücceti vardır: Zâhirî hüccet ve bâtınî hüccet. Zâhirî hüccetler resuller, peygamberler ve imamlardır ve bâtınî hüccet ise halkın aklıdır.”</i><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam devamında şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Ey Hişam, Emiru’l-Muminin (a.s) şöyle buyuruyordu: Allah’a akıldan daha iyi bir şeyle ibadet edilmemiştir.”</i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayette açıklıkla Peygamber (s.a.a) ve Ehlibeyt’in (a.s) nazarında din ve dindarlığın temel rüknünün akıl olduğu görülmektedir. Öyle ki nübüvvetin gerek şartı Peygamberin aklının kemali ve diğerlerinin aklına olan üstünlüğüdür. Akıl sahibinin ibadetleri, amelleri ve davranışları, cahilin ibadetlerinden ve amellerinden üstündür.</p>

<p style="text-align:justify">Akıllara bu rivayetlerin genel olarak akıl etme ve tefekkürle ilgili olduğu, ahlâkî anlayış ve maarifetle bir ilgisi olmadığı sorusu gelebilir. Cevabında bu rivayetlerin içeriğinin akıl etme ve tefekkürün genel olarak dindarlığın bir rüknü olduğunu ifade eden külli rivayetler olduklarını, İslâm ahlâkı öğretileri de İslâm’ın bir parçası olduğu için akıl ve anlayışın İslâmî ahlâkla ahlâklanmanın esas rükünlerinden olduğunu söyleyebiliriz.</p>

<p style="text-align:justify">Bu konuyu daha açıklıkla beyan eden başka rivayetler de vardır:</p>

<p style="text-align:justify">Bir grup sahabe, Allah Resulü’nün (s.a.a) yanında bir adamı namazını, ibadetini ve iyi özelliklerini sayarak övdüler ve bu konuda mübalağa ettiler. Peygamber (s.a.a) buyurdu: “Onun aklı nasıldır?” Cevabında “Ey Allah’ın Resulü, biz onun ibadet ve çeşitli hayır işlerindeki çabasını anlatıyoruz ama siz onun aklını mı soruyorsunuz?” dediler. Peygamber (s.a.a) buyurdu: Ahmak kişi ahmaklığı yüzünden bedbahtlıklara yakalanır ve günahkârlardan daha beter olur. Yarın (kıyamet gününde) halk, aklı ölçüsünde kemal derecelerini geçerler ve Yaradanlarına ulaşırlar.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber’in (s.a.a) ashabı bahsedilen kişinin namazını, orucunu, ibadetini ve iyi özelliklerini övüyorlar ki bu sayılanların hepsi iyi ahlâkî sıfatlardır. Oysa Peygamber’e (s.a.a) göre bir kimse ahlâkî iyi işler yapsa ama ahlâkî bilgi ve anlayışa sahip olmasa, davranışlarının bir değeri yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Başka bir rivayette İmam Sâdık (a.s) Mufaddal’a şöyle buyuruyor:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">“Ey Mufaddal, akletmeyen kimse kurtuluşa eremez ve ilmi olmayan kimse akledemez. Anlayış ehli olan kimse de tez yücelir”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a>.</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Dikkat edilirse bu rivayette İmam’ın buyruğuna göre akıl ve anlayış ehli olmayan kimse kurtuluşa eremeyecektir. Kurtuluşa ermenin şartlarından biri ahlâkî değerlere bağlı kalmak olduğuna göre İmam Sâdık’ın (a.s) nazarında akıl ve anlayış ehli olmayan kimsenin ahlâkî davranışlarının bir değeri olmadığını söyleyebiliriz. Bu rivayetten anlaşılıyor ki iyi ahlâkî davranışların gösterilmesi ancak akıl ve anlayışla birlikte olursa değerlidir ve Allah tarafından ödüllendirilir. Çok açık ki bahsedilen akıl etme ve anlayış, ahlâkî akıl ve anlayıştır, başka bir şey değil. Amel sahibinin akıl ve anlayışı ne kadar çok olursa, değeri ve ödülü o kadar fazla olacaktır. Bununla beraber beğenilen ahlâkî davranışlar, iyi ahlâkî adetler ve özellikler ahlâkî anlayış ve bilgi olmadan, tek başına bir değere sahip değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Söylediklerimizden Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî erdemlerin eğitiminin tek başına yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Bunların yanında ahlâkî anlayış ve bilgi yönü de eğitilmelidir. Ahlâkî anlayış ve bilgi, eğitimcinin müstakil olarak doğruyu yanlıştan ayırabilmesine ve muhtelif durumlarda kendi ahlâkî vazifesini bilebilmesine yardımcı olursa değerlidir. Daha önce beyan edildiği gibi ahlâkî erdemlerin eğitimi de insanın çeşitli durumlarda iç ve dış engellere rağmen doğru davranışları göstermesini kolaylaştırmaktadır. Bu yüzden ahlâkî eğitimin hedefi, ahlâkî erdemlerle birlikte ahlâkî derk, anlayış ve bilgi eğitiminin verilmesidir diyebiliriz. Böylece öğrenci müstakil olarak doğru ve yanlış ahlâkî davranışları tanıyarak amel edebilecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak Masumlar’ın (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefi, ahlâkî vazifeyi teşhis ve bunlara amel etme gücünün eğitilmesidir. Burada iki noktaya dikkat edilmesi zaruridir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Birinci nokta:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Ahlâkî vazifeyi teşhis gücünün eğitilmesi şu anlamdadır ki öğrenci başkalarını taklit etmeden iyiyi kötüden, güzeli çirkinden ayırt edebilme bilgisi ve akıl yetisine sahip olabilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">Ahlâkî eğitim hedefinin bu boyutuyla ilgili şu noktaya dikkat edilmelidir: Ahlâkî vazifeyi teşhis gücü, kişinin sadece kendi aklına dayanarak, İlâhî vahiyden yardım almadan iyi ve kötü davranışları, hayrı ve şerri birbirinden ayırabileceği anlamına gelmemektedir. Öğrencinin akla ve İlâhî vahye dayanarak hayrı ve şerri, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırabileceği mânasındadır. Çünkü Masumlara (a.s) göre insan aklı birçok durumda hayrı şerden, iyiyi kötüden ayıramaz ve kesin bir hüküm veremez. Bu yüzden her zaman yaşamda doğru yolu bulmak için vahye ve İlâhî yol göstericiliğe ihtiyaç duyar. Emiru’l-Muminin Ali (a.s) oğlu İmam Hasan’a (a.s) hitapla şöyle yazmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Eğer bu nasihatlerimin bir kısmının (kavranılmasının ve kabulünün) senin için zorluğu olursa bunu kendi bilgisizliğine ver. Çünkü sen başlangıçta bilgisiz yaratıldın ve sonra âlim oldun. Bilmediğin şeyler ne kadar da çoktur ve haklarında şüphe edersin. Gözlerin onlarla ilgili hataya düşer, daha sonra onları görür. Öyleyse seni yaratan, sana rızık veren ve seni kemale ulaştırana yapış. Kulluğunla ve yönelişinle kendini ona tanıt ve ondan kork ve bil ki ey oğlum! Kimse aynı Peygamber (s.a.a) gibi Allah’tan haber getirmemiştir. Öyleyse onun arkasından, onun rehberliğinde kurtuluşa ermekten hoşnut ol.”</i><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a></p>

<p style="text-align:justify">Masumlar’ın (a.s) siyeri esasınca insan aklı tek başına tüm iyi ve kötü davranışları anlayıp kavrayabilip birbirinden ayıramayacak kadar zayıftır. Bu yüzden beşerin İlâhî hidayete tevessül edip sıkıca sarılmasından başka çaresi yoktur. Bir davranışın İlâhî hükmü hakkında şüpheye düştüğünde ise İlâhî günah tuzağına düşmemek ve yoldan çıkmamak için ihtiyat etmelidir. İmam Sâdık (a.s) Ömer bin Hanzala’ya şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Meseleler şu üçünün dışında değildir. Doğruluğu açık olan ve amel edilen, yanlışlığı açık olan ve kendisinden kaçınılan ve (doğruluğu ya da yanlışlığının teşhisi) müşkül olan ve bilgisi Allah ve Peygamberinin (s.a.a) yanında olan. Allah resulü (s.a.a) buyurdu: Helal açıktır, haram da açıktır ama bazı işler helal ve haram arasında şüphelidir. Şüpheleri terk eden İlahi haramlardan kurtulur, şüphelere amel eden harama düşer ve bilmeden helak olur.”</i><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Ahlâkî vazifelerin akla ve vahye dayanarak teşhis edilmesi gücü yüce bir hedeftir ancak herkesin ulaşabileceği bir hedef değildir, denmesi mümkündür. Acaba bu güce sahip olamayanlar ahlâkî eğitimden mahrum mu kalmalıdır? Cevabında şöyle söylememiz gerekir. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyeri esasınca eğer bir kimse şahsen bir davranışın iyi veya kötü olduğuna dair karar veremezse, doğruyu yanlıştan, hayrı şerden ayırabilen güvenilir bir şahsın görüşüne göre amel edebilir. İmam Hasan Askerî (a.s) bu konuda şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Nefsini (pislikten) arındıran, dinini koruyan, nefsinin isteklerine muhalefet eden ve Mevlası’nın (Allah’ın) emirlerine itaat eden bir fakihi, halkın geneli taklit etmelidir.”</i><a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetten de açıkça anlaşılmaktadır ki her ne kadar Masumlar (a.s) başkasını körü körüne taklit etmeye, taklit edilme vasıflarına sahip olmayanların ve güven telkin etmeyenlerin taklit edilmesine şiddetle karşı iseler de gerekli ilme ve takvaya sahip kimselere başvurulmasını uygun görüyorlar ve Şialarını onları izlemeye teşvik ediyorlar. Bu konu elbette akla uygundur. Çünkü insan aklı da kişinin kendisinin doğru bir karar veremediği bir konuyla ilgili, o konuda uzmanlaşmış, maharet sahibi ve güvenilir kimselere müracaat ve onların görüşüne göre amel etmesine hükmetmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetlerin ahlâkî meselelerle ilgili olmadığının söylenmesi de mümkündür. Dinî konularla alakalıdır, denilebilir. Ancak İslâmî ahlâk, İslâm dininin bir parçası olduğundan, İmam’ın (a.s) Şialarına dinî vazifelerini teşhis etmek için fakihlere müracaat edin buyruğu ahlâkı da kapsayacaktır. Bu duruma göre uzman olmayan halkın, ahlâkî vazifelerini teşhis için İslâmî ahlâk konusunda güvenilir uzmanlara müracaat etmesi lâzımdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci nokta:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Erdemlerin eğitimi, kötü huyların ortadan kaldırılması veya ahlâkî ilimlere amel etmek demek, kişinin kendi vazifesini teşhis ettikten sonra bu teşhise uygun amel etmesi ve iç ve dış engellerin etkisinde kalmaması demektir. İçsel engeller genel olarak doğru ahlâkî davranışlarla tezat halinde olan nefsin meyilleridir. Dışsal engeller ise genellikle doğru davranış karşısında çeşitli sebeplerden kaynaklanan toplumsal muhalefettir.</p>

<p style="text-align:justify">Masumlar (a.s) birçok rivayette müminin zerre kadar da meşru olmayan nefsânî meyillerine tabi olmaması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Emiru’l-Muminin Ali (a.s) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Size nefsinizin eğilimlerinden uzak durmanızı tavsiye ediyorum. Nefsânî eğilimler insanı körlüğe yani dünya ve ahirette yanlış yola götürür.”</i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Diğer bir rivayette ise şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Sizin hakkınızda iki şeyden korkuyorum. Nefsinizin meyillerine uymanız ve uzun süren arzularda bulunmanız. Nefsin isteklerine uymak insanı haktan uzaklaştırır, uzun süreli arzular ise insanı ahiretten gafil kılar.”</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde Masumlar (a.s) birçok rivayette amelin doğruluğu teşhis edildikten sonra, halkın çoğunluğu karşı olsa bile, yapılması hususunda şüphe edilmemesi gerektiğini hatırlatmışlardır. Cafer bin İsa şöyle söylüyor:</p>

<p style="text-align:justify">Biz İmam Rıza’nın (a.s) huzurundaydık. Yunus bin Abdurrahman da oradaydı. Bu sırada Bir grup Basralı içeri girmek için izin istediler. İmam (a.s), Yunus’a üzerinde perde ve örtü olan harabe bir odaya girmesini işaret etti ve ona “Ben izin vermeden hareket etme” buyurdu. Basralılar girdiler ve Yunus hakkında çok kötü konuştular. İmam Rıza (a.s) başını önüne eğmişti ve bir şey söylemiyordu. Basralılar kalkıp gittiler. İmam (a.s) Yunus’a dışarı çıkması için izin verdi. O ağlayarak dışarı çıktı ve dedi ki “Sana feda olayım, ben senin imametini savunurken ashabın yanında böyle bir durumda mıyım?” İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Ey Yunus, imamın senden razı iken ashabın bu tür konuşmalarının sana bir zararı yoktur… Ey Yunus, eğer sağ elinde inci olsa ve halk onun deve pisliği olduğunu söylese veya elinde deve pisliği olsa ama halk onun inci olduğunu söylese senin durumunda bir değişiklik olur mu?” Hayır, diye cevapladı. İmam (a.s) devamla buyurdu: “Sizin durumunuz da böyledir. Eğer doğru yoldaysanız ve İmamınız sizden razıysa halkın söylediklerinin size bir zararı dokunmaz.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmamlar (a.s) birçok rivayette Şialarına Allah’ın emirlerini yerine getirirken kimsenin kınamasından korkmamalarını tavsiye etmişlerdir. İmam Bâkır (a.s) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Allah yolunda kınayıcıların kınamasından korkmayınız.”</i><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu şekilde Peygamber’in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin hedefinin, ahlâkî erdemlerin eğitiminin yanı sıra, ahlâkî akıl etme ve anlayış eğitiminin verilmesi olduğu açıklığa kavuştu. Bunu yaparken öğrenci, akla ve vahye veya güvenilir ve salahiyet sahibi kişilere başvurarak kendi ahlâkî vazifesini belirlemeli ve iç ve dış engellere takılmadan ahlâkî vazifesine amel etmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Özet</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a) </strong>Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin nihaî hedefi, kendi ahlâkî vazifesini çeşitli şekillerde, müstakil olarak veya muteber mercilere başvurarak teşhis edebilecek ve iç ve dış etkilerin tesiri altında kalmadan kendi ahlâkî vazifesine amel edebilecek öğrencilerin eğitilmesidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b)</strong> Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerine dikkat edilecek ve bazı beşerî ahlâkî eğitim ekolleriyle kıyaslanacak olursa Peygamber’in (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitim hedefi, ne aklı ve düşünceyi tamamen kenara atmakta ne de gereğinden fazla büyütmektedir. Aksine beşerî aklı gerçek haddi ve ölçüsünde, olduğu gibi görmektedir. Diğer taraftan onların siyerinde vahyin yüce bir yeri olmasına rağmen hiçbir zaman beşerî aklın ve anlayışın yerine geçmemiştir. Diğer bir deyişle Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt’in (a.s) siyerinde ahlâkî eğitimin hedefi gerçekçi bir bakış açısıyla hem aklın hakkını vermektedir hem de vahyin ve hiçbiri diğeri bahane edilerek uzaklaştırılmamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Nuri; Mustedreku’l-Vesâil, C. 11, s. 187.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Kuleynî; Kâfî, C. 8, s. 79.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Amidî; Gureru’l-Hikem ve Dureru’l-Kilem, s. 318.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Nuri; Mustedreku’l-Vesâil, C. 1, s. 213.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Tûsî, C. 4, s. 384.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Sadûk; Hisal, C. 1, s.169.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Kuleynî; Kâfî, C. 2, s. 125.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> a.g.e., s. 79.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Kuleynî; Kâfî, c. 1, s. 12.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> a.g.e., c. 1, s. 15.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> a.g.e., s. 17.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> İbnu Ebi’l-Hadid; Şerhu Nehci’l- Belağa, C. 20, s. 4.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Kuleynî; Kâfi, C. 1, s. 26. Bu konudaki diğer bir rivayet için bakınız, aynı eser s. 11.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Nehcü’l-Belağa, 31. Mektup, s. 395- 396.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Kuleynî; Kâfî, C. 1, s. 67.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Hürrü’l-Âmilî; Vesâilu’ş-Şia, C. 27, s. 131.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Muhaddis Nuri; Mustedreku’l-Vesâil, C. 12, s. 113.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Kuleynî; Kâfî, C. 2, s. 235.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Meclisî; Bihâru’l-Envâr, C. 2, s. 65.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Kuleynî; Kâfî, C. 5, s. 55.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ahlaki-egitimin-hedefi</guid>
      <pubDate>Thu, 03 Sep 2026 19:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/siyer-1.jpg" type="image/jpeg" length="65407"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kâinatı Şereflendiren Nûr – 3]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-3</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-3" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[.

.



Bismillahirrahmanirrahim

Fahrettin Güngör

Babası



Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) babasının adı, Abdullah b. Abdilmuttâlib (Şeybe/Amr) b. Hâşim (Emîr) el-Kureşî el-Hâşimî’dir. Abdullah’ın künyesi Ebû Kusem, Ebû Muhammed veya Ebû Ahmed’dir.



Hz. Resûl’u Ekrem’in (s.a.a) b...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Fahrettin Güngör</strong></h5>

<p style="text-align:justify"><strong>Babası</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) babasının adı, <i>Abdullah b. Abdilmuttâlib (Şeybe/Amr) b. Hâşim (Emîr) el-Kureşî el-Hâşimî</i>’dir. Abdullah’ın künyesi <i>Ebû Kusem</i>, <i>Ebû Muhammed </i>veya <i>Ebû Ahmed</i>’dir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Resûl’u Ekrem’in (s.a.a) babası Abdullah, 545 yılında Mekke’de doğdu. Abdullah, ticaret için gittiği Şam (Gazze) seyahati dönüşünde hastalanmış, Yesrib’de (Medine) babasının dayıları olan <i>Adî b. Neccâroğulları </i>yanında bir ay kadar hasta yattıktan sonra 25 yaşlarında 570 yılında vefat etmiş ve orada <i>Nâbiğa</i> adlı birine ait evin avlusuna defnedilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Abdullah, babası Abdulmuttâlib’in teşebbüsü üzerine <i>Vehb kızı Âmine</i> ile evlenmiş ve evliliğinin ilk birkaç günü Âmine’nin evinde geçmiştir. Evlendikten sonra çok yaşamadığı ve Hz. Peygamber Efendimizi (s.a.a) yetim bırakarak ölmüştür. [1]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Abdullah'ın terike (miras) olarak bıraktığı şunlardır: Ümmü Eymen Bereke bint Sa‘lebe b. Amr adında bir köle kadın, beş adet deve, birkaç davar, [2] bir adet kılıç ve bir miktar gümüş paradan ibaretti. [3]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Annesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âmine’nin babası, <i>Vehb</i><i> b. Abdimenâf </i><i>(Muğire) </i><i>b. Zuhre b. Kilâb b. Murre</i>’dir. O, Kureyş kâbilesinin <i>Benî Zuhre</i> koluna, annesi <i>Berre bint Abduluzzâ</i> da aynı kâbilenin <i>Benî Abdu’d dâr</i> koluna mensuptur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âmine’nin doğum tarihi hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Ancak onun genç yaşta evlendiği şüphesizdir. Hz. Âmine’nin evlenmesi, Abdulmuttâlib’in oğlu Abdullah’ı da yanına alarak babası Vehb’den (veya vesâyeti altında bulunduğu amcası Vuheyb’den) istemesiyle gerçekleşmiştir. O zamanki Arap töresine göre, eşler evliliğin ilk üç gününde Âmine’nin evinde kalmışlardır. Ancak, Hz. Abdullah, evlilikten birkaç ay sonra vefat etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Âmine doğumdan sonra çocuğunu bir süre yanında tutmuş, ardından da sütanneye vermiştir. Muhtemelen dört yaşlarında onu tekrar yanına almış ve iki yıl daha onunla beraber kalmıştır. Kaynakların tercihine göre, Hz. Peygamber (s.a.a) altı yaşında iken Âmine, oğlu (s.a.a) ve dadısı Ümmü Eymen adındaki câriyesiyle birlikte Medine’ye gitmek üzere yola çıkmıştır. Yolculuğun amacı, Abdulmuttâlib’in annesi dolayısıyla ailenin dayıları sayılan <i>Benî Neccâr</i> mensuplarını ve Hz. Abdullah’ın kabrini ziyaret etmekti. Ancak, Hz. Âmine, Medine’de bir ay kaldıkta sonra Mekke’ye dönerken çok genç yaşta Ebvâ’da 575 veya 577 yılında vefat etmiştir. Hz. Âmine, Hz. Abdullah’ın vefatından sonra bir daha evlenmemiştir. Hz. Muhammed’den (s.a.a) başka çocuğu olduğu da bilinmemektedir. [4]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dedesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber’imizin (s.a.a) dedesinin adı, <i>Ebû'l-Hâris (Feyyâz) Abdilmuttâlib (Şeybe/Amr) b. Hâşim b. Abdimenâf (Muğire) b. Kusayy</i>’dir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Adı, <i>Şeybe </i>veya <i>Amr</i>’dir. [5] Künyesi, <i>Ebû’l-Hâris </i>ve<i> Feyyâz’</i>dır. [6] O, 497 yılında Yesrib’de doğdu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Abdulmuttâlib’in annesinin adı, Medineli Neccâroğulları’na mensup, <i>Selmâ bint Amr bint Zeyd bint Labid bint Khidash bint Ghanm bint Adiyy bint Neccâr</i>'dır. Bu aile, Yesrib'i (Medine) yöneten iki kâbileden biri olan <i>Hazrec </i>kâbilesine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Abdulmuttâlib’in babasının adı <i>Hâşim (Emîr)</i>,<i> b. Abdimenâf </i>Gazze’de öldüğünde, Abdulmuttâlib sekiz yaşına kadar annesiyle beraber Medine’de kaldı. Daha sonra amcası, Muttâlib yeğenini alıp, Mekke’ye götürdü. Şehre girerken, Muttâlib’in terkisindeki çocuğu gören Mekkeliler, onu kölesi zannederek kendisine <i>Abdulmuttâlib</i> dediler ve <i>Şeybe</i> o günden sonra <i>Abdulmuttâlib</i> diye anıldı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Abdulmuttâlib'in beş hanımdan, on oğlu ve altı kızı olmak üzere on altı çocukları vardır:</p>

<p style="text-align:justify">Eşi, <strong>Fâtımâ bint Amr</strong>’dan olan çocuklar: <i>Zübeyr, Ebû Tâlib, Abdullah, Ümmu Hakîm Beyzâ, Âtike, Berre, Ümeyme, Ervâ.</i></p>

<p style="text-align:justify">Eşi, <strong>Nuteyle bint Cenâb</strong>’dan olan çocuklar: <i>Abbâs, Zırâr</i>.</p>

<p style="text-align:justify">Eşi, <strong>Hâle bint Üheyb</strong>’den olan çocuklar: <i>Hamza, Mukavvim, Safiyye</i>.</p>

<p style="text-align:justify">Eşi, <strong>Safiyye bint Cuneydeb</strong>’den olan çocuklar: <i>Hâris, Kusem.</i></p>

<p style="text-align:justify">Eşi, <strong>Lûbnâ bint Hâcir</strong>’den olan çocuklar: <i>Ebû Leheb (Abdu’l-uzzâ)</i>. [7]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Abdulmuttâlib sağlığında torunu Hz. Muhammed’e (s.a.a) gereken ihtimamı gösterdi ve kendisinden sonra da bakımını oğlu Ebû Tâlib’e vasiyet etti. Yaygın olan rivâyete göre, 578 yılında seksen bir yaşında Mekke’de öldü ve Cennetu’l-Muallâ’daki (Hacûn Kabristanı) büyük dedesi Kusayy’ın mezarı yanına defnedildi. [8]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>Devam Edecek…</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Geniş bilgi için: <a href="https://kevser.com.tr/yazarlar/fahrettin-gungor/hz-muhammed-s-a-a-3/557/" rel="nofollow">https://kevser.com.tr/yazarlar/fahrettin-gungor/hz-muhammed-s-a-a-3/557/</a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - -</strong></p>

<h5 style="text-align:justify">[1]- <strong>“O, seni yetim bulup barındırmadı mı?” </strong>(93/Duhâ: 6).</h5>

<h5 style="text-align:justify">[2]- İbn Esîr, <i>Usdu'l-gâbe</i>, c. 1, s. 21; İbn Sa'd, <i>et- Tabakât</i>, c. 1, s. 100; Belâzurî, <i>Ensâbu'l-eşrâf</i>, c. 1, s. 96; Ebu Nuaym, <i>Delâilu'n- nübüvve</i>, c. 1, s. 121.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[3]- Aclûnî,<i> Keşfu’l-haf</i><i>â</i>, c. 1, s. 230; Belâzurî, <i>Ensâbu'l-eşrâf</i>, c. 1, s. 96; İbn Cevzî, <i>S</i><i>ı</i><i>fatu</i><i>’s-</i><i>safve</i>, c. 1, s. 47, 51; İbn Esîr, <i>el-Kâmil</i>, c. 2, s. 10; İbn Esîr, <i>Usdu'l-gâbe</i>, c. 1, s. 21; İbn Hişâm, <i>es-Sîre</i>, c. 1, s. 108, 167; İbn İshâk, <i>es-Sîre</i>, s. 10, 167; İbn Sa‘d, <i>et-Tabakât</i>, c. 1, s. 55, 64, 92, 99-100; İbn Seyyid, <i>Uyûnu'l-eser</i>, c. 1, s. 26; Belâzurî, <i>Ensâbu’l-eşrâf</i>, c. 1, s. 91, 92, 96; Ebû'l-Fidâ, <i>el-Bidâye ve’n-nihâye</i>, c. 2, s. 263; Ebû Nuaym, <i>Delâilu'n-Nübüvve</i>, c. 1, s. 121; Hâkim, <i>el-Mustedrek</i>, c. 2, s. 559, 605; Kastalânî, <i>Mevâhibu'l-le dunniye</i>, c. 1, s. 27; Mes’ûdî, <i>Murûcu’z-zeheb</i>, c. 2, s. 280; Suheylî, <i>er-Ravzu’l unuf</i>, c. 2, s. 131; Taberî, <i>Târîh, c</i>. 2, 103, 130, 154; Zürkânî, <i>Şerhu</i><i>’</i><i>l-mev</i><i>â</i><i>hib</i>, c. 1, s. 91-110.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[4]- <i>TDV İslâm Ansiklopedisi</i>, c. 3, s. 63.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[5]- Şeyh Sadûk, <i>Meânî’l-ahbâr</i>, s. 123.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[6]- Muhammed Bâkır Meclisî, <i>Bihâru’l-envâr, </i>c. 15, s. 119.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[7]- İbn Hişâm, <i>es-Sîre</i>, c. 1, s. 113; İbnû’l-Kelbî, <i>Cemheretu’n-neseb</i>, s. 28; İbn S’ad, <i>et-Tabakât</i>, c. 1, s. 92; Belâzurî, <i>Ensâbu’l-eşrâf</i>, c. 1, s. 96; Ebû Ubeyd, <i>Kitâbu’n-neseb</i>, s. 196.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[8]- Belâzurî, <i>Ensâbu'l-eşrâf</i>, c. 1, s. 29; İbn Hacer, <i>el-İs</i><i>â</i><i>be</i> s. 250; İbn Hişâm, <i>es-Sîre</i>, c. 1, s. 50, 145, 160-163, 177-179; İbn Kuteybe, <i>el-Ma’ârif, </i>s. 33; İbn Sa‘d, <i>et-Tabakât</i>, c. 1, s. 25; İbn Saîd el-Endelusî, <i>Neşvetu’t-tarab f</i><i>î</i><i> t</i><i>â</i><i>r</i><i>î</i><i>hi c</i><i>â</i><i>hiliyyeti</i><i>’</i><i>l Arab</i> c. 2, s. 330; Cevâd Ali, <i>el-Mufassal</i>, c. 4, s. 73; Yâ‘kûbî, <i>Târîh</i>, c. 1, s. 246; <i>TDV İslâm Ansiklopedisi</i>, c. 1, s. 227.</h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-3</guid>
      <pubDate>Tue, 01 Sep 2026 20:28:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/09/k-inati-sereflendiren-n-r-3.jpg" type="image/jpeg" length="52372"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kayıp Medine'nin Peşinde]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kayip-medinenin-pesinde</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kayip-medinenin-pesinde" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber'in doğumu, kendimize şunu sormamız için bir uyarıdır: Barışa ve adalete susamış bir dünyaya, "huzur veren" mi yoksa "korku salan" bir İslam imajı mı sunuyoruz?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>"Kayıp Medine"nin Peşinde: Çağdaş Dünyanın Kaosunda Nebevî Mesajı Yeniden Okumak</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Yazan: Ayet Peyman</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hatemu'l-Enbiya'nın (sav) doğumunun şafağı, tarihteki bir takvim olayını anmaktan ibaret değildir; bilakis insanlığı cehalet ve tefrika çölünden, hikmet ve tevhid pınarına çağıran bir <i>"yol haritasını"</i> yeniden okumaktır. Ancak bugün İslam dünyasına baktığımızda, <i>"Nebev</i><i>î</i><i> idealler" </i>ile <i>"toplumsal gerçeklikler"</i> arasında acı bir çelişki göze çarpmaktadır. Bizler, "Alemlere Rahmet" olan o yüce Peygamber'in takipçisi olduğumuzu iddia ederken, sadece şekli ibadetlerle mi yetiniyoruz, yoksa günümüz krizlerini çözmek için onun <i>"hikmet cevherini"</i> çıkarmakta mı yetersiz kalıyoruz?</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Günümüz İslam dünyası büyük bir paradoksla karşı karşıyadır; bir yanda teknolojik gelişmeler, modern şehirleşme ve bilgiye erişim imkânları artarken, diğer yanda toplumsal sermayenin erimesi, parçalanmışlık ve anlam kriziyle boğuşmaktayız. Orta Doğu'dan İslam dünyasının dört bir yanına kadar İslam coğrafyası, bugün çelişkili anlatıların ateşinde yanmaktadır; bazen din adına ahlakın köklerini baltalayan, bazen de <i>"İslamofobi"</i> etiketi altında tevhidin parlak hakikatini etnik ve mezhepsel bağnazlıkların tozu arkasına saklayan anlatılar...</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mevcut durumu tahlil etmedeki kilit nokta <i>"yorum krizidir"</i>. Peygamber (sav), kabilelerin <i>"cahiliye asabiyeti"</i>ne esir olduğu bir dönemde gönderilmişti. O, "Ümmet" kavramını yerleştirerek, küçük kabile sadakatlerini yüce bir insanî ve imanî sadakate yükseltmişti. Ancak maalesef bugün İslam dünyası yeniden bir <i>"Modern Cahiliye"</i>ye sürüklenmiştir; öyle bir cahiliye ki, kökleri taş putlara değil; ideolojik, siyasi ve mezhepsel putperestliğe dayanmaktadır. Allah adına öfke ve şiddet üretildiğinde, bu tam anlamıyla <i>"nübüvvetin zıddı"</i>dır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslam dünyasının ihtiyaç duyduğu rönesans, dinden uzaklaşmakta değil, <i>"Sünnet-i Nebeviye eleştirel bir dönüşte"</i> gizlidir. Sünnet-i Nebevî, tarih kitaplarındaki donuk bir metin değil, bir <i>"yaşam metodolojisi"</i>dir. Peygamber (sav) "yönetici" olmadan önce bir "ahlak öğretmeni" ve <i>"gönüllerin tabibi"</i> idi. Yükselen İslam medeniyeti, <i>"iman"</i> ile <i>"akılcılığın"</i> birlikteliğinin ürünüydü. Bugün İslam dünyasını perişan eden şey, <i>"Nebev</i><i>î</i><i> akılcılığın"</i> üzerine galebe çalan <i>"zararsız şekilcilik"</i> veya <i>"tehlikeli aşırıcılıktır"</i>.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">Peygamber Efendimiz'in (sav) veladeti, kendimize şu soruyu sormamız için bir fırsattır: Bizler gerçekten <i>"güzel ahlakı tamamlamak üzere"</i> gönderilen o Peygamber'in mirasçıları mıyız?</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bugün dünya, her zamankinden daha fazla <i>"merhamet temelli bir akılcılığa"</i> ihtiyaç duymaktadır. İslam dünyası bu tarihsel rehavet ve kaostan çıkmak istiyorsa, içi boş ideolojik ritüelleri tekrarlamaktan, sivil ahlakı yeniden inşa etmeye yönelmelidir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Peygamber'in (sav) Medine'si, <i>"çokluğun" "birlikte" </i>eridiği bir şehirdi. Bugün İslam dünyası, insan onurunun mezhepsel ve siyasi sınırların üzerinde tutulduğu o bir arada yaşama modeline dönmeye muhtaçtır. Eğer <i>"din"</i> ile <i>"ahlakı"</i> yeniden bağlayamazsak ve <i>"siyaseti" "tekfir ve bağnazlığın"</i> zincirlerinden kurtaramazsak, Peygamber'in doğum günü sadece gösterişli bir ayine dönüşecek; dünyanın susadığı o büyük dönüşümün başlangıcı olmayacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Belki de Peygamber'in veladeti, kendimize şunu sormamız için bir uyarıdır: Barışa ve adalete susamış bir dünyaya, <i>"huzur veren"</i> mi yoksa <i>"korku salan"</i> bir İslam imajı mı sunuyoruz? Nebevî hakikat, bizim ahlakımızın aynasında tecelli etmesi gereken bir nurdur; aksi takdirde dünya, tefrikanın karanlığında kalmaya devam edecektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kayip-medinenin-pesinde</guid>
      <pubDate>Sun, 30 Aug 2026 14:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/08/mdne-1.jpg" type="image/jpeg" length="80224"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kâinatı Şereflendiren Nûr – 2]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-2-1</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-2-1" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. İbrâhîm’in (a.s) oğlu Hz. İsmâîl’e nisbetle İsmâîlîler diye de anılan ve iki büyük Arap topluluğundan birini teşkil eden Adnânîler’e mensuptur.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Fahrettin Güngör</strong></h5>

<h5></h5>

<h5></h5>

<p style="text-align:justify"><strong>Doğumu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Câhiliye dönemi Araplar’ında câri olan nesî [1] uygulamasına göre, Hz. Peygamber’in (s.a.a) doğum tarihini hicretten önce 53. yılın 12 Rebîülevvel’i (17 Haziran 569 Pazartesi) şeklinde tespit etmişlerdir. [2]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Farklı rivâyetler arasında genel kabul gören kanaate göre Hz. Muhammed (s.a.a) doğum tarihi, Fil Vak’ası, 17 Rebîülevvel (9 Mayıs 570 Pazartesi) Şi’b-i Ebû Tâlib’de Muhammed b. Yûsuf’un evinde dünyaya gelmiştir. [3] Meşhûr görüş budur.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (s.a.a), Fil yılından elli (veya elli beş) gün sonra Rebîülevvel ayının 12’sinde (20 Nisan 571 Pazartesi), tanyeri ağarırken dünyaya gelmiştir. [4]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soyu</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Muhammed b. Abdullah, b. Abdulmuttâlib (Şeybe/Amr), b. Hâşim (Emîr), b. Abdimenâf (Muğire), b. Kusayy (Zeyd), b. Kilâb, b. Mürre, b. Kâ'b, b. Lüey, b. Gâlib, b. Fihr, b. Mâlik, b. Nazr (Kays), b. Kinâne, b. Huzeyme, b. Müdrike, b. İlyas, b. Muzar, b. Nizâr, b. Maadd, b. Adnân. [5]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kaynaklar Hz. Muhammed’in (s.a.a), Adnân'a kadar olan atalarının gerek isimlerinde gerek sıralarında, ittifâk hâlindedirler. [6] Ama, Adnân’dan öteye, Hz. İsmâîl’e (a.s) kadar sayı ve isim bakımından ihtilâflıdır. Kesin ve meşhûr görüş budur. [7]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kâbilesi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Peygamber (s.a.a), Hz. İbrâhîm’in (a.s) oğlu Hz. İsmâîl’e nisbetle <i>İsmâîlîler</i> diye de anılan ve iki büyük Arap topluluğundan birini teşkil eden <i>Adnânîler</i>’e mensuptur. [8]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mekke halkının <i>Kureyş</i> diye anılması nedeni, Hz. Muhammed’in (s.a.a) onikinci kuşakta yer alan ve ilk kez <i>Kureyş </i>lakabıyla anılan atası <i>Nazr b. Kinâne</i>’den dolayıdır. [9] <i>Kureşî</i> veya <i>Kureyşî</i> nisbesiyle anılan <i>Kureyş</i>, Hz. Peygamber’in (s.a.a) mensup olduğu Arap kâbilesidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'da açıklandığına göre kendileri, Hz. İbrâhîm’in (a.s.) soyundan gelme torunlarıdır:<i> <strong>“O sizi seçmiş ve dinde size hiçbir güçlük yüklememiştir, atanız İbrâhîm’in dini</strong>(nde olduğu gibi).<strong> O, bundan daha önce de bunda da sizi ‘Müslümanlar’ olarak isimlendirdi ki; Resûl sizin üzerinize şahit </strong>(örnek ve rehber)<strong> olsun, siz de insanlar üzerine şahitler </strong>(örnek ve öncü mü’minler)</i><strong><i> olasınız diye”.</i> </strong>[10] Yüce Allah, Hz. Muhammed’i de (s.a.a) onların arasından seçerek, onlara peygamber olarak göndermiştir. <i><strong>“Nitekim kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı, hikmeti ve bilmediklerinizi öğreten bir Elçi </strong>(Resûl)</i><strong><i> gönderdik.”</i> </strong>[11]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:right"><strong>Devam Edecek…</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Geniş bilgi için: <a href="https://kevser.com.tr/yazarlar/fahrettin-gungor/hz-muhammed-s-a-a-2/554/" rel="nofollow">https://kevser.com.tr/yazarlar/fahrettin-gungor/hz-muhammed-s-a-a-2/554/</a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - -</strong></p>

<h5 style="text-align:justify">[1]- Câhiliye döneminde kamerî takvimin şemsî takvime uyarlanması sûretiyle takvime yapılan müdahale anlamında bir terim’dir.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[2]- TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, s. 406.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[3]- Kuleynî, el-Kâfî, c. 1, s. 439; İbn Şehraşûb, el-Menâkib, c. 1, s. 172; Amûli, es-Sâhih min siyreti'n-Nebii'l-Â'zam, c. 2, s. 68.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[4]- İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 30; İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1, s. 90; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 26; İbn Sa'd, Tabakât, c. 1, s. 101; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 92; Ebû'l-Fidâ, el-Bidâye ve'n-nihâye, c. 2, s. 261; Hâkim, Müstedrek, c. 2, s. 603; Kastalânî, Mevâhibu'l-le dünniye, c. 1, s. 34; Süheyli, Ravdu'l-unuf, c. 2, s. 159; Şiblî, Sîretü'n-Nebî, c. 1, s. 189; Taberî, Târih, c. 2, s. 125; Zehebî, Târîhu'l-İslâm, s. 23; TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, s. 406.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[5]- İbn Abdilberr, İstiâb, c. 1, s. 25; İbn Asâkir, Târîh, c. 1, s. 279; İbn Abdi Rabbih, Ikdu'l-ferîd, c. 4, s. 249; İbn Esîr, Usdu'l-gâbe, c. 1, s. 20; İbn Hacer, Fethu'l-bârî, c. 7, s. 123; İbn Haldun, Târîh, c. 2, s. 2 ve s. 323; İbn İshâk, Sîre, c. 1, s. 1; İbn Hazm, Cevâmiu's- sîre, s. 2; İbn Kayyım, Zâdu'l-meâd, c. 1, s. 29; İbn Kuteybe, Kitâbu'l-maârif, s. 51; İbn Sa'd, Tabakâtü'l-kübrâ, c. 1, s. 55; İbn Seyyid, Uyûnu'l-eser, c. 1, s. 21; Belâzurî, Ensâbu'l-eşrâf, c. 1, s. 12; Bey-hakî, Delâilü'n-Nübüvve, c. 1, s. 179; Bedrüddin Aynî, Umdetu'l-kârî, c. 16, s. 301; Buhârî, Sahîh, c. 4, s. 238; Ebu'l-Ferec İbn Cevzî, el-Vefâ, c. 1, s. 76; Kastalânî, Mevâhibu'l-le dünniye, c. 1, s. 18; Mes'ûdî, Mürûcu'z-zeheb, c. 2, s. 272; Mus'abuz-Zübeyrî, Nesebî Kureyş, s. 3; Nevevî, Tehzîbu’l-esmâ, c. 1, s. 21; Taberî, Târîh, c. 2, s. 191; Yâ’kubî, Târîh, c. 2, s. 118; Zehebî, Târîhu'l- İslâm, s. 17.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[6]- İbn Haldun, Târîh, c. 2, s. 298; İbn Hazm, Cevâmiu's-sîre, s. 2; İbn Kayyım, Zâdu'l-meâd, c. 1, s. 29; İbn Kuteybe, el-Ma’ârif, s. 51; Bedruddin Aynî, Umdetu'l-kârî, c. 16, s. 303; Kastalânî, Mevâhibu'l-le dunniye, c. 1, s. 19; Taberî, Târîh, c. 2, s. 191.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[7]- Âyetullah Cafer Subhanî, Ferâzhâyi ez tarihî Peyâmber-i İslâm, s. 38.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[8]- TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, s. 406.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[9]- İbn Hişam, es-Sîre, c. 1, s. 96; İbn Sa'd, et-Tabakât, c. 1, s. 72; Ha-san Tabersî, Mecmâu’l-beyân, c. 10, s. 405; Yâkubî, Târîh, c. 1, s. 232.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[10]- 22/Hacc: 78.</h5>

<h5 style="text-align:justify">[11]- 2/Bakara: 151.</h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kainati-sereflendiren-nur-2-1</guid>
      <pubDate>Thu, 27 Aug 2026 19:53:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/08/k-inati-sereflendiren-n-r-2-1.jpg" type="image/jpeg" length="12101"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Avrupa Tarihinde Hz. Muhammed]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/avrupa-tarihinde-hz-muhammed</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/avrupa-tarihinde-hz-muhammed" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Şu an, kendine özgü bir sesi olan Kur'ân'ı okumak ile meşgulüm. Öyle bir ses ki, tüm benliğimi güzel bir rüzgâr gibi kaplamaktadır. Muhammed gerçekti, dağların arasından akan bir nehir gibi çağlamaktadır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Resul CAFERİYAN</strong></h5>

<h5 style="text-align:right"><strong>Tercüme: Rıdvan Murat ALTUN</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">Bayan Minu Samimi Reeves'in <i>"Avrupa Tarihinde Muhammed (s.a.a)"</i> kitabı (Batıda Efsane ve Yalan Uydurmanın Bin Yıllık Öyküsü), kendi dalında çok güzel ve üzerinde düşünülmesi gereken bir kitap olmakla birlikte, araştırma açısından ve izlemiş olduğu metot açısından gerçekten övgüye layık bir eserdir. Bu kitap, Batılıların bin yılı aşkın bir süredir Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açılarının nasıl olduğunu gösterebilecek bir kitaptır.</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kendisini <i>"Perde Arkasında Tavus Tahtı"</i> adlı kitabı ile tanıdığımız Bayan Minu Samimi, öğrenimini Avrupa'da yapmış ve yıllarca İsviçre'deki İran Konsolosluğu'nda görev almıştır. En son görevi, 1355 (1976) ve 1357 (1978) yılları arasında Tahran'da Ferah Pehlevî'nin uluslararası sekreterliği olmuştur. İslâm inkılâbından sonra birkaç gün için tutuklanıp sorgulanmış ve sonra serbest bırakılmıştır. Ardından yurt dışına çıkmış ve Londra'da ikamet etmiştir. Onun gizlemeden genişçe yazdığı hatıraları, "Perde Arkasında Tavus Tahtı" adlı kitabında bulunmaktadır. Bu kitabında Pehlevî saltanatına hiçbir şekilde bağlılığı olmadığını açıkça ifade etmiştir. <i>"Avrupa Tarihinde Muhammed (s.a.a)" </i>kitabını yazarak da, dinine olan derin inancını koruduğunu göstermiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu eserin taşıdığı önem, yazarının ömrünün beş yılını bu ciddi konuya sarf ederek Batılıların bin yıl boyunca tarih, din ve edep konularında yazdığı yüzlerce eseri inceleyip hazırlamasından kaynaklanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kitabın orijinal dili İngilizcedir ve Abbas Mihrpuya Bey, İngilizce’den Farsçaya tercümesini ustalıkla yapmıştır. Birkaç önsöz yazılmıştır. İlk önsöz, yayıncının kitabın değeri hakkındaki düşüncelerinden ve her faslın sonunda konu hakkında gerekli açıklamaların kendileri tarafından yapılması hakkındaki görüşlerinden oluşmaktadır. (s. 13 ila 16)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Diğer önsöz, İttilaat Gazetesi tarafından yazılmış ve "Övgüler ve Kınamalar" unvanı ile kitapta yer almıştır. Bu önsözde, kitapta Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında övgü ve kınama olmak üzere iki türlü yargının var olduğu dile getirilmiştir. Daha sonra okuyucunun ilgili bölümlere başvurup kitaptaki bazı sert ibareleri görmeleri için bir fihrist sunulmuştur. (s. 17 ila 21)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mütercimin görüşleri de <i>"Mütercimin Önsözü"</i> başlığında dile getirilmiştir. Bu bölümde yayıncının, her faslın sonunda kendi düşüncülerini açıklamaları yönünde araştırmacılara daveti de bulunmaktadır. (s. 23 ila 25)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yazar, Farsça tercümeye yazmış olduğu önsözde metodunu açıklayıp İslâm kültüründen ne denli etkilendiğini dile getirmektedir. Yazar ayrıca, kültürlerin birbirlerine karşılıklı saygı duyması gerektiğine inandığını ve bu çalışmada, önyargılar, gerçek dışı örneklikler ve bir kültür mensuplarının diğer kültür mensupları hakkında zihinlerinde oluşturdukları yanlış tasvirlerle mücadele etmeye çalıştığını beyan etmektedir. Yazar, bu kitap ile ulaşmaya çalıştığı son hedefi şöyle açıklamaktadır: "Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında yaptığım mütalaalar ve araştırmalarla, doğum yerim İran ve genelde Müslüman halkların kendi kültürleri ile gurur duymalarını sağlamak ve kültürlerinin güzelliği ve günbegün yayılması yüzünden Batılıların haset ve düşmanlık besledikleri İslâm dininin, dünyada büyük bir kültürel ve siyasal güç olarak nasıl yayıldığını açıklamaktır." Yazar, bu önsözde diğer kitabı olan <i>"Kendilerini Allah'a Adamış Yiğitler"</i> adlı eserinden de bahsetmektedir. (s. 27 ila 32)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Diğer önsöz ise yazarın, kitabın İngilizcesine yazmış olduğu önsözdür. Burada, Batılıların Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açılarının değişik dönemlerde nasıl şekillendiği, Selman Ruşdi'nin kitabının ardından bu konunun yeniden gündeme getirilmesinin amacı ve Batılıların İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) yaklaşımları hakkında genel bir açıklama yapmaktadır. Bu önsöz, 2000 yılında Cambridge Üniversitesi'nde yazılmıştır. Önsözün sonu şöyledir: "Hz. Muhammed'in (s.a.a) mesajı, dostluk ve birlik mesajı idi, düşmanlık ve savaş değil… Eğer Batılılar, İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) saygı duymayı öğrenirlerse, Müslümanlar tarafından saygı göreceklerdir. (s. 33 ila 37)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kitap bir giriş ile başlamaktadır. Bayan Minu Samimi burada, kitabın genel içeriğini, yardım alınabilecek kaynak eserlerle birlikte açıklamaktadır. (39 ila 50)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kitabın hemen hemen her yerinde İslâm karşıtı Batılıların birçok görüşleri nakledildiği için, Hz. Muhammed'e (s.a.a) apaçık eleştiriler ve hakaretler göze çarpmaktadır. Hem yazar, hem mütercim ve hem de yayıncı, tekrar tekrar bu konuya dikkat çekmiş ve defalarca özür dilemişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kitap, on bir fasıl üzerine kurulmuştur. Birinci fasıldan üçüncü fasıla kadar, Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatının çeşitli boyutlarının beyanı, yazarın yardım aldığı eski ve muteber kaynaklar ile birlikte ele alınmıştır. Birinci fasıl: Mekke'ye Mesaj Getiren Muhammed (s.a.a). İkinci fasıl: Medine'de Muhammed'in (s.a.a) Hükümeti. Üçüncü fasıl: Maneviyat Araştırmasındaki Muhammed (s.a.a). Yazar bu üç fasılda, Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını kaynaklarda bulduğu şekilde kaleme almıştır. Bu fasılların bizim hedefimiz ile ilişkisi olmadığından özetini yapmadık.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ancak yazar, dördüncü fasıldan on birinci fasıla kadar asıl konusu olan orta çağdan yirminci asra kadar Batılıların Hz. Muhammed hakkındaki fikirlerini kendi kaynaklarından aktarmış ve her fasılda, konuların tarihî gelişim süreçlerini, yazılan eserlere hâkim olan görüşlerin çeşitlerini ve yazılan eserlerin kendi dönemlerinde hâkim olan şartları ele almıştır. Bu fasıllar bazen genişçe işlenmiştir. Elbette bu, araştırılan konuların yazar için önemli olmasından kaynaklanmaktadır. Uzunca araştırılan konuların İngilizce bilenler için değil de, diğer dillerdeki insanlar için faydalı olduğu şüphe götürmez bir gerçektir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yazar için önemli olan, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında nakledilen görüşlerin araştırılması idi. Ancak gerekliliğine göre, İslâm hakkında belirtilen görüşler çerçevesinde de konuları ele almış ve araştırmasını tamamen o konular üzerinde yaparak kitabın ilgili bölümlerini sadece bunlara ayırmıştır. Elbette biz bu özette, bu tür mevzular üzerinde durmadık.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Her fasılda, tarihten bir dönem seçilmiş ve o dönem hakkında yazılmış önemli tarihî, edebî ve dinî eserlerden görüşler nakledilmektedir. Elbette bazen, tarih sıralamasına riayet edilmediği, bazı dönemlerin başka bir dönemden önce veya sonra ele alındığı görülmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kitabın onuncu faslında "Haçlı Seferlerine Dönüş" başlığı araştırılmaktadır. Günümüzde bir yandan Batı ve Doğu'nun karşı karşıya gelmesi, bir yandan haçlı seferlerinin yeniden canlandırılması ve diğer yandan cihat ve "kutsal savaş" konularının gündeme oturması mevzuları irdelenmektedir. Bu fasıl, "Avrupa'da Muhammed (s.a.a)" konusu ile çok yakından ilgili bir fasıl değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazı yazarların eserleri çok az araştırılmaya tabi tutulmuştur. Bunun sebebi bir takım zorluklar veya sınırlandırmalar olabilir. Washington Irving'in yazdığı ve Farsça tercümesi de elimizde bulunan "Mukaddes Tarih" adlı kitap bu konuda örnek gösterilebilir. Ele alınabilecek konuların, kitapta yer verilen diğer konulardan çok daha az olduğu dikkat çekecektir. Tüm bunlarla birlikte, "Avrupa'da Muhammed (s.a.a)" kitabı, çok değerli bir eserdir. Araştırılan tüm konular, daha geniş bir şekilde ele alınabilir. Ancak ilk adımı atmak gerçekten çok önemliydi. Bu adım, bizleri rahatlıkla Batılıların İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında bin yıldır zihinlerinde oluşturdukları gerçekdışı tasvirlerden haberdar etmekte ve İslâm kültürü ile Batı kültürünün ciddi anlamda karşı karşıya gelmesi hakkında bilgi vermektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Daha önce, kitabın ilk üç faslının Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatı hakkında olduğunu belirtmiştik. Bu üç fasıl, kitabın asıl konusu ile bir irtibatı yoktur. Bundan dolayı biz, dördüncü fasıldan başlayacağız. Bu özette, bazen kitabın metnini olduğu gibi aktaracağız ve bazen de kitabın metninin arasına kendi görüşlerimizi ekleyerek konuyu irdeleyeceğiz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dördüncü Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ortaçağın Başından Rönesans Dönemine Kadarki Süreçte Muhammed (s.a.a)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde, iki tarafta iki önemli olay meydana gelmiştir. Birincisi, eski Rum medeniyetinin yıkılması anlamına da gelen, Mukaddes Rum İmparatorluğu'nun kurulmasıdır. Avrupa'nın değişik bölgelerinde, kuzeyli barbar grupların üstünlük sağladı ve Mukaddes Rum İmparatorluğu resmen tüm Avrupa'da tanındı. Bu dönemde Hıristiyanlık, eski Roma gibi birleşik bir Avrupa kurma uğraşı veriyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İkincisi, İslâm'ın doğuşu, gelişmesi ve yayılmasıdır. İslâm'ın genelde yayıldığı Hıristiyan bölgeler, Akdeniz sahilleri ve çevresiydi. Böylelikle İslâm, Hıristiyanlığın önemli ve güçlü bir rakibi konumuna geldi. Ayrıca bu dinin rehberi Hz. Muhammed (s.a.a), Hz. Mesih'in halefi olduğunu da iddia ediyordu. Bir taraftan teslisi inkâr ederken, diğer taraftan da Hz. Mesih'in çarmıha gerilişini de kabul etmiyordu. Elbette böyle bir şey, kilisenin tahammülünü zorlamaktaydı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu iki olayın neticesi, mukaddes imparatorluk tarafından İslâm'ın ortadan kaldırılması ve mukaddes toprakların Müslümanların elinden alınması için haçlı seferlerinin düzenlemesi idi. Bu savaşlar, 1095 yılında başlamış ve 1270 yılına kadar sürmüştü. 1148 yılında yapılan ikinci haçlı savaşında Selahattin Eyyubî Hıristiyanları o bölgeden çıkardı. Bundan sonra her ne kadar haçlı savaşları yapılmışsa da her defasında Hıristiyanlar yenilmiş ve bu savaşlardan sonra bir daha Beytü'l-Mukaddes'i ele geçirememişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Böyle bir dönem ve ortamda Avrupa'nın Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki düşünceleri şekillenmektedir. Bu şekillenme, Avrupalıların İslâmî Doğu ile irtibatlarından ve aynı zamanda Müslümanlarla düşmanlıklarından kaynaklanan bilgilerle oluşmaktaydı. "Karmaşa ve kan dolu yüzyılların ardından, hiçbir gerçekliği olmayan ve yalanlarla işlenmiş olan Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki tasavvur şekillendi ve tüm Avrupa'ya yayıldı."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında Avrupa'da öyle inançlar vardı ki, bu inançların temeli her ne kadar İslâmî metinler olsa da, kuruntular ve efsaneler ile karışmış inançlardı. Böylelikle Avrupalıların İslâm hakkındaki genel kanısı, İsa Mesih'in yeryüzüne hâkimiyetinden önce ortaya çıkacak olan deccalın zuhurunun son alameti olması yönündeydi.</p>

<p style="text-align:justify">Hıristiyanlık inancında İsa Mesih'in birçok maddî mucizelerinin olmasından ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) mucizelerinin Avrupalılar arasında nakledilmemesinden dolayı, onlar arasında Hz. Peygamber'in şahsiyeti, yalancı ve insanları kandıran bir dolandırıcı olarak şekillenmişti. Resulullah'ın peygamberlik iddiası ise, sara hastalığının bir türünden kaynaklanan hastalık olarak Batılılar arasında yayılmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde İslâm medeniyeti, Avrupalıların önemli bir rakibi olarak gündemdeydi. Avrupalılar bu rakibi, İspanya ve Sicilya taraflarından tanımışlardı. İslâm'ın kısa sürede birçok ülkede yayılması, Avrupalıların haset duygularını körüklemişti. İslâm'a karşı duydukları haset sadece onun bir din olarak gelişmesinden kaynaklanmıyordu. İslâm, ilmî ve medeniyet açılarından gelişip yayılması da onların bu duygusunu alevlendiriyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Batının Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki bilgileri üç yoldan oluşmaktaydı; Bizans, İspanya ve haçlı seferlerine katılan şövalyeler. Şamlı Aziz John, "De Haeresbus Liber" isimli kitabında Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında ilk yazan Hıristiyanlardan biridir. Bu şahıs, Hz. Peygamber hakkında, onun Hz. Hatice'nin (s.a) servetinden nasıl istifade ettiğini, savaşa ve kana susamışlığını ve cinsel münasebete olan aşırı ilgisini kitabında yazmış ve böylece orta çağa Hz. Muhammed'i (s.a.a) bu tasvirlerle tanıtmıştır. Cinsel münasebet hakkında dikkat edilmesi gereken nokta, böyle bir yapıya sahip bir şahsın, genelde zahitlik içeren orta çağ kilise düşüncesine ne kadar ters olduğudur. Zahitlik uğruna cinsel münasebette bulunmayan Hıristiyan din adamlarına, cinselliğe düşkün bir Muhammed portresinin ne kadar ters geleceği ve tepki gösterecekleri aşikârdır. Ayrıca Şamlı Aziz John, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bir grup yoldan çıkmış Hıristiyan'dan etkilendiğine ve sonra da onun Arapları etkilediğine inanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Orta çağ yazarlarından bir diğeri de Bad Moases'dir. Bu şahıs genelde bedevî Araplara ve onların savaşçılığa olan meyilleri üzerine yazılar yazmıştır. Arapları küstah, savaşa meyilli ve cahil olarak tanımlamaktadır. Hz. Muhammed (s.a.a) ve İslâm'dan bahsederken, Avrupa kültüründe bedevî Araplar manasına gelen "Sarasans" kelimesini birçok kez kullanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İspanya, Avrupalıların uzun bir dönem İslâm ile iç içe yaşadıkları bir yerdir. O bölgedeki Hıristiyanlar, Müslümanlarla zorluk çekmeden uyuşmuş ve onların etkisi altında kalmışlardı. Kendi kültürlerini Müslümanların yaşantılarından etkilenerek yenilemiş ve en azından felsefî bir dille kültürlerini kaleme almışlardır. Aynı dönemde, Yahudi kültürü de İspanya'da yaygındı ve onlar da İslâm kültüründen etkilenmişlerdi. Yahudiler ve Hıristiyanlar, çok doğal bir şekilde İslâmî metinleri ve Arap şiirlerini okuyorlardı. Ancak fazla geçmeden Hıristiyanlardan bir grup, kendi dindaşlarının İslâm kültürü içinde eriyip gitmesinden korktukları için İslâm'ı ve Hz. Muhammed'i kötülemeye başladılar. Bu, Hz. Muhammed hakkında o bölgenin insanlarının zihinlerinde oluşturdukları ilk tasvirlerdi. Bu dönemdeki insanların bazıları, Mukaddes Kitap'tan bölümlere dayanarak Hz. Muhammed'i deccalın çıkışı olarak nitelemişlerdi. Alvarus, dokuzuncu yüzyılın 845. senesinde şöyle yazmıştır: "Ne yazık ki akıllı Hıristiyan gençlerin hepsi, Arap kitaplarını okumaya yöneldiler… Hıristiyan kitapları hakkında ise, dikkate değer, okunabilecek kitaplar olmadıklarını düşünüyorlar."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Mahunad veya bazen de Mahon, Mahomat, Fransızcada Mahon ve Almancada Makhmat isimleri, şeytan, ifrit ve put manaları ile eş anlamlıdır. Bu isimler, o dönemlerin Avrupalı Hıristiyan yazar, dinî tiyatro senaristleri, aşk ve yiğitlik üzerine roman yazan yazarlar tarafından türetilmiş isimlerdir."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde, yiğitlik üzerine Avrupa'yı öven birçok romanlar yazıldı. Tüm bu romanlardaki tek düşman Müslümanlardı. Bazı öykülerde Mahon'un (Hz. Muhammed -s.a.a-), Sarasanlar (bedevi Araplar) tarafından kendisine tapılan bir put olduğu söylenmektedir. Onlar açısından Hıristiyanlar babadan, Yahudiler Yehveh'ten nasıl yardım istiyorlarsa, Müslümanlar da Mahon'dan yardım istiyorlardı. Böylelikle Hz. Muhammed (s.a.a), orta çağ Avrupa'sındaki şarkı, piyes ve tiyatrolarda bir put olarak tasvir ediliyordu. Şaşırtıcı olan şey, İngilizcede "Mammetry" kelimesinin "Mahomat" kelimesinden türemiş olmasıdır. Bu kelimenin manası ise, şekil ve resimlere; yani putlara tapınmaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında yazılan öykülerin bazıları o kadar uydurma ve aynı zamanda onun şanına ve şahsiyetine o kadar uzaktır ki, nakledilmeleri dahi utanç vericidir. Bu öyküler, halk arasında dilden dile yayılmıştı ve genelde en çok nakledilen öykülerdendi. Hz. Peygamber bunlarda neuzubillah puta veya şeytana benzetiliyordu ve daha sonraki dönemlerde yazılan öykülerde de bu şekilde devam etti.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İkinci haçlı seferinden sonra, haçlı ordusu Müslümanlar tarafından ağır bir yenilgiye uğratıldı. Bunun suçunu da, onlara göre deccal veya sahte peygamber olan ve kendisine şeytan dedikleri Hz. Muhammed'e (s.a.a) attılar. İkinci haçlı seferlerinin teşvikçisi Papaz Aziz Bernard'ın karşısında, İslâm'ı doğru tanımaları için Hıristiyanları Müslümanlarla barışçıl yollarla anlaşmaya zorlamaya çalışan Papaz Calvin vardı. O, Kur'ân'ın hatalarını bulup, bunları Müslümanlara göstermeyi ve böylelikle onları Müslümanlıktan uzaklaştırmayı savunuyordu. Bu şekilde Müslümanları, Hıristiyanlaştırmayı istiyordu. Bu papaz, kendi geliri ile Kur'ân'ın Latince tercümesini Robert isimli bir İngiliz'e yaptırdı. Bu çalışma 1143 yılında tamamlandı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Haçlı seferlerine karşı olan diğer bir kimse de Papaz Roger Bacon idi. O, hatta haçlı seferlerinden muzaffer olarak çıksalar bile Müslümanların Hıristiyan olmayacaklarına inanıyordu. Ona göre Hıristiyanlığın yayılıp gelişmesinin tek yolu, Hıristiyan öğretilerinin mantıklı ve barışçıl bir şekilde anlatılmasıydı. Rahip Bacon, Kindî, Farabî, İbn Sina, İbn Rüşd gibi âlimlerin Latinceye tercüme edilen kitaplarını okumuştu ve İslâm'ın günden güne gelişip yükseleceğini söylüyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemlerde Muhammed ismi, yanında küfür kelimeleri olmadan anılmıyordu. İngiliz şair William Langland, 1362 yılında basılan "Piers Plowman" isimli kitabında "Muhammed'i görüyorum, cehennem orduları arasında, cehennemin en dibinde olduğu bir hâlde" demektedir. Bu metinde Hz. Muhammed (s.a.a), Arabistan'da yeni bir din çıkartan mürtet olmuş bidatçi bir kardinaldir. Şair William'a göre Hz. Muhammed (s.a.a), deccalların öncü atlı birliğidir. Bu İngiliz şairden yüz elli yıl sonra, başka bir şair olan İskoçyalı William Dunbar, Hz. Muhammed'i (s.a.a) şiirinde cehennem protokolünün şefi olarak tasvir etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Dante Alighieri ve onun İlâhî Komedya'sı bu halkaların diğer bir halkasıdır. Dante bu eserinde okuyucuları bir rehberin öncülüğünde cehennem, araf ve cennete götürmekte ve Hıristiyanlık düşmanlarının ne gibi işkencelere duçar olduğunu göstermektedir. İlâhî Komedya'nın yazılmasından sadece yirmi yıl önce, haçlı ordusu Filistin'deki son kalesi olan Akko'yu (Acre) terk edip Müslümanlara bırakmak zorunda kalmıştı. Bundan dolayı Dante, haçlıların devamlı yenilgilerinin etkisi altında kalmıştı. Bu komedide Hz. Muhammed'i (s.a.a) kendi elleri ile şişmiş göğsünü parçalayan bir günahkâra benzetmiştir. Dante'ye göre Hz. Muhammed'in (s.a.a) günahı, yalancı bir din çıkarmak, bir çeşit küfür sayılan vahiy nüzulü iddiasında bulunmak ve dünyaya fitne tohumları saçmaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İlâhî Komedya, on dördüncü yüzyılın ilk on yılı içinde yazılmıştır. Orta çağ ve Rönesans'ın ortasına denk gelmesinden dolayı Avrupalılar için önemli bir yeri vardır. Madrid Üniversitesi Arapça üstatlarından biri, son günlerde yeni bir görüş ileri sürmüştür. Bu üstat diyor ki: "Dante, kitabında zirveye çıkarttığı bölüm, cehennemi tasvir ettiği bölümdür. Bu bölümde, meşhur olanın aksine Yunan mitolojisinden değil de, İslâmî öğretilerden etkilenmiştir." Üstadın görüşüne göre Dante, bazı nakillerde geçtiği üzere Cebrail'in Hz. Muhammed'i (s.a.a) miraca çıkarttığı ve cehennemi gösterdiği konulardan etkilenmiş ve bunları "İlâhî Komedya" kitabında kendince tasvir etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Dante, Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali'den (a.s) bahsettiği bölümü şöyle işlemiştir: "Ben, baştan ayağa onun dini ile kavgalı olduğum bir halde o (Muhammed), elleri ile göğsünü parçalamıştı. Bana baktı ve şöyle dedi: 'Bak, bedenim nasıl da parçalanmıştır.' Bak Mahomat'a ki nasıl da parça parça olmuş! Ali de benim hemen ardımda gözyaşları içinde. Burada gördüğün herkes, her ne kadar henüz yaşıyor olsa da, savaş ve düşmanlığı yayanlardır."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında böyle bir tasvir oluşturan Dante'nin bu kitabının, yüzlerce yıl sonra bile Hıristiyan Avrupalıların zihninde ne kadar derin etkiler bırakacağını tasavvur etmek mümkündür.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Beşinci Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Rönesans'tan Sonra Muhammed (s.a.a)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Türk Tehdidi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Henüz Avrupalıların zihninden haçlı seferi yenilgileri silinmemişti ki, Türkler ortaya çıkmış ve bin yıldır almak istedikleri İstanbul'u 1453 yılında fethetmişlerdi. 1054 yılında Ortodoks ve Katolik kiliselerinin birbirinden tamamen ayrıldığını bilmekteyiz. Bu iki kilise her ne kadar 1439 yılında barış antlaşması yapmış olsalar da, artık müttefik olmak için geç kalmışlardı. Şu an Ortodoks kilisesi merkezinin yıkılmasının üzerinden dört yüz yıl geçmektedir. O yıldan, ikinci dünya savaşından sonra Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasına kadar Türkler, beş yüzyıl boyunca Avrupalı Hıristiyanların kâbusu olmuştu. Şaşırtıcı olan şey şudur: Müslümanlar 1492'de İspanya'yı tamamen kaybettikten sonra, Müslümanların Avrupa'da bulunması sona ermişti. On altıncı yüzyılda ve ondan sonra artık Arapların ismi bile anılmıyordu. Avrupalıların İslâm adına tüm düşünce ve duyguları "Türkler" isminde özetlenmeye başladı. Bundan dolayı, bu dönem Hıristiyan edebiyatında Hz. Muhammed (s.a.a), kötü Arapların değil, kötü Türklerin timsali olarak resmedilmekteydi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İstanbul'un fethedilmesinin ve Doğu Rum düşünürlerinin İstanbul'dan Batı Roma'ya kaçmasının ve İtalya'nın kuzeyine yerleşmelerinin neticelerinden biri, eski Yunan dönemindeki klasik düşüncenin canlanması ve zamanla da bu düşüncenin Rönesans'ın çıkış noktası sayılan Hümanizm'e dönüşmesidir. Hemen ardından matbaa sanatının gelişmesiyle birlikte Avrupa'da çok büyük gelişmeler yaşandı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ancak ne Avrupa'daki bilgi alış verişinin gelişmesi ve ne de orta doğuya yapılan yolculuklar Avrupalıların Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki fikirlerini değiştiremedi. Bu dönem eserlerinde, Hz. Muhammed (s.a.a) hâlâ efsanevî tanrı, sihirbaz, kâhin ve hilekâr bir kimseydi. Hâlbuki İslâm ülkelerine sefere çıkan Avrupalı seyyahların seyahatnameleri, İslâm'ın tevhit, kıyamet, ahlâk ve ibadet gibi emirleri ile dolup taşıyordu. İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında doğru bilgilerin mevcut olmasına rağmen, matbaa tekniğini günbegün geliştiren Avrupa'nın yalan ve uydurma bilgilere önem verip bunların yayılmasına katkıda bulunması şaşırılacak bir şeydir doğrusu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette doğru bilgileri aktaran seyyahların yanında, yalan ve uydurma haberlere yer veren seyyahlar da yok değildi. Avrupalılar arasında yaygın olan öykülerden biri de Hıristiyan seyyahların kaleminden anlatılan Hz. Muhammed'in (s.a.a) Rahip Bahira (veya Buheyra) ile olan irtibatının öyküsüdür. Fransız seyyah Sargan Mandovil bu konuda şöyle yazmaktadır: "Muhammed devamlı bu Hıristiyan rahibin yanına gelirdi. Rahiplerden gerekli olan bilgileri aldıktan sonra kendi adamlarına onları öldürtürdü." Bu seyyahın Fransızca yazmış olduğu seyahatnamesi, Avrupa dillerinin birçoğuna tercüme edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Benedict rahiplerinden Hegdan, İngilizceye üç defa -1387, 1495 ve 1527 yıllarında- tercüme edilen "Dünya Tarihi" adlı eserinde öyküler nakletmektedir. Bunlardan biri şöyledir: Muhammed devamlı başının üstünde uçması için bir güvercin terbiye etmişti. Bu güvercinin de kendisine vahiy getiren "Ruhu'l-Kudüs" olduğunu iddia ediyordu. Öykülerden bir diğeri de, yine Hz. Muhammed'in (s.a.a) bir deve terbiye ettiği ile ilgiliydi. Bu öyküde Hz. Muhammed'in (s.a.a) deveyi sadece kendi elinden yemek yiyecek şekilde terbiye ettiği geçmektedir. Öykünün gerisi şöyledir: "Muhammed bu devenin boynuna Kur'ân asmıştı. Deveye yaklaştığında, hayvan dizlerinin üzerine çökerdi. Muhammed Kur'ân'ı devenin boynundan alır ve halka Kur'ân'ı göstererek "Bu İlâhî mesajdır" derdi. Hegdan'e göre cinsel cazibelerin serbestisi, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Hıristiyanlığı zaafa uğratmak ve İslâm'ı kuvvetlendirmek için seçtiği yollardan biriydi. (Zira Hıristiyan din görevlileri ve dindarlar, uzlete çekilmek ve hizmet etmek için evlenmemek gibi bir düşünceyle, kendilerini cinsellikle ilgili her şeyden arındırmaya çalışıyorlardı. Buna karşın İslâm'ın evliliğe izin vermesi, hatta önemle üzerinde durması, sonuçta insan olan ve fıtratları gereği eş arayan insanları kolaylıkla bu dine cezp edebilirdi.)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">John Lloyd, 1430'lu yıllarda yazmış olduğu "Şehzadelerin Düşüşü" adlı şiirinin bir bölümünde, Hz. Muhammed'in (s.a.a) sihirbaz ve yalancı bir peygamber olduğunu, amaçlarına ulaşmak için zengin bir kadınla evlendiğini, o kadının servetiyle ordu kurup Bizans imparatoru Heraklius ile savaşa tutuştuğunu ve onun malik olduğu bölgeleri İskenderiye'ye kadar aldığını söylemektedir. Bu şahıs ayrıca, kendisinin değinmesinden önce, orta çağda Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında çokça dile getirilen sara hastalığına duçar olduğunu da söylemektedir. John Lloyd eski bir öyküyü de bu eserinde nakletmektedir. Bu öykü, Hz. Muhammed'in (s.a.a) vefatının öyküsüdür. Öyküye göre Hz. Muhammed (s.a.a), -neuzubillah- sarhoşluktan kaynaklanan bir sara nöbeti nedeniyle ölmüş ve bu yüzden şarap ve domuz eti haram edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu efsanelerin bazı Hıristiyan yazarlar tarafından kaleme alındığı ve bunların orta çağdan kaldığı dikkate alındığında, Avrupalıların İslâm, Kur'ân ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki bilgilerinin doğru bir kaynağa dayanmadığı ortaya çıkmaktadır. Hatta Kur'ân hakkında yazan şahısların birçoğu, henüz Kur'ân'ı okumadıkları hâlde görüşlerini belirtmekteydiler. Zira Kur'ân, 1649 yılından önce İngilizceye tercüme edilmemişti.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette Rönesans'ın ilk başlarında, bazı hakaretlerin ortadan kaldırılması için bir takım faaliyetler de başlamıştı. İspanyol bir kardinal olan John Segvuyayi, İslâm ve Hıristiyan dinleri arasındaki sorunları savaşın bitireceğine inanmıyordu. Bu şahıs, sorunların giderilmesi için, yine İspanyol olan bir Müslüman'a Kur'ân'ı tercüme ettirmişti. Elbette 1458'de ölümünden sonra bu Kur'ân kaybolmuştur. Gerçekte onun din görevlisi olan arkadaşları bu Kur'ân'ı sakladılar. Kardinal John Segvuyayi, yine kardinal olan Alman Nicolas'a İslâm ve Hıristiyan dinleri arasındaki düşmanlığın bitirilmesi ve bu iki dinin barıştırılması amacıyla bir konferans verilmesi gerektiğini yazmıştı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde, İslâm ve Hıristiyanlık arasındaki ortak noktalardan haberdar olan kimseler de bulunmaktaydı. İstanbul'un fethi zamanında Papa olan Ainas Silius, Fatih Sultan Mehmet'e şöyle yazmıştı: "Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında sayılamayacak kadar çok ortak noktalar vardır. Bir olan Allah'a inanmak, âlemin bir yaratıcısı olduğuna inanmak, imanın zaruri olması, uhrevî hayat, ceza ve sevap gününün varlığına inanmak, ruhun ölümsüz olması, mukaddes bir kitaba inanmak ve hayatı düzenlemek için onun emirlerine uymak ve bunlar gibi daha birçok konu ortak usullerimizdendir." Bununla birlikte, Ainas Silius, Fatih Sultan Mehmet'e yazmış olduğu bu mektubunda ondan, Hıristiyan olmasını istemiştir!</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Müslümanların, Hz. Mesih'in çarmıha gerildiğine inanmasalar da onu korumak için vermiş oldukları zorlu mücadele ve onun hakkındaki övgüleri, Hıristiyanları şaşkınlığa düşürmektedir. Elbette Müslümanların, Hz. Mesih'in çarmıha gerildiğine inanmaması nedeniyle, onun hakkında yapmış oldukları onca savunma ve övgünün, Hıristiyanların geneli tarafından görmezden gelinmesine yol açmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İstanbul'un fethinden sonra, Avrupa'nın dinî içerikli edebiyat eserlerinde İslâm hakkında belirtilen görüşler, Türklerin katılığı ve kan dökücülüğü hakkında yazılan görüşlerden oluşmaktadır. Bu tarz düşünceye sahip olan kimselere göre, Türklerin kötü olması, İslâm'ın kötü olmasıyla eşanlamlı sayılmaktadır. Türklere beslenen aşırı düşmanlık, Christopher Marlov'un 1588'de yazmış olduğu şiirinde, Türklere saldırısından dolayı Timur'dan övgüyle bahsetmesine neden olmuştur. Bu şiirinde Timur'un dilinden Hz. Muhammed'e (s.a.a) sayısız hakaretler etmiş ve Timur'un emriyle Kur'ân'ın yakılmasına dair bir sahne tasvir etmiştir. Bu şiirde Timur, Hıristiyan'mış gibi anlatılmıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Constantiniyye'nin (İstanbul) Müslümanlar tarafından alınması bugüne kadar Hıristiyanların kalbini dağlayan olaylardan biridir. Bundan dolayı, İstanbul'un fethi tiyatro senaryolarında ve şiirlerde kendisinden en çok bahsedilen konu olmuştur. Hatta William Shakspeare, 1600 yıllarında yazmış olduğu 5. Henry tarihsel oyununun senaryosunda, 5. Henry'nin dilinden Fransa Kralı'nın kızı Catherina'ya şöyle demektedir: "Gel! Seninle, Constantiniyye'ye gidip Türklerin sakalına yapışacak ve onlarla savaşacak yarı Fransız, yarı İngiliz güzel bir çocuk yapalım." Hâlbuki 5. Henry'nin öyküsü, İstanbul'un fethinden 33 yıl öncesine; 1420 yılına aittir. Shakspeare'in düşmanlık duygusu, aradaki bu tarihî hatayı göremeyecek kadar çoktur. Veya yine düşmanlığından dolayı bu farka önem dahi vermemektedir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Altıncı Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Mesih Muhalifi Muhammed (s.a.a)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kilise Islah Döneminde Hz. Muhammed (s.a.a) ve İslâm</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Martin Luther King on altıncı yüzyılın yirmili yıllarında, Katolik Kilisesi'ne ve Papa'nın şahsına muhalefet etmeye başladı ve Katolik Kilisesi tarafından aforoz edildi. Bu olaydan sonra Avrupa'da temel sayılan kutuplaşmalar başladı. Bir hümanist olan Erasmus da, tüm ihtilaflara rağmen diğer din ve mezheplere karşı ılımlı olmayı savunuyordu. Hıristiyanlık içinde bu ihtilafların çıkmasıyla birlikte, Avrupa'nın genelinde Martin Luther'ın görüşleri yayılmış ve Papa deccal sıfatını alarak Hz. Mesih'in karşısında bir güç olarak anılmaya başlamıştı. Protestan mezhebinin kurucusu olan Martin Luther, aynı zamanda İslâm ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) çok ağır eleştiriler yapmaktaydı ve bu eleştiriler kendi görüşünü paylaşan Hıristiyanlar arasında yayılmaktaydı. Orta çağda deccal sıfatı Hz. Muhammed'e (s.a.a) layık görülürken, artık Protestanlar tarafından Papa gerçek deccal sıfatıyla anılıyordu. Deccal meselesi Hıristiyanlıkta çok önemli bir yer kaplamaktaydı. Caramoul "Rum Papası Deccalın Kendisidir" adlı kitabında şöyle yazmaktadır: "Tanrımız ve insanlık kurtarıcısı İsa Mesih'ten sonra hiçbir ilim, 'Deccal'ın hakikatini ve manasını öğrenmek kadar önemli değildir." Rönesans'ın başlarında ve sonrasında Avrupa bu karmaşanın içine düşmüştü. Deccal, Papa mıydı, yoksa Türkler miydi veya Yahudiler yahut Hz. Muhammed (s.a.a) miydi? Luther, deccalın hakiki manasının Papa'da tecessüm ettiğine inanmaktaydı. İngiliz Protestanlar hem Papa'yı hem de Hz. Muhammed'i (s.a.a) deccal kabul etmekte, ancak Papa'nın durumunu içteki bir düşman olduğundan daha ön planda ele almaktaydılar.1550 yılında yazılan bir oyun senaryosunda, Türkler ve Katoliklerin kıyaslandığı bir bölümde şöyle denilmekteydi: "Türkler sizden bin kez daha iyidirler." Kötülük açısından Hıristiyanlık içindeki meseleler ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) kıyaslanmasında ise John Wycliff, 1384 yılında yazdığı "Biz Batılı Mahomat'ler" adlı şiirinde Hıristiyan batı içindeki kötülüklere işaret etmekteydi. Ele aldığı noktalar, Kilise içindeki adaletsizlikler, kötülükler, kötü davranışlar, hırs ve tamah idi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">On altıncı yüzyılda vuku bulan Hıristiyan dünyasındaki bölünmeler, Türklerin çok ciddi bir tehlike olduğu döneme ve Macaristan Krallığı'nın yenildiği döneme rastlamaktaydı. Böyle bir dönemde İslâm ile mücadele yine öncelikli bir durumdu. Bu yüzden Martin Luther King yaşlılık döneminde Mount Kruche'nin kitabı olan "Kur'ân'a Reddiye" kitabını tercüme etmişti.</p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde İslâm, Avrupalıların gözünde çok güçlü görünmekte ve "Tanrının lütuf ve desteği Türklere yönelmiştir" şüphesi doğmuştu. Bu yüzden Martin Luther, "Kurtuluş İslâm'da mıdır yoksa Hıristiyanlıkta mı?" konusuna da değinmek zorundaydı. Luther'ın itirafları arasında, onun şüpheye düştüğü göze çarpmaktadır. Hatta bu itirafları arasında "Neredeyse Muhammed'in peygamberliğe yakın bir makamının olduğunu ve Türklerin ve Yahudilerin mukaddes bir yol üzere olduklarını kabullenecektim." sözleri bulunmaktadır. Bu sözlerden sonra şeytanın vesveselerini kendinden uzaklaştırdığını beyan etmektedir!</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Türklerin Avrupa için çok ciddi bir tehlike olmasına rağmen Luther, Papa'nın deccal olduğuna inanmakta ve "Deccal Hıristiyanlık içindedir, dışarıda değil." demekteydi. O, tüm bunları söylemekle birlikte, eserlerinde, dış tehlike olarak Yahudileri, Türkleri ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) göstermekte ve bunların aleyhine birçok sözler beyan etmekteydi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Anlaşıldığı kadarıyla Martin Luther, 1542 yılında ilk olarak Kur'ân tercümesi ile karşılaşmış ve okumuştu. Ancak Hz. Muhammed (s.a.a), bir olan Allah'a inandığı ve dolayısıyla İsa Mesih'in rububiyetini inkâr ettiği için, hâla Martin Luther'a göre yalancı bir peygamberdi. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a) söylemlerini Allah'tan değil şeytandan alıyordu. Bu yüzden Hz. Muhammed'in Papa ile bir farkı yoktu. Martin, mucizesi olmadığı için Hz. Muhammed'i (s.a.a) yalancılıkla suçluyordu. Hz. Muhammed'in (s.a.a) bu kadar başarılı olmasını da, onun hileciliğine, zekâsına, yalanlarına ve maharetine bağlıyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Tevhit konusu bir taraftan ve İsa Mesih'in rububiyetine itikat diğer taraftan, Yahudilerin ve Müslümanların, Hıristiyanlara yönelttiği iki ciddi eleştiridir. Luther da bu konuya değinmiştir. İçindeki Yahudi ve İslâm düşmanlığı beyanlarında görülmektedir. O, Yahudilerin ve Müslümanların bu iki konu hakkındaki eleştirilerine sinirlenmekte ve "Yahudilerin ve Müslümanların mantığı bize feryat ediyor. 'Allah hakkında böylesi bir inanç nasıl kabul edilebilir? Nasıl olurda Allah hizmetçi kabul edilir? Allah nasıl günahkâr bir insan olabilir?' diye bize soruyorlar." demektedir. O, Hıristiyanlara Hz. Muhammed'in Kur'ân'ını okumamalarını, kendi inançlarına sıkıca sarılmalarını öğütlemekte ve "Sizler, Muhammed ve Papa'nın ilerleyip gelişmelerine bakmayın ve İsa Mesih'te tanrının vücut bulduğuna dair inancınızı koruyun. İsa ile çarmıha gerilin." demekteydi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yedinci Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hümanist mi Yoksa Duygusuz mu?</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Avrupalıların 17. yy Eserlerinde Hz. Muhammed (s.a.a)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">1683 yılında, Türklerin Viyana dışında yenilgiye uğramalarının ardından artık Avrupalılar için Türk tehlikesi azalmaya başlamıştı. Diğer taraftan on yedinci yüzyıl, aydınlanma döneminin başladığı ve hümanizmin yayıldığı bir yüzyıldı. Immanuel Kant (1724-1840) dönemi, aklın hâkimiyetinin; başka bir deyimle akıl çağı dönemi idi. Bu dönemde fikir özgürlüğü de yeni yeni gündeme gelmeye başlamıştı. Güçleri yetenler, çeşitli sınırlama ve sansürlere rağmen yine de fikirlerini beyan edebiliyorlardı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">On sekizinci yüzyılda İslâm'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) saldırılar aynı şekilde devam etti. Geçmiş ile aradaki tek fark, eleştirenlerin İslâm ve İslâmî konulara değil de, sadece Hz. Muhammed'in (s.a.a) şahsına odaklanması idi. Bu dönemde yine eski dönemlerdeki söylemler tekrarlanıyor ve bazen de yeni ve farklı eserler basılıyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Fransız Abe Douvertue, 1724 yılında yayınladığı "Kur'ân'ın Yazarı Hakkında" isimli kitabı incelendiğinde, orada yapılan eleştirilerin orta çağdan kalma eleştiriler olduğu görülecektir. Hz. Muhammed'in (s.a.a) kılıç zoruyla dinini yayması ve sorumsuzluk taraftarı olması bunlardan bazılarıdır. Abe Hz. Muhammed'in (s.a.a) gizlice Ahd-i Atik ve Ahd-i Cedid'i okuduğunu ve bunlardan yararlanarak kendi dinini oluşturduğunu iddia etmektedir. Aynı şekilde, yine orta çağda alay edip insanların nefret etmesini sağlamak amacıyla uydurulan, Hz. Peygamberin zengin bir kadınla evlenmesi ve vahiy konusunun aslında bir hastalık olduğu mevzusuna değinmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Cont de Boulainvilliers, 1782 yılında Kant'ın görüşlerine karşı olarak "Mahomat'in Hayatı" isimli bir kitap yazdı ve Hıristiyanların aksine İslâm'ı, asil, fıtrata uygun, sade ve mantık üzere kurulmuş bir din olarak tanıttı ve kilisenin ileri sürdüğü "Muhammed'in dini akıl dışı bir dindir" iddiasını reddetti. Hatta Hz. Muhammed'in (s.a.a) dininden daha mantıklı, daha akla uygun ve daha kabul edilebilecek bir dinin olmadığını ileri sürdü. Cont, orta çağ eleştirilerinden biri olan Hz. Muhammed'in (s.a.a) medenî olmayışı iddiasını da kabul etmemekte, bununla da kalmayıp Müslümanların örf ve adetlerini savunmaktadır. Mesela, sünnetin bedenin sağlığı açısından iyi olduğunu, domuz etinin sıcak bölgelerde hastalığa yol açtığını, gusül ve abdestin sıcak bölgelerde çok faydalı olduğunu söylemektedir. Ancak Cont de Boulainvilliers'ın bu hareketi sonuca ulaşamamış ve gerçekdışı zihniyeti değiştirmeye yetmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde, Avrupalıların yeni düşüncelerine uygun, yeni eleştiriler de kaleme alınmıştır. Buna örnek olarak "Muhammedîzm Aleyhine Bir Konuşma" adlı eser gösterilebilir. Burada sıcak bölgelerde hayal gücünün daha kuvvetli olduğu ileri sürülmektedir. Yani İslâm tamamen bir hayal ürünüdür ve taassup ile canlılığını korumuştur. Ona göre bu inanç, soğuk bölgelerde de akıllı fakat cahil insanlar yüzünden yayılabilir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">John Antouan 1747 yılında basılan kitabında, Hz. Muhammed'i (s.a.a) makam düşkünü bir fert olarak tanıtmakta ve onu kendi isteklerine ulaşmak için dini tahrif etmekle suçlamaktadır. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a), konuşmada zor duruma düştüğünde güç kullanan bir şahıstır. Antouan Hz. Muhammed'i (s.a.a) Caramoul ile kıyaslamaktadır. Her ikisinin karısı da eşlerini yüreklendiriyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Antouan kitabının 2. bölümünde İslâm'ın kadınlara bakış açısı hakkında şöyle demektedir: "İslâm'a göre kadınlar ruh gibi bir meziyetten yoksundurlar, bu yüzden cennete de gidemeyeceklerdir." Daha sonra Antouan, orta çağda iddia edilen Hz. Muhammed'in (s.a.a) cinsel temayülleri konusunu eleştiri açısından ileri sürmektedir. Bu konu Deidru üzerinde de etki bırakmıştı. Bu yüzden o şöyle demektedir: "Mahomat, kadınların dostu, ancak aklın düşmanıdır." Aslında Deidru'nun Hıristiyanlığa da inancı yoktu ve şüpheciliği, felsefi bir görüşe ulaşmada etkili bir yol kabul etmekteydi. Bu durumda şu noktaya özellikle dikkat çekmek zorundayız ki, o dönemde Hz. Muhammed'i ve İslâm'ı eleştirenlerden bir bölümü aslında dinin kendisini eleştiriyorlardı, Hz. Muhammed'in şahsını değil. Fransa'da Hıristiyan din adamlarının hala etkili olduğu bu zamanda, Deidru gibi şahıslar İslâm'ı sansürsüz, çok ağır bir şekilde eleştiriyorlardı. Elbette onların amacı Hıristiyanlığı yüceltip İslâm'ı küçük düşürmek değil, dinin kökünü kazımaktı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Deidru ve Delambre'ın gözetiminde hazırlanan ve on sekizinci yüzyılın ortalarında basılan bir ansiklopedide Hz. Muhammed (s.a.a) için de bir bölüm ayrılmıştı. Onun hakkında yazılan yazı eleştiri ve övgü ile karışıktır. O, bu eserdeki kısa hayat hikâyesinde kudreti nedeniyle övülürken yine cinsel temayülleri, çok evliliği kabul etmesi ve peygamberlik iddiasında bulunması yüzünden yerilmekteydi. Bu eserdeki görüşler, Pierre Beel'in görüşlerinden etkilenmiş havası taşımaktaydı. Zira o da "Tarihî Kültür Eleştirileri" kitabında aynı şeyleri yazmaktaydı. Pierre hatta Hz. Muhammed'in İran'daki güzel kadınları ele geçirememekten korktuğu için İran'ı almaya çalıştığını da yazmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu yüzyılın en meşhur yazarlarından biri de Fransız Walter idi. O, her türlü radikalliğe ve taassuba karşıydı. Kendisinin belirttiği üzere en güzel eseri 1738 yılında yazdığı <i>"Mahomet ou le Fanatisme"</i> adlı oyun senaryosudur. Bu senaryo yazıldıktan 3 yıl sonra sahnelenmiştir. Oyun, 14. Benedict'in özel teveccühünü kazanmış ve Osmanlı Sefirinin tepkisini çekmiştir. Daha sonra Osmanlı'nın resmi itirazı ile bu oyun sahneden kaldırılmıştı. Bu öykü, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki eskiden kalma düşünceler üzerine yazılmıştı. Hz. Muhammed (s.a.a), kan içici bir savaşçı olduğu, kudrete aç, yağmacı, hileci ve dostlarını ortadan kaldıran bir şahıs olarak tasvir edilmiştir. Oyunda Ebu Süfyan, II. Halife Ömer, Zeyd b. Harise ve birkaç kişi daha rol almaktadır. Senaryoya göre Hz. Muhammed (s.a.a), kudreti ele geçirmek için savaşan ve hedefine ulaşmak için -neuzubillah- mahremleriyle birlikte olan bir vicdansızdır. Oyunun ikinci perdesi, birinci perdeden daha kötüdür. Öyle ki, oyunun bu bölümü, temeli ortaçağ düşüncelerinden oluşan Hz. Muhammed'in (s.a.a) şahsına yapılan saldırılardan oluşmaktadır. Buradaki diyalogda Hz. Muhammed (s.a.a), Ebu Süfyan'a makam düşkünü olduğunu, Arap kabileleri birleştirebilecek bir plan yaptığını ve ilk fırsatta İran ve Rum bölgelerini ele geçireceğini açıklamaktadır. Hz. Peygamber Ebu Süfyan'a şöyle demektedir: <i>"Bırak bu dünyanın viraneleri üzerine Arabistan'ı inşa edelim… O hâlde ben, bin yılın içinden çıkmış ve bedevî kanunları değiştirecek biriyim."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette senaristin Fransa'nın kötü davranışlarından dolayı böyle bir olayın vuku bulması görüşünde olduğu ihtimali de vardır. Ama Walter'ın amacı ne olursa olsun, on sekizinci yüzyıl Avrupa'sındaki Batılıların zihninde Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında çok kötü tasvirler oluşturmuş ve ona acımadan merhametsizce hakaret etmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu senaryonun üzerine Mısırlı senarist Tevfik el-Hekim'in de 1936 yılında bir oyun yazdığını belirtelim. Tevfik yazdığı senaryoyu Sireyi İbn İshak'ın eserine dayandırmıştır. Bu yüzden onun senaryosu muteberdir. Ancak bu senaryo hiç perdelenmemiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Walter, 1756 yılında yazdığı <i>"Milletlerin Adetleri Hakkında Bir Makale"</i> adlı eserinde Hz. Muhammed'i bu kadar etkileyici olduğu için övmektedir. Ancak hala onun yalancı bir peygamber olduğu konusunda ısrar etmektedir. O, Cont de Boulainvilliers'ın Hz. Muhammed hakkındaki övücü sözlerini de eleştirmektedir. Bir Hıristiyan bakış açısıyla, bir kimsenin hem peygamber hem de siyasetçi olmasını kabullenememektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hampfrey Paredou da on yedinci yüzyılın sonlarında "Mahomat'in Hayatında Yalancılığın Gerçek Anlamı" adlı bir kitap yazmıştır. Bu kitabında, Hz. Muhammed'in cinsel temayüllerinden, hile ile insanları kandırmasından bahsederek yalancı peygamberlik görüşünü ispatlamaya çalışmaktadır. Bu kitap on yedinci yüzyıl Avrupalılarına çok etki yapmıştır. Hampfrey bir bölümde şöyle demektedir: "Mahomat'i bunca hileciliğe iten şey, onun makam düşkünlüğü ve şehveti idi."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">1731 yılında Arabistan'a seferini anlatan bir kitap yazan Joseph Pits de aynı görüşleri ileri sürmekteydi. O, Hz. Muhammed'i (s.a.a) hileci ve şehvetine düşkün biri olarak tanıtmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Muhammed'i (s.a.a) ilk savunanlar arasında "Bedevî Arapların Tarihi" kitabının yazarı Simon Akely ve 1734 yılında Kur'ân'ın tercümesini yayınlayan George Seyl bulunmaktadır. Bunlar öyle bir ortamda, yersiz taassuplara ve düşmanca tavırlara kapılmadan İslâm'ı ve Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını araştırdıklarını iddia ediyorlardı. Ancak o dönemin düşüncelerinin verdiği etki ile Akely dahi kitabının her yerinde Hz. Muhammed'in (s.a.a) ismini andığında "büyük hileci" sıfatını da eklemeden duramıyordu. O, bu düşünceleriyle bile Müslümanlardan bahsederken, onların fatih olduklarını söylüyor ve halka karşı davranışlarını överek onları savunuyordu. Akely, "Ali'den Sözler" unvanıyla 1717 yılında bir kitap yayınlamış ve Hz. Ali'nin (a.s) kısa sözlerini bu kitapta naklederek onun ilminin büyüklüğünden bahsetmiştir. Akely şöyle demektedir: "Biz Avrupalıların sahip olduğu az bir ilim dahi doğudan kaynaklanmaktadır… Barbarlığın tüm dünyaya yayılmasından sonra Müslümanlar Avrupa'ya ilim getirmişlerdir."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">George Seyl de, Kur'ân tercümesini yayınladıktan sonra Hz. Muhammed'in (s.a.a) hayatını anlatan bir kitap yazmış ve İslâm inançlarını nakletmiştir. Onun bu çalışması birçok tepki toplamış, düşmanca söylemlere maruz kalmış ve onun yarı yarıya Müslüman olduğu iddia edilmiştir. Seyl, bu kitabının önsözünde kendini savunmak için şöyle demektedir: "Muhammed ve Kur'ân'ı hakkında konuşurken, kendimi bunlar hakkında ileri sürülen utanç verici hakaret ve iftiralardan uzak tuttum. Ben kendimi, hem Muhammed ve hem de Kur'ân hakkında edepli ve nezaket çerçevesinde bir şeyler yazmakla muvazzaf gördüm." Elbette o, aynı önsözde Hz. Muhammed'in (s.a.a) yalancı bir peygamber olduğunu söylemekle birlikte, yaptığı güzel işleri de övdüğünü belirtmektedir. Seyl, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Arapları parça parça yaşamaktan kurtarıp birleştirdiğini ve değerli bir tanrıya yakınlaştırma adına yapılan işlerini övdüğünü söylemektedir. Seyl, Hz. Muhammed'in (s.a.a) Arapları putperestlikten kurtarıp bir olan Allah'a davet ettiğine ve yapılan tahrifleri temizlediğine inanmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Eğer bu sözlerin söylendiği zaman ve mekânı göz önünde bulundurursak, George Seyl'in ne denli cesarete sahip olduğunu anlayabiliriz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Son zamanlara kadar el yazması bir eseri kalan ve on yedinci yüzyıl sonlarında Henry Stab tarafından yazılan "Muhammedizm ve Yayılışının Açıklanması ve Hıristiyanlar tarafından Yapılan Hakaret ve İftiralar Karşısında Muhammed'in ve Dininin Hakkaniyetinin İspatı" adlı eseri bulunmaktadır. Stab bu eserinde Hz. Muhammed'i (s.a.a) o zamana kadar gelmiş en büyük ve en akıllı kanun koyucu olarak tanımlamaktadır. Stab, Hıristiyanların Kur'ân'a yönelttikleri <i>"Cennet, şehvet üzerine kurulmuş bir yerdir"</i> eleştirisine de şöyle cevap vermektedir: <i>"Hıristiyanlar nasıl cenneti kare bir şehir olarak tanımlama hakkına sahiplerse, Müslümanlar da cenneti kendilerince tanımlama hakkına sahiptirler."</i> Stab hatta çok evliliği dahi şaşkınlık verici bir iş olarak görmemektedir. Zira bu konunun aynısı Tevrat'ta birçok kere zikredilmiştir. Stab, Hampfrey Paredou'ya da ağır eleştiriler getirmiş ve <i>"İslâmî emirler hiçbir zaman şehveti kamçılayacak emirler değillerdir. Aksine evlilik müessesesi İslâm tarafından çok ciddi bir şekilde kontrol altında tutulmaktadır."</i> demiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yazarının ismi belli olmayan bir makale, George Seyl'in tercümesinin yayınlanmasından bir sene sonra kaleme alınmıştır. Başlığı <i>"Muhammedizm Üzerine Düşünceler ve Muhammed'in Davranışları"</i> olan bu makalede yazar amacının Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında atılan iftiraları temizleyip onu temize çıkaracağını iddia etmektedir. Yazar atılan iftiralar hakkında şöyle demektedir: <i>"İngiliz din adamları, Muhammed hakkında attıkları asılsız iftiralar nedeniyle çok kirlenmişlerdir."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu makalenin önemi, Müslümanların Hıristiyanlığın kurucusu İsa Mesih hakkındaki temiz ve savunmacı görüşlerine karşın, Hıristiyanların onların peygamberine yaptıkları iftiraları açıklamakta olduğundan ortaya çıkmaktadır. Bu makalede, İslâm topraklarındaki kiliselerin kendi inançlarına göre ibadet etme serbestisinin bulunmasını açıklanmaktadır. Buna karşın Avrupa'da Katoliklerin, kendi inançlarından olan Protestanlara dahi ibadet hakkı vermedikleri hatta onları katlettikleri beyan edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında dengeli görüş belirten daha başka yazarlar da bulunmaktadır. Bunlara bir örnek de Henry Bullingburg'tur. 1735 yılında yazmış olduğu bir kitapta, İslâm dininin tahrif edilmesinden bahsetmiş ve şöyle demiştir: <i>"Putperestlik ve tahrif konularında hangi suçlama Muhammedîlere yapılmamıştır?" </i>O, yapılan bu iftiraların haçlı seferlerinden dönen kimseler tarafından uydurulduğunu söylemektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Adrian Roland da kendi kitabının <i>"Muhammedîlerin İbadet Usulleri"</i> başlığında şöyle demektedir: "Muhammedîler gerçektende bizim düşündüğümüz gibi deli değillerdir."</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Alman senarist Lassing, <i>"Hümanizm Tesiri Altındaki Akılcı Nathan"</i> adlı senaryosunda insanî müşterek noktaları temel alarak, İslâm, Hıristiyanlık ve Yahudilik dinlerinin ortak noktaları olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bu oyunda bir yanda Yahudi Nathan, bir yanda Hıristiyan bir şövalye ve bir yanda da Kudüs hâkimi Selahattin Eyyubî, insan olma açısından iyilik ve kötülükleri sergilenmiştir, din açısından değil.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Tüm bunlarla birlikte muhalifler, telif meydanında da boş durmamaktadırlar. Norther 1703 yılında yayınladığı bir kitabında Hz. Muhammed'i (s.a.a) riyakâr, şehvet düşkünü ve hamiyetsiz bir kimse olarak tanıtmaktadır. O, bunları Almanca Kur'ân çevirinin önsözünde söylemektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">On sekizinci yüzyılın başlarında İslâm'a, Kur'ân'a ve Hz. Muhammed'e saldırlar, o dönemin siyasî konularından kaynaklanmakta idi. Hz. Muhammed'e yapılan bu dönemdeki saldırılar aslında on dördüncü ve on beşinci Loui dönemindeki Fransa'ya gösterilen tepkilerden kaynaklanmakta idi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Genel olarak bu dönemde İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.a), ciddi bir tehlike olarak görülmemekteydi. Zira Türkler dağılmaktaydılar ve Avrupalılar da on beşinci yüzyıldaki gibi onlardan korkmuyorlardı. Bu yüzyılın sonlarında; 1789 yılında büyük Fransa devrimi oldu ve bu olay Avrupa'nın köklü değişimlerine yol açtı.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sekizinci Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kahramanlara Tapınma Asrında Muhammed (s.a.a)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">On sekizinci yüzyıl Napolyon adıyla başladı. Bundan dolayı kahramanlara tapınma dönemi de bu isimle başlamış oldu. Savaşlar ve yenilgiler, insanların düşünce yapılarında büyük etkiler yarattı. Vaterlo’da Napolyon’un yenilgisinden yedi sene sonra, Hegel <i>"Tarihin Felsefesi"</i> derslerini halka sunmuş ve sonraları Marx’ın tarihî görüşü, Materyalizmin temellerini atmıştır. Tarih bu konuda özgürlüğe doğru hareket ediyordu. Bu dönemde, büyük şahsiyetler ve kahramanlar önemli bir rol oynamaktaydılar. İlerlemede büyük ve önemli adımlar atan İskender ve Napolyon da, her ne kadar sürgün edilmiş ya da öldürülmüşseler de, bu kahramanlardan sadece ikisiydi. Tam bu noktada, Hegel'in aklında Muhammed yer almaya başlamıştı. Ona göre Hz. Muhammed (s.a.a) öyle birisiydi ki, kendi beceri ve dehasıyla Asya ve Afrika kıtalarının yapısını değiştirmişti. Ama Hegel, yine de Hıristiyanlığın üstünlüğünde ısrar ediyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde, kahramanlara tapınma düşüncesi çok etkiliydi. Alman edebiyatçısı Goethe 1772 yılında <i>“Muhammed”</i> adında bir şiir kitabı yayınladı. Bu kitabın başlıklarından bir kısmı ise <i>“Muhammed Şiiri”</i> idi. Hz. Muhammed'i (s.a.a) uçsuz bucaksız bir nehire benzetiyordu. Her geçen gün azameti büyüyor ve insanları kendisiyle beraber sonsuzluk âlemine götürüyordu. Goethe’nin şiiri harika bir oluşumdu. Muhammed sonsuz bir nehirdi, çölleri suya doyuruyordu. <i>“Muhammed'in Nağmesi”</i> şiirini şu şekilde sona erdiriyordu:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kardeşlerini ve evlatlarını, gözü yolda yaratana doğru götürüyordu. Mutluluk ve huzur selinde kalp evine doğru ilerliyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu şiirde, Fatıma, Ali ve Zeyd b. Harise nehri izlemeye koyulmaktadırlar ya da peygamberin izleyicisi oldukları halde onları kapsayıp kuşatmaktadır. Goethe, Muhammed'i (s.a.a) kendi kitabı olan Kur'ân'ı ebedî bir miras olarak bırakan harikulade bir insan olarak övüyor. Bu şiir, Napolyon'un çıkışından yirmi sene önce yazılmıştı. O dönem ise, kahramanlara tapınma eğilimlerinin başladığı bir dönemdi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Rahibe olan Carolina Von Gunderode 1804'de <i>“Çölde Muhammed Rüyası”</i> diye bir şiir yayınladı ve Hz. Muhammed'i (s.a.a) üstün, harikulade ve büyük bir şahsiyet olarak tanımladı. O Muhammed'in (s.a.a) vahiy aldığı sıradaki tecrübesini, İsa Mesih'in dua ve yakarışıyla ve Zerdüştlerin su, hava, toprak ve ateş tasviriyle bağdaştırmaktadır. Şiirinde Hz. Muhammed (s.a.a), içinden gelen sesi dinleyerek kalp gözüyle hakikate vakıf olmak için kendiyle meşgul olmak, Yaratıcının onun kalbine üflediği ruhunu ihzar etmek istiyor. Bu şair, İslami rivayetlerde aslı olduğu üzere Hz. Muhammed'in nasıl vahiy aldığını, edebî ve hayalî bir şekilde aktarmış. Hz. Muhammed (s.a.a) mukaşefe ile uğraşma halinde, vücudu korku içinde ve bitkinken; ansızın hayret ve endişeli bir şekilde uykudan uyanıyor ve birdenbire yıldızlardan duyulan bir ses geliyor… ve o şaşkın bir şekilde feryat ediyor: <i>"Bundan sonra hiçbir şey bana engel olamayacak. İlahî nur benim gelecekteki yol gösteren yıldızım olacak ve amellerim ve hareketlerim sonsuza dek baki kalacaktır."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kahramanlara tapınma unvanını onun adıyla tanıdığımız ve <i>“Tarihte Kahramanlık”</i> adlı kitabın sahibi olan Carolina, diğer bir eseri olan <i>“Kahramanlığın Peygamberde Yansıması Hakkında Bir Söz; Muhammed: İslam”</i> kitabında Hz. Muhammed'i (s.a.a) insanlık tarihinde üstün bir kahraman olarak övüyor. Carolina kendi kahramanları için manevî ve dünyevî bir ilişki oluşturmuş. Bunlar ilham alarak insanlara yol göstermekte büyük başarılara ulaşmışlardır. Onun görüşünde kahraman, basiretli bir insan, sırdaş, gelecekten haber veren, gerçekleri bazı insanlara tefsir eden ve tarih yaratan bir insandır. Carolina, Goethe'nin hayranı idi. Onun İslamî irfan hayranlığından çok etkilenmişti. Tasavvur edilebilir ki, Muhammed'in (s.a.a) şahsiyetini vasıflandırırken daha önce Goethe'nin geçtiği yollardan geçiyordu. O <i>“Peygamber'de Şekillenen Kahramanlık”</i> adlı ikinci konferansında, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında şöyle diyordu: <i>“Bin iki seneden bu yana, bu insanın dile getirdiği şeyler yüz seksen milyon insanın rehberi olmuştur. İnsanların çoğu, diğer sözler ne olursa olsun Muhammed'in sözlerine inanıyorlar.”</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Orta çağdan o güne kadar Avrupa tarihçiliğinde ilk defa Hz. Muhammed (s.a.a) bu şekilde anılarak açıklık ve cesaretle, akait ve amelleriyle dünyaya kalıcı olarak etki etmiş büyük tarihî şahısların arasında yer aldı. O, hile ve ahmaklıktan oluşan Avrupa’nın akaidini, yine Avrupalıların tasavvur ve hayal gücünden kaynaklanan ve hiçbir hakikate dayalı olmayan salt kuruntuları, Hz. Muhammed'in (s.a.a) dinini temel alarak ret etti ve dedi ki: "Muhammed'i şair ya da peygamber olarak adlandırabiliriz. Zira onun dilinden dökülen konuşmaları normal ve sıradan bir insanın sözleri olarak hissetmiyoruz. Bu konuşmalar eşyanın gerçek hakikatlerinden kaynaklanıyor ve Muhammed bu hakikat üzere, onlarla beraber yaşıyordu." Hal bu iken ihtiyatlı bir şekilde de şöyle diyordu: <i>"Muhammed'i seçtik ama en meşhur peygamber olarak değil… O hiçbir şekilde peygamberlerin en asili değil, ama ben onu doğrucu bir peygamber olarak biliyorum… Muhammed hakkında yaygın bir teori olan hilebaz ve düzenbaz olması doğru bir düşünce değildir." </i>O Avrupalıların Hz. Muhammed (s.a.a) hakkındaki ithamları hakkında şöyle diyor: <i>"Tutarsızlığı Muhammed'e nispet vermeleri, batı dünyasının ukalalık ve terbiyesizliğidir."</i> Yine ilave ediyor: <i>"Muhammed'in doğumundan ölümüne kadar olan yaşantısında, davranışlarında hiçbir zıtlık görülmemiştir. Muhammed ömrü boyunca, huşunet, bencillik, makam düşkünlüğü, kayıtsızlık ve adaletsizlik ile savaşmıştır. Muhammed vahşilik ve yırtıcılığı ortadan kaldırmak için, kanunsuzluk ve karışıklığın yerine medenî ve ahlakî kanunlar sundu." </i>O diyor ki: <i>"Muhammed'in şehvet düşkünü birisi olması hakkında çok konuşup yazdılar. Ama bu konu hiçbir şekilde doğru değildir. Tam tersine bir zahit idi. İfrat ve tefritin her türlüsünü reddediyordu."</i> Bu, o günün Avrupa’sında, Hz. Muhammed'e (s.a.a) yakışmayan ithamlarda bulunulan bir ortamda söz konusu edilen okyanustaki bir damla idi. Bunları İskoçyalı olan cesur Carolina dile getirdi. Bunun karşısında birçok eleştirmen ortaya çıktı ve çeşitli eleştirilerde bulundular. Ama ne olursa olsun Muhammed (s.a.a) konusunda gerçekleri görme yolu açılmış oldu. Birçok eleştirmen onun yaptıklarını Hıristiyanlığa ihanet saymışlardır. Carolina'nın kahramanlara tapınma teorisi yeni düşüncede önemli bir yer aldı. Nietzsche, Abransan'ın teorisine inanıyordu ama bu büyük insanların Allah tarafından gönderildiklerine inanmıyordu. Zira onun görüşüne göre Allah ölmüştü. Bu büyüklük ve güçlülük içteki bir takım değişikler idi ve adını sara koymuştu. Bu sara hastalığı, orta çağda Hz. Muhammed'e (s.a.a) nispet edilen sara hastalığı değildi. Bu beynin bir takım hareketleri sonucunda oluşan içten gelen bir şeydi ve insan buna dayanarak diğerlerinden farklı olabiliyordu.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dokuzuncu Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Peygamberin Şehvetperest ve Katı Kalpli Olması Hakkındaki Hayaller</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>On dokuzuncu Yüzyılda Avrupalıların Tasavvurunda Muhammed (s.a.a) ve İslâm</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">On dokuzuncu yüzyıl, Fransız güçlerinin Napolyon önderliğinde Mısır'a girmeleriyle başladı. Bu değişim, Napolyon'un ideali olan Mısır’dan Suriye'ye geçmek ve oradan Beytulmukaddes'e ve sonra da İstanbul yoluyla Avrupa'ya geçmek düşüncesiyle başladı. Bu, güçlenmiş olan Avrupa’nın İslam âlemini tekrar hedef alınmasının göstergesiydi. Bu ideal gerçekleşmedi ve Napolyon yenilgiye uğradı. Hemen o dönemde, Avrupa’nın eski büyük düşmanı ve İslam âleminin en büyük devleti olan Osmanlı zayıflamakta, Avrupa, Rusya ve içteki sorunlar yüzünden gerilemekteydi. Avrupa’nın sömürgeci siyasetine sebep olan tüm dünyada iktisadı elde tutma duygusu, İslam âleminin büyük bir bölümünü de kapsamaktaydı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bunlar, bu yüzyılın başlangıcında kendini gösteren önemli faktörlerdi. Avrupa parçalanmış olan Osmanlı devleti topraklarını kendi himayesi altına alarak ve askerî bir güç kullanarak özerk devletleri ele geçirmeyi planlıyordu. Bu düşünce birinci dünya savaşına kadar ertelendi. Bu zamanda Avrupa ve İslam âleminin konumları tam tersine döndü. O döneme kadar İslam, geri kalmış Avrupa’nın karşısında ilmin ve kudretin mazharı olarak tanınıyordu. Şimdi ise durum değişmişti. Batılıların en büyük korkusu haline gelen İslâmî ilimler artık ortadan kalkmıştı. Bu değişim oryantalistliği de beraberinde getirdi. Bunun ilk göstergesi Avrupa gezgincilerinin yazılarında göze çarpmaktadır. Doğuya giden seyyahların sayıları gitgide çoğalmaktaydı. Doğu insanlarının kültürünü ve dinlerini daha yakından incelemeye başlamışlardı. Oryantalistler gördükleri sahneler karşısında hayrete düştüler. Doğu insanını romantik olarak adlandırdılar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Böyle bir durumda dahi, batılıların düşmanlıklarının sona erdiği düşünülmemelidir. Savti, 1808'de yayınlanan ve İspanyalıların Müslümanlar karşısındaki yiğitlik ve kahramanlıklarını konu alan kitabın önsözünde şöyle yazıyordu: "Muhammed'in en büyük yanlışlarından biri takipçilerini birçok kadınla evlenmeye teşvik etmesiydi." O, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bu yöntem sayesinde eski sünnetleri koruma altına alabileceğini ve topluma hâkim olacağını düşündüğüne inanıyordu. Elbette zikretmeden geçemeyeceğiz ki, bazı batılı tarihçiler, cinsel konulardaki düşüncelerinin temel kaynağını Osmanlı saraylarındaki haremler oluşturmaktaydı; yeryüzündeki cennet, vahyin evlatlarından, kadınlarından ve kızlarından oluşmuş haremler, bir sarayda olan ağaç, su ve harika seramikler. Buna Munteskiyu'nun <i>"İranlının Mektupları"</i> adı altında sunduğu kitabı örnek verilebilir. Ama bu düşünce gezginciler tarafından zamanla reddedildi. Tier Theophile Gou 1853'te kaleme aldığı yazısında şöyle demektedir: <i>"Müslüman bir erkek ve kadınlarının arasındaki metanet, ihtiram ve namus kavramından haberi olan biri, on sekizinci yüzyılda bizim yazarlarımızın şehvet hakkındaki uydurmalarını ve hayalciliklerini görmezlikten gelecektir."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bununla birlikte şehvet düşüncesi, Avrupalıların, Muhammed ve Müslümanlar hakkındaki temel düşüncelerinden birini oluşturmaktaydı. Bunun örneklerinden biri de İngiliz şair olan Lord Bayron'dur. <i>“Muhammed'in Cenneti”</i> adlı şiirinde bunu dile getirmektedir. Kadınların hiçbir hakkı olmayan sadece erkeklere ait bir cennet, daha önce de değindiğimiz gibi ortaçağın yapısını oluşturan bir düşünce tarzıydı. Kur'ân’ın tasvirindeki cennet hurileri ve eşine rastlanmayan şarap, romantizm asrının şairlerini cezbeden bir konu idi. Elbette tahrif yine vardı ve hitap edilen kesimin aklında yer alıyordu. Goethe de bu şairlerden biridir. Hafız’a hayran olan bu şair, yine Hz. Muhammed’in cenneti hakkında şiirler yazıyordu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu eğilimi, bazıları sevinçle karşılıyordu. Hainerich Haine, cinsel meselelerle fazla uğraşan biriydi. Batılıların yanlış algıladığı Doğu İslam’ındaki bu konuyu, batı Hıristiyanlığının karanlık, siyah ve kuru taassubuna tercih ediyordu. Böylelikle denge ne o şekilde sağlanabiliyordu ne bu şekilde. Gerçekte bu cehalet, Hz. Muhammed'in (s.a.a) bahsettiği cennetin hakikatinin doğru anlaşılmamasından kaynaklanıyordu. Haine, Kur'ân’ın Almanca tercümesini okudu ve kendi içindeki istek doğrultusunda sadece huriler ve eşler onu kendisine cezp etti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Haine, bir öyküsünde İspanya'daki Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında konu olan Mansur adında bir âşıktan ve onun Selime adındaki maşukundan bahsedip sonunda onların birleşmesinden söz etmektedir. Kadın bu birleşme esnasında kendini cennette sanmaktadır. Güya böylelikle Hz. Muhammed'in cennet hakkında anlattıklarına inanmıştır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><i>"Hayır! Hayır! O temiz insan asla yalan söylememiştir.</i></p>

<p style="text-align:center"><i>Bu güzel gökler hakkında söylenen her şey doğrudur."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Haine 1824'de şöyle yazmaktadır: <i>"İtiraf etmeliyim ki sen, Mekke’nin büyük Peygamberi, büyük bir şairsin ve Kur'ân'ın, her ne kadar da Buis'in tercümesinden (Almanca) okuduysam da, kolay kolay aklımdan silinmeyecektir."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Victor Hugo 1829 yılında kahramanlıkları anlatan <i>“Doğulular”</i> adlı eserinde, fazlasıyla ifrat etmiş ve doğuluların şehveti ve vahşilikleri hakkında gerçek dışı tasvirler ortaya koymuştur. Burada konu yine haremler, genç kızlar, güzel kokular ve gülsularıydı. Bu tür düşünceler yine Avrupalıların Osmanlı padişahlarının haremleri hakkındaki hayallerinden kaynaklanıyordu. Öyle haremler ki, duvarları altı bin insanın kesik başlarından oluşmuştur. Anlatımda kesik başlardan biri dile gelmektedir. Bu baş, şairin dili olmakla beraber İslâm’ın boyunduruğu altında olan Yunanlı bir askere aittir. Buradan anlaşılıyor ki, Türklerin Avrupalılarla olan savaşları İslâm’ı tasvir etmede çok büyük rol oynamıştır. Yunanistan’ın bağımsızlık arzusu Osmanlının yok olmasını isteyenlerin en güzel arzularından biri idi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Avrupalılar bu dönemde, kilisenin ruhbaniyetinden kurtulmaya çalışıyorlardı. İslam’ın tahlilinde, dünyaya bakış açıları bir yandan ve şehvet ile lezzet alma sıfatlarına bakış tarzları bir yandan çaresiz ve başıboş kalmışlardı. Geyboun <i>“Rum İmparatorluğunun Çöküşü”</i> adlı kitabında, Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında kısa bir kesit getirmekte ve onu düzenbaz ve şehvetperest olarak nitelendirmektedir. Ama sözünü şöyle bağlamaktadır: <i>"Bu, Hıristiyanlarda olmayan ama insan hayatının sağlığı ve takviyesi için gerekli olan bir şeydir."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Görüyoruz ki ortaçağda olan tasvirlerin hepsi on dokuzuncu yüzyılda da bulunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">William Muir dört ciltlik kitabında, Hz. Muhammed’in (s.a.a) hali hakkındaki izahatında, Mekke ve Medine arasındaki farklılıklara değinmektedir. Medine'de durumun değiştiğini, burada güç, makam sevgisi ve nefsi tatmin etmek konusunun, peygamberin mücadeleci yaşantısıyla kaynaşmaya başladığını dile getiriyor. Bunların hepsi dünyevi yöntemlerle ele geçirilen şeyler olduğunu söylerken, gökyüzünden gelen haberlerin siyasi davranışları açıklamak amacıyla olduğunu belirtiyor. O, Allah’ın peygambere birçok kadın alabilme hakkını vermesine de itiraz ediyor.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu konunun aynısı, özellikle Muhammed’in cenneti konusu Washington Irving'in 1851'de Londra'da yayınlanan <i>"Muhammed’in Hayatı"</i> adlı kitabında da belirtilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Aluis Sprenger yukarıdaki şahısların tersine, <i>"Muhammed'in Hayatı ve Öğretileri"</i> adlı kitabında Hıristiyan Avrupalıların <i>"Muhammed nefsinin esiriydi"</i> görüşüne karşı çıkıp şöyle yazıyor: <i>"Araştırmalarımın sonunda şuna inandım ki; İslam’ın temeli ne kanla, ne canla, ne de bir insanın istemesiyle oluşmuştur. Zamanın gerekliliğinden oluşmuştur. Ben, Muhammed'in ne bir kahraman –Carolina'nın görüşünün tersine- ve ne de şeytanın maşası olmadığını göstermeye çalışıyorum."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Teur Andrei 1918'de <i>“Muhammed’in Şahsiyeti”</i> adlı bir kitap yazdı. Bu kitabında Hz. Muhammed'in (s.a.a), dinsel ve toplumsal bir ıslahçı olduğunu cahil Arabistan’ının görüntüsünü sildiğini, halkına yeni bakış açısı getirdiğini, düşüncede yenilikler oluşturduğunu söylemektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Marguliyus da 1905'de <i>"Muhammed'in Hali"</i> hakkında bir kitap yazdı. Hedefi Hz. Muhammed'i (s.a.a) Avrupalı yazarların yüzyıllar önce yapmış olduğu ithamlarından temize çıkarmak idi. O, çok tartışılan Hz. Muhammed'in (s.a.a) çok evliliği konusunda şöyle yazıyor: <i>"Hatice’nin vefatından sonra Muhammed'in çok evlenmesinin sebebi, Avrupalı yazarlar tarafından fevkalade ve acayip bir şehvet olarak dile getirildi. Bu evliliklerin genel sebebi saf ve temiz bir hedeften oluşmuştur. Evliliklerinden bir kaçı da siyasi nedenlerden dolayı idi. Peygamber etrafındakileri ve takipçilerini kendine daha da yakınlaştırmak istiyordu. Şüphesiz Ebu Bekir ve Ömer’in kızlarını hanımlığa kabul etmesindeki neden de buydu."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bunlarla beraber Marguliyus ortaçağda Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında var olan hilecilik gibi bazı düşüncelerden kurtulamamıştır. On dokuzuncu yüzyıl Avrupa'sı, akılcılık iddialarına rağmen bu tür düşüncelerden kurtulamamıştır. On dokuzuncu yüzyılda, 1846'da yayınlanan <i>“Ez Kur-ı Nehil Ta Kahire-i Kebir”</i> adlı eserde İslam'a ve Hz. Muhammed'e (s.a.a) en kötü şekilde hakaretler edilmiş, İslam dini acımasız ve akıl dışı bir din ve kurucusu da nefsinin esiri biri olarak tanıtılmıştır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Onuncu Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Haçlı Seferlerine ve Cihatlara Dönüş</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Osmanlı İmparatorluğunun Sonlarında İslâm</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Osmanlı imparatorluğunun çökmesiyle Avrupa en büyük arzusuna ulaştı. Bunu bir yüzyıldır bekleyen Avrupa, Osmanlı'nın erken dağılması için bahane arıyordu ama Rusya, Avrupa’nın etkisini engelliyordu. General Allen 1917'de Beytulmukaddes'e geldiğinde şöyle dedi: <i>"Şimdi haçlı seferleri tamamlanmış oldu." </i>Üç sene sonra 1920'de Fransız askerleri Dımışk'ı (Şam) işgal ettiler. Komutanları, Selahattin Eyyübi’nin kabrinin yanına gidip ona hitaben şöyle dedi: <i>"Selahattin biz geldik."</i> Avrupalı askerler Hıristiyanlık adına Müslümanları öldürdüklerinde medeniyet getirmek için öldürdüklerini söylüyorlardı ama işin gerçeği sömürgecilikti. Bu defa da, medenî olmak için Avrupalıların vermiş olduğu uğraş, onların gurura kapılmalarına neden oldu. Bu gurur, onların İslâm dünyasını küçük görmelerine, diktatörlük ve geri kalmışlıkla suçlamalarına sebep oldu. Kurt Kramer, İngiltere’nin ilk konsolosu 1908’de “Modern Mısır” adında bir kitap yayınladı. Bu kitabında her ne kadar Müslümanların parlak geçmişlerine değinmiş olsa da, İslam dinini, kendini ıslah edemeyecek ve ihya edemeyecek bir din olarak tasvir etmekte, Müslümanları sıradan, çocuksu, mantıksız ve yeteneksiz olarak beyan etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslam dinini, doğunun diktatörlüğü diye itham etmek, Hz. Muhammed’in (s.a.a) asrında Medine’de dinlerin özgürlük tecrübelerini ve Kur’ân’ın öğretilerini görmemezlikten gelmek moda olmuştu. Avrupa’nın gözünü, kazandıkları zaferlerin, Osmanlının ortadan kalkmasıyla en parlak dönemlerini yaşamalarının ve İslami toprakların siyasi-maddi kaynaklarına sahip olmanın sarhoşluğu bürümüştü. Bunun neticesinde katı sömürgecilik, insanları katletmekten çekinmiyordu. Kendi sultalarını korumak için haçlı seferlerinden kalma vahşi metotlardan başka hiçbir şeye bağlı değillerdi. Müslüman milletleri ezmek için belki de en can alıcı girişim, 1917'de yapılan Balfour anlaşmasının gereği olarak İsrail’i kurmak idi. İngiltere ve Avrupa devletlerinin siyasetleri de, buna yönelik bir siyasetti.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu dönemde, Avrupa, Müslüman ve Yahudi cemaatinin arasında o zamana kadar eşine rastlanmayan köklü bir ihtilaf soktu. Yahudiler, İslam’ın ilk asrında bazı özel nedenlerden dolayı Arap yarımadasını terk etmeleri hariç Müslümanlarla çok rahat bir şekilde yaşıyorlardı. Hatta doğu Hıristiyanlarının bile Müslümanlarla bir sorunu yoktu ve haçlı seferlerinde Avrupalı Hıristiyanları bile karşılamadılar. İsrail’in kurulmasıyla ve sömürgeci batının tahrikiyle yeni bir keşmekeş ve kargaşa meydana geldi. Bu ise İslam medeniyetinin geçmişinde olmayan bir şeydi. Bu, Siyonizm’in koruyucusu olan Batı ile Müslümanlar arasında uzun süreli savaş tohumlarını ekmiştir. İsrail’in kurulması ve tekrar haçlı seferlerinin başlaması arzusu karşısında Müslümanlar da, cihat ve mukaddes savunma arzusuna sahip oldular. Bu şekilde dünya bir kez daha haçlı seferlerinin başlaması tehlikesiyle karşı karşıya geldi.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>On Birinci Fasıl</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yüceltmekten Apaçık Tahrife</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yirminci Yüzyılda Hz. Muhammed (s.a.a)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yirminci yüzyılda, Avrupa’nın İslam ve Hz. Muhammed (s.a.a) hakkında utanç duyacağı kara lekelerinden birisi de Selman Ruşdi olayıdır. Batının onu, düşünce özgürlüğü adı altında koruması, aslında onların kendi duruşlarını hâlâ koruduklarının göstergesiydi. İngiltere’de okumuş, doğulu bir müşrik, batı diliyle öyle şeyler yazdı ki, Müslümanların buna katlanması çok zordu. Yirminci yüzyılda göze çarpan diğer bir değişiklik ise birçok batı gezgininin ve gezgin olmayan Avrupalının Müslüman olmasıydı. Rilke 1910'da Mısır, Tunus ve Cezayir’i ziyaret etmeden önce İslam’a temayülünü göstermişti. Eşi, 1907'de Mısır’dan döndüğü zaman kendisiyle beraber birçok hatıra ve resim getirmişti. İşte bu zamanda “Muhammed’in Nidası” isminde bir şiir yazdı. Bu şiirde Hz. Muhammed (s.a.a) okuma yazması olmayan, temiz bir yaratılışa sahip ve vahiy meleği vasıtasıyla Allah ile irtibata geçen bir çöl Arabıdır. Rilke'nin yazmış olduğu bu şiir, Müslüman şairlerin yazdığı şiirlerden farksızdır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Nur onun yüce inzivasına ulaştı</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>O tüm isteklerinden vazgeçti</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>O hiçbir zaman okumamıştı ve şimdi de</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Yüce kelamı anlamak böyle bir şahsa nasip oldu</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Ama melek kudretle işaret etti</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Levhada yazılı olanları gösterdi</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Teslim olmadı ve oku dedi</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Sonra okudu o, öyle ki melek boynunu eğdi</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Şimdi o, okumuş bir insandı</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Okuyabilirdi</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>İlahi fermana itaat ve onu icra etti.</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Rilke’nin kendisi Mısır ve Cezayir’e gittiğinde, eşine yazdığı mektupta, İslam âlemine karşı hayranlığını dile getiriyor. 1912'de Kur'ân’ı tekrar dikkatli bir şekilde okumaya başladı. İspanya’da bir tane mescidin kiliseye dönüştürülmesinden dolayı Şehzade Taksis Hanım’a dertli bir mektup yazdı. <i>“Hıristiyanlık, güzel bir keki parçalar gibi Allah'ı bölüp parçalıyor” </i>diyerek, İslam dininin, Allah’ın birliği hakkındaki akaidinden dolayı hamd etti. Kısa bir müddet sonra Hıristiyanlıktan tamamen soğudu ve şöyle bir mektup yazdı: <i>"Şu an, kendine özgü bir sesi olan Kur'ân'ı okumak ile meşgulüm. Öyle bir ses ki, tüm benliğimi güzel bir rüzgâr gibi kaplamaktadır. Muhammed gerçekti, dağların arasından akan bir nehir gibi çağlamaktadır. Bir olan Allah'a doğru ilerliyor. Öyle bir Allah ki, her seher vakti onunla ismi Mesih olan vasıta olmadan konuşabilirsin…"</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">1920 yılında başka bir mektupta şöyle yazmıştır: <i>"Kur'ân'ı ezberlemeye çalıştığım bir zamanda, fazla gelişme kaydedemedim. Ancak onda farkına vardığım şey, çok güçlü bir işaret parmağının, sana daima diri olan Allah'ı göstermesiydi."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Muhammed (s.a.a) ve makamı hakkında yazılan müspet ve ciddi eserlerden biri de Bayan Anna Mary Schmill'in eseridir. Anna Mary çok faal bir oryantalisttir ve İslâm'ın irfan boyutuna özel bir ilgisi bulunmaktadır. Schmill, Hıristiyan Batının Hz. Muhammed'e (s.a.a) bakış açısını eleştirerek, onu irfan açısından tanıtma girişimlerinde bulunmaktadır. Anna Mary, <i>"İslâm'ın İrfani Boyutu"</i> adlı kitabında şöyle yazmaktadır: <i>"Batıda İslâm ve Hz. Muhammed hakkında araştırma yapmak isteyen bir kimse, ister istemez batıdaki Hz. Muhammed'e bakış açısını öğrenecek ve onu kabullenecektir. Ancak bu şahsın irfan boyutunu öğrendiğinde şaşkınlığa düşecektir. Öyle bir şahıs ki, bir Avrupalı onu yalancı bir siyasetçi, şehvetperest ve Hıristiyanlıktan esinlenerek kendine din oluşturan biri olarak tanımıştır. Yapılan en yeni araştırmalara göre o, kendini tamamen dinine adamış, sadık biridir. Yolunun takipçileri ona halis bir aşkla bağlanmıştır. Öyle bir Peygamber ki, kendisini Allah'ın gönderdiğine dair kâmil bir imanı vardır. Şüphesiz böyle yüce bir şahıs çok ibadet eder. Çünkü o, dua ve münacat yolu ile bu makama ermişti. Tekrar ve tekrar kendisini gönderen Allah'ı derk etmişti."</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yirminci yüzyıl Avrupa'sında, Hz. Muhammed'i (s.a.a) tanımak için muhakkak daha ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bu çalışmaların, ortaçağda söylenenlerden üzüntü duyularak daha dengeli ortamlarda yapılması gerekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>(Sonnot)</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">1- Tavus Tahtı, Nadir Şah'ın Hindistan'dan İran'a getirttiği ve her yeri çeşitli mücevherlerle işlenmiş olan saltanat tahtıdır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/avrupa-tarihinde-hz-muhammed</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 19:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/08/mhmdz-1.jpg" type="image/jpeg" length="49579"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Nehcü’l-Belağa Dersleri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/nehcul-belaga-dersleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/nehcul-belaga-dersleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ehla-Der Genel Başkanı Kadir Akaras ile Nehcü’l-Belağa Dersleri]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">📚 Nehcü’l-Belâğa Dersleri</p>

<p style="text-align:justify">🎙 Üstad Kadir Akaras</p>

<p style="text-align:justify">🔢 1. Ders: Nehcü’l-Belâğa ile Tanışma</p>

<p style="text-align:justify">Konu ve Amaç • Ders, Nehcü’l-Belâğa’yı tanıma ve onu okuma/yaşama yöntemi üzerine bir giriş sunar.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Çalışma, Şehid Murtazâ Mutahharî’nin Nehcü’l-Belâğa üzerine kitabını ve serbest okumayı birlikte önerir.</p>

<p style="text-align:justify">Temel Kavramlar</p>

<p style="text-align:justify">• Belâgat: Maksadı en doğru kelime ve cümlelerle ifade etme.</p>

<p style="text-align:justify">• Fesâhat: İfadenin açık ve anlaşılır oluşu. “Nehc” ve Kitabın Adı</p>

<p style="text-align:justify">• Nehc = yol, yöntem → Nehcü’l-Belâğa: “Belâgatın yolu/yordamı.” Derleyici ve Yapı</p>

<p style="text-align:justify">• Eser, İmam Ali’nin (a) sözlerinin edebî seçkisi olup Seyyid Râzî tarafından derlenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">• Üç bölüm: Hutbeler, Mektuplar, Kısa sözler (hikmetler).</p>

<p style="text-align:justify">İçerik Çeşitliliği (İmam Ali’nin Çok-Yönlülüğü)</p>

<p style="text-align:justify">• Savaş meydanından ibadet hayatına, devlet idaresinden ahlâka kadar geniş yelpaze.</p>

<p style="text-align:justify">• Okur, siyasetten zühde, kişisel ahlâktan toplumsal düzene çoklu “manzaralar” görür. Pratik Okuma Tavsiyeleri</p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/nehcul-belaga-dersleri</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 13:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2025/10/f967a307-713c-476f-85d4-8c6ea9622c41-12.jpg" type="image/jpeg" length="11045"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Mizaçlar ve Evlilik | Zehra Erdoğan Hekimoğlu]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mizaclar-ve-evlilik-zehra-erdogan-hekimoglu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mizaclar-ve-evlilik-zehra-erdogan-hekimoglu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[el-Mustafa Eğitim Televizyonu]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mizaclar-ve-evlilik-zehra-erdogan-hekimoglu</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Sep 2025 13:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/YFUOJ5Qagf4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="60519"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Erbain ve Fotoğraflar]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/erbain-ve-fotograflar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/erbain-ve-fotograflar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Fotoğrafların açılması için lütfen biraz bekleyin..]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Erbain (kırkıncı gün); hicrî takvime göre Safer ayının 20’isi İmam Hüseyin’in Erbain günüdür. İmam Hüseyin ve yârenlerinin hicretin 61. Yılında Kerbela’da şehit edilişlerinin üzerinden kırk gün geçmesi temsil edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Erbain yürüyüşünden maksat, Ehlibeyt dostlarının çeşitli yerlerinden İmam Hüseyin’in (a.s) Erbain münasebeti ile Kerbela’ya akın etmeleridir. İnsan selini andıran bu yürüyüşlere milyonlarca insan katılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Erbain günü, Irak dışından başta İran olmak üzere Türkiye, Pakistan, Lübnan, Bahreyn, Yemen vb. gibi ülkelerden de çok sayıda Ehl-i Beyt dostları bu yürüyüşlere katılarak Erbain günü Kerbela’da hazır bulunmaktadır. Veriler katılım oranının her yıl daha da arttığını ve yaklaşık 20-22 milyon civarına ulaştığını göstermektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/erbain-ve-fotograflar</guid>
      <pubDate>Sat, 24 Aug 2024 19:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/08/basliksiz-2-3.jpg" type="image/jpeg" length="81452"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İmam Humeyni ve Hatıralar - Halk]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/imam-humeyni-ve-hatiralar-halk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/imam-humeyni-ve-hatiralar-halk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Humeyni ve Hatıralar - Halk]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu kitap Humeyn şehrinde başlayan ama alelade olmayan bir yolculuğun Kum, Tahran, Bursa, Necef, Paris ve tekrar Tahran ile harmanlanmış; kâh insanı silkeleyen, kâh derin düşüncelere sevk eden bir hayat hikâyesine değinmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/imam-humeyni-ve-hatiralar-halk</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Aug 2024 14:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/FLAuPq2Dvro/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="30315"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli - İstanbul]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kerbela-matemi-mehdi-resuli-istanbul</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kerbela-matemi-mehdi-resuli-istanbul" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli - İstanbul]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ehlibeyt Gençlik Derneği (EGDER) tarafından Kerbela Matem Merasimi programı düzenlendi. Ehlibeyt meddahı Mehdi Resuli'nin de katılımıyla gerçekleşen programa yoğun katılım gerçekleştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Programlar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kerbela-matemi-mehdi-resuli-istanbul</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Aug 2024 14:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/07/mehdi-resuli6.jpg" type="image/jpeg" length="96382"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli - Iğdır]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mehdi-resuli-kerbela-matemi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mehdi-resuli-kerbela-matemi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli / Iğdır]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><h2 itemprop="description">Iğdır'da ünlü Ehl-i Beyt meddahı Mehdi Resuli'nin katılımıyla Hz. Hüseyin'i Anma ve Matem Programı Düzenlendi..</h2></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Programlar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mehdi-resuli-kerbela-matemi</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Aug 2024 14:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/08/adsiz-12.webp" type="image/jpeg" length="50398"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Fotoğraflarla Osmanlı'da Aşura Merasimi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/fotograflarla-osmanlida-asura-merasimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/fotograflarla-osmanlida-asura-merasimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[https://www.ehlibeytalimleri.com/fotograflarla-osmanli-istanbulu-ve-asura-merasimi]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>https://www.ehlibeytalimleri.com/fotograflarla-osmanli-istanbulu-ve-asura-merasimi</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/fotograflarla-osmanlida-asura-merasimi</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jul 2024 14:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/07/uskudar-1.jpg" type="image/jpeg" length="58634"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gazze ile Dayanışma Gecesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/gazze-ile-dayanisma-gecesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/gazze-ile-dayanisma-gecesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[GAZZE İLE DAYANIŞMA GECESİ]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Programlar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/gazze-ile-dayanisma-gecesi</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/R8cF7PHY_Ew/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="21264"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[3. Kadir Gecesi | Yusuf Tazegün]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/3-kadir-gecesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/3-kadir-gecesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[3. Kadir Gecesi | Kadir Gecesinde Allah'tan Ne İsteyelim?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/3-kadir-gecesi</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/VcLXm4pmYYA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="42259"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[1. Kadir Gecesi | Kadir Akaras]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/1-kadir-gecesi-kadir-akaras</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/1-kadir-gecesi-kadir-akaras" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/1-kadir-gecesi-kadir-akaras</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/ENg5Yl3yi7s/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="45819"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ayetlerden Elde Edilen Çıkarımlar | Dr. Mahmut Acar]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/ayetlerden-elde-edilen-cikarimlar-dr-mahmut-acar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/ayetlerden-elde-edilen-cikarimlar-dr-mahmut-acar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/ayetlerden-elde-edilen-cikarimlar-dr-mahmut-acar</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/KLxPtG1FZp0/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="28792"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kudüs Günü'nün Önemi | Musa Aydın]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kudus-gununun-onemi-musa-aydin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kudus-gununun-onemi-musa-aydin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kudus-gununun-onemi-musa-aydin</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUuRyEctT64/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="94860"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şia Âlimlerinin Eylem ve Düşüncelerinde Ehl-i Sünnet’e Bakış]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/sia-alimlerinin-eylem-ve-dusuncelerinde-ehl-i-sunnete-bakis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/sia-alimlerinin-eylem-ve-dusuncelerinde-ehl-i-sunnete-bakis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Alimler</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/sia-alimlerinin-eylem-ve-dusuncelerinde-ehl-i-sunnete-bakis</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Oct 2023 15:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/ehl-i-sunnet01.jpg" type="image/jpeg" length="74281"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gençlere 14 Tavsiye]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/genclere-14-tavsiye</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/genclere-14-tavsiye" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/genclere-14-tavsiye</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Oct 2023 12:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/0440.jpg" type="image/jpeg" length="39744"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İslamî Vahdet]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/islami-vahdet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/islami-vahdet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Humeynî: Şi'î ile Sünnî arasındaki farklılıklar İslam düşmanlarının lehinedir.. Tüm Müslümanlar Kardeştir ve Eşittir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/islami-vahdet</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Oct 2023 15:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/vahdet-humeyni-01a.jpg" type="image/jpeg" length="35684"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Aşura'nın Yedi Perdesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asuranin-yedi-perdesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asuranin-yedi-perdesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yedi Perde Aşura


                                

'Aşura'nın Yedi Perdesi' adlı çalışmanın tüm resimlerini ihtiva eden PDF dosyasını aşağıdaki 'Yedi Perde Aşura' linkten temin edebilirsiniz..



Yedi Perde AşuraYedi Perde

- - - - - - - - - - -

/|\]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><a href="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/09/yedi-perde-asura.pdf" rel="nofollow" target="_blank">Yedi Perde Aşura</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p>

<p style="text-align: center;"><strong><em>'Aşura'nın Yedi Perdesi'</em></strong> adlı çalışmanın tüm resimlerini ihtiva eden PDF dosyasını aşağıdaki 'Yedi Perde Aşura' linkten temin edebilirsiniz..</p>

<p style="text-align: center;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong><a href="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/09/yedi-perde-asura.pdf" rel="nofollow" target="_blank"><span style="color:#c0392b;">Yedi Perde Aşura</span></a></strong><a href="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/yedi-perde.pdf" rel="nofollow" target="_blank">Yedi Perde</a></p>

<p style="text-align: center;"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align: center;"><strong>/|\</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asuranin-yedi-perdesi</guid>
      <pubDate>Thu, 07 Sep 2023 10:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/karbala-2.jpg" type="image/jpeg" length="52421"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ayetullah Hamaneî’nin Tebliğ Üzerine Tavsiyeleri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/ayetullah-hamaneinin-teblig-uzerine-tavsiyeleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/ayetullah-hamaneinin-teblig-uzerine-tavsiyeleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah el-Uzman Seyyid Ali Hamaneî - Temmuz / 2023 - Tahran / İran İslam Cumhuriyeti]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/ayetullah-hamaneinin-teblig-uzerine-tavsiyeleri</guid>
      <pubDate>Sat, 29 Jul 2023 17:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/teblig-hamanei.jpg" type="image/jpeg" length="73481"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Tarihi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-tarihi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-tarihi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-tarihi</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Jul 2023 17:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/07/kerbela-tarihi.jpg" type="image/jpeg" length="25420"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Aşura Gazetesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asura-gazetesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asura-gazetesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asura-gazetesi</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Jul 2023 13:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/07/gazete.jpg" type="image/jpeg" length="11313"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Vakıası - Zaman Çizelgesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-vakiasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-vakiasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[MS 680

Recep 15: Muaviye b.&nbsp;Ebu Süfyan’ın ölümü ve Yezid'in hilafet iddiası.

Receb 28: İmam Hüseyin'in (a.s) Yezid'e biat etmemek için Medine'den ayrılması.

Şaban 3: İmam Hüseyin'in (a.s) Mekke'ye gelişi.

Ramazan 10: Kûfelilerin İmam'a (a.s) ilk mektubunun gelişi.

Ramazan 12: Kûf...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">MS 680</p>

<p style="text-align: justify;">Recep 15: Muaviye b.&nbsp;Ebu Süfyan’ın ölümü ve Yezid'in hilafet iddiası.</p>

<p style="text-align: justify;">Receb 28: İmam Hüseyin'in (a.s) Yezid'e biat etmemek için Medine'den ayrılması.</p>

<p style="text-align: justify;">Şaban 3: İmam Hüseyin'in (a.s) Mekke'ye gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 10: Kûfelilerin İmam'a (a.s) ilk mektubunun gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 12: Kûfe'den 150 mektup geldi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 14: Kûfe’nin ileri gelenlerinden mektubun gelmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 15: Müslim ibn Akîl, Mekke'den Kûfe'ye doğru hareket etti.</p>

<p style="text-align: justify;">Zilhicce 8: İmam Hüseyin'in (a.s) Mekke'den ayrılışı.</p>

<p style="text-align: justify;">Zilhicce 8: Kûfe'de Müslim ibn Akîl'in kıyamı.</p>

<p style="text-align: justify;">Zilhicce 9: Müslim ibn Akîl'in şehadeti.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 2: İmam Hüseyin'in (a.s) Kerbela'ya gelişi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 3: Ömer ibn. Sa'd'ın 4000 kişiyle Kerbela'ya gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 6: Habib ibn Mezâhir'in en ünlü Arap kabilelerinden biri olan Benî Esad'dan yardım istemesi ve reddedilişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 7: Ömer ibn Sa'd tarafından İmam Hüseyin (as) ve ailesine su kaynaklarının kesilmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem9: Şimr ibn Zi’l-Cevşen'ın Kerbela'ya gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 9: Savaşın Ömer ibn Sa'd tarafından duyurulması ve İmam'ın (a.s) izin istemesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 10: Aşura Günü, İmam Hüseyin (a.s) ve ashabının şehadetleri.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 11: Hz. Zeyneb (sa) ve İmam Seccad (as) dâhil tutsakların Kûfe'ye doğru hareket ettirilmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 11: Şehitlerin Benî Esad kabilesi tarafından defnedilmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 13: Esirlerin Kûfe'ye gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 19: Esirlerin Kûfe'den Şam’a götürülmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Safer 1: Esirlerin Şam’a varışı.</p>

<p style="text-align: justify;">Safer 20: Erbain; İmam Seccad (as) ile Ehl-i Beyt'in (as) Kerbela'ya dönüşü.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-vakiasi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Jul 2023 15:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/07/kerbela-grafik01.jpg" type="image/jpeg" length="94063"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
