<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:turbo="http://turbo.yandex.ru/xmlns" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" version="2.0">
  <channel xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom">
    <title>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</title>
    <link>https://www.ehlibeytalimleri.com</link>
    <description>Ehl-i Beyt Âlimleri Derneği</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss?yandex=turbo" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2022. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Wed, 06 May 2026 02:37:54 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/rss?yandex=turbo"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İbrahim Makamı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Makam-ı İbrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify">Allah Tealâ’nın Mekke’deki şiar ve apaçık ayetlerinden biri de Makam-ı İbrahim’dir. Bu doğrultuda İmam Sadık’a (a.s) <strong><i>“orada apaçık ayetler vardır”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> ayet-i kerimesinden murat nedir diye sorulduğunda şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“(Kâbe’nin inşası esnasında İbrahim’in) üzerine çıktığı ve ayaklarının iz bıraktığı taş; yani Makam-ı İbrahim, Hacer-i Esved ve İsmail’in indiği yerdir.”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu taş ilk zamanlar Kâbe’nin kenarında orta yerde bulunmaktaydı. Sonra onu yeri değiştirilmesin diye ‘Mültezem’in üzerine koydular. Günümüzde ise Makam, belirgin bir konuma sahip olup metal bir mahfaza içerisinde korunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’in yerinin değiştirildiğine dair bazı hadisler varit olmuştur. Örneğin İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Başlangıçta Makam Kâbe’nin duvarına yakın bir yerdeydi. İslam’dan önce onu şimdi bulunduğu yere taşıdılar. Resul-i Ekrem (s.a.a) Mekke’nin fethinden sonra onu asıl yerine taşıdı. Lakin Halifeler döneminde yeniden yerini değiştirdiler.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette Makam’ın mevcut konumunun Masum İmamların (a.s) onayına mazhar olması ve Nübüvvet Hanedanı’nın (a.s) bu durumun fıkhî sonuçlarıyla ilgili farklı bir beyanının bulunmaması dolayısıyla mevcut mekânda eda edilen namaz ve tavaf yeterli ve sahihtir.</p>

<p style="text-align:justify">Tabi, hatırlatmak gerekir ki bu rivayetin ilk bölümünde İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Mescid-i Haram’ın sel baskınına uğradığı yıl ben de İmam Hüseyin’le (a.s) beraber Mekke’deydim.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a> Hz. Seyyid-i Şüheda, Makam-ı İbrahim’in yok olmasından endişelenen halka: Hiçbir endişeniz olmasın! Sel asla Makam-ı İbrahim-i götüremez. Zira Yüce Allah onu kendi nişanesi kılmıştır.”</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dikkate şayan bir diğer nokta da şu ki, “orada apaçık ayetler vardır” ayetine istinat ederek Mekke ile ilgili nâzil olmuş ve bu ayetin kapsamına giren her şey, mucizevî ve harikulade bir yöne sahiptir denilemez. Zira ‘ayet’ kavramı sadece Salih’in Devesi, Ay’ın Yarılması ve benzeri olağanüstü olgu ve olaylara delalet etmez. Ayet, bazen tekvinî bir nişane bazen teşriî bir alamet ve bazen de hem tekvinî hem de teşriî boyutları olan bir şiar anlamına gelir. Ayet, Hak Teâlâ’yı gösteren ve insanlara onu hatırlatan nişane ve alamet anlamına gelir. Örneğin “Siz her yüksek yere bir alâmet dikerek eğleniyor musunuz?” ve “Biz, bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya onu unutturursak (ertelersek) mutlaka daha iyisini veya benzerini getiririz” ayetlerinde ‘ayet’ alamet ve nişane anlamında kullanılmıştır. Demek ki insana Hakk Teâlâ’yı hatırlatan her şeye, ‘ayet’ denmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bütün ‘apaçık ayetlerin’ mutlaka harikulade ve tabiatüstü bir boyutunun olması gerekmez iddiasını teyit eden husus, yine söz konusu ayetin devamında yer alır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Oraya giren emniyette olur.”</strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu cümle ‘apaçık ayetler’ tabirinden sonra gelir. Ki icmalden sonra tafsil babından söz konusu ‘emniyet’ apaçık ayetlerin bir örneği olarak gösterilir. Bu husus, hiçbir harikuladelik olmaksızın Hakk’ı hatırlatan alamet ve ilâhî nişanelerden sayılmıştır. Daha zarif bir ifade ve Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla açıklayacak olursak: “İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur. Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır” cümlesinin ‘apaçık ayetler’ tabiri için bir ‘bedel’ olduğu söylenir. Lakin bu görüşü kabul edecek olsak dahi, burada sadece ‘İbrahim’in makamı’ bedeldir denebilir. Diğer iki cümle, yani ‘Oraya giren emniyette olur’ ve ‘Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah’ın insanlar üzerinde bir hakkıdır’ cümleleri bağımsız ve tek başına bir mana ifade eden cümleler olup iki hazfedilmiş bedel; yani ‘girenin emniyeti’ ve ‘gücü yetene haccın farz oluşu’na delalet eder.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Sadece ‘İbrahim’in makamı’ ‘apaçık ayetler’ tabirinin ‘beyanıdır’ diyecek olursak, buradan çıkarabileceğimiz nükte şu olur: “Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet idi” ayetinde söz konusu olan ‘tek başına bir ümmet’ nitelendirmesinde olduğu gibi ‘Makam-ı İbrahim’ de; onun ayak izi ve makamı da mucizevî bir hakikat olarak tek başına ‘apaçık ayetler’ sayılmış ve ‘tek başına bir ümmet’ bilinmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">‘Ayetler’ tabirinin çoğul olmasının bir diğer hikmeti de şöyle açıklanabilir: Bir: Sert bir taş tıpkı hamur misali yumuşamıştır. İki: Taşın tamamı değil, belirli bir kısmı hamur gibi yumuşamıştır. Üç: Belirli bir derinliğe kadar ayak izi belirmiş ve taşın geri kalan kısmı olduğu gibi kalmıştır. Dört: Bu izi yok etmek isteyen tuğyancılara karşı korunmuştur. Beş: İslam ülkelerindeki değerli eşya ve değerli ve kutsal bilinen kültür miraslarını çalma peşinde olan sanat eseri ve antik eşya hırsızlarının şerrinden muhafaza edilmiştir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">‘Apaçık ayetler’ tabirinin Makam-ı İbrahim dışında diğer birçok şeye; örneğin Harem bölgesi sakinlerinin emniyette oluşu gibi Mekke ve Harem-i İlâhî’de var olan diğer birçok hakikate de şamil geldiğini iddia edenler, çok açık oldukları için ayrıca dile gelmeyen ve Allah Teâlâ’nın tasrih buyurmadığı birçok husus zikrederler. Örneğin: 1. Kuşların Kâbe’nin üzerinden uçmaması ve o bölgeye geldiklerinde yönlerini değiştirmeleri 2. Kuşların Kâbe’yi kirletmemesi 3. Hayvanların Harem bölgesinde barış içerisinde yaşamaları ve yırtıcıların dahi diğer hayvanlara saldırmaması 4. Ashab-ı Fil örneğinde olduğu gibi Kâbe’ye yönelik kötü emeller besleyen zalimlerin helak olması 5. Hacıların ne bedensel ne de ruhsal açıdan yorgunluk ve bitkinlik hissetmemeleri ki ne kadar uzak ve meşakkatli yollardan gelmiş olurlarsa olsunlar defalarca hac ziyaretiyle müşerref olmayı arzularlar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıdan bakıldığında Makam-ı İbrahim, Allah’ın Mekke’de zuhur bulan sayısız ayet ve nişanelerinden biridir. Buna göre Yüce Allah en genel çerçevesiyle ilâhî nişanelerden bahsettikten sonra özel olarak ve Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’yi inşa ederken üzerine çıktığı bu Makam’ın önemi ve değerine binaen ‘genel bir ifadeden sonra özel bir manayı zikretmek’ babından ona atıfta bulunmuştur.</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Orada apaçık ayetleri; İbrahim’in makamı vardır. Oraya giren emniyette olur.”</strong></i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira onun ayak izleri sert ve pek bir taşın üzerinde kalmış ve onun mübarek ayak izi, sadece o cansız taşın belirli bir bölgesinde ve belirli bir derinlikte günümüze kadar gelmiştir. Bunu bugün dahi apaçık bir şekilde görebilmekteyiz ki bugün o taşın çevresini kuşatan metal kaplamanın yüzüne Harem sorumlularının yerinde bir seçimiyle şu ayet işlenmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Bunları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez.”</strong></i><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kuşların uçması ile ilgili söylenenlerin ispatı, bu hususa yöneltilen bazı eleştiriler göz önüne alındığında gayet zor olduğundan apaçık ilâhî ayetler kapsamında değerlendirilmesi de problemlidir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Makam-ı İbrahim Nasıl Şekillenmiştir?</strong></p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’in nasıl şekillendiğine dair birkaç görüş ileri sürülmüştür:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1.</strong> Kâbe’yi inşa ederken Hz. İbrahim (a.s) bu taşın üzerine çıkıyordu. Bu esnada, ilâhî mucize eseri taş yumuşamış ve onun ayak izleri üzerinde kalmıştır.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Hz. İbrahim ikinci kez Mekke’ye geldiğinde Hz. İsmail’in (a.s) eşi: “Atlarınızdan ininiz, sizleri yıkayayım” demiş ve o, ayaklarını bu taşın üzerine koymuş sonrada ayak izleri bu şekliyle kalmıştır<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a>.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3.</strong> “İnsanlar arasında haccı ilân et” emrini icra ederken bu taşın üzerine çıkmış ve insanları, Kâbe’ye gelerek hac farizasını eda etmeye çağırmıştır. İşte bu esnada, ayak izleri bu taşın üzerinde kalmıştır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> Hz. İbrahim’in çağrısı ve gelecek zamanlardaki tüm hacıların ‘lebbeyk lebbeyk’ diye cevap vermeleri<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> hadisesiyle –ki bu hadise alelade bir olaydan daha ziyade ilâhî misak hadisesine benzemektedir- ile ilgili rivayetlerden anlaşılan, Kâbe’nin duvarına bitişik duran bu taşın, onun Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu hususudur.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Mamafih, kesin ve herkesçe kabul gören husus, Hz. İbrahim’in ayağını sert bir taşın üzerine koyması, ayaklarının bu taşta iz bırakması ve bu izin günümüze kadar kalmış olmasıdır. İşte bu iz onun mucizesi olarak telakki edilmiştir.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Ancak bu olayın hangi durumda vuku bulduğu; bu durumlardan birinde mi yoksa her üçünde mi sorusunun cevabını bu konuya dair rivayetlerde araştırmak gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mucizenin bir benzeri de Hz. Davud (a.s) hakkında gerçekleşmiştir. Buna göre Allah, sert ve soğuk demiri onun ellerinde yumuşatmıştır:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“And olsun, Davud’a tarafımızdan bir üstünlük verdik. Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin dedik. Ona demiri yumuşattık.”</strong></i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu arada dikkate şayan bir diğer nükte, ‘zırh yapmak’ hususunda ‘talim ve öğretmek’ tabirinin kullanılmış olmasıdır:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Ona, sizin için zırh yapmayı öğrettik.”</i></strong><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira ‘zırh yapma zanaatı’ bütün diğer bilim dalları ve zanaatlar gibi başkalarına öğretilebilir. Ancak sert ve soğuk demiri elle yumuşatmak harikulade bir iştir. Burada söz konusu olan demir çelik entegre fabrikası kurmak –ki bu bir ilim ve sanayidir; mucize değil- değildir. Bu yüzden “Biz ona demiri yumuşatmayı öğrettik” diye buyrulmaz. Bilakis “sert ve soğuk demirin Davud’un (a.s) ellerinde yumuşadığından” söz edilir.</p>

<p style="text-align:justify">Aynı konu Makam-ı İbrahim için de geçerlidir. Bir iki farkla ki, evvela burada konu “Biz ona taşı yumuşattık” mealinde bir ilâhî müdahaledir. Yani sert bir taş ilâhî bir mucize eseri yumuşamış ve Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayakları onun üzerinde iz bırakacak kadar içine girmiştir. İkincisi, söz konusu mucize Davud (a.s) için sürekli iken Hz. Halil (a.s) için geçici ve sadece bir olaya mahsus idi.</p>

<p style="text-align:justify">Makam-ı İbrahim’de Hz. İbrahim’in (a.s) mübarek ayaklarının ‘izi’ muhafaza edilmiştir<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a>, tıpkı Davud (a.s) kıssasında demirin onun ‘bedenini’ muhafaza ettiği gibi.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki malumat doğrultusunda, bazı müfessirlerin ‘apaçık ayetler’ tabirinin sırf alelade hususlara işaret ettiğine dair iddialarının zayıflığı da anlaşılmış olmalıdır. Şöyle diyorlar:</p>

<p style="text-align:justify">“Makam-ı İbrahim’den murat, Hz. İbrahim’in (a.s) ibadet ettiği yerdir. Kâbe ziyaretçileri de orada namaz kılmakla mükelleftirler: “Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edinin.” Bundan kasıt, onun ayağını üzerine koyduğu ve ayak izini taşıyan taş değildir. Öyle olacak olsa dahi, bu taş muhtemelen ilkin çamur yığını gibi bir şey iken Hz. Halil’in (a.s) ayak izleri üzerinde kalmış ve bu yığın zamanla yapışkan bir hale gelmiş ve gitgide sertleşerek şimdiki kıvamını bulmuştur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>a) </strong>Söz konusu taşın ‘Makam’ oluşu hakkında, eğer Hz. İbrahim’in (a.s) Kâbe’nin duvarlarını örerken üzerine çıktığı taş olduğu söylenecek olursa, şu iki husus göz önünde bulundurulmalıdır: Bir: bu durumda bu taşın Kâbe’ye bitişik durması gerekir ki üzerine çıkılıp duvar örülebilsin. İki: Bu taşın kesinlikle sabit bir yerde olmayıp Kâbe’nin dört köşesine taşınmış ve bu Beyt-i Şerif’in her dört duvarı örülünceye kadar çevresinde gezdirilmiş olması gerekir. Evet, duvarlar örüldükten sonra Allah tarafından Hz. İbrahim’e gelen bir emir gereğince söz konusu taş, belirli bir yere yerleştirilmiş ve mevcut fıkhî ahkâmın konusu olmuş olabilir. Dolayısıyla söz konusu iki hususa artık istinat edilemez ve şu iki husus da ispatlanmış olur: Bir: Kâbe ile belirli bir mesafede bulunuyor olması; İki: Sabit bir yerde bulunması.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Eğer bu söz konusu taşın Makam oluşunun sebebi, Hz. İbrahim’in (a.s) Mekke’ye yeniden döndüğünde Hz. İsmail’in (a.s) eşi yıkasın diye mübarek ayaklarını onun üzerine koyması ise, yukarıdaki hususlardan hiçbirini gündeme getirmemek gerekir; yani ne Kâbe’ye bitişik olması ne de sabit bir mevkiinin bulunması bir problem teşkil etmez. Ancak mevcut konumunu onaylayacak muteber nakillere ihtiyaç doğar.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>c)</strong> Daha önce de değindiğimiz üzere, Makam’ın hâlihazırdaki mevkii, Masum İmamlarca (a.s) da onaylanmış ve bu hususa dair fıkhî ahkâm sorgulanmamıştır. Dolayısıyla bu mevkide yapılan tavaf ve kılınan namazlar sahihtir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>d)</strong> Mescid-i Haram’da Makam’ın bulunduğu ve tavaf ve namaz mahalli olan mıntıkaya da Makam-ı İbrahim denir.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a> Aynı şekilde Kâbe’nin kendisi de bu isimle anılır.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Nükte:</strong></p>

<p style="text-align:justify">İmam Seccad (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Tüm mekânların en faziletlisi, Rükün (Hacer-i Esved) ile Makam-ı İbrahim arasındaki yerdir.”</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu nükteye ‘Huteym’ ile ilgili bölümde İmam Sadık’ın (a.s) nûrânî beyanında da işaret olunmuştu. İmam Bakır’dan (a.s) rivayet olunur ki:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Rükün ile Makam arası enbiya kabirleriyle doludur.”</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu mekân, İmam-ı Zaman Hz. Bakiyetullah’ın (af) evrensel kıyamının başlangıç noktasıdır. Bu itibarla da çok yüce ve özel bir öneme sahiptir. Bu doğrultuda İmam Bakır (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben Hz. Kaim’in (af) bir aşura günü; bir cumartesi günü kıyam ettiğini görür gibiyim. O, Rükûn ve Makam arasındaki mevkide duracak ve Cebrail (a.s) insanları ona Allah için biate çağıracaktır. Sonra yeryüzü nasıl zulüm ve haksızlıkla dolmuşsa aynı şekilde adaletle dolduracaktır.”</i><a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title="">[25]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Al-i İmran/97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4, s.223</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4,s. 223</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Bu rivayet, İmam Bakır’ın mübarek yaşı göz önünde bulundurularak tarihsel açıdan analiz edilmeli ve ciddi bir şekilde araştırılmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> El-Kâfi, c.4,s. 223; ayrıca bkz. elinizdeki kitap ‘Mekke’nin Tarihi’ konusu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> El Mizan, c.3, s.405</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bkz. El Keşşaf, c.1, s.387-388</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Bakara: 255</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Ravdatu’l Muttakin, c.4, s.114</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Mecma’ul Beyan, c.1-2 s. 384; Bihar, c.12, s.116-117</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83; Bihar, c.12, s.116-117 ve c.96, s.182</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.206-207; ayrıca bkz. elinizdeki kitap Üçüncü Bölüm Üçüncü Ders</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Bkz. Tefsiru’l Kumî, c.2, s.83</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Et Tibyan, c.1, s.452; Et Tefsiru’l Kebir, c.3-4, s. 53</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Sebe: 10</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Enbiya: 80</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Enes b. Malik’ten rivayet olunduğuna göre o: “Ben ayak parmakları ve ayak ayasının izini taşın üzerinde gördüm. Lakin zamanla insanların o makama sürekli el sürmeleri sonucu bu izler düzleşti” demiştir. (Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Tefsiru’l Menar, c.1, s.461-462 ve c.4, s.13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Bihar, c. 96, s. 241 ve 381-382</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Tefsiru’t Tahrir ve’t Tenvir, c.1, s.691</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Men la Yahduruhu’l Fakih, c.2, s. 245</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.214</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title=""><sup><sup>[25]</sup></sup></a> El Gaybe, Tusî, s. 453; Bihar, c.52, s.290</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/ibrahim-makami</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 17:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/makam1.jpg" type="image/jpeg" length="62593"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Direniş Kaybederse Tüm Ümmet Kaybeder!]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yemen’den Lübnan’a, İran’dan Filistin’e bu mukaddes cihat sürüyor, direniş bayrağı göklerde dalgalanıyor..]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Sadullah Aydın</strong></h5>

<p style="text-align:right"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İslam tarihinde Müslümanların yaşadığı en çetin en hayati savaşlardan biri hiç kuşkusuz Uhud Savaşı’dır. Uhud, Müslümanlar için bir varlık savaşıydı. Uhud’ta Müslümanlardan iki grup vardı. Biri bizzat meydanda, sıcak çatışmanın içindeydi. Diğeri ise savaşan grubu arkadan koruyan, kollayan, Okçular Tepesi’ndeki gruptu.</p>

<p style="text-align:justify">Uhud’ta savaşan grup, içlerinde Resulullah gibi biri olmasına rağmen, Hamza, Ali, Musab gibi cengâver yiğitler olmasına rağmen, Okçular Tepesi’ndeki grubun desteğini yitirince büyük bir yara aldı ve yenilginin eşiğinde geldi.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün de Müslümanlar tarihlerinin en çetin en hayati savaşlarından birini veriyorlar. Bir varlık savaşı veriyorlar. Biz bu hayati savaşta da varlık savaşında da İslam ümmetinin bilinçli kesimini iki gruba ayırabiliriz. Bizzat cihat meydanlarında savaşan grup ile cihat eden grubu diliyle, malıyla, duasıyla destekleyen grup…</p>

<p style="text-align:justify">İran İslam Cumhuriyeti, Lübnan Hizbullah’ı, Filistin’deki İslami Direniş Güçleri, HAMAS ile İslami Cihat, Yemen’deki Ensarullah, Irak’taki İslami Direniş Güçleri bizzat savaş meydanında olan, cihat meydanlarında olan grubu oluşturmaktadırlar. Ümmetin diğer bilinçli, uyanık, gayretli kesimleri ise şimdilik destekçi konumundadırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Ümmet, cihat eden kardeşlerine olan desteklerini hiç aksatmamalı, hep canlı tutmalı, bu desteği her geçen gün daha da artırmalı. Amerika ve Siyonist rejimin öncülüğündeki barbar düşmanın saldırı ve istilası karşısında ümmetin ileri karakolu görevini gören, ümmetin özgürlüğü ve kurtuluşu için savaş meydanlarına inmiş olan kardeşlerinin bu cihadına olan ilgisini yitirmemeli. Bu varlık savaşını kanıksamamalı… İlk günkü heyecan sürmeli…</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Yemen’den Lübnan’a, İran’dan Filistin’e bu mukaddes cihat sürüyor, direniş bayrağı göklerde dalgalanıyor. Şehitler kervanı her gün yeni İsmaillerin katılımıyla yürüyüşünü sürdürüyor. Ümmet, Okçular Tepesi’ndeki Müslümanların yanlışına düşmemeli, benim desteğimden ne çıkar, ben olmasam da olur gafletine kapılmamalı. Elinden gelen her imkânla direnişi desteklemeli, cihat eden kardeşlerinin yanında durmalı.</p>

<p style="text-align:justify">Bu mücadeleye herkes katkı sunmalı, az veya çok herkes imkânı nispetinde bu safta yer almalı. Bu mücadele bir devletin, bir örgütün, bir hareketin, bir kavmin, bir mezhebin mücadelesi değildir. Bu cihat, bu direniş tüm ümmetin cihadıdır, direnişidir. Ümmetin varlık savaşıdır. Adalet ve özgürlük savaşıdır. İzzet ve namusunu koruyabilme savaşıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Erkeğinden kadınına, yaşlısından gencine, çocuğuna; âliminden avamına, zengininden fakirine, okumuşundan köydeki çobanına herkes ama herkes üzerine düşeni yapmalı, direnişi desteklemelidir. Kültürel olarak, siyasi olarak, ekonomik olarak direnişe güç vermeli, direnişin feryat eden sesi, uyandıran çığlığı olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sosyal medya platformları, iletişim araçları direnişin haklılığını herkese ulaştırmalı, halkların gönülleri, zihinleri direnişle meşgul olmalı; direniş ruhlarda hep canlı ve diri tutulmalı… Direniş ekonomik olarak desteklenmeli…</p>

<p style="text-align:justify">Kardeşlerimizle omuz omuza cihat etme imkânına sahip değilsek malımızla, paramızla, infaklarımızla cihatlarına katkı sunmalı, direnişi güçlendirmeliyiz. Aynı şekilde boykot silahına dört elle sarılarak düşmanı ekonomik olarak çökertme gayreti içinde olmayı sürdürmeliyiz.</p>

<p style="text-align:justify">Direnişi zafere götürecek mücadeleye olan katkımızı asla küçümsememeliyiz. Afgan Cihadı, Bosna Cihadı, Çeçenya Cihadı ümmetin maddi ve manevi katkıları sayesinde büyük destanlara imza atıp düşmana ölümcül darbeler vurmuştu.</p>

<p style="text-align:justify">Bugün kardeşlerimiz ümmetin en büyük en azgın en küstah en alçak düşmanlarıyla savaşmaktadırlar. Hiçbir düşman, ümmete, Amerika ve Siyonist rejim kadar zarar verebilmiş değildir. Ümmetin ayaklarındaki esaret prangalarının en büyük müsebbipleri Büyük Şeytan Amerika ve Siyonist rejimdir. Kardeşlerimizin savaşımının kendi savaşımımız olduğunun farkına varmalı, kazanılacak zaferin ümmetin zaferi olduğunun bilincinde olmalı, onları zafere götürecek her türlü katkıyı kardeşlerimizden esirgeme gafletine düşülmemeli…</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong><a href="http://dogruhaber.com.tr" rel="nofollow">http://dogruhaber.com.tr</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/direnis-kaybederse-tum-ummet-kaybeder</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 14:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/saaadullah-1.jpg" type="image/jpeg" length="95268"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hacer-i Esved'e Dair Nakiller]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Hacer’in ne olduğunu biliyor musun? … Bu taş Allah nezdindeki büyük meleklerden biri idi… bu taş, cennette bembeyaz bir inciydi…]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hacer-i Esved’in Resulullah’a Benzetilmesinin Hikmeti</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe-i Muazzam’ın dört rüknü vardır. Tavaf esnasındaki konumları itibariyle bu rükünler şunlardır: Hacer-i Esved Rüknü, Irak Rüknü, Şam Rüknü ya da Rükn-i Garbi ve Rükn-i Yemanî. Bu son rükünle ilgili Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ben Rükn-i Yemanî’ye her ulaştığımda, Cebrail’in benden önce ona vardığını ve ona sarıldığını görürdüm.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Sadık (a.s) da bu hususta şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Rükn-i Yemanî, cennet kapılarından bir kapıdır. Bu kapı her daim açıktır. Bu bizim cennete açılan kapımızdır. Biz bu kapıdan gireriz. Bu kapı sadece Âl-i Muhammed taraftarları için açılır ve onlardan başkasına kapalıdır. Bir mümin, Rükn-i Yemanî’nin yanı başında her dua ettiğinde, duası yücelere yükselir. Öylesine yükselir ki arşa dokunur ve Allah ile o dua arasında hiçbir hicap kalmaz.”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin kapısıyla Hacer-i Esved arasındaki mesafe ‘Mültezem’ diye anılır. İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Bu mekân, Allah’ın Âdem’in (a.s) tövbesini kabul ettiği mekândır.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Rükn-i Yemanî’nin yanı başında ve ‘Mültezem’ hizasındaki bölüme ‘Müstecar’ denir. O noktada bulunan bir hac ziyaretçisi tıpkı Allah’ın lütfuna sığınmış ve o lütfun eteklerine tutunmuş biri gibi görülür. Bu itibarla ‘sığınak’ anlamına gelen bu isimle anılır. İmam Ali (a.s) Kâbe’nin perdesine tutunup sarılmak ve ona asılmanın hikmetini şöyle beyan buyurur:</p>

<p><i>“Bu amel, tıpkı bir başkasına karşı bir cinayet işleyip de sonra gidip onun eteklerine tutunup yalvarıp yakaran, karşısında boynu bükük durup da işlediği günah için af dileyen birinin ameline benzer.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Kâbe’nin kapısının karşısında duran bir insanın solunda, Makam-ı İbrahim ise sağında bulunur. Tabi günümüzde, Makam-ı İbrahim söz konusu insanın tam arkasına düşer. Kâbe’ye kıyasla baktığımızda, eğer Kâbe’nin kapısının bulunduğu duvarı onun insanlara dönük yüzü farz edecek olursak; Hacer-i Esved bu duvarın sağına ve Makam-ı İbrahim soluna düşer. Kâbe’nin, daha önce ele aldığımız hadis mucibince arşın bir timsali olduğu ve Resul-i Ekrem’in (s.a.a) makamının az sonra aktaracağımız hadis mucibince arşın sağ kolu ve İbrahim’in (a.s) makamının onun sol kolu olduğunu göz önüne alacak olursak, bu konumun hikmeti açıklanmış olur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu doğrultuda İmam Sadık: (a.s) “İnsanlar niçin sadece Rükn-i Yemani ve Hacer-i Esved’e yüz sürerler?” diye sorulan bir soruya cevaben şöyle buyurur: “Zira bu ikisi, arşın sağ tarafı mesabesindedirler. Yüce Allah kendi arşının sağ tarafında bulunan şeylere yüz sürülmesini emir buyurmuştur.” Sonra “Makam-ı İbrahim niçin sol tarafta bulunmaktadır?” diye sorulunca da şöyle buyurur: “Zira Kıyamet gününde Hz. İbrahim (a.s) ve Resul-i Ekrem (s.a.a) için her birine özel bir makam vardır. Hz. Muhammed’in (s.a.a) makamı arşın sağında ve Hz. İbrahim’in (a.s) makamı Rabbimizin arşının solunda bulunacaktır. Kıyamet gününde İbrahim’in makamı yerli yerinde olacak ve Rabbimizin arşının arkası değil, yüzü ona dönük olacaktır.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Hz. Mehdi’nin (af) evrensel kıyamı ve adalet güneşinin doğuşu esnasında insanlarla biatleşirken sırtını dayayacağı makamdır. Bu hususta İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Kaim, işte bu makama sırtını dayayacaktır. Bu makam, Hz. Kaim’in hücceti ve delilidir. O, kendisine vefalı olanlara bu makamda şahitlik edecektir. O, Allah Tealâ’nın kullarından aldığı ahit ve sözleşmeye bağlı kalanlara şahitlik edecektir.”</i></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe defalarca yeniden inşa ve restore edilmiştir. Ancak bu binanın bünyesinde hiç değişmeden kalan, çok kadim zamanlardan günümüze kadar gelen, bütün bu zamanlar boyunca hacılar, umreciler ve ziyaretçilerin saygısına mazhar olan ve el-yüz sürülüp teberrük olunan yegâne taş, Hacer-i Esvet’tir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hacer-i Esved’in Cennetten İnişi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved’in mucizevî bir taş olduğuna dair; aslı itibarıyla cennette Âdem’in (a.s) elinde bir mücevher olduğunu ifade eden rivayetlerden tutun enbiya ve evliya (a.s) için nice harikulade vakıaya kaynaklık teşkil ettiğini anlatan rivayetlere kadar birçok hadis varit olmuştur. Bu cümleden Hacer-i Esved’in İmam Seccad’la (a.s) konuştuğunu aktaran rivayetlere işaret edebiliriz.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bazı rivayetlere göre Hacer-i Esved cennetten gelmiştir. İlk geldiği zamanlar beyaz bir renge sahipken günahkârların el sürmesi sonucu git gide kararmaya başlamış ve en nihayet bugünkü renge bürünmüştür.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hacer’in ne olduğunu biliyor musun? … Bu taş Allah nezdindeki büyük meleklerden biri idi… bu taş, cennette bembeyaz bir inciydi… Sütten daha beyaz bir beyazlıktaydı. Fakat sonra Âdemoğlu’nun günahları sonucu kararmıştır. Eğer câhiliye kiri ona bulaşmamış olsaydı, ona dokunan her hastalık sahibi mutlaka şifa bulurdu…”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tür rivayetler bazı tefsirlerde İsrailiyyat<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a>, senet bakımından zayıf, Kur’an’a ve akla aykırı, birbirleriyle çelişen ve sonuç itibarıyla reddedilmesi gereken rivayetler zümresinden sayılmışlardır. Hatta sahih bile sayılacak olsalar bir taşın cennetten gelmiş olması makul sayılamayacağı için bu rivayetlere güvenilemeyeceği savunulmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Üstat Allame Tabatabaî’nin (ks) beyanıyla, rivayetler karşısındaki bu tutum, ya Peygamberlerin manevî hakikatlerini kabullenemeyen bazı mezhebî taassupların ürünüdür ya da bütün olay ve olguları maddî sebeplere bağlayan modern bilimin gelişmişliği karşısında aşağılık duygusuna kapılmanın bir sonucudur. Üstat, Bakara Suresi 127. Ayetin tefsirinde bu tutuma yönelik dikkate şayan eleştiri ve açıklamalar ileri sürer.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a> Söz konusu eleştirilerin ışığında bu konuya dair dikkate şayan bulduğumuz bazı nüktelerin izahını gerekli buluyoruz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>İtikadî konular ve dinî maarifle ilgili problemlerin ispatı için ya kesin aklî delil ve burhan ikame olunmalı ya da Kur’an-Kerim’de açık bir nassa istinat edilmeli veya Mütevatir yahut ‘haber-i vahid’ olmakla birlikte kesin bilginin husulüne kanıt olacak karineler içeren bir hadise dayanılmalıdır. Zira bu tür maarif hususunda zan ve ihtimal hüccet sayılmaz. Bu itibarla bu tür konuların ispatı ya da reddi için sahih bir senede dayansa ve muteber bilinse de ‘haber-i vahid’, zannî bir emare olduğu cihetiyle muteber görülmez.</p>

<p style="text-align:justify">Fıkhî ayrıntılar hususunda, muteber bir senede dayanan ve delaleti tam olan bir ‘haber-i vahid’e istinat edilebilir ve ona mutabık fetva verilebilir. Lakin itikadî meselelerde, ilim ve itminan (kesin kanaat) gereklidir. Bu itibarla aklımızı, gözü kapalı ve ta’abüden özel bir hususu kabullenmeye zorlayamayız. Zira inanç ve itikat, aklın ve kalbin sahasında bulunan bir olgu olup hem tasavvur hem de tasdik düzeyinde kendine özgü temeller üzerinde şekillenir. Dolayısıyla insanın elinde olmayan ve gayri ihtiyari bir gerçekliktir. Bu yüzden bir hususta her ne kadar muteber bir ‘haber-i vahid’ dahi varit olsa, eğer henüz şek ve şüphe varsa, kalbin itminan bulması mümkün değildir. Nitekim bir konuda burhan ikame olunup nazarî ve varsayım düzeyinde bulunan bir iddia, bedihî ve zarurî bir açıklık kazandığında kaçınılmaz olarak anlaşılmaya müsait bir kıvama gelir. Bu durumda “ben anlamadım “demek hiç kimse için bir bahane teşkil etmez ve kabul ya da inkâr dışında başka bir seçenek söz konusu olmaz.</p>

<p style="text-align:justify">Maksat şu ki, yukarıdaki hadisler içerisinde sahih ve muteber olanları da vardır. Hepsinin kusurlu olup ve muteber sayılamayacağı iddiası kabul edilemez. Lakin itikadi konular ve bu tür dinî maarifin ispatı hususunda bu tür hadislere istinat edilemez. Tabi aynı şekilde kesin bir dille reddetmek de makul sayılamaz. Demek ki haber-i vahide ne söz konusu öğretilerin ispatı ne de reddi doğrultusunda istinat edilemez. Elbette muteber sayılan zannî bir delil, kesin olmasa da nispi bir kanaatin hâsıl olmasını sağlayabilir ve bu düzeyiyle bir bilgi, Masum’a isnat edilebilir. Burada önemli olan, bir hususta sırf şüphe etmiş olmayı, kesin bir ret ve inkâra dayanak kılmamaktır. Zira kâinata dair birçok problem bizler için meçhul ve bilinmezdir. Dolayısıyla bir konuyu ret ve inkâr etmek için kesin bir delil ve kanıt ortaya konmadıkça hiç kimse hiçbir şeyi inkâr etme hakkına sahip olamaz. Evet, dinin usulünden olup imanın şartlarından sayılan bir konuda mutlaka muteber bir delil arayışı içerisinde olunmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Haber-i vahid vasfı taşıyan hadisler arasında çakışma sık rastlanan bir husustur. Elbette çoğu durumlarda bu hadisler arasında delalet ettikleri anlam gözetilerek ortak bir zemin bulunmaktadır. Nitekim bu, fıkhî teferruatla ilgili herkesin kabulü olan bir yöntemdir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Söz konusu rivayetlerin içerik olarak akıl, Kur’an ya da kat’i sünnetle çeliştiğine dair iddia, tamamen mesnetsiz ve kuru bir iddiadır. Zira bu konuların reddine dair aklî, Kur’anî ya da sünnete dayalı hiçbir delil ileri sürülemez.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4.</strong> İlâhî nimetlerin gayp hazinelerinden nâzil olduğunu ifade eden aşağıdaki ayetler, söz konusu eleştirilere konu olan rivayetlerin doğruluğunu teyit etmektedirler:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Her şeyin hazineleri yalnız bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> “Allah sizi bir tek nefisten (Âdem’den) yarattı, sonra ondan da eşini yarattı. Sizin için hayvanlardan sekiz eş nazil kıldı.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a> “Biz demiri de nazil kıldık ki onda büyük bir kuvvet ve insanlar için faydalar vardır.”</strong><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">‘İnzal’ kavramı, ‘yaratmak’ anlamına gelmez. Bu kelimenin anlamı, yücelerden indirmek ve tabiat ötesinden tabiat âlemine gerçek anlamıyla nâzil kılmaktır, tıpkı Kur’an’ın Kadir Gecesi nâzil kılınması gibi.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayetlerden yola çıkarak, tüm varlıkların Yüce Allah nezdinde hazine ve köklerinin olduğu ve tüm varlıkların Allah’ın maslahat gördüğü belirli bir ölçü içerisinde yüce âlemlerden nüzul ettiği ve insanların faydalanabileceği bir kıvama geldiği sonucuna varılabilir. Başka bir ifadeyle bu tür hususlarda gerçek anlamıyla bir nâzil kılma ve indirme söz konusudur. Elbette bu olay, tecelli şeklinde cereyan eder; ‘tecafi’ yani bir şeyden kopup ayrılma şeklinde; örneğin yağmur ve kar gibi bulundukları yerden ayrılarak yeryüzüne inmeleri gibi değil. Yani tüm varlıkların yüce âlemlerden tabiat âlemine nâzil kılınması neticesinde ilâhî hazinelerde bir eksilme ve boşalma söz konusu olmaz. Zira bazen ‘Ümmü’l Kitab’<a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a> bazen de ‘Levh-i Mahfuz’<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> diye tabir olunan bu ilâhî hazineler, eksilme ve yok olma gibi bir akıbete maruz kalmazlar. Bilakis her daim korunmuş ve zeval bulmaktan beri bir hakikate sahiptirler:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Sizin yanınızdaki tükenir, Allahın yanındaki ise bakidir.”</i></strong><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a></p>

<p style="text-align:justify">Tüm bu eşyanın tabiat ötesi varlıkları nûrânîdir ve onları gerçek özleriyle görebilme takati herkeste bulunmaz. Bu yüzden de varlık düzeyi itibarıyla tenezzül ederek bu âlemde algılanabilir bir düzeye indirilirler.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki hususu, bir örnekle açıklayacak olursak, “yazdığım bütün kitapların hazinesi benim göğsümdedir” diyen bilge bir yazar düşünün; acaba bu söz, onun yazdığı her kitapla birlikte bilgi hazinesinden bir şeyler eksildiği ve zihninde bulunan konuları kelime ve kavramlar kalıbında kitaplara aktarmakla zihninin boşaldığı anlamına gelir mi?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5. </strong>İlâhî hazineler, derece bakımından farklı farklı olduğu için, bu hazinelerden nâzil kılınan varlıkların saygınlık ve değerleri de farklılık arz eder. Örneğin Hacer-i Esved özel bir saygınlık ve değere sahiptir. Bazı rivayetlerin, bu taşın cennetten nâzil olduğunu ve özel bir saygınlığının bulunduğunu ifade ediyor olması, Kur’an’ın ana hatlarıyla mutabıktır. Tabi her ne kadar yukarıda da değindiğimiz üzere bu tür konuları haber-i vahide istinat ederek ispatlamak mümkün olmasa da aynı şekilde sırf bilimsel açıdan uzak bir ihtimal gözüyle bakarak reddetmek de hiçbir anlam ifade etmez. Zira pozitif bilimlerde varlıkların geçmiş, gelecek ve mevcut konumları afakî (ontik/yatay/doğal) düzlemde ele alınıp incelenir. Lakin bu varlıkların dikey (ontolojik) düzlemde incelenip varoluş sebep ve gayesinin mütalaası, her ne kadar birçok alanda çok ileri bir düzeyde bulunsa da pozitif bilimlerin sahasını aşar. Bu tür konular, hikmet ve felsefenin sahasına girerler. Hatta varlıkların varoluş sebep ve gayesi üzerine konuşan fizik bilginleri dahi, aslında bir filozof olarak bu hususları ele alabilirler, fizikçi olarak değil.</p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, ‘beyaz inci’ oluşuyla, cennetlik bir renk taşır, değerli madenler zümresinin rengini değil. Dolayısıyla “bu uyduruk sözleri kurgulayan İsrailî zihniyet, eğer elmasın değerinden haberdar olsaydı kesinlikle bu taş elmastır derdi”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> minvalinde yorumlar bu hususta anlamsızdır. Tabiat âleminin sınırları içerisinde bulunan tüm her şey aslında ne bir fayda ne de bir zarar sağlamaktan aciz taşlarla aynı değerdedir. Müminlerin Emiri (a.s) da zaten öyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify">“Yüce Rabbimiz, Âdem (a.s) döneminden dünyanın son gününe kadar ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilen taşlarla kullarını hep sınayadurur. Eğer Kâbe’nin temelleri ve dış duvarlarındaki taşlar kızıl yakut ve yeşil zümrütten yapılmış olsaydı Allah’ın bu husustaki emrine uymak daha kolay olurdu…”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved ve Kâbe’nin taşlarının kıymeti, madensel bir değer miyarıyla ölçülemez. Dolayısıyla taşın türü bu hususta hiçbir değer taşımaz. Gümüş ve altının hiçbir manevî değeri yoktur. Bu doğrultuda Yüce Rabbimiz, Firavun’un Hz. Musa’nın sade ve kanaatkâr yaşamına bakarak “Ona altın bilezikler verilmeli veya yanında ona yardım edecek melekler gelmeli değil mi?”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a> diye onu aşağıladığını ve bu sözleriyle aslında kendi tebaasını aptal yerine koyup beyinsiz addettiğini beyan buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Firavun kavmini küçümsedi ve aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler.”</i></strong><a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title="">[19]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yine bu anlamı pekiştiren şu beyanda bulunur:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Şayet insanların küfürde birleşmiş bir tek ümmet olması (tehlikesi) bulunmasaydı, Rahman’ı inkâr edenlerin evlerinin tavanlarını ve çıkacakları merdivenleri gümüşten yapardık.”</strong></i><a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title="">[20]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu nüktelerin ışığında şu sonuçlara ulaşabiliriz:</p>

<p style="text-align:justify">Evvela çok sayıda muteber rivayet, Hacer-i Esved’in semavî ve bir cennet taşı olduğunu ifade eder.</p>

<p style="text-align:justify">İkincisi, kat’i ve yakînî bilgiye dayanması gereken itikadî konuların ispatı hususunda haber-i vahid her ne kadar muteber sayılmasa da, aklî ya da naklî hiçbir delil de bu rivayetlerin içeriğinin bâtıl olduğunu ispatlamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Üçüncüsü, zanna dayalı bir delile istinat ederek o delilin delalet ettiği manayı kat’î bir ifadeyle değil de yine zannî ve muhtemel bir isnat ile İslam’a nispet edebiliriz. Tabi bu husus, rasyonel ya da tecrübî temelleri olan muteber bir aklî delille çelişme durumu söz konusu olmadığında geçerlilik arz eder. Delillerin eşit seviyede bulunduğu durumlarda ise yapılabilecek tek şey tevakkuf etmek, yani görüş belirtmekten kaçınmaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Dördüncüsü, rical ilmine dair mütalaalarla dirayet ilminin verilerini birbirinden ayırmak gerekir. Zira bazı durumlarda bir hadisin senedi güvenilir râvilere dayanmakla birlikte ‘dirayet’ açısından aklın ve naklîn verileriyle çelişir. Bazı durumlarda ise bunun tersi söz konusudur; yani ‘dirayet’ açısından akıl ve nakille uyumluyken senedin râvileri bakımından problemli olabilmektedir. Bazı durumlarda ise hadisin içeriğinin sağlam bir temele dayanması ve dinin ana hatlarıyla uyumlu görünümü bu problemin telafisini mümkün kılar. Dolayısıyla şu üç tutum; yani kabul, ret ve tevakkuf arasına fark koymak gerekir. Tevakkufun gerekli olduğu durumlarda en iyisi sükûttur; yalanlamak ve reddetmek değil. Zira yalanlama ve reddetme de tıpkı ispat ve kabul hususunda olduğu gibi bir delil ve kanıtın varlığını gerektirir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kıyamet Gününde Hacer-i Esved’in Şahitliği</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved, Kâbe ile birlikte Allah’ın apaçık ayetlerindendir<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title="">[21]</a>. O Rabbimizin yeryüzüne uzanan sağ elidir ve ona el sürmek Allah’la biatleşmek payesindedir:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“O Allah’ın, arzındaki sağ elidir ve O, onun vesilesiyle kullarıyla biatleşir.”</i></strong><a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title="">[22]</a></p>

<p style="text-align:justify">Hacer-i Esved de tıpkı ‘mescit’ gibi yarın kıyamet günü bir grup insan lehine şahitlik edecektir. Bu doğrultuda Emiru’l Müminin Ali (a.s), Hacer-i Esved’e el-yüz sürerken bir yandan da “ben senin ne bir fayda ne de bir zarar taşıyamayacağını biliyorum; ama sırf Resul-i Ekrem seviyordu diye seni seviyorum” diyen birine cevaben şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah’a and olsun, kıyamet gününde Allah, onu diriltecektir ve onun bir dili bir de dudakları olacak ve o ona vefalı olanlar lehine şahitlik edecektir.”</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title="">[23]</a></p>

<p style="text-align:justify">Aynı şekilde İmam Sadık (a.s) bu söz konusu evham karşısında üstelik üstüne basa basa şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yalan söylemiştir, yalan söylemiştir, yalan söylemiştir! Zira kıyamet günü Hacer’in akıcı bir dili olacak ve kendisine hakkıyla vefalı kalanlar lehine şahitlik edecektir.”</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title="">[24]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hatırlatma:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Rivayet mecmualarında Hacer-i Esved’in ve benzeri makamların faydalarını sarih bir dille ifade eden bu tür hadisler, bu makamların bir vesile babından ve Allah’ın inayet ve bereketinin bir sonucu olarak söz konusu etkiye sahip olduklarını beyan ederler. Yoksa örneğin Kâbe’nin taşlarından hiçbirinin kendisi bizzat ne bir fayda ne de bir zarar kaynağı olabilir. Nitekim Emiru’l Müminin (a.s) da bu taşların zâtî bir tesirinin olmadığını şu sözlerle ifade buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Bunlar, ne bir zarar verebilen ne de bir fayda sağlayabilen; ne işiten ne de gören taşlardır…”</i></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu nûrânî buyrukta yer alan “taşlar” tabiri, Kâbe’nin normal taşlarıyla ilgili olup zâhirî itibarıyla Hacer-i Esved-i kapsamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> El Kâfi, c.4, s.408</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.342-343</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Age. c.5, s.275</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Age. c.11, s.225</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Men La Yahduru’l Fakih, c.2, s.192-193; Bihar, c.7, s.339-340</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Bkz. El Kâfi, c.4, s.184-186; El Heraic ve El Ceraih, c.2, s.585; Bihar, c.45, s.346</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.317-322</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> ‘İsrailiyye’ kavramının çoğulu olan ‘İsrailiyyat’ köken itibarıyla Yahudi kitaplarına dayanan hikâyelere denir. Lakin git gide ‘galebe’ babından hadis, tarih, tefsir ve sair kalıplar içerisinde İslam düşmanları vasıtasıyla İslami düşünce ve kültür havzasına giren her tür hurafe ve bâtıl inanç için kullanılmaya başlamıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> El Mizan, c.1, s.290-295</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Hicr: 21</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Zümer: 6</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> Hadid: 25</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Ra’d: 39</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Buruc: 22</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Nahl: 96</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Tefsiru’l Menar, c.1, s.467</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 192. Hutbe</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> Zuhruf: 53</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a> Zuhruf: 54</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a> Zuhruf: 33</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.13, s.239</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a> Age. s.316-321</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title=""><sup><sup>[23]</sup></sup></a> Age. s.320-321</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title=""><sup><sup>[24]</sup></sup></a> Age.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hacer-i-esvede-dair-nakiller</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 11:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/haceriz-1.jpg" type="image/jpeg" length="91868"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Hac Günlerinin Zaman Bakımından Şerefi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Salih amel işlenen günler içerisinde hiçbir gün, on gün; yani zilhiccenin on günü kadar sevgili değildir.”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac Günlerinin Zaman Bakımından Şerefi</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Zilhicce ayının ilk on gününün şeref ve azametiyle ilgili Resulullah efendimizden (s.a.a) iki rivayet varit olmuştur. Birincisinde şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yüce Allah nezdinde hac ayının ilk on gününden daha bereketli ve hayır işlere verilen ecir bakımından daha büyük hiçbir gün yoktur.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">İkinci rivayete göre ise şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Salih amel işlenen günler içerisinde hiçbir gün, on gün; yani zilhiccenin on günü kadar sevgili değildir.”</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Değerli ârif, merhum Mirza Cevad Ağa Melikî Tebrizî (r.a) bu hadisi, birincisinden daha önemli görürdü.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> Bu hadisin öneminin sırrı, ikinci hadiste ‘muhabbet’ ve sevgiden söz edilmesidir; ‘azamet’ ve büyüklükten değil. İkinci rivayetteki <i>“en sevgili/en mahbup”</i> tabiri, <i>“daha bereketli ve daha büyük”</i> tabirlerinden daha derinliklidir.</p>

<p style="text-align:justify">Her iki rivayette de Resul-i Ekrem’e (s.a.a) şu soru yöneltilir: <i>“Acaba Allah yolunda cihat gibi ameller dahi ilk on günün amelleri kadar değerli ve sevgili değil midir?”</i> Hz. Peygamber, muhataplarının <i>‘cihad’</i> ve <i>‘şehadet’</i> arasındaki farkı kavrayabilmesi için şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Her cihad ve her savaş meydanında yer almak, zilhiccenin on gününün faziletine sahip olamaz. Ancak malını ortaya koyarak ve canını feda ederek gidip de dönmeyen mücahitler müstesna. Çünkü onlar, çok özel bir makama ve daha yüce bir mükâfata nâil olurlar.”</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Son cümledeki nüktenin sırrına gelince; şehid, şahadeti gerçekleştiği zaman ve tarihe, değer ve iftihar katar. Şehid, yattığı her toprak parçasına şeref bahşeder. Bu itibarla, Kerbela Şehitleri Ziyaretnamesi’nde, şahadet coğrafyasının pak ve tertemiz olduğundan bahsedilir: “Sizler tertemiz idiniz ve içinde defnolunduğunuz topraklar da temiz kılındı!” dolayısıyla bir cihad hareketi, eğer şehadetle sonuçlanıyorsa, hiçbir amel ona denk gelemez. Zira şehid, içinde yaşadığı zamanı da mekânı da kendi kanına borçlu kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Söz konusu Ziyaretname’deki <i>“Şehitlerin, şehit düştükleri yer ve defnolundukları mekânlar, pak ve temizdir”</i> cümlesini bir kıyasın (mantıksal anlamda kıyas, tasım, dedüksiyon) küçük önermesi olarak ele alacak olursak; bu kıyasın büyük önermesinin Kur’an-ı Kerim’de şu ayette yer aldığını görürüz:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Rabbinin izniyle pak ve temiz bir beldenin bitkisi meyveye durur…”</i></strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">Evet, tertemiz bir beldenin meyveleri Rabbimizin izniyle tomurcuklanır ve verimi başkalarına da erişir.</p>

<p style="text-align:justify">Anladığımız kadarıyla hac ve ona özgü günlerin cihattan –tabi şahadetle sonuçlanmayan cihattan- dahi üstün ve faziletli sayılması, sadece ibadî açıdan değildir. Haccın diğer birçok boyutu da bu üstünlükte pay sahibidir.</p>

<p style="text-align:justify">Hac aylarından sayılan zilkadenin yirmi beşinci gününde vuku bulmuş en önemli hadise, ‘Dahvu’l- Arz’ hadisesidir. ‘Dahvu’l- Arz’ bazı rivayetlerde yer aldığına göre, Kâbe’nin zemini ve harem mıntıkasının ortaya çıkıp genişlemeye başladığı günün adıdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Kâbe’nin onarılması, hac ahkâmının açıklanması ve İbrahimî (a.s) ezanın; yani insanlığı hacca davet ilanının gerçekleştiği ay yine zilhicce ayıdır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zilhiccenin ilk on gününde gerçekleşen en önemli tarihi hadise, Beraat suresinin nüzulü ve bu surenin teberri Emiri Ali b. Ebi Talip (a.s) aracılığıyla iletilmesi hadisesidir. İlkin ‘Sakife Ashabı’ndan birileri, bu görevin ifasının ve bu sureyi okuma vazifesinin kendilerine verileceği ümidini taşıyorlardı. Ancak ‘teberri’ ayetini nâzil eden Allah, onun nasıl iletileceğinin kuralını da nazil etti. Zira bu ‘teberri’ ilanı, bizzat ‘tevelli’ ve ‘teberri’ mazharı olan biri tarafından gerçekleştirmeliydi. Ey peygamber! Sen veya senin canın hükmünde olan birisi dışında hiç kimse bu mesuliyeti yerine getirme liyakatine sahip değildir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Sen yahut senden olan biri dışında kimse eda etmesin!”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Dolayısıyla Resulullah’ın ‘canı ve ruhu’ olan Müminlerin Emiri İmam Ali (a.s)<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a> şu ayeti tebliğ vazifesiyle görevlendirildi.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Hacc-ı Ekber (en büyük hac) gününde Allah ve Resûlü’nden insanlara bir bildiridir: Allah ve Resûlü müşriklerden uzak ve beridir...”</i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu ve benzeri hadiseler, haccın zamanının dahi söz konusu özelliklerinden dolayı ayrıca bir fazileti vardır. Zira daha öncede değindiğimiz üzere, her bir zaman dilimine, o zamanda yaşayanlar ve yaşananlar ve her bir mekâna orada bulunanlar ‘iftihar’ ve ‘şeref’ bahşeder. Yoksa zamanın özü ve parçaları arasında ya da mekânın özü ve onu şekillendiren geometrik boyutları; yani uzunluk, genişlik, derinlik ve yüksekliği arasında hiçbir fark gözetilemez. Elbette eğer bir şeyin gayp hazinelerinde belirgin bir taayyünü varsa, bazı özel niteliklere sahip olması mümkündür. Bu özellikler o hazinelerden nâzil olduktan sonra zuhur bulur. Ancak eğer bir şey gayp mertebesinde hiçbir taayyün taşımıyorsa ve nâzil olduktan sonra bir taayyün buluyorsa, söz konusu özellikler bu taayyün mertebesinde meydana gelir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Hac Günlerinde ve Hac Esas Alınarak Alınan Kararlar ve Yapılan Sözleşmeler</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1.</strong> Bir İbrahimî gelenek olan haccın ve adının yaşaması adına, bütün İbrahimî Peygamberler (a.s) en basitinden en önemlisine kadar bütün sözleşme ve antlaşmalarını hac döneminde yahut haccın adını anarak gerçekleştirirlerdi. Daha önce de değinildiği üzere Hz. Musa ve Hz. Şuayb (a.s) arasındaki sözleşmede ‘sekiz yıl’ yerine ‘sekiz hac’ tabiri kullanılmıştır.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a> Hz. Şuayb (a.s) Musa-yı Kelim’e şöyle der:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Sekiz hac dönemi bana ücretli olarak çalışman şartıyla…”</i></strong><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yılda sadece bir kez hac merasimi düzenlendiğine göre demek ki burada, her bir hac bir yıl olarak değerlendirilmiştir. Bu, hac esas alınarak gerçekleştirilen sözleşmelerin en basitidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ayın ‘zilhicce’ diye anılıp şöhret bulması, cahiliye döneminde dahi ‘Beyt’i haccetmenin’ bu ayda gerçekleşmesinden dolayıdır. Bu isimlendirme ve şöhret, hac merasiminin önemini yansıtmanın yanı sıra haccın köklü bir tarihi olduğunu da göstermektedir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Musa-yı Kelim (a.s) yüce nübüvvet makamına eriştiğinde, Yüce Allah en önemli buluşma için zaman olarak hac aylarını tayin buyurdu. Buluşma süresini belirlemek doğal olarak Kelim’in (Musa’nın) değil. Mütekellim’in (Allah’ın) uhdesinde olacağından Yüce Allah ona şöyle buyurdu: Kırk gece benim misafirim olacaksın!</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”</i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşte bu ‘erbain’ yani kırk gece, zilkadenin başından başlayıp zilhiccenin onuncu gününe kadar olan süredir. Hac merasiminin ve Beytullah ziyaretinin zirvesi de işte bu ‘erbain’dir.</p>

<p style="text-align:justify">Zilkade ayı ve zilhiccenin ilk on günü, çile (erbain) için en münasip zamandır. Manevi makamlara erişmek, en az art arda gelen ve kırk gün sürecek ihlâslı bir mücahede ve çaba gerektirir. Öyle ki, her kim kırk gün boyunca her açıdan ihlâslı bir niyetle Allah için adım atarsa, hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Bir kul, kırk gün Allah için ihlâslı olursa, hiç kuşkusuz hikmet pınarları kalbinden diline doğru akmaya başlar.”</i><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>

<p style="text-align:justify">Birileri eğer bir kemallere erişebilmişse aynen bu şekilde amel ettikleri içindir. Çilleye çekilmek, tabi ki yılın belirli gün veya aylarına münhasır değildir. Ancak zilkade ve zilhiccenin ilk on günü ilahî bir miattır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Musa’ya otuz gece vade verdik ve ona on gece daha ilâve ettik; böylece Rabbinin tayin ettiği vakit kırk geceyi buldu…”</i></strong></p>

<p style="text-align:justify">Ayrıca<strong><i> “Fecre and olsun. On geceye de!”</i></strong><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title="">[14]</a> Ayetlerinin en bariz karşılıklarından biri de zilhiccenin ilk on günüdür.</p>

<p style="text-align:justify">Bazıları, uzlet ve inzivaya çekilmeyi çilenin şartlarından bilirler. Lakin dikkat edilmesi gereken nokta şudur: dünyadan arınıp inzivaya çekilmek elbette övgüye şayan ve arzulanan bir amel olmakla birlikte bu, dünyadaki halktan, toplumdan ve toplumsal sorumluluklardan uzak durma anlamında ele alınmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Musa-yı Kelim, o kırk gün kırk gece hep oruçluydu.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title="">[15]</a> Zira bu çilede onu doyurup susuzluğunu gideren ilahî buluşma ve ona kavuşmaydı.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title="">[16]</a> Bu çilenin mahsulü hakkın tecellisini şuhûd edebilmekti:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü…”</i></strong><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title="">[17]</a></p>

<p style="text-align:justify">Fakat yalnızca bu değildi, ayrıca Tevrat’ı almaya hak kazanmıştı:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tut…”</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title="">[18]</a></p>

<p style="text-align:justify">Sözün özü şu ki, bütün bu ilahî mevhibeler hac merasiminin düzenlendiği günlerde Hz. Musa’ya (a.s) verilmişti. Bu sözleşme ve ahitleşme, halk (Musa) ve Hâlık (Allah) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en önemlisidir. O söz konusu ücretle adam tutma ve hizmet sözleşmesi ise iki mahlûk (Şuayb ve Musa a.s) arasında gerçekleşen sözleşmelerin en basitlerindendir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.14, s. 273</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> El Murakabat, 12. bölüm, s. 346</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> İkbalu’l A’mal, s. 335; Mefatihu’l Cinan, Ziyarat-ı Mutlaka-yı İmam Huseyn (a.s) 7. ziyaret</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> A’raf: 58</p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Vesailu’ş Şia, c.7, s. 331-332 ve c.9, s. 347-348</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Keşfu’l Esrar, c.1, s. 361</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Biharu’l Envar, c.35, s. 303</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Bkz. Al-i İmran: 61 “de ki: Gelin oğullarımızı ve oğullarınızı kadınlarımız ve kadınlarınızı kendilerimizi ve kendilerinizi çağıralım…</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Tövbe: 3</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> El Kâfi, c. 5, s. 414; Biharu’l- Envar, c.96, s. 64</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Kasas: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> A’raf: 142</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Uyun-u Ahbar-i Rıza (a.s) c.2, s. 69, Hadis 321; Biharu’l- Envar, c. 67, s. 242-243</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Fecr: 1-2</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> Durru’l- Mensur, c.3, s. 535-536</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> Hz. İmam Sadık (a.s) “Rabbim! Hoşnut olasın diye sana acele geldim…» (Taha: 84) Ayetinin tefsirinde şöyle buyurur: Hz. Peygamber Musa’nın durumunu şöyle açıklar: O, kırk gün boyunca ne giderken ne de dönerken Rabbine olan iştiyakından dolayı ne yedi, ne içti, ne uyudu ne de başka bir şey arzuladı.” (Misbahu’ş Şeria, bab 94, s. 196</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title=""><sup><sup>[17]</sup></sup></a> A’raf: 143</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a> A’raf: 145</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/hac-gunlerinin-zaman-bakimindan-serefi</guid>
      <pubDate>Tue, 05 May 2026 11:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/hac-gunleri-1.jpg" type="image/jpeg" length="20293"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Dinsel Yasalar Arasındaki Farklılıkların Sırrı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“…Allah ise hakkı söyler ve doğru yola hidayet eyler…”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin...”</strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Dinsel Yasalar/Şeriatlar Arasındaki Farklılıkların Sırrı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki ayete bakılırsa, bütün büyük peygamberlerin (a.s) davetçisi bulundukları din, tek bir dindir. Bu dinde ne bir ihtilaf ne de sapma söz konusudur. Bütün ümmetler, bu yegâne dini ikame etmekle yükümlü tutulmuş ve bu hususta ayrılık ve ihtilafa düşmekten sakındırılmışlardır. Zira bütün peygamberler (a.s) farklı ırklardan olsalar da tek bir dine inanan iman kardeşleridirler. Bütün peygamberler, elçi olarak tayin olunduklarında ilk, kendilerinden önceki peygamberleri tasdik etmişlerdir. Bu durum, Nübüvvetin en yüce zirvesi ve peygamberlerin en sonuncusu Hz. Muhammed (s.a.a) zuhur edinceye kadar hep devam ede gelmiştir. Onun kendisi de kendisinden önceki peygamberleri tasdik etmiş, şeref ve yücelik bakımından hepsinden öne geçmiştir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Allah Teâlâ’nın <strong><i>“Her biriniz için bir yol ve bir yöntem kıldık…” </i></strong>ayetinde buyurduğu üzere şer’î yasalar, ibâdî ahkâm ve izlenen yol ve yöntemler arasındaki farklılıklara gelince, söylenebilecek en nihaî söz, bunun bir hükmün iptali anlamında nesih değil umum ifade eden bir hükmün özel bir duruma uyarlanması anlamında tahsis sonucu ortaya çıktığıdır. Açıklamak gerekirse, insanlık toplumunda ortaya çıkan özel şartlar, bu şartlara özgü özel ve teferruatlı ahkâm ve özel yasaların vazolunmasını gerekli kılar. Bu özel şartların ortadan kalkmasıyla beraber, bu ahkâm ve yasaların ömrü de sona erer. Bu demektir ki şer’î yasalar arasındaki bütün farklılıklar, önceki yasaların bir noksanlık ve kusur taşıdığı ya da aslında fâsit olduklarının zuhuru anlamında neshin bir sonucu değil, yalnızca zamansal şartlara uyarlanmanın bir sonucudur. Zira Yüce Allah bizzat haktır ve haktan gayrısını söylemez:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“…Allah ise hakkı söyler ve doğru yola hidayet eyler…”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">İlerleyen sayfalarda açıklayacağımız üzere hac, İslam’ın en önemli mazharlarından biri olarak, yukarıda ele aldığımız iki temel ilke; yani kuşatıcılık ve süreklilik ilkelerinin tam bir örneğidir. Bu itibarla Kâbe’nin evladı, sözün sultanı ve tevhid ehlinin velisi İmam Ali b. Ebu Tâlib (a.s) şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“…İnsanlar, pınar başına doğru koşuşturan susuzlar misali ona doğru seğirtir ve tıpkı güvercinler misali ona özlem duyarlar… Peygamberlerin durdukları yerlerde vakfeye durur arşın çevresinde tavafa duran meleklere benzemeye çalışırlar. İbadet pazarında, nice kârlar elde eder mağfiret müjdesinin verildiği yerlere yönelirler. Allah, Kâbe’yi İslam’ın nişanesi, oraya sığınanlar için güvenli bir ev kılmıştır. (Buna göre, bu muhterem mekân çok özel bir hükme tabi olup İslam’ın bir bayrağıdır. Dolayısıyla da) Yüce Allah bu beyte yönelmeyi farz kılmış ve onun üzerimizdeki haklarını tanımayı emretmiştir. İnsanları onu ziyaret etmeye davet ederek şöyle buyurmuştur: “…Oraya yol bulabilenlerin Allah için Kâbe’yi haccetmesi gerekir. Kim inkâr ederse, bilsin ki; doğrusu Allah âlemlerden müstağnidir.”</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Şura: 13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Ahzab: 4</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Al-i İmran: 97</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Nehcu’l Belağa, 1. Hutbe</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/dinsel-yasalar-arasindaki-farkliliklarin-sirri</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:45:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/slamz-1.jpg" type="image/jpeg" length="50088"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Evrensel ve Ölümsüz Din]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüt/bir hatırlatmadır”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Evrensel ve Ölümsüz Din</strong></p>

<p style="text-align:justify">İslam, Allah tarafından nâzil olunmuş yegâne cihanşümul din ve bütün insanî erdemleri içeren en eşsiz mekteptir. İslam, bütün bâtıl dinleri gölgede bırakan ve bütün hepsine gâlip gelen tek dindir. Dolayısıyla dünyanın her yerinde ve yeryüzünün bütün coğrafyalarında hayata aktarılabilir ve uygulanabilir bir içeriğe sahiptir. Binaenaleyh bu içerik, tarihin bütün evrelerinde faydalanılabilecek ve insanî yücelik doğrultusunda işlev görebilecek şekilde ortaya konulabilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın en yüce ve en önemli özelliği şu iki nitelikle açıklanabilir: Biri, kuşatıcılık; ikincisi, süreklilik. Bunun anlamı şudur: İslam, siyah, beyaz, sarı ve sair bütün insanları tek tek kuşatır. Zira bütün insanlar; dolayısıyla bütün kabile, millet ve ırklar bu dine göre bir tarağın dişleri misali eşittirler. Hepsi tek bir dinin kuşatıcılığı altında ve onun şemsiyesinin gölgesindedirler. İslam’a göre hiçbir kavim, görmezlikten gelinemez. Aynı şekilde geçmişten geleceğe; kıyamet gününe kadar bütün zamanları kuşatır.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın cihanşümul niteliğinin hikmeti, öncelikle onun insan fıtratını olgunlaştırmak için nâzil oluşunda yatar. Zira insan fıtratı hiçbir coğrafyaya hiçbir tarihsel evre ve zaman sürecine özgü olmayıp her tür ırksal faktör ve coğrafi olgunun etkisinden tamamen uzaktır. İşte bu itibarla değişmez bir eğitimsel altyapı ve sarsılmaz bir öğretim ve irşat zeminine sahiptir. İkicisi, İslam’a göre insanın asıl öğretmeni, eğitmeni ve yetiştiricisi, Allah’tır. Ki O’nun her şeyi kuşatan ilim deryasına ne herhangi bir cehalet yol bulur ne de sonsuz huzur ve şuhûd dergâhına bir an olsun yanılgı ve unutkanlık arız olur. Dolayısıyla O’nun razı olduğu bir dinin, bütün insan topluluklarının hidayeti doğrultusunda sarsılmaz bir zemin ve zeval bulmaz bir yapı üzere inşa olunduğunu kabul etmek gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Buradan alınacak sonuç şudur: İnsan fıtratı ve beşerin özgün yaratılışı, hidayet kabiliyetine sahip ve her tür değişim ve dönüşümden beri olduğuna göre ve bütün insanların hidayet edicisi olarak âlemlerin rabbi ‘ilim’, ‘cehalet’, ‘şuhûd’, ‘yanılgı’, ‘hatırlama’, ‘unutma’ gibi her tür değişimden münezzeh olduğuna göre, O’nun insanların hidayeti için vazedeceği bütün kanunlar kaçınılmaz olarak her tür zeval ve zaaftan uzak olacak, bütün zamanlar boyunca ve bütün yeryüzü sathında geçerli ve ebedi kalacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Allah katında din, şüphesiz İslam’dır…”</strong></i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> <i><strong>“Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur…”</strong></i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> <strong><i>“Allah Nuh’a buyurduğu şeyleri size de din olarak buyurmuştur. Sana vahyettik; İbrahim’e, Musa’ya ve İsa’ya da buyurduk ki: «Dine bağlı kalın, onda ayrılığa düşmeyin.» Ortak koşanları çağırdığın şey onların gözünde büyümektedir…”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yani, insanların kurtarıcısı olan yegâne din, Allah tarafından nâzil kılınmış tek din, insanın değişmez fıtratı ile uyumlu gerçek din ve aynı şekilde bütün büyük peygamberlere (a.s) gönderilmiş olan ve onların insanları davet ettikleri biricik din, İslam’dır. Dolayısıyla peygamberler arasında hiçbir ihtilaf ve getirdikleri din hakkında hiçbir farklılık söz konusu değildir. Bütün ihtilaf ve ayrılıklar çıkarcı zalimler ve din taciri âlimler tarafından ortaya çıkarılmıştır. Ancak eğer semavî dinler arasında özellikle bazı ayrıntılarla ilgili bir farklılık gözleniyorsa bu, önceki dinlerin bâtıl olduğu ya da aslında fâsit olduklarını göstermez. Zira bütün o söz konusu ayrıntılar dahi hak ile mutabık, kendi yer ve zamanında gerekli ve kaçınılmaz bir rol oynamışlardır. Ancak bugün için bu zorunluluk kalktığından ve geçerlilik süresi dolduğundan dolayı yürürlükten kaldırılmışlardır. Yoksa ‘bir programın iptali ve aslında fâsit olduğunun beyanı’ anlamında ‘nesih’ semavâ ahkâm için asla söz konusu edilemez. Zira bütün bu programları tanzim eden bizzat Rabbimiz olup o ise, haktan gayri bir söz söylemez.</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah ise gerçeği söyler ve doğru yola o eriştirir.”</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Başka bir açıklamayla; İslam bütün milletleri çatısı altında bulundurur. Bütün zamanlarda ve zamanın hem aktığı yatak hem de varoluş sebebi yani gökler ve yerler dürülüp ortadan kaldırılıncaya kadar<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a> İslam süreklilik arz eder ve bâki kalır. Bu demektir ki zamanın ve gece ve gündüzlerin akışı onu eskitemez; onu işlevsiz kılamaz. Aksine günbegün daha bir canlılık ve zindelik katar. Dolayısıyla İslam açısından geçmişin, gelecekle hiçbir farkı yoktur. Zira İslam, ilahî bir olgudur; zamanı aşkın, hareket ötesi ve madde üstü. Bu itibarla asla zeval bulmaz; zaman var oldukça bâkidir, bâki kalacaktır. Tarih boyunca, yani insanoğlu yeryüzüne ayak bastığı andan itibaren hep var olagelmiştir. Zira evvela her insan ilahî bir dine sahip olmak zorundadır ve dahi ilahî din olarak İslam’dan gayri hiçbir din yoktur. Çünkü ‘din’ Allah nezdinde sadece ve sadece İslam’dır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Allah katında din, şüphesiz İslam’dır…”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">İslam dışında hiçbir din kabul görmez.</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Kim İslam’dan başka bir dine yönelirse, onunki kabul edilmeyecek­tir...”</i></strong><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Zira İslam, insanların özgün yaratılışlarının kaynağı ilahî fıtrat üzeredir ve Allah’ın yaratışı için bir değişim ve dönüşüm düşünülemez. İşte budur kıvama erişmiş en sabit en metin din:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“…Allah’ın fıtratı ki O, insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratması değiştirilemez. İşte yegâne sabit din budur…”</i></strong><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın cihanşümul ve ebedi niteliğinin başlıca şahidi Kur’an-ı Kerim’dir. Zira o, âlemlerde yaşayan herkes için bir uyarıcıdır:</p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“Ne mübarektir, Furkan’ı (Hakla bâtılı ayıran Kur’an’ı) âlemler için uyarıcı-korkutucu olsun diye kuluna parça parça indiren!”</strong></i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title="">[9]</a></p>

<p style="text-align:justify">O, bütün âlemler için bir öğüt bir hatırlatmadır:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“O, âlemler için yalnızca bir öğüt ve hatırlatmadır.”</strong></i><a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title="">[10]</a></p>

<p style="text-align:justify">O, apaçık bir dille Allah’tan gayri bir hidayet kaynağının olamayacağını bildirir:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Hidayet verici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.”</strong></i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title="">[11]</a></p>

<p style="text-align:justify">Senin Rabbin sana hidayet kaynağı olarak yeter vurgusuyla birlikte yine şöyle buyurur:</p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“De ki: Allah’ın hidayeti, asıl hidayetin kendisidir.”</strong></i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title="">[12]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yukarıdaki her iki ilkeye, yani kuşatıcılık ve süreklilik ilkelerine Kur’an’ın nüzulünün başlangıcında ve ilk surelerde dahi açıktan vurguda bulunulmuştur. Şöyle buyurur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir öğüt/bir hatırlatmadır”</strong><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title="">[13]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu ayet Peygamber’in dâvetinin bütün ‘âlemler’ için bir ‘zikir/öğüt/hatırlatma’ ve ‘hidayet’ kaynağı olduğunu izah etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Al-i İmran: 19</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Rum: 30</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Şura: 13</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Ahzab: 4</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Bkz. Enbiya: 104 ve Zümer: 67</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Al-i İmran: 19</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Al-i İmran: 85</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a> Rum: 30</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a> Furkan: 1</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> Yusuf: 104; Sad: 87; Tekvir: 27</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> Furkan: 31</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a> En’am: 71</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title=""><sup><sup>[13]</sup></sup></a> Kalem: 52</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/evrensel-ve-olumsuz-din</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 21:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/evrensel-din-1.jpg" type="image/jpeg" length="65194"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tuzsuz Ekmek İnfak Etmek]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/tuzsuz-ekmek-infak-etmek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/tuzsuz-ekmek-infak-etmek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Cafer-i Sadık diye meşhur olan Cafer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin (Medine, h. 83/Medine, h. 148), On İki İmam'ın (a.s) altıncısıdır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yağmurlu bir gece İmam Cafer-i Sadık (a.s) gecenin karanlığından istifade ederek tek başına evden dışarı çıkıp <i>“Zılle-i Beni Saide”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> tarafına yola koyuldu.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mualla bin Huneys, İmam Sadık’ı bu karanlık gecede yalnız bırakmamak için az bir mesafeyle sessizce Hazretin arkasından yürüyordu.</p>

<p style="text-align:justify">Derken İmam’ın omzundan bir şeyin yere düştüğünü fark etti. O anda İmam’ın yavaş bir sesle; <i>“Allah’ım! Bunu bana geri çevir”</i> dediğini duydu.</p>

<p style="text-align:justify">Mualla bu durumu görünce yakına gidip selam verdi. İmam (a.s) Mualla’nın sesinden onu tanıyıp şöyle buyurdu:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Mualla sen misin?”</i></p>

<p style="text-align:justify">Mualla, <i>“Evet, ben Mualla’yım.” </i>dedi.</p>

<p style="text-align:justify">Mualla İmam’ın (a.s) cevabını verdikten sonra, yere düşen şeyin ne olduğuna dikkat ederken bir miktar ekmeğin yere düşmüş olduğunu gördü.</p>

<p style="text-align:justify">İmam: <i>“Mualla! Bunları yerden topla bana ver” </i>diye buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">Mualla da ekmekleri yerden toplayıp İmam’a verdi. Mualla sonrasını şöyle anlatır; inanın İmam’ın omzundaki yük çok büyüktü, bir insan onu ancak zorlanarak taşıyabilirdi.</p>

<p style="text-align:justify">İmam’a; <i>“Müsaade buyurun bu yükü ben omzuma alayım”</i> dedim. Ama İmam; <i>“Ben bu işe senden daha meyilliyim”</i> buyurdu.</p>

<p style="text-align:justify">İmam (a.s) ekmekle dolu olan koca bohçayı omzuna alınca birlikte <i>“Zılle-i Beni Saide”</i> tarafına doğru hareket ettik ve nihayet oraya vardık. Orası yoksul ve çaresizlerin, evi ve barkı olmayanların dinlenmek için toplandığı bir yer idi.</p>

<p style="text-align:justify">Herkes uykuya dalmıştı; bir kişi bile uyanık değildi. İmam (a.s) ekmekleri birer-ikişer onların elbiselerinin altına bırakıyordu; öyle ki ekmek verilmemiş hiç kimse baki kalmadı. İmam (a.s) sonra dönmeye azmetti.</p>

<p style="text-align:justify">Mualla İmam’a dönerek şöyle dedi: <i>“Efendim! Bu gecenin karanlığında kendilerine ekmek getirdiğin bu kimseler, Şiileriniz mi ve sizin imametinizi kabul ediyorlar mı?"</i> İmam (a.s) cevaben: <i>“Hayır! Bunlar benim imametime inanmıyorlar; eğer imamete itikatları olsaydı (onlara) tuz da getirirdim!”</i> buyurdular.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Zille-i Beni Saide: halkın sıcak günlerde, sıcaktan korunması için altında toplandıkları bir gölgelik, geceleri ise fakir ve garip kimselerin orada istirahat etmeleri için uygun bir yer idi.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Biharu’l-Envar, c. 47, s. 20.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Yaşam | Aile&amp;GNÇ</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/tuzsuz-ekmek-infak-etmek</guid>
      <pubDate>Mon, 04 May 2026 19:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/somun-1.jpg" type="image/jpeg" length="47623"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Seyr u Sülûk Aşamaları (II)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Seyr ü sülûk ve irfân aşamalarını birbiri ardına geride bırakmanın ana anahtarının kulluk olduğunu öğrendikten sonra “kul olabilmenin yolu nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fiilde, Sıfatta ve Zatta Tevhide Ulaşmak (II)</strong></p>

<p style="text-align:justify">Varlık âlemi üzerinde irade ve özgürlük sahibi varlıkların tedbir ve yönetimine, daha üst bir irade hâkimdir. Bu irade, bir atom çekirdeğini içine almış olan bir elektronun hareketinden tutun da en büyük gezegen ve galaksilerin hareketine kadar bütün hareketlere yön veriyor. İrfânî makamlara ulaşmamış olan sıradan insanlar bile zaman zaman bu üstün iradeyi açık bir şekilde görebiliyorlar. Hayatımız boyunca birçok defa işlerimizin planladığımızdan çok daha farklı geliştiğini ve hiç ummadığımız büyük sonuçlar elde ettiğimiz olmuştur. Sekiz yıllık kutsal savunma dönemi boyunca savaş meydanlarını dolduran askerlerimiz bunun birçok örneğini bu zaman içinde yaşamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Fiilde tevhit makamına varmış olanlar bütün varlık dünyasını, içerdiği bunca çeşitliliğe rağmen bir bütün olarak görüyorlar. Arifin gözünde her şey tam olarak olması gereken yerdedir ve bütün varlıkların hareketleri, bir elektronun yörüngesinden çıkmasından tutun da yeni bir kuyruklu yıldızın doğuşuna kadar ve galaksilerdeki büyük patlamalar, bütün hareketlilikler, tamamen bir üstün iradeye tabidir. Arifler bütün bunları eşsiz bir ressamın resmetmiş olduğu farklı çizgiler olarak görüyorlar. Gerçek anlamda fiilde tevhit makamına varmış olan birisi bu resimdeki renklerin ne denli büyük bir özenle seçilmiş olduğunu kolaylıkla görebilir. Bu resimdeki bütünlük içinde cebir yoktur ve bütün varlıklar kendi alanları dâhilinde kendi özgürlüklerini kullanıyorlar. Ancak aynı zamanda üstün bir irade bu fiiller ve hareketleri birbirine bağlıyor ve bir düzen oluşmasını sağlıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Kur’an-ı Kerim ve hadislerde gelmiş olan kaza kader inancı, ilahî meşiyet ve benzeri konularla ilgili öğretiler insanı bu makama ulaştırmak yönünde iyi bir yardımcıdır. Bu öğretiler insana bütün varlıkların zerre kadar ilahi irade dışına çıkamadığını ve aynı zamanda cebir içinde olmadığını öğretiyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tür konulara açıklama getirmek çok zordur; ancak bu gerçekleri yakından hissedenler en zevkli ressamların en güzel tabloları seyretmekten aldığı hazzın kat kat fazlasını alıyorlar. Bir resim tablosu her ne kadar güzel ve çekici olursa olsun nihayetinde bir ressamın sınırlı bakış açısının sınırlı bir alana yansımasından öteye gidemez. Ancak fiilde tevhid makamına varmış olanlar varlık âlemi büyüklüğünde, büyüklüğüne rağmen tek bir parça olan ve bütün renklerin olması gereken yerde olduğu eşsiz benzersiz bir tabloyu seyrediyorlar. Âriflerin bu resim tablosunu seyrederken yaşadığı haz karşısında bütün hazlar değerini yitiriyor.</p>

<p style="text-align:justify">İnce ruhlu insanlar tabiatın güzellikleriyle karşılaştıklarında büyük bir haz yaşıyorlar ve birkaç dakikalığına bile olsa diğer her şeyi unutuyorlar. Bu tür insanlar örneğin güzel bir resim tablosuyla karşılaştıklarında veya bir kanaryanın güzel ötüşünü duyduklarında kendilerinden geçercesine büyük bir haz yaşayabiliyorlar ve dakikalarca etraflarındaki her şeyi unutabilirler. Şimdi bunca ince ruhlu bir insanın sevgilisinin ona hatırlatan herhangi bir şeyle karşılaştığını düşünün. Günlerdir, aylardır veya yıllardır sevgilisinin ayrılığı ile yanıp tutuşan birisine sevgilisinden bir mektup ulaşırsa, sevgilisinin el yazısı veya fotoğrafı ulaşırsa sizce nasıl bir haz yaşar? Bu haz, yemek içmek hazzıyla karşılaştırılabilir mi? Bütün varlık âlemi ârifin sevgilisinin bir eseri iken ârif kullar bu eseri seyrederken vücutlarından ayrılacakmışçasına büyük bir şevk ve haz yaşıyorlar.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>لَوْلاَ الاَْجَلُ الَّذي كَتَبَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ لَمْ تَسْتَقِرَّ اَرْواحُهُمْ في اَجْسادِهِمْ</strong></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>“Allah’ın onlar için belirlemiş olduğu ecel vakti olmasaydı ruhları vücutlarında durmazdı.”</strong></i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu aşamaya varmış olanlar seyr u sülûkun sadece bir aşamasını geride bırakmışlardır ve varlık âleminin tek bir idareciye sahip olduğunu görerek fiilde tevhid makamını elde etmişlerdir. Bu aşamadaki irfân yolcusu her ne kadar varlık âlemindeki tüm hareketlilikler ve hareketsizlikleri Yüce Allah’tan bilse de yine de varlıkların güzelliklerini, bilgilerini, güç, cesurluk, zekâ ve benzeri özelliklerini onların kendisine isnat ediyor. Bu nedenle sâlikin önünde sıfatta tevhid aşaması yer alıyor. İrfan yolunda ilerleyen sâlik, bütün fiilleri yüce Allah’a isnat ettiği gibi varlıkların taşıdığı tüm cemal ve kemal sıfatları da yüce Allah’tan bilmelidir ve bu sıfatların hiçbirisini hiçbir varlık için bağımsız bir şekilde düşünmemelidir. Bu aşamadaki irfân yolcusu hiçbir bilgi sahibini yüce Allah’tan bağımsız bir şekilde bilgi sahibi olarak görmüyor, hiçbir güç sahibini bağımsız olarak güç sahibi görmüyor ve insanların sahip olduğu tüm bilgi ve güçleri yüce Allah’ın sınırsız bilgi ve gücünün bir yansıması olarak görüyor. Bu aşamadaki sâlik tüm güzellikleri yüce Allah’tan görüyor ve gördüğü tüm güzelliklerle beraber o güzelliğin yaratıcısı, hakiki sahibi ve menşeini yani yüce Allah’ı görüyor. Sâlik, bu bakış açısına sahip olduğu vakit sıfatta tevhid makamına varmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Ancak fiilde tevhid ve sıfatta tevhid aşamalarından sonra sâliki bekleyen üçüncü bir aşama var. Bu aşama zatta tevhid aşamasıdır. Bu aşamadaki irfân yolcusu bütün fiiller ve sıfatları yüce Allah’tan bilmekle kalmayıp bütün varlıkların kendisini bile bağımsız tek varlık olan yüce Allah’ın bir yansıması olarak görüyor.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>به دريا بنگرم دريا تو بينم به صحرا بنگرم صحرا تو بينم<br />
به هرجا بنگرم كوه و در و دشت نشان از قامت رعنا تو بينم</strong></p>

<p style="text-align:center"><i>Denize baktığımda denizi sen görürüm<br />
Sahraya baktığımda sahrayı sen görürüm<br />
Nereye bakarsam, dağlara bayırlara<br />
Hepsini senin güzel duruşunun belirtisi görürüm.</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bazı büyüklerimiz bu konuyu deniz ve ıslaklığına, deniz ve dalgalarına veya gölge ve gölge sahibine benzeterek anlaşılır hale getirmeğe çalışmıştır. Ancak bütün bu benzetmeler makulü mahsusa benzetmenin bir örneğidir ve çok kısır olduğu gibi konuyu gerçek anlamda da anlatamaz. Dalga, ıslaklık ve benzeri şeyler bir cismin farklı halleridir ve bir cevher ve özün arazlarından ibarettir. Bu nedenle yaratıcı ve yaratılan arasındaki ilişkiyi anlatamazlar ve bu yönde çok yetersizdirler. Bu yönde söylenen her şey, benzetme, istiare ve mecazdan öteye gidemez. Hiçbir ârif hiçbir dille bu ilişkiyi anlatamaz. Ârifler bir yana, hiçbir peygamber (a.s) veya masum imamlar (a.s) bu gerçeği kelimelere sığdıramazlar. Zira bu hakikat kelimeler ve kavramların üstünde bir hakikattir. Bu makam ancak yaşanarak algılanır ve hiç kimse bu makama varmadan bu hakikati algılayamaz.</p>

<p style="text-align:justify">İşte bu makamda birçok kişinin ayağı kayıyor ve diğer varlıkları yokmuş gibi silik gördükleri için <i>“Allah'tan başka hiçbir şey yoktur”</i> ve benzeri tabirler kullanılıyor. Bazıları daha aşırı tabirler kullanarak bazen edep kurallarını bile aşacak kadar ileri gidiyorlar. Örneğin bir ârifin <i>“cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur”</i> dediği nakledilmiştir veya bazı âriflerin <i>“enel hak”</i> yani <i>“hak benim”</i> dediği nakledilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Biz bu âriflerin birçoğunu tam olarak tanımıyoruz. Bu nedenle söylemiş oldukları bu sözleri varmış oldukları yüce hakikatlerin kısır yansımaları olarak mı yoksa yanlış ve eğri anlayışları olarak mı görmemiz gerektiğini bilmiyoruz. Ancak bu bağlamda birisinden yararlanılacaksa en doğrusu masum zatlardan (a.s) yararlanmaktır. Zira bu zatların hatasız insanlar olduğu kesindir ve aynı zamanda bu makamlara varmış oldukları da şüpheli değildir. Gerçekten hakikat peşinde olan birisi masum zatlar (a.s) gibi kesin ve kusursuz kaynaklar durduğu yerde kuşkulu kaynakların peşine gitmez.</p>

<p style="text-align:justify">Sonuç olarak kısaca seyr u sülûk aşamalarını fiilde tevhitle başlayıp zatta tevhitte bitmek üzere üç ana aşamada özetleyebiliriz. Daha önce açıklandığı gibi bu üç aşamanın ruhu insanın kul olmasından başka bir şey değildir. İnsanoğlu bütün varlıkların varlığını asli kaynağı yani Yüce Allah’a isnat etmelidir ve hiçbir şeyi kendisine veya yüce Allah dışındaki herhangi bir varlığa ait görmemelidir. Ancak bunun anlamı kötü yönlerimizi başka birisine isnat etmek ve bu sorumluluğu üzerimizden atmak değildir elbet. Esasen fiilde tevhid aşamasına varmış olan birisi kötü bir iş yapmıyor ve bu nedenle bu tür bir isnat için mahal kalmıyor. Bu makama varmış olan birisi Allah’a karşı gelecek olursa cezası da büyük olacaktır elbet ve cehennemin korkulu uçurumlarında asılı bırakılacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan, seyr u sülûk, fiilde tevhid ve benzeri konuları ağzından düşmeyen insanların tamamını bu makamlara varmış olan insanlar olarak görmek de yanlıştır. Bu konularla ilgili kelimeleri iyi bilip de konu üzerinde kitaplar yazmış olan birisinin yeri aynı zamanda cehennem de olabilir. Bu makamlar kolaylıkla elde edilen makamlar değildir. Bir şey ne kadar değerli olursa ona varmak da o kadar çetindir. Yüksek bir dağın zirvesine çıkabilmiş olmanın insana verdiği his çok hoş olabilir; ancak bu hissi tatmak ancak büyük sıkıntılara katlanıp da zirveye kadar çıkabilenler içindir. Manevî konular için de aynı kural geçerlidir. Daha yüksek bir manevî makamı hedefleyenlerin işi bir o kadar zordur. Fiilde tevhid makamı, sıfatta tevhid makamı ve zatta tevhid makamı manevî makamlar içinde en yüksek üç makamdır ve bu makamlara varmak ancak çok büyük ve çok uzun zorluklardan sonra gerçekleşebilir.</p>

<p style="text-align:justify">Burada yine seyr u sülûk ve irfân yolunun kulluktan ibaret olduğunu vurgulamak isterim. Bu kulluğu fiilde kul olmak, sıfatta kul olmak ve zatta kul olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz ve her bölüm için kendine özgü amel ve kurallar sıralayabiliriz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Muşarete, Murakabe ve Muhasebeyle Takva Sahibi Olmak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Seyr ü sülûk ve irfân aşamalarını birbiri ardına geride bırakmanın ana anahtarının kulluk olduğunu öğrendikten sonra “kul olabilmenin yolu nedir?” sorusuyla karşılaşıyoruz. Bu sorunun cevabına geçmeden önce kul ve köle bir insanın, efendisine tâbi ve onun emrinden çıkmayan bir insan olduğunu hatırlatmak isterim. Dolayısıyla yüce Allah’a kul olmak, ancak kayıtsız şartsız ona tâbi olmakla ve onun emirlerini harfiyen yerine getirmekle gerçekleşebilir. İşte insanı bu yolda tutan faktör takvadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle kulluk aşamaları içinde ilk aşama takvalı olmak ve takvalı olmayı meleke edinmektir. Takvanın anlamı yüce Allah’ın belirlemiş olduğu tüm zorunlu görevlerin gereğini yani farzlar ve haramların gereğini yerine getirmektir. Sâlik, takvalı olmayı meleke haline getirmek istiyorsa birkaç konuyu göz önünde bulundurmalıdır. Yani ‘muşarete’, ‘murakabe’ ve ‘muhasebe’ yapmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Sabahleyin gözünü açan her insan önündeki yeni günü yüce Allah’ın kendisine bahşetmiş olduğu yeni bir fırsat olarak görmelidir ve bu günü yeni bir sermaye olarak değerlendirmelidir. Yatağa gidip de bir daha uyanamayan ne çok insan geldi geçti. Bu, hepimizin başına gelebilecek bir olaydır. Kur’an-ı Kerim şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong> اللّٰهُ يَتَوَفَّى الأَْنْفُسَ حِينَ مَوْتِها وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنامِها فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الأُْخْرى إِلى أَجَل مُسَمًّى إِنَّ فِي ذلِكَ لآَيات لِقَوْم يَتَفَكَّرُونَ </strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Allah, (ölen) insanların ruhlarını öldüklerinde, ölmeyenlerinkini de uykularında alır. Ölümüne hükmettiklerinin ruhlarını tutar, diğerlerini belli bir süreye (ömürlerinin sonuna) kadar bırakır. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”</strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu nedenle uykudan uyanabilmeyi yüce Allah’ın bize bahşetmiş olduğu yeni bir nimet olarak görmeliyiz ve yeni bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Uykudan uyanan insan önündeki bu fırsatı dünya ve âhiret saadetini kazanmak için kullanabileceği gibi bu fırsat içinde dünyasını ve âhiretini kararta da bilir.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan yolunda ilerleyen sâlik bu hakikati göz önünde bulundurarak kendisini, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmek üzere şartlamalıdır. Burada kendimizi bir ortak gibi düşünüp ortağımızın eline vermiş olduğumuz sermayeyi en iyi şekilde değerlendirmesini bir ön şart olarak koşuyoruz. İnsanın kendisiyle yapmış olduğu bu anlaşma insanda büyük bir ruhî etki yaratıyor ve insanın gün boyunca yapması gerekenlere yönelik duyarlı olmasını ve gaflete düşmemesini sağlıyor. Bu nedenle günün başında sâlikin ilk yapması gereken iş ‘muşarete’dir. Yani kendisiyle oturup bir anlaşma yapmak, gün içinde bütün günahlardan uzak durmak üzere ve bütün farzları yerine getirmek üzere anlaşmak.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete sonrasında sıra ‘murakabe’ye geliyor. Sâlik, günün başında günahlardan uzak durmak ve farzları yerine getirmek üzere kendisini şartladıktan sonra gün içinde bu anlaşma ve şartlamayı sürekli aklında tutmalıdır ve kendisini gözetip anlaşmaya aykırı davranışlardan uzak durmalıdır. “murakabe” sözcüğü bazı hadis ve dualarda da kullanılmıştır. Örneğin Münacat-ı Şabaniye’nin bir bölümü şöyledir:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong>اِلهِي وَاَلْحِقْني بِنُورِ عِزِّكَ الاَْبْهَجِ فَاَكُونَ لَكَ عارِفاً وَعَنْ سِواكَ مُنْحَرِفاً وَمِنْكَ خائِفاً مُراقِباً</strong></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Allah’ım beni izzetinin nuruna kavuşturarak bana hazların en üstününü tattır da böylelikle seni tanıyayım, senin dışındakilere sırt çevireyim, yalnız senden korkayım ve sana karşı murakabe halinde olayım.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify">İşini düzgün yapsın diye sürekli işçisinin başında duran bir patron gibi sâlik de gün boyunca nefsini gözetlemelidir ve anlaşma doğrultusunda hareket edip etmediğini denetlemelidir. Bu tür bir nezaret insanın doğru yoldan ayrılmaması yönünde oldukça etkilidir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakabe sonrasında son aşama olarak sıra ‘muhasebe’ye geliyor. Muhasebe, insanın uyumadan önce gün boyunca yapmış olduklarını birer birer gözden geçirerek kendisini sorgulamasıdır. Ortağının yaptıklarını denetleyen bir sermaye ortağı gibi insan kendisini, gözünü, kulağını ve diğer tüm organlarını denetlemeden geçirip gün boyunca yapmaları gereken işleri yapıp yapmadıklarını, herhangi bir hata ve yanlışlık yapıp yapmadıklarını denetlemelidir. İnsan, bu denetleme sonrasında kulluk gereği yapmış olduğu işler için yüce Allah’a bu başarıdan ötürü şükretmelidir ve herhangi bir kusur gördüğü durumlarda ise vakit kaybetmeksizin yüce Allah’tan af dileyip hatasını düzeltme yoluna gitmelidir. Hadislerde bahsedildiği üzere günahları kaydetmekle yükümlü melekler kulun herhangi bir yanlışını gördüklerinde yedi vakte kadar bekliyorlar ve bu süre içinde kul, yanlışından dönüp tövbe etmemişse yedi vakit sonrasında günahını kayda geçiyorlar. Bu nedenle insan, her gün yaptıklarını gözden geçirmelidir ve herhangi bir hatası varsa af dileyip tövbe etmelidir, kaza gerektiren bir yanlışlık yapmışsa, mâli yükümlülük gerektiren bir hata yapmışsa veya herhangi bir şekilde telafi edebileceği bir yanlışlık yapmışsa vakit kaybetmeden gereğini yapmalıdır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Günün başlangıcındaki muşarete, gün boyunca devam eden murakabe ve gün sonundaki muhasebe, seyr u sülûkun tüm aşamalarında devam etmelidir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a> Ancak sâlikin makamına göre bu aşamalar da yoğunluk bakımından farklılık kazanabilir...</p>

<p style="text-align:justify"><strong> - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Nehcü’l- Belağa 184’üncü hutbe.</p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> Baba Tahir Hemedani’ye ait bir rubaidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Zumer, 42.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Mefatihu’l- Cinan, Şaban ayının ortak amelleri, sekizinci amel.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> İmam Humeyni ‘Kırk hadis’ kitabında konuyla ilgili şöyle yazıyor: Cihat halindeki insan için kaçınılmaz olan işlerden birisi muşarete, murakebe ve muhasebedir.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete, günün başlangıcında “bugün Allah’ın buyurduğunun dışına çıkmayacağım” şeklinde karar almaktır. Sadece bir gün buna uymak çok kolaydır elbet ve herkes bunu yapabilir. Yeter ki sen karar al, bunu dene ve ne kadar kolay olduğunu gör. Melun şeytan ve askerleri bunu senin gözünde büyütebilir; ancak buna kanma, bu, o melunun kandırma şekillerinden birisidir. Şeytanı bütün kalbinle lanetle, onun boş vesveselerini gönlünden sök at ve bir gün bunu dene. İşte bu durumda bunun aslında ne kadar kolay olduğunu göreceksin.</p>

<p style="text-align:justify">Muşarete ve bu karar sonrasında murakebe aşamasına başlamalısın. Murakebe ise karar süresi boyunca bu kararı göz önünde bulundurmak ve gereğine uymaktır. Bu süre içinde yüce Allah’ın rızasına uymayan bir işi yapmak isteği içinde doğarsa bil ki bu, melun şeytandandır ve seni aldığın karardan alıkoymak istiyor. Melun şeytan ve askerlerine lanet et ve onların şerrinden Allah’a sığın. Bu yanlış düşünceyi aklından çıkar ve şeytana sadece bugün yüce Allah’ın emrine tâbi olacağını söyle. Yıllardır bana türlü nimetler vermiş olan yüce Allah, yıllardır sağlık, sıhhat ve güvenlik nimetlerini benden esirgemeyen yüce Allah, ona vermiş olduğum küçük bir sözü yerine getirmemi hak etmiyor mu? Bu kadarcık ufak bir söze uymamak çok büyük haksızlıktır. Bunları şeytana söylersen defolup gidecektir ve rahmanın askerleri galip gelecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Murakebe, gün boyunca yaptığın hiçbir işle, ticaretinle, yolculuğunla, eğitiminle ve diğer işlerinle uyumsuz değildir. Akşam vakti muhasebeye sıra gelene dek bu halini korumalısın. Muhasebe ise bu kararını yerine getirip getirmediğini denetlemek üzere nefsini hesaba çekmendir. Elindeki bütün nimetlerin sahibiyle yapmış olduğun bu küçük anlaşmaya sâdık kalıp kalmadığını denetlemendir. Ahdine vefa edebildiysen bu başarıyı sana bahşetmiş olan yüce Allah’a şükretmelisin ve bir adım ileriye gittiğini, bu başarıdan ötürü yüce Allah’ın seni ödüllendireceğini, elinden tutacağını, dünya ve âhiret işlerinde ilerleyeceğini ve bir sonraki günde işinin daha da kolay olacağını bilmelisin. Bunu başarabilirsen, bu dünya mükafat ve ceza dünyası olmamasına rağmen bu dünyada başarının hazzını yüce Allah sana yaşatacaktır. Şunu bil ki yüce Allah sana çok çetin bir iş yüklememiştir ve yapamayacağın bir işi senden istememiştir ancak şeytan ve askerleri bunu senin gözünde ağır bir iş olarak gösteriyorlar. Muhasebe yaparken gün içinde herhangi bir kusur işlediğini fark edersen bundan dolayı yüce Allah’tan özür dilemelisin ve yarın yiğitçe sözünde duracağına, anlaşma gereğini harfiyen yapacağına karar vermelisin. Yüce Allah başarı ve saadet kapılarını sana açıp da seni sırat-ı müstakime götürene dek bu düzeni korumalısın ve buna devam etmelisin. (Kırk Hadis, sayfa: 9 ve 10)</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Üstadın “doğru yolu arayanlara İmam Sadık’tan öyküler” adlı eserinde de değindiği gibi burada dördüncü bir aşama da söylenmiştir. Bu aşamaya ‘muatebe’ deniliyor. Muatebe aşamasında sâlik gün içinde yapmış olduğu hatalardan ötürü kendisini cezalandırıyor ve örneğin bir sonraki gün oruç tutmak şeklinde, infakta bulunmak şeklinde veya herhangi başka bir hayır iş yapmak suretiyle yapmış olduğu hatayı telafi etmeğe çalışıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-ii</guid>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 22:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/bolum-iki1.jpg" type="image/jpeg" length="67773"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Seyr u Sülûk Aşamaları (I)]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-i</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-i" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsan, hayvanî isteklerinin ipini elinde tutabilirse ve bu istekler istedikleri gibi insanı yönlendiremezlerse işte ancak bu durumda insanın gerçek güçleri kendini gösterecektir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Her ne kadar bir anlamda Allah’a giden yol bir adımla sınırlı olsa da, yalnızca bir kelimeden ibaret olsa da, yalnızca bir kavram ve bir anlam içerse de, yani kulluktan ibaret olsa da, yine de bu yola giren insanın Allah’a olan uzaklığına göre bu yol için birkaç aşama düşünülebiliyor. Bazı değerli irfân büyükleri Allah’a giden bu yola adım atan insanların yolun başından sonuna kadar hangi menzillerden geçeceğini aşamalar halinde anlatmışlardır. Belki de bu alanda yazılmış olan en gözde eser <i>‘Menazilu’s- Sâirîn’</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> kitabıdır. Bu kitapta yüz aşama açıklanmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">İlk aşama ‘yakza’ aşamasıdır. <i>‘Yakza’</i> uyanık olma anlamındadır ve gafletin karşısında yer alır. İnsan, her şeyden önce gaflet uykusundan uyanmalıdır. Eksikliklerini ve kusurlarını bilmeyen birisi kesinlikle bu kusurları gidermek yönünde çaba sarf edemez. Gaflet uykusundan uyanan insan adım adım ilerlemeye başlar ve ilerledikçe birtakım yeni haller yaşar. Bu haller zamanla kişide sabit bir özellik haline gelir ve makama dönüşür. Birinci makam sonrasında kişide yeni haller meydana gelir ve bir önceki halde olduğu gibi zamanla ve tekrarla meleke haline geldikten sonra yeni bir makama dönüşür ve bu düzen bu şekilde devam eder.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Büyük ârifler bu yol için birtakım aşamalar söylemişlerdir, ancak bunun anlamı bu aşamaların kesinlikle değişmez aşamalar olduğu değildir. Bir büyük, yüz aşamadan bahsetmişse diğer bir büyük kırk aşamadan bahsetmiştir veya diğer bir büyük sadece yedi aşama söylemiştir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a> Buradaki amaç insanın, manevî ve insanî makamlara varabilmek için neyi geride bırakıp neyi kazanması gerektiğini ve bu yolda hangi çabaları göstermesi gerektiğini anlatmaktır. Ancak buradaki bütün makamlar da kendi içinde birtakım aşamalara sahiptir ve bu yolda ilerleyen kişi kendi çabası oranında bu makamların yüksek veya düşük aşamalarına varacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Burada bu aşamaların tamamını bütün özellikleriyle birlikte söylemeyi düşünmüyoruz; ancak aynı zamanda büyüklerin bu uğurda gösterdiği çabayı saygıyla anıyoruz. Büyüklerimiz konuyla ilgili saatlerce, günlerce ve belki yıllarca düşünüp fikir yürütmüşlerdir. Umarım yüce Allah bu çabaların karşılığını en güzel şekilde ihsan eder. Bu zatların söylemiş oldukları şeyler bu yolda ilerlemek isteyenler için yol göstericidir; ancak yine tekrarlamak isterim ki söylenenlerin tamamına <i>“mutlak doğru ve masum imamların (a.s) söylediklerine uygun”</i> gözüyle bakmak yanlıştır. Bu bölümlendirmeler, söylenen aşamalar ve menziller kesinlikle itibaridir ve Peygamber efendimiz (s.a.a) ve imamların (a.s) lisanında bu bölümlendirmelere yer verilmemiştir. Kişinin kullandığı ölçü ve öngördüğü mesafeye göre, seyr u sülûk menzilleri farklı şekillerde şekillendirilebilir. Örneğin bir yolun uzunluğunu söylemek için üç fersah, on sekiz kilometre veya on mil diyebiliriz. Hangi rakamı söyleyeceğimiz kullandığımız ölçü türüne bağlıdır. Bu sebeple irfân büyüklerinin söylemiş olduğu menzillerle ilgili rakamlar arasında uyumsuzluk söz konusu değildir ve menzil bölümlendirmesi için kullanılan ölçüler farklıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Burada bu menzillerin birer birer anlatılması bir yana, sadece adlarını bile liste halinde söylemek konuyu fazlasıyla uzatacaktır. Bu sebeple en kısa bölümlendirmelerden birisini kısa bir açıklamayla sunmaya çalışacağız.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fiilde, Sıfatta ve Zatta Tevhide Ulaşmak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Daha önce söylediğimiz gibi kendine tapmaktan kurtulup hakiki mabut ve maşuka varmak için genel yol; kul olmak, bütün bağımsızlıklardan kurtulmak ve diğer tüm varlıklarla beraber kendini de Allah’tan görmektir. Bunun gerçekleşmesi için kişinin ilk yapması gereken iş, kendi iradesini tamamıyla yüce Allah’ın iradesine tabi kılmaktır. Bu aşama çok uzun ve meşakkatli bir aşamadır. Bu aşama sonrasında kulun ikinci aşamada yapması gereken iş, taşıdığı bütün iyi sıfatlar ve üstünlükleri kendisinden nefyedip yaratıcıya isnat etmektir. Bunu söylerken bunu diliyle söylemesini kastetmiyoruz. Aksine gerçekte bağımsız bir şekilde bütün üstünlükler ve faziletlerin yegâne sahibi olarak yüce Allah’ı görmesi gerekiyor. Üçüncü aşamada kul, kendi varlığını ve diğer tüm varlıkların varlığını yüce Allah’tan görüyor. Burada da bu gerçeği müşahede etmesini kastediyoruz, aklıyla ve delillerle buna inanmasını değil. Buna göre seyr u sülûk için üç genel aşama söyleyebiliriz ve yine büyüklerin onayıyla bu aşamaları fiilde tevhit, sıfatta tevhit ve zatta tevhit olarak adlandırabiliriz. Ancak burada söylenen fiilde, sıfatta ve zatta tevhit konusu felsefe ve kelamda söylenenle aynı değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Felsefe ve kelamda<i> “zatta tevhit”</i> dendiğinde Allah’ın bir olduğu, iki olmadığı ve ortağı olmadığı kastediliyor. Sıfatta tevhit dendiğinde ise kastedilen şey yüce Allah’ın sıfatlarının, onun zatının aynı olduğu ve insan veya diğer varlıklardaki gibi zatına ilaveten bir varlık olmadığıdır. Fiilde tevhit dendiğinde ise söylenmek istenen şey yüce Allah’ın yardımcıya ihtiyaç duymaması ve bütün işleri kimseden yardım almadan yapmasıdır. Felsefe ve kelamcıların bu bölümlendirmesi anlam ve aşama açısından irfânda söylenenden farklıdır. Anlam yönüyle taşıdıkları fark yukarıda söylediklerimizden anlaşılıyor. Aşama yönüyle farka gelince felsefe ve kelamda ilk olarak zatta tevhitle başlanır ardından sıfatta tevhit ve son olarak fiilde tevhit söyleniyor. Oysa irfânda, sâlik, ilk olarak fiilde tevhitle başlıyor, ikinci aşamada sıfatta tevhide ulaşıyor ve son olarak zatta tevhide varıyor.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan ve seyr u sülûk açısından fiilde tevhit aşamasına varmanın hedefi insanın, bütün işlerin var olmak ve gerçekleşmek açısından Allah’a dayandığını müşahede etmesidir. Yani gerçekte bütün işleri, insan da bir sebep olmak üzere, kendi sebepleri aracılığıyla yapan kişinin yüce Allah olduğunu müşahede etmek. Kur’an-ı Kerim bu gerçeği açıklarken şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> للّٰهِِ مُلْكُ السَّماواتِ وَالأَْرْضِ يَخْلُقُ ما يَشاءُ يَهَبُ لِمَنْ يَشاءُ إِناثاً وَيَهَبُ لِمَنْ يَشاءُ الذُّكُورَ </strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğini yaratır; dilediğine kız çocukları, dilediğine de erkek çocukları bahşeder.”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah’ın birisine erkek çocuğu veya kız çocuğu bahşetmesi o insanın herhangi bir teşebbüsü olmaksızın değildir elbet ve evlilik ve tabii sebeplerledir. Ancak aynı zamanda bir üst aşamada bu iş yüce Allah’a mensuptur. Bu ayetin benzerlerine Kur’an’da sıklıkla rastlıyoruz. Her ne kadar gerçekleşen olaylar tabii sebepler aracılığıyla gerçekleşse de yüce Allah bu olayları kendisine isnat ediyor. Örneğin yağmur yağması, bitkilerin yeşermesi ve insanlara rızık vermek gibi.</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong> وَأَنْزَلْنا مِنَ السَّماءِ ماءً بِقَدَر فَأَسْكَنّاهُ فِي الأَْرْضِ وَإِنّا عَلى ذَهاب بِهِ لَقادِرُونَ ! فَأَنْشَأْنا لَكُمْ بِهِ جَنّات مِنْ نَخِيل وَأَعْناب لَكُمْ فِيها فَواكِهُ كَثِيرَةٌ وَمِنْها تَأْكُلُونَ </strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>“Gökten uygun bir ölçüde yağmur indirip onu yerde durdurduk. Bizim onu gidermeye de elbet gücümüz yeter. Onunla da size hurmalıklar ve üzüm bağları meydana getirdik, oralarda sizin için birçok meyveler var, onlardan yemektesiniz.”</strong><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماواتِ وَالأَْرْضِ قُلِ اللّٰهُ </strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“(Resûlüm!) De ki: Göklerden ve yerden size rızık veren kimdir? De ki: Allah!”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:center"><strong> هَلْ مِنْ خالِق غَيْرُ اللّٰهِ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّماءِ وَالأَْرْضِ </strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Allah’tan başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı?”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bütün her şeyin yüce Allah tarafından idare edildiği gerçeği, bulutların hareketlerinden tutun da yağmurun yağmasına kadar; bitkilerin filizlenmesinden tutun da insan ve diğer tüm varlıklara rızık verilmesine kadar; yeni canlıların doğmasından tutun da canlı varlıkların ölümüne kadar bütün bunları aklımızla yüce Allah’a isnat edebiliriz ve “yüce Allah bütün bunları yapıyor” diyebiliriz. Ancak bu gerçeği akılla değil, kalp ile algılamak önemlidir. Bizim hal ve hareketlerimiz, yüce Allah’ın yanı sıra diğer varlıkların faaliyetine ve etkenliğine inandığımızı gösteriyor. “Diğer varlıklar yüce Allah gibi bağımsız bir şekilde etkindirler” düşüncesini farkında olmadan taşıyoruz. Malî bir sıkıntı yaşadığımız sırada arkadaşlarımızdan birisi elimizden tutar da bizi bu sıkıntıdan kurtarırsa bu durumda bu arkadaşımızı sıkıntımızı gideren kişi olarak görüyoruz. Dindar bir kişiliğe sahip olduğumuzu var sayarsak yüce Allah’ın bu arkadaş aracılığıyla sorunumuzu çözdüğünü düşüneceğiz. Dilimizle “Allah bu sorunumuzu çözdü” demek bir şeydir, bu gerçeğe kalben inanmak başka bir şeydir.</p>

<p style="text-align:justify">Hastalandığımızda hekime başvurup ilaç kullandıktan sonra iyileşiyoruz; ancak aklımızdan geçen şey bu hekim veya bu ilacın bizi iyileştirdiğidir ve iyileşmemizi şu hekime veya bu ilaca bağlıyoruz. Evet, iyileşmeyi hekim veya ilaca bağlamak doğruluk payına sahiptir ve bu nedenle hekime ve iyileşmemiz için çaba harcayan bütün insanlara teşekkür etmeliyiz. Ancak bir üst aşamada bizi iyileştiren kişinin yüce Allah olduğuna inanmalıyız. Allah’ın veli kulları işte böyle bir düşünce yapısına sahiptirler ve evrendeki bütün olaylarda yüce Allah’ın etkinliğini görüyorlar. Bu bağlamda örneğin Hz. İbrahim’in davranışını örnek gösterebiliriz. Hz. İbrahim (a.s), Nemrut ve etrafındakilere yüce Allah’ı şöyle tanıtıyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong> الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ ! وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ ! وَإِذا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ ! وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ ! وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ </strong></p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>“O, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir. O, bana yediren ve içirendir. Hastalandığımda da O bana şifa verir. O, benim canımı alacak ve sonra diriltecek olandır. O, hesap gününde, hatalarımı bağışlayacağını umduğumdur.”</strong></i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu sözler hayatının büyük çoğunluğunu bir mağarada insanlardan uzak geçiren ve kimsenin eğitimi altına girmemiş olan on beş-on altı yaşlarında bir gence aittir. Bu genç, insanların ekmek ve yemek hazırladığını görüyor; ancak bu insanları rızık veren olarak görmüyor. Gerçekte şifa veren kişinin yüce Allah olduğunu Hz. İbrahim (a.s) çok iyi biliyor. Hz. İbrahim (a.s) bizi yaratan, hayatımıza son veren ve kıyamette hatalarımızı affedecek olan kişinin bize bu dünyada rızık verdiğine ve hastalıklardan kurtardığına bütün kalbiyle inanıyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu ve benzeri sözler bizim ağzımızdan da çıkabilir; ancak gerçekte bu sözlere inanmadığımızı ve kalben buna yakîn etmediğimizi iyi biliyoruz. Fiilde tevhit makamının anlamı Hz. İbrahim (a.s) gibi gerçekten rızık ve şifa veren kişinin Allah olduğuna inanmaktır. Ulaşılması zor bu makama ulaşabilen kişi daha tevhidin ilk basamağına çıkabilmiştir ve önünde iki basamak daha var.</p>

<p style="text-align:justify">Tevhidin bu aşamasına varmak için enaniyetimizin uyandığını hissettiğimiz her yerde, birtakım işleri kendimize isnat etmek istediğimiz her yerde, benliğimizi çiğneyip yüce Allah’ın iradesini kendi irademizin üzerinde görmeliyiz. Bizi Allah’tan uzaklaştıran şey işte bu enaniyet ve benliğimizden kaynaklanan işlerdir. “Ben istiyorum” ve benzeri hastalıklarımız bütün işlerin Allah’a ait olduğunu görmemizi engelliyor. Sürekli “ben” diyoruz; ben çalışıyorum, ben para kazanıyorum, ben şu buluşu yaptım, ben eğitim verdim ve benzeri benler. Şu benleri pratikte bir kenara bırakıp da irademizi yüce Allah’ın iradesine tabi hale getirebilirsek ve ‘ben’ “şu işi yap” dediği vakit, benin sırtını yere getirip “Allah, bunu yapmamı istemiyor” diyebilirsek işte bu durumda fiilde tevhit makamına doğru ilerleyebiliriz.</p>

<p style="text-align:justify">Ramazan ayında ‘ben’ kalkıp da “yemek ye” dediği vakit, “Allah bunu istemediği için bunu yapamam” dersek işte burada “ben” sarsılıyor ve insanın ruhu üzerindeki etkinliği kırılıyor. “Ben” başkasının namusuna bakmak isterse, önünü alıp “bunu yüce Allah yasaklamıştır” demeliyiz. Bunu yapabilirsek “ben” ve enaniyet putu ilahlık koltuğundan kalkıp oturması gereken yerde oturacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">Burada değindiğimiz istekler ayakaltına alınıp güçlendirilmesi gereken ve egemen kılınması gereken irade güçlendirilmelidir. O yüce ve değerli irade ancak bu düşük isteklerin kırılmasıyla güçlendirilebilir. Kırılması ve yok edilmesi gereken istekler, şeytanî ve nefsanî istekler yani şeytan ve nefsin irade edip diledikleridir. Güçlendirilmesi gereken irade ise yüce Allah’ın rızası doğrultusundaki irade ve isteklerdir. İşte bu rabbanî ve yüce iradenin insana hâkim olması için hayvanî ve nasutî irade ve isteklerin kırılması kaçınılmazdır.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan, hayvanî isteklerinin ipini elinde tutabilirse ve bu istekler istedikleri gibi insanı yönlendiremezlerse işte ancak bu durumda insanın gerçek güçleri kendini gösterecektir. Örneğin insan, gözünü kontrol edebilirse ve göz, dilediği gibi dilediği şeyleri seyredemezse bu durumda insan, hayatında büyük değişiklikler fark edecektir. Bunu birçok büyük insan bizzat yaşamıştır ve diğer insanlara anlatmıştır. Bu değişikliklerden birisi gelecekle ilgili olacakların habercisi olan sadık rüyalardır. Diğer bir etkisi ise diğer insanların sadık rüyalarını yorumlayabilme gücüne sahip olmaktır. Benim şahsıma yarın olacak olan olaylardan haberi olduğunu söyleyen kişilerin sayısı az değil. Çoğu kez bu sâlih kulların önceden bildiği olayların gerçekleştiğine şahit oldum. Ancak bütün bunlar, bu amelin dünyevî etkisidir. Uhrevî etkileri ise dünyevî etkileriyle kıyaslanmayacak kadar daha değerlidir.</p>

<p style="text-align:justify">Sözün kısası bu tür kontrollerin insanın hayatında olması, başkasının malına izinsiz el uzatmaması, helal rızık peşinde olması, göz, kulak dil ve diğer organlarını haramdan sakınması ve benzeri işler insanı Allah’a yaklaştıracaktır ve zamanla insanı fiilde tevhit aşamasına ulaştıracaktır. İnsan, iradesini bu yönde hâkim kıldığı ölçüde, Allah’a tabi olduğu ölçüde yani nefsini ayağı altına alabildiği ölçüde fiilde tevhit aşamasına yaklaşacaktır. İnsan, bütün işlerini ilahî irade doğrultusunda şekillendirebilirse bunun bir sonucu olarak bâtınî bir basirete sahip olacaktır ve yüce Allah’ın bütün her şey üzerindeki etkinliğini görecektir.</p>

<p style="text-align:justify">Burada fiilde tevhidin, insanın özgür olmasıyla ve olayların oluşmasındaki diğer etkenlerin etkinliğiyle çakışmadığını söylemek istiyorum. Fiilde tevhit makamına ulaşan arifler yüce Allah’ın bütün işlerdeki elini görüyorlar; ancak bu, tabii sebepleri yok saydıkları veya cebire inandıkları anlamında değildir. Bu gerçek, aklî ve felsefi olarak açıklanabilir.</p>

<h5 style="text-align:right"><span style="color:#c0392b"><strong>Birinci Bölümün Sonu</strong></span></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> Bu kitap, Hace Abdullah el-Ensari’nin önde gelen eserlerinden birisidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a> İrfan alanında dile getirilen en belirgin yedi aşama şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify">1- Tevbe makamı: Günahın farkına varmak, pişmanlık duymak ve günahtan uzaklaşmak yönünde büyük azim göstermek.</p>

<p style="text-align:justify">2- Vera makamı: İnsanlara haksızlık yapmamak. Yani hiçbir insanın dava veya herhangi bir hak iddiasını üzerinde taşımamak.</p>

<p style="text-align:justify">3- Züht makamı: Dünya malına gönül bağlamamak ve dünya ehline karşı itinasız ve korkusuz olmak.</p>

<p style="text-align:justify">4- Fakr makamı: Dünyevî en düşük nimetlerle yetinmek ve farz ibadetlerin yanı sıra sünnet ibadetlere vakit ayırmak.</p>

<p style="text-align:justify">5- Sabır makamı: Sıkıntılar, belalar ve olumsuz olaylara göğüs germek ve Allah’a karşı şikâyet etmeden bu sıkıntıları geride bırakabilmek.</p>

<p style="text-align:justify">6- Tevekkül makamı: Bütün işleri Allah’a bırakmak ve kendi güç ve kuvvetini görmemek.</p>

<p style="text-align:justify">7- Rıza makamı: Allah’ın hüküm ve emirlerine gönülden boyun eğmek ve onun takdir ettiklerine gönülden rıza göstermek.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan yolunda ilerleyen sâlikin bu yolda uğradığı menziller bazı âriflerin dilinde ‘hal’ olarak anlatılır. En çok bilinen yedi hal ise şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify">1- Kurb hali: Sâlikin açık ve gizli hallerde Allah’ı anarak, ona kulluk ederek Allah’a yakınlık kazanmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">2- Muhabbet hali: Mahbup ve gerçek sevgilinin sıfatları muhip ve sâlikin sıfatları haline gelirse, yani mahbubun hali muhibbe galip olursa, bu hale muhabbet hali denir.</p>

<p style="text-align:justify">3- Havf hali: Dünyevî ve uhrevî azaplardan korkma halidir. Bu ise bütün varlıklardan kaçmakla başlayıp Allah’ın rahmetine sığınmakla sonlanır.</p>

<p style="text-align:justify">4- Reca hali: Sâlikin ileride varacağını umduğu mahbubuna gönül bağlaması ve onun geniş rahmetine güvenmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">5- Şevk hali: Mahbubun anılmasıyla birlikte muhibbin yaşadığı şevk ve iştiyak halidir. Bu halin yoğunluğu ise muhibbin sahip olduğu muhabbet derecesine bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">6- Müşahede hali: Yaklaşmak ve varmak halidir. Gözle görülenin kalple görülenle birleştiği haldir. Yani mahbubu gözüyle görüyormuş gibi kalbiyle görmesi.</p>

<p style="text-align:justify">7- Yakîn hali: Mukaşefe halidir. Kulun, Allah’ın kendisine verdiğine sevinmesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İrfan yolunda ilerlemek ve seyr u sülûk içinde olmak bazı âriflerin dilinde ‘sefer’ olarak anılmıştır. İbn Arabî sefer konusunu tanımlarken şöyle buyuruyor: “Sefer, kalbin, zikir ile Allah’a yönelmesidir.” Curcanî konuyla ilgili şöyle yazıyor: “Seferin kelime anlamı yol almaktır ve hakikat ehli insanların nezdinde kalbin, zikir ile Allah’a doğru ilerlemesi anlamındadır.”</p>

<p style="text-align:justify">Bu sefer ve yolculuk âriflerin lisanında genellikle dört sefer olarak anılmıştır:</p>

<p style="text-align:justify">1- Halktan hakka doğru yol almak: Bu yolculuk tövbe ile başlar, yani hayvaniyete sırt dönüp hakiki ve ilahî insaniyete doğru yol almak. Bu yolculuğun sonu ise melekuta bağlanmak ve huzura kavuşmaktır.</p>

<p style="text-align:justify">2- Haktan hakka doğru yol almak: Bu yolculuk melekut ile başlar ve ilahî vasıflar ile vasıflanmakla son bulur.</p>

<p style="text-align:justify">3- Hakta yol almak: Bu sefer ve yolculukta sâlik, Allah’tan başkasını görmüyor ve her şeyi ondan görüyor. Sâlik bu yolculukta cemal sıfatlarına ve Esmau’l- Hüsna’ya ulaşıyor ve bu sıfatlara sahip oluyor.</p>

<p style="text-align:justify">4- Hak ile halkta yol almak: Bu yolculuk bir nevi birinci yolculuğun devamı ve sonudur. Şöyle ki sâlik, ilahi sıfatlara büründüğü vakit birinci yolculuğa ve toplumu düzeltebilmek için insanlara dönüyor. Bu hal, peygamberlerin haline benziyor.</p>

<p style="text-align:justify">Bu sefer ve yolculuk daha farklı şekillerde de söylenmiştir, ancak bütün bu söylenenlerin ruhu ve anlatmak istediği şey yaklaşık olarak aynıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Konuyla ilgili en çok bilinen bölümlendirmelerle ilgili Attar Nişaburi’nin söylediği yedi aşamadır. Mevlana’nın bilinen şiiri buna işarettir: “Attar aşkın yedi şehrini gezdi de … biz hala ilk sokağın dönemecindeyiz.”</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Şura, 49.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title=""><sup><sup>[4]</sup></sup></a> Muminun, 18 ve 19.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a> Sebe, 24.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a> Fatır, 3.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a> Şuara, 78 – 82.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/seyr-u-suluk-asamalari-i</guid>
      <pubDate>Sun, 03 May 2026 22:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/bolum-bir1.jpg" type="image/jpeg" length="33276"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İyilik Neydi?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/iyilik-neydi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/iyilik-neydi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çünkü biz, iyiliğin ne olduğunu biliyorduk.
Ama gereğini yapmadık..]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h5 style="text-align:right"><strong>Songül Can Ülbeği</strong></h5>

<p style="text-align:justify">İyilik neydi?<br />
Bir mazlumun yanında durmak mıydı,<br />
yoksa zalimin karşısında susmamak mı?<br />
İyilik neydi?<br />
Bir çocuğun gözyaşını görüp içinin sızlaması mıydı,<br />
yoksa o gözyaşını durdurmak için elini taşın altına koymak mı?<br />
İyilik neydi?<br />
Bir annenin ağıdını duyup gözlerini kaçırmamak mıydı,<br />
yoksa o ağıdın sebebini değiştirmek için yola çıkmak mı?<br />
İyilik neydi?<br />
Bir yetimin başını okşamak mıydı,<br />
yoksa o başın neden eğik kaldığını sorgulamak mı?<br />
İyilik neydi?<br />
Hatırlamak mıydı,<br />
yoksa unutmamak için direnmek mi?<br />
İyilik neydi?<br />
Sadece dua etmek mi,<br />
yoksa dua ederken bile sorumluluğu omuzda taşımak mı?<br />
İyilik neydi?<br />
Bir anlık bir merhamet kırıntısı mıydı,<br />
yoksa kalıcı bir yükümlülük mü?<br />
İyilik neydi?<br />
Bir tercih mi,<br />
yoksa insanın varlığına yazılmış bir sorumluluk mu?<br />
İyilik neydi?<br />
Kendini korumak mıydı,<br />
yoksa başkası için risk alabilmek mi?<br />
İyilik neydi?<br />
Bir çocuğun uykusunu korumak mıydı,<br />
yoksa uykusuz kaldığını bilip buna sessiz kalamamak mı?<br />
İyilik neydi?<br />
Sadece konuşmak mıydı,<br />
yoksa susmanın bile hesap sorulacağı bir yerde susmamak mı?<br />
Belki de artık bu sorunun cevabı kelimelerde değil,<br />
eksik bıraktıklarımızda saklıydı.<br />
Çünkü biz, iyiliğin ne olduğunu biliyorduk.<br />
Ama gereğini yapmadık.<br />
Gördük… ama yönümüzü çevirdik.<br />
Duyduk… ama kalbimizi kısmaya çalıştık.<br />
Bildik… ama yorgunluğumuzu bahane ettik.<br />
Oysa iyilik, gelip geçen bir his değil;<br />
insanın kendine uzattığı elin, başkasında görünür hâliydi.<br />
Ve belki de insanın kendine yapabileceği en büyük iyilik,<br />
ötekine uzattığı o elde gizliydi.</p>

<p style="text-align:justify">Biz eğer kendimize iyilik etseydik, yeryüzünde bir tek mustazaf kalır mıydı; yoksa biz, iyilik sandığımız suskunluklarla mı çoğalttık zulmü?</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ve bütün bu soruların ardından, geriye tek bir hitap kalır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><i><strong>“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize katından bir veli gönder, bize katından bir yardımcı gönder’ diyen mustazaf erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?”</strong></i></p>
</blockquote>

<h5 style="text-align:right"><br />
<strong>Nisâ Suresi</strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Yaşam | Aile&amp;GNÇ</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/iyilik-neydi</guid>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 19:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/songulcan-2.jpg" type="image/jpeg" length="27891"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Merak Üzerine]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/merak-uzerine</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/merak-uzerine" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Küçüklükte soru soran kimse büyüdüğünde cevap veren biri olur."]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Merak</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bebek dünyaya ayak bastığında dış âlemde neler olup bittiğini bilmez. Her şey onun açısından birdir. Şekiller, renkler ve şahıslar arasında fark gözetmez. Çeşitli şekiller ve seslerden etkilendiği halde onları ayırt edemez. Ama o andan itibaren büyük bir hırs ile eşyaları tanımaya çalışır. Devamlı etrafına bakar, gözlerini insanların üzerine diker.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Çocuk, duyu organlarını ve merak hissini kullanarak bilgi kazanır ve bilgisini çoğaltır. Allah Teâla Kur'an'da buyuruyor ki:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Allah sizleri hiçbir şey bilmediğiniz halde annelerinizin karnından çıkardı ve O'nun nimetlerini tanımanız ve şükretmeniz için sizlere kulak, göz ve kalp verdi."<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong>[1]</strong></a></i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kısa bir süre sonra çocuk, dış âleme dikkat eder. Eşyaları eli ile hisseder, alır, hareket ettirir, yere vurur, ağzına götürür, sesleri dinler, gözü ile insanların hareketlerini takip eder. Bu şekilde merak hissini doyurmuş olur ve âlemi tanımak için çaba sarf eder.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Allah Teâla insana kendi çabası ile âlemin sırlarını keşf ve yaratılışın gayesini idrak edebilmesi için merak ve araştırma hissini vermiştir. Çocuktaki merak ve araştırma hissi fıtri bir özelliktir. Baba ve anne, bu hissini kullanmasında çocuğa yardımcı olabilirler. Aynı şekilde, çocuğun bu iç isteğini sert bir şekilde kırabilirler de. Eğer araştırması için gerekli olan alet ve oyuncakları ona verir, deneylerini yapabilmesi için ona serbestlik tanır ve yaşına uygun faydalı oyuncakları verirlerse, onun merak ve araştırma hissini güçlendirmiş olurlar. İşte bu çocukça araştırmalar, gelecekte bilim alanında yapılmış keşifler şeklinde ortaya çıkar. Çeşitli eşyalar ile dolu bir oda dağınık ve kullanışsız olsa bile bu yaşlardaki bir çocuk için çok faydalı olacaktır. Ama eğer baba ve anne çocuğun bu iç isteğini doyurmaz, gereken eşya ve oyuncakları temin etmez, onu araştırma ve deneyden mahrum edecek olurlarsa ondaki merak ve araştırma hissi ezilmiş olur. Gelecekte karşılaşacağı ilmi konularda çok çabuk ümitsizliğe kapılır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu aşamadan daha önemlisi sorgu-sual kademesidir. İki-üç yaşından itibaren soru yaşı başlar. Çocuk, akıl ve zekâsının bir yere kadar tekâmüle eriştiği ve konuşmayı öğrendiği bu yaşlarda anne ve babasını soru yağmuruna tutar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mesela, şunları sorar: Acaba ben anne mi olacağım, yoksa baba mı? Babam neden her gün dışarı çıkıyor? Neden taş sert, su ise yumuşaktır? Ben büyükannemi sevmiyorum; öyleyse neden evine gideyim? Neden yağmurda oynamayacakmışım?</p>

<p style="text-align:justify">Paslanmamdan mı korkuyorsunuz? Neden balıklar suda boğulmuyorlar? Siz niçin her gün namaz kılıyorsunuz? Namaz nedir? Güneş geceler nereye gidiyor? Yağmur ve kar nereden geliyor? Yıldızlar nedir ve kim onları yapmış? Sinek ve sivrisineğin ne faydası var? Büyükbaba öldüğünde neden toprağa gömdüler? O nereye gitti? Ne zaman dönecek? Ölüm nedir? vb. yüzlerce soruyu sorarlar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bütün çocukların zihnini kurcalayan sorular bir değildir. Zeki çocukların yönelttikleri sorular oldukça dakik ve incedir. Bilgileri çoğaldıkça daha dakik sorular sormaya başlarlar.</p>

<p style="text-align:justify">Çocuk, sorduğu sorular ve yaptığı araştırmalarıyla dış âlemi tanımada başkalarının bilgi ve tecrübelerinden faydalanmak ister. Merak ve araştırma hissi insanın çok değerli içgüdülerinden biridir. Bu içgüdü vasıtası ile insan kemale ulaşır, yaratılış âlemindeki sırların birçoğunu keşfeder ve çeşitli ilimler dalında büyük başarılar elde eder.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Çocuklarının ve insan toplumunun gelişmesi ve tekâmüle ulaşmasından taraftar olan baba ve anneler, çocuğu yetiştirme hususunda Allah'ın vermiş olduğu bu içgüdüden, ellerinden geldiği kadar faydalanmaya çalışırlar.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazı baba ve anneler çocuksu soruları bir nevi gevezelik ve başkalarının işine burnunu sokma telakki eder, cevap vermeye gerek duymayarak şöyle derler: "Çocuk bir şey anlamaz ki. Büyüdüğü zaman anlar. Biz onun sorularına nasıl cevap verelim?" Çocuklar soru sordukları zaman derler ki: "Yavrum! Çok konuşma, başkalarının işine burnunu sokma, ben ne bileyim? Büyüdüğün zaman anlarsın. Şimdi bu soruların zamanı değil. Beni rahat bırak." Bu gibi baba ve anneler, çocuklarının yaratılışındaki en değerli insani içgüdüyü söndürürler, böylece onun ruhuna en büyük darbeyi indirmiş ve onun akli ilerlemesini durdurmuş olurlar. Sonra da çocuklarının bilimsel keşiflere isteksizliğinden ve ilmi soruları halletme hususundaki acizliğinden yakınırlar. Hâlbuki çocuğun bu duruma düşmesine kendileri sebep olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Eğer bu içgüdü doğru bir şekilde tatmin edilmezse asıl yaratılış hedefinden sapması ve ileride başkalarını eleştirme ve sırlarını keşfetme şeklinde ortaya çıkabilir.</p>

<p style="text-align:justify">Bazı baba ve anneler çocuklarını razı etmek için onların sorularına cevap verirler. Ama verdikleri cevabın doğru olup olmadığına fazla ehemmiyet vermezler. Onlar için önemli olan çocuğun susmasıdır. Cevap ister doğru olsun ister yanlış önemli değil. Çocuğun anlayabileceği seviyede doğru cevap vermek de çok zordur. Böylelikle çocuğu kısa ve geçici bir süre için ikna edip sustururlar. Ama ondaki araştırma duygusu tatmin olmayıp tekâmüle ulaşmamakla birlikte saptırılmış ve gerçekten uzaklaştırılmış olur. Bu çocuk büyüyüp gerçeği keşfettiği zaman kendisini gerçeklerden saptıran baba ve annesine karşı güvenini kaybeder. Hatta böyle bir çocuğun vesvas bol vesveseli, her konuda ve herkese karşı karamsar olması mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Ama vazifelerinin bilincinde olan baba ve anneler, Allah'ın vermiş olduğu bu değerli içgüdüyü kendi haline bırakmazlar, ondan en iyi şekilde faydalanırlar. Onlar, çocukların sorularına cevap vermeyi bir vazife bilirler. Cevap vermeden önce düşünürler ve eğer gerekirse konu hakkında bilgi edinirler. Çocuğun anlayabileceği bir dille konuşurlar, onun sorularını iyice dinledikten sonra cevap verirler. Hiçbir zaman gerçek dışı bir şey söylemezler. Eğer bazı soruları yanıtlamaktan aciz olurlarsa, açıkça bilmediklerini söylerler.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Böylece hem çocuktaki araştırma hissini teşvik etmiş olurlar, hem de ona bir şeyi bilmediği takdirde bilgisizliğini belirtmekten utanmaması gerektiğini öğretirler. Bazı baba ve anneler de çocukların sorularını cevaplandırmada aşırı giderler. Yani kısa bir sorunun cevabında teferruata inerek o konuda bildikleri her şeyi söylemeye çalışırlar. Ama ne yazık ki bu yöntem de doğru değildir. Zira çocuğun fazla konuşmadan sıkıldığı tecrübe ile ispatlanmıştır. Çocuk sadece kendi cevabını ister. Fazla söz dinlemekten yorulur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Çocukları yaptıkları araştırmalarda teşvik edin. Onlara, tartışma ve delil getirmeyi öğretin. Eğer mümkünse onları deney ve tecrübe etmeye sevk edin. Çocuk düşünen bir insandır. İçinde gizli olan değerleri kullanabilmesi, zihninden faydalanabilmesi ve gelecekteki yaşantısına hazırlanabilmesi için onun düşüncesini güçlendirin.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Ali (a.s) buyuruyor ki:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>"Küçüklükte soru soran kimse büyüdüğünde cevap veren biri olur."</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yine Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><i>"Çocuğun kalbi hiç ekilmemiş bir tarla gibidir. Ona ne verilirse kabul eder."</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">...Hanım mektubunda şöyle yazıyor: Bir gece babam eve gelince bana bir bulmaca sordu ve meslektaşlarının bu bulmacayı çözemediklerini söyledi. Herkes uyudu; ama ben bulmacayı çözmeye karar verdim. Geç vakitlere kadar düşündüm ve sonuçta onu çözdüm. Büyük bir sevinçle babamı uyandırdım ve bulmacanın cevabını dedim. Babam sevinerek bana <i>"aferin"</i> dedi. Babam daima üzerinde düşünülmesi gereken soruları bana yöneltiyor ve bu konuda beni teşvik ediyordu. Böylece ben, bulmacaları ve ilmi soruları cevaplandırmada büyük bir ölçüde geliştim. Ben artık hayatımdaki sorularımı düşünerek halledebiliyorum.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Nalh, 78.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Gurer-ul Hikem, s.645.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Gurer-ul Hikem, s.302.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Yaşam | Aile&amp;GNÇ</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/merak-uzerine</guid>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 19:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/merak-2.jpg" type="image/jpeg" length="28152"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Münazara Sanatı]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/munazara-sanati</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/munazara-sanati" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ehlibeyt Mektebi İmamları (a.s), gayrimüslim olan şahıslarla yapılan münazaralarda, Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil getirmeyi sakındırmış, akıl ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu husustaki sünnetinden yardım alınması gerektiğini tavsiye etmişlerdir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Bülent Özbaş</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<h1 style="text-align:justify"></h1>

<p style="text-align:justify">Münazara sanatı, ilmî şahsiyet ve ortamları yakından ilgilendiren bir kavramdır. Bu makaledeki hedefimiz münazara sanatını tanımlamak ve ideal münazaranın özelliklerini açıklamaktır. Râgib el-İsfahânî münazarayı şöyle tanımlıyor: <i>“Görüş ve düşüncede mübahase ve rekabet ederek kendi kanısını ortaya koymaya münazara denir.”</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> Rivayetlerde ve farklı kaynaklarda bu sanat için mana açısından birbirine benzeyen; ihticac (delil getirme), cedel (tartışma), mücadele (karşılıklı çekişip tartışma) ve mirâ (münakaşa edip tartışma) gibi terimler de kullanılmıştır. Münazara, beğenilen ve beğenilmeyen olarak ikiye ayrılmaktadır. Beğenilen ve ideal münazaranın özellikleri ve adap erkânına aşağıda değinilecek, böylece beğenilmeyen münazara da açıklık kazanacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Beğenilen ve İdeal Münazara</strong></p>

<p style="text-align:justify">Beğenilen ve ideal münazara Hz. Resulullah (s.a.a) ve Ehlibeyt’inin (a.s) beğendiği ve onayladığı münazara türüdür. Fazilet sahibi, bilge ve münazara yöntemini bilen ilmî şahsiyetler, gerektiğinde beğenilen münazarayı uygulayarak İslam dinine yöneltilen soruları cevaplamakla yükümlüdür. Aynı şekilde Ehlibeyt Mektebi’nde yetişen ilmî şahsiyetler bu mektebe yöneltilen sorulara kimi zaman münazara sanatını kullanarak cevap vermelidir. Elbette arz ettiğimiz gibi münazara beğenilen ve ideal türden olmalıdır. İdeal münazarada bulunması gereken özellikler genelde münazara edenlere dönmektedir. Öncelikle münazara eden şahıs, âlim ve konuya vâkıf olmalıdır. İkinci olarak münazara eden şahıs, güzel ahlak kurallarını eksiksiz bir şekilde yerine getirmelidir. Üçüncü olarak ise münazara sanatını bilmeli ve ilkelerini adım adım uygulamalıdır. Eğer münazara eden şahıs âlim olmaz, güzel ahlaka riayet etmez ve münazara sanatını yeterince bilmez veya saydığımız bu üç şarttan herhangi birinde yetersiz olursa, yapacağı münazaranın faydalı sonuçlar vermesi imkânsız bir hâl alır. Bu söylediğimiz temel kurallar dışında münazara edenlerin mutlaka riayet etmesi gereken diğer bazı şartlar şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara üstünlük taslamak ve kendi benliğini tatmin etmek için yapılmamalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara edenlerin hedefi hakikate ulaşmak olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara; düşmanlık, toplumdan uzaklaşma, kin gütme ve kalplerin katılaşmasına yol açmamalıdır. Münazara edenlerde veya toplumda bu olumsuzluklardan herhangi birine sebebiyet verdiği gözlemlenirse münazaraya devam edilmemelidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Münazara haram fiile sebebiyet vermemelidir. Çünkü münazara bir hakkı sabit kılmak veya batılı ortadan kaldırmak için gerçekleştirilmelidir. Bu hedefin ise haram fiille sağlanması mümkün değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>* </strong>Cahil ve sefih insanlar münazaraya dâhil edilmemelidir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Beğenilen ve İdeal Münazaranın Adap ve Erkânı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Beğenilen münazaraya dair yukarıda zikredilen özellik, ilke ve şartlara ilave olarak, uyulması gereken bazı adap ve erkân da bulunmaktadır ki münazara edenin bunları riayet etmesi kaçınılmazdır. Bu adap ve erkâna uymak münazara taraflarının makul ve mantıklı neticeyi kabul etmelerine veya en azından birbirlerinin görüş ve delilini kabul etmeseler de düşmanlığa, kine, gönüllerin kırgınlık ve pas tutmasına izin vermez. Beğenilen ve ideal münazaranın bazı adap ve erkânını şöyle sıralayabiliriz:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p><strong>Karşılıklı İhtiram ve Saygı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazara edenlerin dikkat etmesi gereken en önemli adap, erkândan biri, karşı tarafa ihtiram etmek, saygınlığını yok edecek tavır, davranış ve sözlerden kaçınmaktır. Münazara edenler kendi düşüncesinin doğru ve karşı tarafın düşüncesinin yanlış olduğu kanısına varsa dahi birbirlerinin saygınlığını korumak, düşüncesine saygı duymak ve aksini içeren söz ve davranıştan kaçınmakla yükümlüdür. Aksi takdirde münazara beğenilir olmaktan çıkar ve olumsuz sonuçları toplumu etkisi altına alır. Mufaddal ile İbn Ebi’l-Avcâ arasında geçen konuşmada, İmam Cafer Sadık’ın (a.s) münazara sırasında karşı tarafa ne kadar ihtiram ettiği ve saygınlığını özenle koruduğuna dair şöyle okumaktayız:</p>

<p style="text-align:justify">Muhammed b. Sinân, Mufaddal b. Ömer’den şöyle rivayet ediyor: “Bir gün ikindi vaktinden sonra (Resulullah’ın -s.a.a-) kabri ve minberi arasındaki ravzada oturmuş, Allah Teâlâ’nın efendimiz Muhammed’e (s.a.a) mahsus kıldığı şerefi ve faziletleri; ona bağışladığı, verdiği, onurlandırdığı ve hediye ettiği şeyleri düşünüyordum. Bunlar, ümmetin genelinin bilmediği ve bihaber kaldığı (Resulullah’ın -s.a.a-) fazileti, makamının yüceliği ve mertebesinin üstünlükleridir. Ben bu hâldeyken İbn Ebi’l-Avca<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> çıkageldi ve sözlerini işitebileceğim bir yere oturdu. Yerine geçince ashabından biri geldi ve yanına oturdu. Bu sırada İbn Ebi’l-Avcâ konuşmaya başladı ve şöyle dedi: Şüphesiz bu kabirdeki (Resulullah -s.a.a-) kemaliyle izzete ulaştı, hasletleriyle şeref ve saygınlık kazandı, her hâliyle makam ve mevki elde etti. Arkadaşı ona şöyle dedi: O, yüce mertebe ve büyük makam iddiasında bulunan bir filozoftu ve bunu ispatlamak için mucizeler getirdi de böylece akıllara galip geldi, fikirler saptı, akıllar onları derk etmek için düşünce denizlerine daldılar da çaresiz ve ümitsiz geri döndüler. Akıllılar, fasihler ve hatipler onun davetini kabul edince, insanlar grup grup onun dinine girdiler. Kendi ismini Allah’ın adına yaklaştırdı ve camilerde, davetinin ulaştığı, sözünün yüceldiği, delilinin zahir olduğu her yerde; karada ve denizde, dağda ve çölde, her gece ve gündüz ezan ve kametlerde beş defa tekrarlanarak okunmaya başlandı ki her zaman hatırlansın ve nübüvveti unutulmasın. İbn Ebi’l-Avcâ şöyle dedi: Muhammed’i (s.a.a) anmayı bırak! Aklım onun hakkında hayrete düşmüş ve fikrim işinde şaşakalmıştır. Üzerinde konuşmak için geldiğimiz konu hakkında sohbet et. Sonra başlangıçta bazı şeyleri zikrederek; bunlarda herhangi bir düzenin ve takdirin, yaratıcı ve yöneticinin olmadığını, varlıkların kendiliğinden ve müdebbirsiz oluştuğunu, dünyanın hep böyle olduğunu ve böyle olacağını zannetti. Mufaddal şöyle diyor: Nefsimin öfke, hışım ve sinirine hâkim olamadım ve dedim ki: Ey Allah’ın düşmanı! Allah’ın dinine kâfir oldun. Seni en güzel şekilde yaratan, en kâmil surette şekillendiren ve bu hâle gelene kadar seni muhtelif durumlardan geçiren yüce Rabbini inkâr ettin. Eğer kendi nefsinde düşünürsen ve hissinin inceliği seni doğrularsa; şüphesiz Allah’ın delillerini, kendindeki eserlerini, yaradılışındaki nişanelerinin açıklığını ve kanıtlarının sende aşikâr olduğunu görürsün.</p>

<p style="text-align:justify">İbn Ebi’l-Avcâ şöyle dedi: Ey filan! Eğer sen kelâm ilmi ehliysen, seninle bu ilim üzere konuşuruz. Eğer senin delilin sabitse biz sana tabi oluruz. Eğer onlardan biri değilsen, seninle konuşulacak bir söz de yoktur. Yok, eğer Cafer b. Muhammed es-Sadık’ın (a.s) ashabından biriysen, o bizimle böyle konuşmaz ve senin getirdiğin delillere benzer delillerle tartışmaz. Senin işittiğinden daha fazlasını bizden işitmesine rağmen, sohbet esnasında çirkin söz söylememiş ve cevabımızda aşırıya gitmemiştir. Şüphesiz o, halim, vakarlı, akıllı ve metanetlidir. Cahillik, yanılgı ve öfke hâletindeki hafiflik onu etkisi altına alamaz. Sözlerimizi dinler, bize yönelir ve delilimizi anlayana kadar araştırır. Biz ise elimizde olan her şeyi ortaya koyup onu ikna ettiğimizi sanınca, delilimizi basit sözlerle ve kısa bir konuşmayla batıl ederek, delilini kabullenmeye mecbur bırakır. Mazerete yer bırakmaz ve cevabını vermeye gücümüz yetmez. Eğer sen onun ashabından biriysen, bizimle onun gibi konuş.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Sabır ve Tahammül</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazara esnasında tarafların uyması ve sahip olmaları gereken ahlak kurallarından bir diğeri, sabır ve tahammül göstermektir. Kimi zaman münazaranın bir tarafı, algılayamama veya bilgisizlik dolayısıyla yersiz sözler söyleyebilir. Bazen de mugalata ve yanıltmacadan faydalanarak karşı tarafı sinirlendirmek isteyebilir. Bu gibi durumlarda münazaranın olumlu neticeye ulaşması için sabırlı olmak ve tahammül göstermek gerekir. Ayrıca münazaranın yapıcı sonuca ulaşması ve kötü etki bırakmaması da münazara esnasında her an sabırlı ve tahammüllü olmaya bağlıdır.</p>

<p style="text-align:justify">İmam Cafer Sadık’ın (a.s) yârenlerinden biri olan Tayyâr şöyle diyor: Ebû Abdullah’a (İmam Cafer Sadık’a) şöyle arz ettim: “İnsanlarla münazara ederek tartışmamızdan ve husumetten hoşlanmadığınızı öğrendim! Buyurdu ki: Ancak hoşlanmamamız, senin gibi birinin kelamından değildir. Yükseldiği zaman rahatlıkla inişe geçebilen, indiği zaman rahatlıkla yükselebilen birisinin kelamından (ve münazarasından) hoşnutsuzluğumuz yoktur.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu hadisten, münazaranın bir sanat ve yetenek olduğu, dolayısıyla sadece ehil insanların yapabileceği ve münazara eden şahsiyetin mutlaka sabır ziynetiyle kendisini süslemiş olması gerektiği, ayrıca nerede ve nasıl tavır takınacağını iyi bilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. Tayyâr, münazara kurallarını iyi bildiği ve sabır göstererek ilerleyip netice elde edebileceği için İmam Cafer Sadık (a.s) onu münazaradan sakındırmamıştır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Söylem Özgürlüğü</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazara esnasında riayet edilmesi gereken adap, erkân kurallarından bir diğeri, tarafların karşılıklı olarak düşüncelerini beyan edebilmeleri için gereken fırsatı birbirlerine vermeleri, baskıcı tavır ve davranıştan mutlaka uzak durmalarıdır. Hz. Resulullah Efendimiz (s.a.a) ve Ehlibeyt İmamları (a.s), gerek hükûmet ellerinde olduğu ve gerekse olmadığı dönemde, kendi muhaliflerine, görüşlerini rahatça söyleyip konuşabilecekleri bir ortam sağlıyorlardı. Söylem özgürlüğü, farklı görüşlerin rahatlıkla konuşulup fikir alışverişi yapılmasına ve yanlış düşünce sahiplerinin fikirlerini düzeltmesi için gereken ortamın sağlanmasına sebep olmaktadır. Doğal olarak insanı doğru düşünceye yönlendiren en önemli etkenlerden biri, söylem özgürlüğünün hâkim olduğu bir ortamda düşünceleri özgürce beyan etmek ve gerekli yanıtları verip cevapları işitmektir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Karşılıklı Anlayış</strong></p>

<p style="text-align:justify">Karşılıklı anlayıştan kasıt, münazara edenlerin dikkatle karşı tarafı dinleyip idrak etmeye çalışması, farklı düşüncelerinin ana sebebini bulmak için araştırma yapması, taassubu kenara bırakarak neticeye odaklanması ve karşı tarafta da haklılık payı olabileceğine ihtimal vermesidir. Bu noktalar dikkate alınarak gerçekleştirilecek münazara, ihtilafların kökenine inmeye ve temel konular üzerinde yoğunlaşmaya neden olacak; sorunlara köklü çözümler getirme imkânı sağlarken teferruatlardaki karmaşıklıklardan uzaklaşma olanağını da sunacaktır. Karşılıklı anlayış üzere gerçekleştirilen münazaranın temel gereksinimlerinden birisi, özünde ihtilaf olmayan bir konuyu ele alarak onun üzerinde konuşmaktır. Münazaraya olumlu başlamak, konu üzerinde konuşulup ayrıntılar ortaya konulduğunda bazı sorunlar ortaya çıksa ve her ayrıntıda fikir birliği sağlanamasa dahi ana konu üzerindeki ortak görüş, olumsuzluk ve istenmeyen etkilerin önünü alacak, her hâlükârda din kardeşliğine zarar veremeyecektir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kur’ân-ı Kerim, Kati Sünnet ve Akla Dayalı Deliller Getirmek</strong></p>

<p style="text-align:justify">Münazarada uyulması gereken kurallardan bir diğeri Kur’ân-ı Kerim, kati sünnet ve akla dayalı delil ve kanıtlar sunmaktır. Ehlibeyt Mektebi İmamları (a.s), gayrimüslim olan şahıslarla yapılan münazaralarda, Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil getirmeyi sakındırmış, akıl ve Hz. Resulullah’ın (s.a.a) bu husustaki sünnetinden yardım alınması gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Müslümanlar arasında gerçekleşen münazaralarda ise her üç kaynağa başvurmayı önerseler de Kur’ân-ı Kerim’e dayanarak delil sunma hususunda, manaları açık ve net olan, Müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf bulunmayan ayetleri seçmeleri gerektiğini tavsiye etmişlerdir. Bunun sebebi ise; Kur’ân-ı Kerim’in Allah tarafından nazil edilip muhafaza edilmesi, her harfinin dahi kutsal olması, Müslümanlar arasındaki manevi değer ve saygınlığının korunması içindir. Kur’ân-ı Kerim, münazara edenlerin elinde kendi arzularına ulaşmak için istedikleri şekilde faydalanacakları bir kaynak olmaktan çıkarılmalı, Allah’ın kelamı olan bu yüce kitabın kutsallık ve saygınlığı mutlaka korunmalıdır. Dolayısıyla Ehlibeyt Mektebi İmamları’nın (a.s) tavsiye ettiği gibi, sadece üzerinde ihtilaf olmayan ayetler münazarada söz konusu edilmelidir. Bu bağlamda Ehlibeyt İmamları’ndan (a.s) nakledilen bazı hadisleri aşağıda zikrediyoruz:</p>

<p style="text-align:justify">Vehb b. Vehb el-Kureşî diyor ki Cafer b. Muhammed es-Sadık, babası Bâkır’dan (a.s) ve o da babasından bana şöyle hadis rivayet etti: “Basra halkı İmam Hüseyin b. Ali’ye mektup yazarak ‘samed/<i>الصمد</i>’(kelimesinin manası) hakkında sordular. Hüseyin (a.s) onlara şöyle yazdı: Bismillahirrahmanirrahim. Kur’ân’a dalıp gitmeyin, onda tartışıp çekişmeyin ve bilgisizce onun hakkında konuşmayın. Ceddim Resulullah’ın (s.a.a) şöyle buyurduğunu duydum: Kur’ân hakkında bilgisizce konuşan, cehennemde yerini hazırlamıştır.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Ali (a.s), Abdullah b. Abbas’ı Hariciler’e delil sunması için gönderirken yazdığı mektupta şöyle buyuruyor: “Onlarla Kur’ân’a dayanarak tartışma; çünkü Kur’ân, pek çok anlam taşıyan bir kitaptır. Sen bir şey söylersin, onlar da bir şey söylerler. Fakat onlara sünnetten delil getir; çünkü onlar, ondan kaçmaya hiçbir yol bulamaz­lar.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:justify">İmam Rıza (a.s) şöyle buyurdu:<i> “Allah’ın kitabında tartışıp çekişmek kâfirliktir.”</i><a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title="">[8]</a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Râgib İsfahânî, <i>Mufredâtu Elfâzi’l-Kur’ân</i>, s.814.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Vâsiî ve Deyyânî, <i>Der Âmedî Ber Reveşhây-i Teblîğiy-i Eimme</i>, s.121-122.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> İbn Ebi’l-Avcâ (ö.155/772) batıl fikirleriyle İslâm’a zarar veren zındıklardan biriydi.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Mufaddal b. Ömer, <i>Tevhidu’l-Mufaddal</i>, s.39-42.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Keşî, <i>Ricâlu’l-Keşî</i>, s.348-349.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Şeyh Sadûk, <i>et-Tevhid</i>, s.90-91.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Seyyid Razî, <i>Nehcü’l-Belâğa</i>, 77. mektup, s. 465.</h5>

<h5 style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Ayyâşî, <i>Tefsîru’l-Ayyâşî</i>, c.1, s.18; Atârudî, <i>Müsnedu’l-İmami’r-Riza</i>, c.1, s.307.</h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/munazara-sanati</guid>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 18:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/05/sanatz-2.jpg" type="image/jpeg" length="63836"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İslam’ın İşe ve Mesleğe Teveccühü]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/islamin-ise-ve-meslege-teveccuhu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/islamin-ise-ve-meslege-teveccuhu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Fakirliğin küfürle sonuçlanması uzak bir ihtimal değildir."]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Meslek Eğitimi</strong></p>

<p style="text-align:justify">En eski arkeolojik buluşlar, belki de insanın kendi bekasını sağlamak için mekân, giysi ve yiyecek bulmak amacıyla gösterdiği davranışsal tepkilerle ilgilidir. Bu çabaların sonucu, insanın araç üretme kabiliyetinin yeşermeye başlaması ve ilk aletleri keşfetmesidir. Bunların ilk örnekleri taş devrinin (Eolithic age)<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><sup><sup>[1]</sup></sup></a> başlarından kalma taştan yapılmış av aletleridir. Bununla beraber eğer bu hususa eğitimsel açıdan bakacak olursak, çocuklarına nasıl alet yapmaları gerektiğini öğreten ilk insanları, bulanık da olsa zihnimizde tasavvur edebiliriz.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan yaşamının değişimi, insanlar arasındaki irtibatın genişlemesi ve insan isteklerinde ortaya çıkan çeşitlilik, günden güne yeni araç ve aletlerin keşfedilmesine sebep oldu. Toplumsal yaşamın ilerlemesi, karmaşıklaşması ve cemiyetin çoğalmasıyla iş, meslek ve ustalık alanları birbirinden ayrıldı. Sonunda iş, mesleklerde ve ustalıklarda uzmanlaşmaya ve maharete dönüştü. Ustalık eğitimleri ortaya çıktı ve öğretim sisteminin bir parçası oldu.</p>

<p style="text-align:justify">Geçmişten günümüze kadar eğitim sistemlerinin meslek eğitimine yaklaşımı aynı ve sabit olmamıştır. Örneğin bazı eğitim sistemleri, mesleklerin ahlâkî yönüne inayet etmiş ve diğer bazılarının çabası, meslekî maharetlere yönelik olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Günümüzde meslek ve ustalık eğitimi yeni bir çehreye bürünmüş, bazen eğitim-öğretimin temel mihveri telakki edilmiştir. Şimdilerde meslek eğitiminde uzmanlaşmaya karşı birbirine zıt iki görüş ortaya çıkmıştır:</p>

<p style="text-align:justify">İlk görüşte meslek eğitiminin ustalık ve yenilikçilik mahiyeti üzerinde durulur. Devlet adamlarının, iktisatçıların ve sermaye sahiplerinin desteklediği bu görüşte, ilmin araçsal özelliği esastır. Eğitim-öğretime aşırı biçimde zanaat ve ustalık açısından bakılır ve eğitim-öğretimin hedefi maharet kazanmak ve nihayetinde mütehassıs ve yenilikçi kişiler yetiştirmektir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşü savunanlar, uzmanlık ve yenilikçiliğe o kadar odaklanmışlardır ki bu özelliği taşıyanlara "beşeri sermaye (human capital)" demişlerdir. Bu sermayeyi eğitmek ve artırmak için büyük yatırımlar yaparlar ve eğitim-öğretimi, beşeri sermaye üretim sistemine çevirmeye çalışırlar.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüş esasına göre öğrencilerin ders programı zanaata yönelik olmalıdır. Farklı konular ders programına koyulacak olsa bile bunlar, daha iyi işçi yetiştirmeye yönelik olmalıdır. İlmin araçsal özelliği, zâtî özelliğine ağır basmalıdır. Diğer bir deyişle bu görüşte öğrenilen ilmin iktisadî, araçsal ve teknolojik bir açıklaması olmalıdır. Bu görüşe göre ilimlerin değeri, sanki teknolojik değerleriyle ölçülmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Daha çok eğitim filozoflarının ve eğitim-öğretim teorisyenlerinin yöneldiği ikinci görüş ise ilk görüşün aksine eğitim-öğretimde aşırı uzmanlaşmayı onaylamamaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşte eğitim-öğretimin genel kavramı üzerinde durulmaktadır. Eğitim-öğretimi ustalık ve uzmanlaşmayla sınırlamak reva değildir. Bu görüşe göre ilim ilim olduğu için değerlidir. Sahip olduğu araçsal değer hiçbir şekilde ilmin zâti değerini düşüremez ve düşürmemelidir de. Çünkü ilim, kendiliğinden insan için saygındır. İlimlerin değerini maharetlerine ve teknolojilerine bakarak ölçmemek gerekir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşte eğitim ve öğretimin hedefi ustalaşmaya ve teknolojiye aşırı yönelme değildir. Zira bu, öğrencilerin kabiliyetlerinin sadece bir kısmını geliştirir. İnsanın bütün ihtiyaçlarına ve yeteneklerine cevap vermez. Bu görüş daha çok öğrencilerin bağımsızlığı ve özgürlüğü üzerinde durur. Böylece istedikleri meslekte uzmanlaşırlar, eğitim-öğretim sisteminin kendilerine dayattığı önceden belirlenmiş belli alanlarda değil.</p>

<p style="text-align:justify">Görülüyor ki bu bakış, meslek edinimine dayalı aşırı eğitime ve de ilme ve eğitim-öğretime araçsal bakışa kesinlikle karşıdır. İnsanı ilmin ve teknolojinin kölesi görmez. Eğitim-öğretim sürecinde insanın tabiata ve teknolojik olgulara odaklanmasından çok, insanların karşılıklı ilişkilerini ve anlayışlarını dikkate alır. Öğrencilerin isteklerinin ve kabiliyetlerinin görmezden gelinmesini ve onları teknoloji ve uzmanlığa kurban vermeyi eleştirir.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><sup><sup>[2]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İslam’ın İşe ve Mesleğe Teveccühü: </strong></p>

<p style="text-align:justify">Gayrimüslim biri "İslam, insan boyunda ve ölçüsünde bir kültürdür" dese yerinde bir itiraf olur. Bu, dine dışardan bir bakıştır ve İslam’ın ne kadar kapsayıcı olduğunu gösterir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><sup><sup>[3]</sup></sup></a> Bize İslam’ın "insanî ahval ile uyumlu" bir din olduğunu anlatır. Bununla beraber İslam’da meslekî eğitimden genel manasıyla bahsedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’da eğitim-öğretim usullerinden biri geçimle meadın bir araya getirilmesidir. Bu görüşe göre kim dünyada işsiz-güçsüz, tembel ve cahil yaşayıp gider, ilim öğrenme zorluğuna katlanmaz, bir meslek edinmezse hem dünyada zarar eder, hem de ahirette. Böyle bir kimse <strong>"O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de."<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><sup><strong><sup>[4]</sup></strong></sup></a> </strong>ayetinin açık mısdaklarındandır.</p>

<p style="text-align:justify">İslam’ın bu zararın önlenmesi ve insanın geçimini sağlayabilmesi için bazı emirleri vardır. Bunların uygulanması, geçinebilmek için şarttır. Bunlardan bazıları işe ve işçiye teveccüh, işe teşvik, işte düzen, işte uzmanlaşma, iş ve işyeri seçiminde özgürlük, işle kişisel kabiliyetlerin uyumu, gençlerin meslekî geleceklerine teveccüh, fakirlik ve toplumsal suçların işsizlikle arasındaki irtibatın anlatılması, işsizliğin ortadan kaldırılması, işin gerekliliği, işte denge, tarımcılık, ticaret, denizle ilgili işler, ustalık ve zanaat, özel maharetler, meslekî âdâp ve ahlâk, zanaat öğrenme, peygamberler ve iş hususu ve diğer onlarca konu.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><sup><sup>[5]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Meslekî Eğitim ve Müslüman Âlimler:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Müslüman mütefekkirler ve eğitimciler İslam’a uyarak meslekî eğitime gereken ilgiyi göstermişlerdir. Örneğin Sebkî şöyle demiştir:</p>

<p style="text-align:justify">Çiftçiler ciddiyetle ve çaba göstererek ziraat işleriyle uğraşmalıdırlar. Bu işi boşlamamalıdırlar çünkü bu, mekruhtur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><sup><sup>[6]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">İbn Kayyum Cevziye de çocukların kabiliyetlerine uygun eğitim almaya yönlendirilmelerini tavsiye ediyor. Çocuğun bir zanaata eğilimi ve bu yönde bir kabiliyeti olduğu hissedilirse, o zanaat halkın gözünde de mübah ve faydalıysa, bu alanda eğitim alması için gerekli şartlar oluşturulmalıdır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><sup><sup>[7]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">İbn Sînâ’ya göre çocuk, başlangıç konularını mektepte öğrendikten sonra gelecekte uzmanlaşacağı dal konusuna teveccüh edilmelidir. Bu dal seçildikten sonra öğrenci, gerekli öğretimi alacağı yola yönlendirilmelidir. Elbette herkesin her iş için yaratılmadığının ve kişinin yapısına uygun işlerin seçilmesi gerektiğinin farkında olunmalıdır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><sup><sup>[8]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Meslekî eğitimden bahseden Müslüman âlimlerden biri de Ragıb İsfahanî’dir. <i>Zaria </i>adlı kitabının yedi bölümünden birini bu konuya ayırmıştır. O, insanların toplumsal yaşam ihtiyaçlarından ve iş ve zanaatın toplumsal ve fıtrî altyapısının varlığından bahsetmiştir. Kişilerin, birbirlerinin ihtiyaçlarını giderebilmek için işbirliği yapmalarının lüzumunu anlatmış, zanaat usulünü sayarak bazı mesleklerin vahiydeki kökünü işlemiştir. İnsanların bedenleriyle meslekleri arasında uyumun lüzumuna işaret etmiş ve herkesin her işi yapamayacağını ve yapmaması gerektiğini hatırlatmıştır. Ragıb devamında mesleklerin iktisadî ve içtimaî kaynaklarından bahsetmiş ve bunları fakirlik ve zenginlik diye ayırmıştır. İnsanları geçimlerini sağlamak için çalışmaya davet etmiş, işsizlik ve fakirliğe düşmekten alıkoymuştur. Ayrıca mesleklerin birbirlerine göre rütbelerinin ve değerlerini konumunu zikretmiştir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><sup><sup>[9]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Gazzâlî’nin Meslekî Eğitimle İlgili Görüşü</strong></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin eserlerini incelediğimizde meslekî eğitime en az dört açıdan baktığını görüyoruz. Diğer bir deyişle Ebu Hamid, meslekî eğitim için dört temel saymıştır. İlk görüşte meslekî eğitimin marifete dayalı esasını işlemiş; ikinci görüşte iş ahlâkı ve psikolojisi açısından yaklaşmış;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><sup><sup>[10]</sup></sup></a> üçüncü görüşte işin insanbilimle ilişkisine değinmiş;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><sup><sup>[11]</sup></sup></a> dördüncü görüşte işe sosyolojik açıdan yaklaşmıştır.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><sup><sup>[12]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Burada sadece ilk görüşü inceleyebilme imkânım var:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Gazzâlî’nin meslekî eğitime marifete dayalı yaklaşımı: </strong>Bu bakışın amacı öğrencilerin işe, zanaata ve geçime dair genel ve özel bilgilerle aşina olmalarıdır. Gazzâlî bu yolda, işe ve zanaata dair görüşleri ıslah etme ve derinleştirme peşindedir. Gazzâlî, İslamî düzende işin hangi konuma ve değere sahip olduğunu göstermek istemektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin bu açıdan baktığı konulardan bazıları şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. Geçim ve mead ilişkisi: </strong>Gazzâlî’ye göre insan yaşamında her şey ilahi yöne sahip olmalıdır ki nihayetinde insanın rabbanî boyutunun faydasına olabilmelidir. Bu görüşe göre insanın en dünyevî davranışı bile kulluk alanında yer alacak ve yaratılış felsefesiyle uyumlu olacaktır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."</i></strong><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><sup><strong><sup>[13]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî bu görüşü şerh ederken şöyle diyor:</p>

<p style="text-align:justify">Aslında dünyevî olan şeyler ilahi değildir ve ilahi olan şeyler de dünyevî değildir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title=""><sup><sup>[14]</sup></sup></a> Ancak biz dünyevî işlerden bazılarını Allah için yapacak olursak "Ameller niyetlere göredir" esası uyarınca ilahi bir renge bürünecek<a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title=""><sup><sup>[15]</sup></sup></a> ve davranışlarımız rabbanî içerik kazanacaktır. Ebu Hamid konunun daha fazla aydınlanması için şöyle ekler:<a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title=""><sup><sup>[16]</sup></sup></a> İnsanın dünyayla irtibatı ya zarurete (değersel kavramıyla, felsefî, mantıksal veya varlıkbilimsel kavramıyla değil) dayalıdır, ya nimet ve refah içinde olma isteğinden kaynaklanır ya da ihtiyaç sebebiyledir. İnsan için zarurî olan ve kendisinden kaçış olmayan şey, Allah için yapılacak olursa O’ndan başkası için yapılmış olmayacaktır. Gerçek müminler –enbiya ve evliya gibi- sadece zaruret miktarıyla yetinirler, her şeyleri O’nun içindir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>قُلْ اِنَّ صَلَاتٖى وَنُسُكٖى وَمَحْيَایَ وَمَمَاتٖى لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمٖينَ</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Ey Muhammed! De ki: "Şüphesiz benim namazım da, diğer ibadetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir."</strong><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title=""><sup><strong><sup>[17]</sup></strong></sup></a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">İnsanın nimetlere, refaha ve daha fazlasını istemeye olan eğilimlerinden kaynaklanan ilişkileri rabbanî olamaz. Zaruret ve refah arasında ihtiyaçlara dayalı orta bir düzey vardır. İlahi veya dünyevî olması mümkündür. Açıklamak gerekirse ihtiyacın iki yönü vardır. Biri refaha yakındır ve diğeri zarurete. İlki ilahi olamaz; ama ikincisi olabilir. Zira ilki refah alanına dâhil olur, ikincisi zaruret sınırına girer.</p>

<p style="text-align:justify">Görülüyor ki Gazzâlî ikna edici delilleriyle, öğrencilerinin geçim ve meada bakışlarını marifet boyutunda ıslah etme ve derinleştirme peşindedir. Bu yolla onları fazlasını istemekten ve refaha düşmekten alıkoymak ister. Dünyanın, ahiretin tarlası olduğunu anlatmaya çalışır. Yani Müslüman salt dünyevî veya salt uhrevî olmamalıdır. Dünyayı ahiretle irtibatlı görmeli, dünyaya yarın için ekilen bir tarla gözüyle bakmalıdır. Geçimin usul, meadın füru olmasına izin vermemelidir. Çünkü aslolan geçimin, meadın temini için vesile ve uhrevî saadete ulaşmak için bir yol olmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Ebu Hamid geçimin meadla olan irtibatı ve bu irtibata yaklaşımlarının türü itibariyle insanları üçe ayırıyor:<a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title=""><sup><sup>[18]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a)</strong> Bu irtibatın gevşek olduğunu düşünenler, sadece geçimle ilgilenenler, meadı ya kabul etmeyen veya geçime feda edenler. Bunlar kaybedenler ve helâk olanlardır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Geçim ve mead arasında irtibat olduğunu kabul eden ama meadı alıp geçimi bir kenara bırakan kimseler. Bunlar kurtuluşa erenlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>c)</strong> Davranışları itidale yakın olanlar, makul biçimde orta yolu izleyenler, hem meadı, hem de geçimi dikkate alanlar. Bunlar diğer iki gurubun ifrat ve tefritinden uzaktırlar ve aynı zamanda geçimi, mead için isterler. Geçim ve mead arasındaki irtibattan, yarınları için fayda sağlarlar.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî itidalin ve orta yolun korunması için gerekli şartın geçim sağlanırken doğru olunması; ticaretle, zanaatla veya yapılan diğer işlerle ilgili şer’î âdâbın öğrenilmesi olduğunu söylüyor.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. Fakirlikten sakınmak: </strong>Gazzâlî’nin fakirliğe yaklaşımı iki türlüdür: Yani bazen fakirliği över, bazen de fakirlikle savaşılması gerektiğini söyler. <i>İhya</i> ve <i>Kimya-yı Saadet</i>’in fakirlik ve züht bölümünde fakirliği güzelce inceliyor, sınıflandırıyor ve sonunda da övüyor. Gazzâlî’nin fakirliğe bu bakışı, tasavvufî eğilimlerinden kaynaklanmaktadır. Bunun için şer’î deliller dahi sunmaya çalışmıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin eserlerinden anladığımız kadarıyla ne her fakirlik övgüye şayandır, ne de beğenilen fakirlik herkese revadır. Gazzâlî bu öğretilerinde dünyaya karşı bakış açısını ortaya koymaya çalışmaktadır. O asla işsizliği ve başıboşluğu hoş gösterme ve rayiç kılma peşinde değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî insanın kalbinin dünyevî alakalara bulanmasını doğru bulmaz. Gazzâlî’nin açısından dünyadan bîzar olan da, sürekli dünyanın peşinden giden de Allah’tan gafildir. Zira kalplerinde Allah’tan gayrısıyla uğraşmışlardır. Biri dünyayı bırakma düşüncesiyle, diğeri dünyayı elde etme düşüncesiyle. Bu bir kalpte iki sevgiliye yer vermek manasındadır ki bu, aşkta ve tevhitte noksanlık anlamına gelir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19" title=""><sup><sup>[19]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Kemâl, kalpte başkasına buğza dahi yer vermemek demektir. Bir kalpte iki aşka yer olmayacağı gibi, sevginin ve buğzun aynı kalpte olması da mümkün değildir. Yine, dünyayı isteyen kimse Allah’tan gafildir. Dünyadan bîzar olan kimse de Allah’tan gafildir. İkisi de tek olan sevgiliden gaflet noktasında ortak ve kusurludur. Elbette bu ikisinin arasında bir fark vardır ve o da dünyadan bîzar olanın yolu Allah’a doğrudur ama dünyayı talep edenin gafleti, onu Allah’tan uzaklaştırır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20" title=""><sup><sup>[20]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin fakirliğe ikinci yaklaşımı işe, çalışmaya ve bunların değerine bakışı şeklindedir. Şimdi bunlara değineceğiz.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. İş ve zanaatin değeri ve konumu: </strong>Konunun esasını işlemeden önce Gazzâlî’ye göre dünyanın anlamına ve insanın dünyayla mesleksel irtibatına işaret etmemiz yerinde olacaktır.</p>

<p style="text-align:justify">O şöyle diyor: Dünya, esasını ve maddesini madenlerin, bitkilerin ve hayvanların oluşturduğu yeryüzünde mevcut varlıklardan ibarettir.</p>

<p style="text-align:justify">İnsan bu varlıklarla iki tür irtibat halindedir: Biri hazza ve istifadeye dayalı irtibat, diğeri ıslah etmeye dayalı irtibattır.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21" title=""><sup><sup>[21]</sup></sup></a> Hazza ve istifadeye dayalı irtibattan kasıt açıktır ve o da insanın maddi ihtiyaçlarını temin için bu varlıklardan faydalanmasıdır. Islah etmeye dayalı irtibatın anlamına gelince, bu konuda Gazzâlî’nin görüşü şu şekildedir: Varlıklar doğal ve yaratılışsal şekilleriyle, genellikle insanın yiyecek, giyecek ve mesken temini için münasip değillerdir. İnsan, ihtiyaçları doğrultusunda onları ıslah ederek kullanıma hazır hale getirmeye mecburdur. Bu, insanın işle meşgul olmasının doğal başlangıcıdır ve bundan kaçış yoktur; tabiatı beslenme ve barınma için doğrudan kullanabilen diğer canlıların aksine.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22" title=""><sup><sup>[22]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî, insan yaşamında işin ve zanaatın değerini ve konumunu gösterebilmek için –<i> İhya</i>’da ve Kimya’da- genelde kullandığı yöntemiyle Kur’an-ı Kerim’den, sünnetten ve sahabelerin yaptıklarından deliller sunmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>"Gündüzü de geçimi temin zamanı kıldık."</i><a href="#_ftn23" name="_ftnref23" title=""><sup><strong><sup>[23]</sup></strong></sup></a> </strong>ayetinde geçimin zikredilmesini, minnet beyanı ve izharı bâbında görüyor ki bunun kendisi, geçimin ehemmiyetini göstermektedir. <strong><i>"Doğrusu biz sizi yeryüzüne yerleştirdik ve orada size geçim vasıtaları verdik. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!"</i><a href="#_ftn24" name="_ftnref24" title=""><sup><strong><sup>[24]</sup></strong></sup></a> </strong>ayetinde de Allah, dünya geçimini nimet saymış ve kullarından bu nimete şükretmelerini istemiştir. Ayrıca şunu eklemiştir: Allah hac günlerinde bile çalışmayı ve ticaret yapmayı reva görmüş ve şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><strong>لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَبْتَغُوا فَضْلًا مِنْ رَبِّكُمْ</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"(Hac mevsiminde ticaret yaparak) Rabbinizin lütuf ve keremini istemekte size bir günah yoktur."</i></strong><a href="#_ftn25" name="_ftnref25" title=""><sup><strong><sup>[25]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Yüce Allah başka bir ayette de çalışmak ve geçimi sağlamak için yolculuğa çıkılmasına işaret etmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><strong>عَلِمَ اَنْ سَيَكُونُ مِنْكُمْ مَرْضٰى وَاٰخَرُونَ يَضْرِبُونَ فِى الْاَرْضِ يَبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ وَاٰخَرُونَ يُقَاتِلُونَ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ</strong></p>

<p style="text-align:justify"><i><strong>"Allah, içinizde hastaların bulunacağını, bir kısmınızın Allah’ın lütfundan rızık aramak üzere yeryüzünde dolaşacağını, diğer bir kısmınızın ise Allah yolunda çarpışacağını bilmektedir."</strong></i><a href="#_ftn26" name="_ftnref26" title=""><sup><strong><sup>[26]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim başka bir yerde, çalışmak için yeryüzüne dağılmamızı ve ilahi fazlı aramamızı buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><strong>فَاِذَا قُضِيَتِ الصَّلٰوةُ فَانْتَشِرُوا فِى الْاَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللّٰهِ</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın."</i></strong><a href="#_ftn27" name="_ftnref27" title=""><sup><strong><sup>[27]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî’nin bu konuda dayandığı rivayetlerden bazıları ise şöyledir:</p>

<p style="text-align:justify">Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Fakirliğin küfürle sonuçlanması uzak bir ihtimal değildir."</strong><a href="#_ftn28" name="_ftnref28" title=""><sup><sup>[28]</sup></sup></a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Bu yüzden helal rızık peşinden gitmeyi Müslümanlara vacip kılmış<a href="#_ftn29" name="_ftnref29" title=""><sup><sup>[29]</sup></sup></a> ve ibadetin onda birinin helal rızık peşinden gitmek olduğunu buyurmuştur.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30" title=""><sup><sup>[30]</sup></sup></a> İlaveten Resulullah (s.a.a) bazı günahların kefaretinin sadece geçimi sağlamayı düşünmek olduğunu buyurmuştur.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31" title=""><sup><sup>[31]</sup></sup></a> En helal rızkın dikkatle yapılan iş ve zanaat sonucu elde edilen olduğunu söylemiş<a href="#_ftn32" name="_ftnref32" title=""><sup><sup>[32]</sup></sup></a> ve şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:center"><i>"Allah, zanaatlarıyla halka muhtaç olmadan yaşayan kullarını sever."</i><a href="#_ftn33" name="_ftnref33" title=""><sup><sup>[33]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Menkıbelerde de bununla ilgili örnekler vardır. Lokman Hekim oğluna şöyle dedi:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Oğlum! Helal kazançla fakirlikten kurtul. Çünkü kim fakir olsa üç özelliğe giriftar olur. Dinde gevşeklik, akılda eksiklik ve mürüvvetsizlik. Bu üçünden daha nahoş olanı ise halk arasında tahkir edilmek ve aşağılanmaktır."</i><a href="#_ftn34" name="_ftnref34" title=""><sup><sup>[34]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Buraya kadar söylenenlerden, Gazzâlî’ye göre işin ve zanaatın değerinin ve konumunun ne olduğunu, ayrıca fakirlik hakkında ne düşündüğünü anlamış olduk.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. İş ve zanaat öğretiminin lüzumu: </strong>Gazzâlî şer’î olmayan ilimleri övülmüş (mahmud), mübah ve yerilmiş (mezmum) şeklinde sınıflandırıyor. Övülmüş gayrı şer’î ilimden kastı, dünyevî işleri ve insanların maddî ihtiyaçlarını ıslaha yarayan ilimlerdir. Bir veya birkaç kişi bu işlerde uzmanlaşmazsa insanların ihtiyaçları karşılanamaz ve hayat çarkı durur. Bu ilmin sınırları, şer’î ilimlerden çok daha geniştir. Gazzâlî bunlara örnek olarak aklî ilimlerden olan matematiği ve deneysel ilimlerden olan tıbbı verir. Bu ilimlerin öğrenilmesini vacib-i kifaî kabul eder. Olması gerektiği kadar bu ilimler ve ustalıklara yönelen olmazsa öğrenilmesi ve öğretilmesi herkese vacip olur.</p>

<p style="text-align:justify">Ebu Hamid ustalık ve zanaatkârlığı ilimler arasında sayar ve onları övülmüş gayrı şer’î ilimler sınıfına koyar. Bunların öğrenilmesini ve öğretilmesini de vacib-i kifaî kabul eder. Her alan ve ustalıkta, toplumun ihtiyaç duyduğu kadar eğitim-öğretim yapılması gerektiğini söyler.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35" title=""><sup><sup>[35]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Yine Gazzâlî’ye göre meslekî eğitimin lüzumu hakkında söz söylemek istersek bu konuyla ilgili çok önemli üç noktadan bahsetmemiz gerekir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Gazzâlî, bir işin temeli sağlam ve dayanıklı olursa, o iş neticeye ulaşır ve tam tersi bir işin altyapısı gevşek ve sorunlu olursa sonunda viran ve yok olacaktır, der.<a href="#_ftn36" name="_ftnref36" title=""><sup><sup>[36]</sup></sup></a> Bu görüş üzere Gazzâlî, çocuğun gelişimi ve şahsiyetinin şekillenmesi başlarken kendi haline bırakılacak olursa ve eğitimiyle ilgilenilmezse genellikle ahlâkının ve davranışının bozulacağı üzerinde durur.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37" title=""><sup><sup>[37]</sup></sup></a> Bu yüzden Gazzâlî, meslekî eğitim-öğretimin çocukluktan itibaren başlamasını ve kesinlikle bu konuda gaflet edilmemesini gerekli görür. Zira böyle yapılmazsa çocuk ve toplum için çok nahoş bireysel ve toplumsal sonuçları olacaktır. Gazzâlî’ye göre bir çocuk, daha başından bir iş ve zanaat öğrenmeyle uğraşmaz ve başıboş olursa veya bir şey onu öğrenmekten ve işten alıkoyarsa, sonunda geçimini sağlamak için yanlış işlere yönelecektir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38" title=""><sup><sup>[38]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî bunu önlemek için ve çocuğun işsizliği, yan gelip yatmayı, işten ve sorumluluktan kaçmayı huy edinmesini önlemek için, onların refaha alışmış, şımarık çocuklarla arkadaşlığının engellenmesini öneriyor.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39" title=""><sup><sup>[39]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2.</strong> Resulullah’ın (s.a.a) en önemli ahlâkî özelliği, resul olmadan önce emaneti koruyan bir kimse olması idi. Bu özelliği sayesinde halk arasında "Muhammed-i Emin (güvenilir, emin Muhammed)" diye nam salmıştı. Emin ve güvenilir olmak, bireysellik ötesi, diğerlerinin yaşamında da etkili olan seçkin ahlâkî özelliklerdendir.</p>

<p style="text-align:justify">Emaneti korumanın yüce tecellilerinden birini, Hz. Şuayb ve Hz. Musa arasında geçen olayda görüyoruz. O, civanmert davranışıyla iki özelliğini gösterdi. Bedensel gücünün ne kadar fazla olduğunu ve ruhunun ne kadar yüce olduğunu ki bundan güvenilir olmak diye bahsedilmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><strong>قَالَتْ اِحْدٰیهُمَا يَا اَبَتِ اسْتَاْجِرْهُ اِنَّ خَيْرَ مَنِ اسْتَاْجَرْتَ الْقَوِىُّ الْاَمٖينُ</strong></p>

<p style="text-align:justify"><i>"Kızlardan biri, "Babacığım, onu ücretle tut. Herhalde ücretle tuttuklarının en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olan bu adam olacaktır" dedi."</i><a href="#_ftn40" name="_ftnref40" title=""><sup><strong><sup>[40]</sup></strong></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">İşte, ustalıkta ve alışverişte güvenilir olmak, şerefli tüccarların ve zanaatkârların imtiyazlarından ve beğenilen ahlâkî özelliklerdendir. Bunlar –Gazzâlî’nin deyimiyle- kendileri için beğenmediklerini, başkasına da reva görmezler. İşte, ustalıkta ve alım-satımda yemin etmezler. Başkalarının zararından memnun ve hoşnut olmazlar. Eksik satmazlar. İşlerinin, mallarının ve zanaatlarının ayıbını örtmezler. Kendi pazarlarını sıcak tutmak için yalan söylemezler. Kendi mallarını, işlerini ve zanaatlarını yersiz şekilde övmezler. İşlerini doğru, dakik ve sağlam yaparlar… Bütün bunların hepsini, ahiret faydasının, dünya faydasından daha tatlı olduğuna derinden inandıkları için yaparlar; çünkü gerçek kâr, ahiret sermayesinde zarar etmemektir.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41" title=""><sup><sup>[41]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Gazzâlî bütün bu iyilikleri bir şeyde özetler. O da ustalıkta, zanaatta ve ticarette emin olmaktır. Bana göre Gazzâlî’nin meslekî eğitimle ilgili görüşlerinin can damarı ve atıf noktası söylediği şu sözdür: Annenin, babanın ve sonra da öğretmenin görevi, çocuğa yapacağı meslekte emin olmayı öğretmektir. Evet, Ebu Hamid çocuğa mesleğinde emin olmayı öğretmek gerektiğini açıkça söylemiştir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42" title=""><sup><sup>[42]</sup></sup></a> Ustalıkta, zanaatta ve ticarette emanet, çok geniş bir kavramdır ama burada bunu inceleme şansına sahip değiliz.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>son olarak değinmek istediğim konu, Gazzâlî’nin ustalığa ve zanaata araç gözüyle baktığıdır. Bu işlerle uğraşmayı bireysel ve toplumsal ihtiyaçların giderilmesi ölçüsünde beğenir. Maharet edinmek için aşırıya kaçmayı reva görmemektedir. Daha önce söylediğimiz gibi Gazzâlî insanları geçim ve meada göre üçe ayırıyordu: Geçime yönelenler, meada yönelenler ve ikisini de düşünenler. Üçüncü gurubu itidal ve orta yol ehli kabul ediyordu. Gazzâlî’ye göre işlerde orta yolu izlemenin göstergelerinden biri, ustalık, zanaat veya iş öğrenmede ifrata düşülmemesidir. Çünkü bu meselelerde ifrat, insanda bir nevi makam arzusu içgüdüsünün tatmin edilmesidir ve yerilmiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43" title=""><sup><sup>[43]</sup></sup></a> Bu konularda ifrat, onları meslek ve ustalık alanından çıkarır ve salt maharet yığma alanına sokar. Bu da makam sevgisinin göstergelerinden biridir. Gazzâlî, insanın kıymetli ömrünü bu maharetleri elde etme yolunda harcamasını istemez. Zira bu tür ifratçılık, genelde insanın uhrevî meselelerden geri kalması ve sonunda Allah’tan uzaklaşmasıyla son buluyor.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44" title=""><sup><sup>[44]</sup></sup></a> Bu, insan için tasavvur edilebilecek en kötü haldir.</p>

<p style="text-align:justify">Kendi maharetine gark olup mahvolan kimse başkalaşır. Yani zanaatı yaşamı, kulluk psikolojisinin gelişimi ve vacib-i kifaî vazifesini yerine getirmek için isteyeceğine, yaşamı zanaat öğrenmek için isteyecek ve işi öyle bir hale gelecektir ki yemek ve uyumak için çalışacaktır. Çalışmak için yiyecek ve uyuyacaktır. Bu kişiler ilerlediklerinde davranışsal yaklaşımlara yönelirler. Bu da aşırı ustalaşmanın (uzmanlaşmanın) sonucudur.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45" title=""><sup><sup>[45]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Mümin Müslüman bir kimsenin hayatı böyle olmamalıdır. Hayatın yeme, uyuma, çalışma çarkına dönmesine izin verilmemelidir. Eğer böyle olursa da sonucu, salt geçime yönelmek ve meadın marifet ve davranış alanlarından kaçmaktır.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46" title=""><sup><sup>[46]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu anlatılanlar, ustalıkta ve zanaatkârlıkta derinleşilmemesi veya ilmin ve zanaatın gelişiminin önlenmesi ve bunlara karşı çıkılması anlamında değildir. Gazzâlî kesinlikle bunu kastetmemektedir. Gazzâlî kesinlikle ilmin ve zanaatın ve bunların inceliklerinin öğrenilmesinin, gelişime zemin hazırladığına ve faziletler arasında sayıldığına inanır. Ancak bu alanda da zaruret, lezzet alma ve ihtiyaç hallerinin dikkate alınması gerektiğini söyler.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47" title=""><sup><sup>[47]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Bu işlerle zaruret haddinde ilgilenmenin, kifaî vaciplerden olduğuna dair bir şüphe yoktur. Hoş olmayan ve yapılmaması gereken, ustalıkta ve meslekte fazlasını istemek ve zanaatta aşırı süslemelerle uğraşmaktır. İhtiyacı cevaplama konusunda ise –söylediğimiz gibi- zaruretle alakalı olan yarısıyla yetinmeli ve zevk almayla ilgili olan yarısına kapılmaktan sakınılmalıdır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48" title=""><sup><sup>[48]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify">Söylenmesi gereken diğer bir nokta da Gazzâlî’nin bu yaklaşımda ilmî ve zanaatsal dalları sınırlamak istemeyişidir. O usulen mesleklerin ve zanaatların çeşitliliğine inanır. Bunu insan hayatının gereği ve toplumun bekasının şartı kabul eder.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49" title=""><sup><sup>[49]</sup></sup></a> Hatta <i>"Ümmetimin ihtilafı nimettir" </i>hadisinin, mesleklerin ve zanaatların çeşitliliğine delalet ettiğine ihtimal verir.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50" title=""><sup><sup>[50]</sup></sup></a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Bkz. <i>Tarih-i Temeddün</i>, Henry Lucas, Farsçaya çev. Abdulhüseyin Azrenk, 1/ 19-22.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bu mukaddimeyi yazarken “Terbiyet-i Herfeî der Bester-i Didgah-ı İslam” adlı Hüsrev Bâkırî’nin makalesinden faydalandık. Faslname-i Havza ve Danışgah, no. 14, 15, 1377 Bahar-Kış, s. 56-61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Grunebaume, Von, L’Islam, Medieval, 1962, s. 313. (Karname-i İslam, Abdulhüseyin Zerrinkûb, s. 166-167, 189’dan alıntıdır.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> Hac: 11.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Bkz. <i>el-Hayat</i>, Muhammed Rıza Hekimî, c. 5.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> <i>Muidu’n-Naam ve Mubidu’n-Nakam</i>, Taceddin Sebkî, Muhammed Ali Neccar baskısı, s. 127.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> <i>Tuhfetu’l-Vedûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd</i>, İbn Kayyum Cevziye, Bassam Abdulvahhab Elcabî, s. 197.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> <i>Tedabiru’l-Menazil</i>, İbn Sînâ, s. 39-40.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> <i>Ez-Zaria ila Mekarimu’ş-Şeria</i>, Ragıb Isfahanî, s. 198-205.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Örnek olarak bkz. <i>İhya</i>, 3/ 224-230; 2/ 60-61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> Örnek olarak bkz. <i>İhya</i>, 3/ 224-229.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a> Örnek olarak bkz. <i>İhya</i>, 3/ 224-229.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a> Zariyat: 56.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a> <i>İhya</i>, 3/ 226.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a> A.g.e., s. 222-223.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a> A.g.e., s. 223.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a> En’am: 162.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a> <i>İhya</i>, 2/ 60-61; <i>Kimya</i>, 1/ 344.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref19" name="_ftn19" title="">[19]</a> A.g.e., 1/ 50.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref20" name="_ftn20" title="">[20]</a> A.g.e., 2/ 191-192. Daha fazla bilgi için bkz. <i>Mekâtib</i>, s. 18; <i>Cevâhir</i>, s. 35.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref21" name="_ftn21" title="">[21]</a> A.g.e., 3/ 224.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref22" name="_ftn22" title="">[22]</a> A.g.e., s. 225.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref23" name="_ftn23" title="">[23]</a> Nebe: 11.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref24" name="_ftn24" title="">[24]</a> A’raf: 10.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref25" name="_ftn25" title="">[25]</a> Bakar: 198.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref26" name="_ftn26" title="">[26]</a> Müzzemmil: 20.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref27" name="_ftn27" title="">[27]</a> Cuma: 10.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref28" name="_ftn28" title="">[28]</a> <i>İhya</i>, 3/ 187.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref29" name="_ftn29" title="">[29]</a> A.g.e., 2/ 88-89.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref30" name="_ftn30" title="">[30]</a> A.g.e., s. 90.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref31" name="_ftn31" title="">[31]</a> A.g.e., s. 61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref32" name="_ftn32" title="">[32]</a> A.g.e., s. 62.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref33" name="_ftn33" title="">[33]</a> A.g.e., s. 60.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref34" name="_ftn34" title="">[34]</a> A.g.e., s. 62.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref35" name="_ftn35" title="">[35]</a> A.g.e., 1/ 16.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref36" name="_ftn36" title="">[36]</a> A.g.e., 2/ 90; 3/ 743.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref37" name="_ftn37" title="">[37]</a> A.g.e., 3/ 72.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref38" name="_ftn38" title="">[38]</a> A.g.e., s. 228.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref39" name="_ftn39" title="">[39]</a> A.g.e., s. 72.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref40" name="_ftn40" title="">[40]</a> Kasas: 26.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref41" name="_ftn41" title="">[41]</a> <i>İhya</i>, 2/ 75-77.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref42" name="_ftn42" title="">[42]</a> A.g.e., 1/ 58.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref43" name="_ftn43" title="">[43]</a> A.g.e., 3/ 279.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref44" name="_ftn44" title="">[44]</a> A.g.e., 2/ 60-61.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref45" name="_ftn45" title="">[45]</a> A.g.e., 3/ 228-229.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref46" name="_ftn46" title="">[46]</a> A.g.e., 2/ 3.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref47" name="_ftn47" title="">[47]</a> A.g.e., 1/ 16.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref48" name="_ftn48" title="">[48]</a> A.g.e., 3/ 221-222.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref49" name="_ftn49" title="">[49]</a> A.g.e., s. 225-228.</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref50" name="_ftn50" title="">[50]</a> A.g.e., 2/ 83.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/islamin-ise-ve-meslege-teveccuhu</guid>
      <pubDate>Thu, 30 Apr 2026 21:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/1mayis-1.jpg" type="image/jpeg" length="81132"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İmam Rıza’nın (as) Bizden Beklentileri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-rizanin-as-bizden-beklentileri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-rizanin-as-bizden-beklentileri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Güçsüz olan kimseye yardım edin. Zira bunu yapmak en iyi sadakadır.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Musa Aydın</strong></h5>

<p style="text-align:justify">İmamet ve velayet semasının sekizinci yıldığı Hz. İmam Rıza’nın (a.s) mübarek doğum günlerini bir kez daha idrak etmiş bulunmaktayız. Bu kutlu münasebeti başta aziz oğlu Hz. Sahbibuzzaman’a (a.f), bütün müçtehitlerimize, Veliyy-i Emr-i Müslimin’e ve bütün müminlere ve siz değerli Ehlibeyt dostlarına tebrik arz ediyoruz. Rabbim dünya ve ahirette bizi onların velayetinden, nuraniyet ve hakkaniyetinden ayırmasın, şefaat ve refakatlerini hepimize nasip buyursun.</p>

<p style="text-align:justify">Değerli müminler, Resulullah ve Ehlibeyt’ini anmak sadece kuru bir ritüelden ibaret değildir. Bu merasimler, bir yanıyla onlara olan meveddet, muhabbet ve kadirşinaslığımızı ortaya koymaktır. Zira seven kimse, sevdiğinin sevinçli gününde sevinir, hüzünlü gününde hüzünlenir.</p>

<p style="text-align:justify">Diğer yanıyla bu merasimler ve anmalar bizim onlarla ahit tazelememiz, unuttuklarımızı hatırlamamız, gafletlerimizi gidermemiz ve onlara olan marifet ve yakinimizi artırmak, onların mektebinden kendimize dersler çıkarmak içindir.</p>

<p style="text-align:justify">Hz. Emrü’l-Mümin Ali (a.s) bütün bunları bir hadisinde bir arada şöyle beyan ediyor:</p>

<p dir="RTL" style="text-align:justify"><strong>إن الله تبارك وتعالى اطلع إلى الأرض فاختارنا ، واختار لنا شيعة ينصروننا ، ويفرحون بفرحنا ، ويحزنون لحزننا ; ويبذلون أموالهم وأنفسهم فينا أولئك منا وإلينا.</strong></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şüphesiz Allah Tebareke ve Teâla yeryüzüne baktı, bizi seçti; bizim için de Şiîler seçti. Onlar bize yardım ederler; bizim sevincimizle sevinir, hüznümüzle hüzünlenirler; mallarını ve canlarını bizim yolumuzda harcarlar. İşte onlar bizdendir ve bize doğru gelmektedirler.” </i></strong></p>
</blockquote>

<h5 style="text-align:right"><strong>(Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 65, s. 18)</strong></h5>

<p style="text-align:justify">İşte bu amaçla ben Mevlamız Hz. İmam Rıza’nın (a.s) mübarek sözlerinden, bizim için ders niteliği taşıyan ve İmam’ın bizden beklentileri ve bize yönelik direktiflerinden kırk tanesini huzurunuza takdim etmek istiyorum ki hem İmam’ımızı yad etmiş olalım, hem de İmam’ın bizden beklentileriyle daha iyi aşina olmuş olalım inşallah:</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1-</strong> Bizim mektebimizin ihya edildiği meclislere katılın; bunu yaparsanız kalplerin öleceği gün sizin kalbiniz ölmez. (Âmili, el-Vesâil, c. 14, s. 278)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2-</strong> Bizim mektebimizi ihya edin; ilimlerimizi öğrenin ve insanlara öğretin. (Saduk, Meâni’l-Ahbâr, s. 180)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3-</strong> Bizim velayetimizden ayrılmayın. Zira bizim velayetimiz ve düşmanlarımızdan teberri etmek, dinin kemalidir. (Müstetrafâtü’s-Serâir, s. 3, s. 149)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4-</strong> İmamlarınızı ziyaret edin. Zira bu ahdinize bağlı kaldığınızın bir alametidir. (Âmili, el-Vesâil, c. 14, s. 322)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>5-</strong> Bize itaat edin; kim bize itaat etmezse bizden değildir. (Kummi, Sefinetü’l-Bihâr, c. 2, s. 98)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>6-</strong> Salih ameli ve ibadette gayret etmeyi, Âl-i Muhammed sevgisine güvenerek terk etmeyin. Aynı şekilde, ibadete güvenerek Âl-i Muhammed sevgisini de ihmal etmeyin. Çünkü bu ikisinden biri, diğeri olmadan kabul edilmez. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 348)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>7-</strong> Dünyanızı dininiz için ve dininizi dünyanız için bırakmayın. Bunu yapan bizden değildir. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 346)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>8-</strong> (Babasından naklen) Zamanınızı dörde ayırın:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bölümünü Allah ile münacata.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bölümünü geçiminizi sağlamaya.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bölümünü kusurlarınızı size tanıtan ve kalben sizi seven kardeşlerinizle birlikteliğe..</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir saatinizi de helal lezzetlerden yararlanmaya; ki bununla diğerlerini yapmaya da güç toplarsınız. (Fıkhü’r-Rıza, s. 337)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>9-</strong> Müminlerin (sıkıntısını gidererek) kalplerini ferahlatın. Zira kim bir mümin için bunu yaparsa, Allah da onun kalbini kıyamet günü ferahlatır ve kıyamet günü güvende olanlardan olur. (Kuleyni, el-Kâfi, c. 2, s. 200)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>10-</strong> Humus vermekten kaçınmayın. Zira bu rızkınızın anahtarı, günahlarınızın temizlenmesi ve kıyamet yurdunuzdaki yerinizin hazırlanma vesilesidir. Ayrıca humus vermekten kaçınmanız sizi bizim duamızdan mahrum bırakır. (Kuleyni, el-Kâfi, c. 1, s. 547)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>11-</strong> Yalan konuşmayın. Zira adamın birisi Resullah’a (s.a.a) gelerek dedi ki: Bana öyle bir ahlak öğretin ki dünya ve ahiret hayrını benim için bir araya toplasın. Allah Resulü (s.a.a) “Yalan konuşma!” buyurdu. (Fıkhü’r-Rıza, s. 354)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>12-</strong> Faiz yemeyin. Zira faiz haram ve büyük günahlardandır… Bu her peygamberin diliyle ve gönderilen her semavi kitapta haram kılınmıştır. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 100, s. 54)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>13-</strong> Sarhoş edici içki içmeyin. Zira Allah gönderdiği her peygamberi, içkinin haram oluşu üzere göndermiştir. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 79, s. 134)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>14-</strong> Dünyadan kaybettiklerinize üzülmeyin. Zira Hz. İsa Havarilerine şöyle buyurdu: “Dünyanızdan kaybettiklerinize üzülmeyin, nasıl ki dünya ehli dinlerinden kaybettiklerine üzülmüyorlar!” (Kuleyni, el-Kâfi, c. 2, s. 137)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>15-</strong> Size karşı iyilik edenlere karşı kadirşinas olmayı, teşekkür etmeyi unutmayın. Zira kullardan iyilik edene teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmiş sayılmaz. (Saduk, el-Emâli, s. 123)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>16-</strong> Küçük günahlardan da kaçının. Zira küçük günahlar büyük günaha giden yollardır. Az olan günahta Allah’tan korkmayan, çokta da korkmaz! (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 55, s. 353)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>17-</strong> Allah’ın en seçkin kullarından olup olmadığınızı şu özelliklerle ölçün. Zira onlar şu hasletlere sahiptirler:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> İyilik yaptıklarında mutlu olup sevinirler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Kötü bir iş yaptıklarında Allah’tan bağışlanma dilerler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bağış ve ihsana mazhar olduklarında şükür/teşekkür ederler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Bir bela ve musibete duçar olurlarsa sabrederler.</p>

<p style="text-align:justify">* Birisine öfkelendiklerinde affederler.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>18-</strong> İmanın hakikatinin kemaline ermek istiyorsanız üç haslete sahip olun; zira kim bu hasletlere sahip olmazsa, imanın hakikatinin kemaline varamaz:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Dinde derin bilgi ve anlayış sahibi olmak.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Geçimini güzel bir şekilde ayarlamak/tedbirli olmak..</p>

<p style="text-align:justify"><strong>*</strong> Musibetlere karşı sabırlı olmak.. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe Tercüme, s. 439)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>19-</strong> En iyi yaşantıya sahip olmak istiyorsanız, (imkânınız varsa) kendi yaşantınız sayesinde başka birisinin yaşantısını güzelleştirin/iyileştirin. En kötü yaşantıya sahip olan kimse de (imkânı olduğu halde) kendi yaşantısı sayesinde bir başkasını barındırmayan kimsedir. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe tercüme, s. 439)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>20-</strong> Allah’a iyi zanda bulunun. Zira kim Allah’a iyi zanda bulunursa, Allah ona iyi zannına göre davranır. Kim az rızka razı olursa, Allah da onun az amelini kabul buyurur. Kim helal olan az mala razı olursa, geçim masrafı azalır, ailesi refaha kavuşur; Allah dünyanın derdini de dermanını da ona öğretir ve onu dünyadan salim olarak esenlik yurduna götürür. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe tercüme, s. 440)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>21-</strong> Ey Abdülazîm! Benim tarafımdan dostlarıma (velilerime) selamımı ilet ve onlara de ki: Şeytana kendileri üzerinde bir yol (nüfuz yolu) açmasınlar. Onlara doğru sözlü olmayı ve emaneti yerine ulaştırmayı emret. Yine onlara susmayı, kendilerini ilgilendirmeyen konularda tartışmayı terk etmeyi, birbirlerine yönelmeyi ve ziyaretleşmeyi emret; çünkü bu, bana yakınlaşmaya vesiledir.</p>

<p style="text-align:justify">(Onlara deki) kendilerini, birbirlerini parçalamakla (çekişip yıpratmakla) meşgul etmesinler. Şüphesiz ben kendi nefsime söz verdim ki, kim böyle yapar ve dostlarımdan birini öfkelendirirse, Allah’a dua ederim de Allah onu dünyada en şiddetli azapla cezalandırır ve o, ahirette de ziyana uğrayanlardan olur.</p>

<p style="text-align:justify">Onlara bildir ki: Allah, onların iyilik yapanlarını bağışlamış ve kötülük yapanlarını da affetmiştir; ancak O’na ortak koşan, dostlarımdan birine eziyet eden veya ona karşı içinde kötülük besleyen kimse hariçtir. Çünkü Allah, o kimse bu halinden dönmedikçe onu bağışlamaz. Eğer dönerse (affedilir); aksi halde Allah onun kalbinden iman ruhunu çeker, benim velayetimden çıkar ve bizim velayetimizden ona bir nasip kalmaz. Ben bundan Allah’a sığınırım. (Müfid, el-İhtisâs, s. 247)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>22-</strong> Nefsinizin heva ve hevesine sakın uymayın; zira bunda nefsinizin helaki yatmaktadır. (Mişkâtü’l-Envâr, s. 455)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>23-</strong> Komşularınıza güven verin. Zira komşusu şerrinden güvende olmayan kimse bizden değildir. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 24)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>24-</strong> Cimri olmayın. Zira cimrilik insanın haysiyetini parçalayıp yok eder. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 357)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>25-</strong> Anne babaya iyilik etmeyi ihmal etmeyin. Zira anne baba müşrik bile olsalar, onlara iyilik farzdır. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 74, s. 72)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>26-</strong> Babanıza itaat etmeyi, ona iyilik etmeyi, ona karşı alçak gönüllü olup eğilmeyi, ona saygı göstermeyi, ona değer vermeyi ve sesinizi onun huzurunda kısmayı asla ihmal etmeyin! (Fıkhü’r-Rıza, s. 334)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>27-</strong> Büyüklerinize saygı gösterin, küçüklerinize merhametli davranın ve sılayı rahimde bulunun. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 265)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>28-</strong> Verdiğiniz sözü ve ahdi bozmayın. Zira ahdini bozan kişi kötü hadiselerden güvende değildir. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 67, s. 186)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>29-</strong> Dedikodu yapmaktan, malı ziyan etmekten ve aşırı istekte bulunmaktan/dilenmekten kaçının. Zira Allah bunlardan nefret eder. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 78, s. 335)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>30-</strong> Fakir ve zengine farklı davranmayın. Zira kim Müslüman bir fakirle karşılaşır ve ona zenlere verdiği selamdan daha farklı selam verirse, kıyamet günü Allah kendisine gazap ettiği halde onun karşısına çıkar. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 52)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>31-</strong> (Hz. Ali’den a.s naklen) Kötü insanlarla oturup kalkmaktan sakının. Zira bu iyiler ve dürüst insanlara suizan etmeye yol açar. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c.75, s. 91)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>32-</strong> (Resulullah’tan naklen) Hiçbir Müslümana ihanet etmeyin. Zira bir Müslümanı aldatan veya ona zarar veren veya ona tuzak kuran bizden değildir. (Saduk, Uyunu Ahbâri’r-Rıza, c. 2, s. 29)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>33-</strong> (Hz. Ali’den a.s naklen) İstiğfar ile kendinizi ıtırlandırın; ta ki günahın iğrenç kokusu sizi rezil ve rüsva etmesin. (Tusi, el-Emâli, c. 1, s. 382)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>34-</strong> Güçsüz olan kimseye yardım edin. Zira bunu yapmak en iyi sadakadır. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, Türkçe tercüme, s. 438)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>35-</strong> Bizi ziyaret etme imkânı olmayan, salih dostlarımızı ziyaret etsin; böyle yaparsa bizim ziyaretimizin sevabı kendisi için yazılır. (Atârudi, Müsnedü’l-İmâmi’r-Rıza, c. 2, s. 254)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>36-</strong> Saliha eşler edinin. Zira bir kul, kendisini gördüğünde mutluluk vesilesi olan ve gıyabında canını ve malı koruyan saliha bir eşten daha hayırlı bir menfaat elde edemez. (Atârudi, Müsnedü’l-İmâmi’r-Rıza, c. 2, s. 256)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>37-</strong> Allah’ın haramlarından ve mümine eziyet etmekten sakının. Zira bu ikisinden daha faydalı bir sakınma yoktur. (Fıkhü’r-Rıza, s. 356)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>38-</strong> Kalbiniz, diliniz ve ameliniz birbiriyle uyumlu olsun. Zira kâmil iman, kalp ile tanımak, dil ile ikrar etmek ve organlar ile amel etmektir. (Harrâni, Tuhefü’l-Ukul, s. 422)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>39-</strong> Tevelli ve teberri görevini ihmal etmeyin. Zira Allah dostlarını sevmek, onların düşmanlarına düşman olmak ve onlardan ve önderlerinden teberri etmek farzdır. (Âmili, el-Vesâil, c. 11, s. 433)</p>

<p style="text-align:justify"><strong>40-</strong> Kim günahlarına keffaret olacak bir şeye muktedir değilse, Muhammed ve Ehlibeyt’ine bol bol salavat getirsin. Zira bu günahları yok eder. (Meclisi, Bihârü’l-Envâr, c. 91, s. 47-48)</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/imam-rizanin-as-bizden-beklentileri</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 20:26:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/musaydin-2.jpg" type="image/jpeg" length="54279"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kevser Yayınları Trendyol'da]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/kevser-yayinlari-trendyolda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/kevser-yayinlari-trendyolda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kevser Yayınları / İstanbul]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Kevser Yayınları </strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">1992 yılında yayın hayatına başlayan Kevser Yayınları, günümüze dek birçok farklı alanda faaliyetlerde bulunmuştur.</p>

<p style="text-align:justify">Kurulduğu günden bugüne kadar yapmış olduğu kitap, tercüme, CD, dergi gibi çalışmalarda Ehl-i Beyt ekolünü vizyon edinmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">Bunların yanı sıra, kültür, sanat, edebiyat, inanç, ahlak ve siyaset gibi alanlarda da varlığını sürdürmüştür.</p>

<p style="text-align:justify">Kevser Yayıncılık olarak, 300'den fazla eserin tercümesi ve yine birçok çalışmanın altına da başarıyla imza atmış bulunmaktayız.</p>

<p style="text-align:justify">Ve artık kitap siparişlerinizi <a href="http://www.kevseryayincilik.com" rel="nofollow">http://www.kevseryayincilik.com</a> adresi dışında Türkiye'nin en popüler e-ticaret uygulamalarından birisi olan Trendyol'dan da verebilirsiniz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><a href="https://www.trendyol.com/sr?mid=1263452&amp;os=1" rel="nofollow">https://www.trendyol.com/sr?mid=1263452&amp;os=1</a></strong></p>

<p style="text-align:center"></p>

<p><strong>Ehlader HABER</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Ehla-Der Haber</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/kevser-yayinlari-trendyolda</guid>
      <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 13:07:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/trenddyol-2.jpg" type="image/jpeg" length="30801"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Velayet-i Fakihin Delilleri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/velayet-i-fakihin-delilleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/velayet-i-fakihin-delilleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Allah bizi özel bir şahıs ve gruba itaat etmeye davet ederse, elbette biz de itaat ederiz. Eğer yönetici için bir takım şartlar ortaya koyar, bu şahsın tayinini ve bu şartlara sahip olanlar arasından seçmeyi bizim sorumluluğumuza bırakırsa yine O’nun emrine itaat ederiz...]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h5 style="text-align:right"><strong>Üstat Hadevi Tehrani</strong></h5>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Velayet-i Fakihin Kavramsal Tanımı</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Arapça dilinde velayet,<i> “veliye”</i> kökünden türemiş olup büyük Arap lügat bilginlerinin de itiraf ettiği üzere bu kök bir tek anlama gelmektedir. <i>“veliye”</i> kelimesinin anlamı yakınlıktır.[1] Arapça dilinde <i>“veliyy” </i>kelimesi için ise üç anlam tespit edilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 -</strong> Dost</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 -</strong> Seven</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3 -</strong> Yardımcı</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Velayet kelimesi için de bütün bunların yanı sıra[2] iki anlam daha verilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 -</strong> Saltanat ve galibiyet.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 -</strong> Önderlik ve hükümet[3]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Veliyy”</i> kelimesi hakkında dost, yar, sahip, koruyucu ve birisi adına bir işi yöneten kimse anlamları gibi çeşitli anlamlar zikredilmiştir. Velayet için ise hükümet etmek anlamı beyan edilmiştir.[4]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Velayet kelimesi fakih hakkında kullanılınca maksat hükümet ve toplum yöneticiliğidir. Bazıları bu anlamda efendilik, riyaset ve saltanat anlamının olduğunu da iddia etmişlerdir. Bu anlam da velayet sahibi olan velinin, velayet sahibi olduğu kimse üzerindeki üstünlüğünü ifade etmektedir.[5] Oysa bundan (velayetten) maksat, üzerinde velayeti üstlenilen kimsenin işlerinin idaresi ve yöneticiliğidir ve <i>“Bir kavmin efendisi onların hizmetçisidir.”</i>[6] mesabesinde yönetilen kimseye bir tür hizmettir; onun boynunda bir yük değildir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Öte yandan velayet; fıkhi terminolojide iki yerde kullanılmaktadır:</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 -</strong> Kendi işlerini yönetmeye gücünün olmadığı, örneğin meyyit, sefih, mecnun ve küçük çocuklar hususunda. Bu gibi hususlarda velayet kayyumiyet ve yöneticilik anlamındadır. Ölçüsü ise idare edilen kimsenin kendi şahsi işlerini idare etmekten acizliğidir. Bu yüzden idare edilen kimse fıkıhta <i>“kasır”</i> olarak adlandırılan zayıf kimsedir ve bu velayet, idare edilen kimsenin zayıflığı var olduğu müddetçe geçerlidir. Zayıflığı ortadan kalktığı taktirde bu velayet sona ermektedir. Bu yüzden eğer bir deli akıllı olur veya bir çocuk buluğ çağına erişirse, kayyumiyet anlamını ifade eden velayeti sona erer.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 - </strong>Yönetilen kimsenin kendisini idare etmeye gücü yettiği, ama buna rağmen başka birinin velayet ve yöneticiliğinin gerektiği hususlardır. Velayet burada toplumun işlerini idare etme anlamında olan siyasi velayettir. Her ne kadar fakih her iki anlamda velayet sahibi olsa da bu konuda velayet-i fakihten maksat ikinci anlamdır. Zira toplum üzerinde velayet hakkı olan velayet-i fakih toplumdaki tüm bireylerin hatta diğer fakihlerin ve kendi şahsının idaresini üstlenmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu, toplumun toplum olarak kusuru ve zayıflığı sebebiyle değildir. Nitekim bazıları velayet-i fakihi meyyit veya küçük çocuğun velayeti ile mukayese etmekte ısrar etmektedirler.[7] Aksine her toplum kendi işlerini idare etmek için bir yöneticiye ihtiyaç duymaktadır: Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: <i>“Her kavmin iyi veya kötü emiri olmalıdır.”</i>[8] Bu toplumsal bir ihtiyaçtır. Her nerede bir topluluk vücuda gelirse bir takım toplumsal görevler ortaya çıkmaktadır ve bu toplumsal görevlerin düzenlenmesi ise bir riyaset ve yöneticilik gerektirmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşe göre, fakihin ümmet üzerinde toplumun tüm hareketini İslami ideallere doğru sevk eden bir yönetici olarak velayet hakkı vardır ve gerçekte velayet dini müdüriyetin tecellisinden ibarettir.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Masumların Velayeti, Velayet-i Fakih</strong></p>

<p style="text-align:justify">Şimdiye kadar söylenilenlerden de anlaşıldığı üzere İslami kültürde toplum için bir yöneticinin varlığının zaruretine dikkate alındığında insan varlığının tüm egemenliğini elinde bulunduran Allah-u Teâla dışında hiç kimse kendiliğinden bu hakka sahip değildir. Bu da insanın Allah’ın emir ve yasaklarına uymasını gerektirmektedir.[9] Bu esas üzere Allah bizi özel bir şahıs ve gruba itaat etmeye davet ederse, elbette biz de itaat ederiz. Eğer yönetici için bir takım şartlar ortaya koyar, bu şahsın tayinini ve bu şartlara sahip olanlar arasından seçmeyi bizim sorumluluğumuza bırakırsa yine O’nun emrine itaat ederiz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Müslümanlar eskiden günümüze sürekli olarak Allah-u Teâla’nın İslam ümmetinin yöneticiliğini Resul-i Ekrem’in (s.a.a) şahsına ve sonra da Ehl-i Beyt mektebinin takipçilerinin inandığı üzere bu işi Masum İmamlar’a (a.s) intikal ettirdiğine inanmışlardır. Bu konuyu kitap, sünnet, akıl ve icma diye bilinen dört delil vesilesiyle de ispat etmek mümkündür.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Şii âlimlerin bu konudaki icması, sözlerine müracaat bile etmeden o kadar açıktır ki diğer mezhep âlimleri bile bu konuda hiçbir şüpheye düşmemişlerdir. Genel olarak Şia mezhebinin temel ilkelerinden olan imamet ilkesinin en önemli özelliği, bu işi kendi döneminde bizzat üstlenen Resul-i Ekrem’den (s.a.a) sonra İslam ümmetinin idareciliğinin Ehl-i Beyt’e bırakıldığı konusudur. Bu yüzden Şia değerli İslam Peygamberinin, nübüvvet ve risalet makamının yanı sıra, imamet[10] makamına da sahip olduğuna inanmaktadır. Nübüvvet makamı tekvin (yaratışsal) ve teşri (yasama) âlemindeki ilahi sırlardan haberdar olma makamıdır. Risalet makamı ise bildiklerini insanlara ulaştırmak ve onları hidayete eriştirmekle görevli olan peygamber için söz konusudur. İmamet makamı ise toplumu idare etmek ve yönetmek makamıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Akli delil hususunda bazıları “lütuf” kaidesine sarılmış ve bu delili peygamberin bizzat kendisinin veya masum imamın toplumun yöneticisi olduğu hususunu ispat etmekte yeterli saymışlardır. Âlimlerden bir grubu ise bu delili yeterli görmemiş ve “hikmet” deliline sarılmışlardır.[11]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hikmet delilini kısaca şöyle izah etmek mümkündür: Akıl Allah-u Teâla’yı, maddi olmayan âlemi ve insan için ahireti ispat ettikten sonra bu dünyada insandan vücuda gelen her şeyin uhrevi hayatı üzerinde kalıcı etkiler yapabileceği sonucuna varmaktadır. Akıl kendisini bu etkileri keşfetmek ve etki alanlarını birbirinden ayırt etmek hususunda aciz görmektedir. Bu yüzden bu âlemi ve âdemoğlunu yaratan Allah’ın hikmeti bir şekilde insanlara saadet yolunu göstermeyi ve onlara bir takım elçiler göndermeyi gerektirmektedir. Öte yandan insanları hidayet etmekten ibaret olan elçilerin gönderiliş hedefini temin etmek için bu peygamberler masum ve onları insanlara ulaştırma hususunda her türlü hatadan münezzeh olmalıdırlar. Daha sonra akıl masumiyet meselesini tahlil ederek vahyi algılama ve ulaştırmadaki masumluğun bütün alanlarda, hata ve isyan hususunda bile geçerli olması gerektiği sonucuna varmaktadır.[12] O halde resul bütün işlerde masum olmalıdır. Ardından yine akıl ilahi hikmet gereği toplumun idaresinin masum olan bir şahsa verilmesine hükmetmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Öyleyse bizzat resulün kendisi din adına toplumun idarecisi olarak algılanmaktadır. O halde eğer akıl imamet makamına teveccüh eder ve imamı nebevi ve ilahi mesajın müfessiri olarak görürse benzeri bir metotla aynı neticeye ulaşır. [13] O halde akıl peygamber ve imamın ismet sahibi olması gerektiğini ispat ettikten sonra ilahi hikmet gereği toplumun idaresinin onlara verilmesine hükmetmekte ve bu yolla toplumu idare anlamında olan velayet makamını da onlar için ispat etmiş olmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nebevi velayeti ispat eden birçok ayet mevcuttur.[14] Bu ayetlerin en açığı ise şudur: <strong><i>“</i></strong><strong><i>Peygamber müminlere kendi nefsinden daha evladır”</i></strong>[15] Bu ayetin anlamından da anlaşıldığı üzere İslam’ın değerli peygamberi (s.a.a) müminlere kendi nefislerinden daha evladır. Yani eğer onlar kendileri adına bir karar alabiliyor ve bir iş yapabiliyorlarsa Peygamber (s.a.a) bu konuda onlardan daha evladır. Eğer onlar hakkında bir karar alacak olursa onların muhalefet etme hakkı yoktur; onlar mutlaka itaat etmelidirler. Bu karar ister müminlerin ferdi işleri hususunda olsun ve isterse de onların toplumsal işleri hususunda olsun hiç fark etmez.[16] Bu ayet, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) şer’i mubah konular alanındaki mutlak velayetini ispat etmektedir. Zira insanların kendi işleri hakkında karar alabildikleri alan budur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Peygamberi Ekrem (s.a.a) mütevatir rivayetler esasınca Gadir olayında da bu ayete işaret etmiş ve insanlara hitaben şöyle buyurmuştur: <i>“Ben sizlere kendi nefsinizden daha evla değil miyim?”</i> İnsanlar Peygamberin evla olduğunu itiraf ettikten sonra Resulullah (s.a.a) onlara şöyle buyurmuştur: <i>“O halde ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır.”</i>[17] Dolayısıyla da Peygamber (s.a.a) için olan bu velayet, Ali (a.s) ve diğer masum imamlar hakkında da geçerlidir. [18]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nebevi ve alevi velayete delalet eden bir başka ayet ise şudur: “Şüphesiz ki sizin veliniz Allah, Resulü ve namaz kılıp rükû halinde zekât veren müminlerdir.”[19] Bu ayet-i şerife Şia inancının velayet hakkındaki belgesidir. Allah-u Teâla ilk önce velayeti kendisine sonra resulüne ve ardından da iman edip namaz kılan ve rükû halinde zekât veren kimselere isnat etmektedir. Her ne kadar iman eden, namaz kılan ve rükû halinde zekât veren ifadesi çok farklı şahıslara uyarlanabilse de, Sünni ve Şia yoluyla nakledilen rivayetlerde de yer aldığı üzere bundan maksat sadece Ali bin Ebi Talib’in şahsıdır.[20] Bu ayet-i kerimede velayet makamı, hiçbir özel alana sınırlamaksızın mutlak olarak Peygamber ve masum imamlar hakkında ispat edilmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Masumların (a.s) velayeti hakkında birçok rivayet vardır. Onlardan bazısına konular arasında işaret edildi ve edilecektir. Biz burada örnek olarak İmam Sadık’ın, (a.s) Allah-u Teâla’nın; <i>“Şüphesiz sizin veliniz Allah, Resulü ve iman edenlerdir...”</i> ayeti kerimesi hakkındaki şu sözüne yer veriyoruz:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şüphesiz bu ayetin maksadı şudur ki, size; kendiniz, işleriniz, nefsiniz ve mallarınız hususunda en evla ve hak sahibi olan Allah’tır, Resulüdür ve iman eden kimselerdir. Yani Ali ve kıyamet gününe kadar olan evlatlarıdır.”</i></strong>[21]</p>
</blockquote>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Şia’ya Göre Velayet-i Fakih</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Gaybet çağında Masum imamların (a.s) velayetinin devamı konumundadır. Nitekim Masum İmamlar’ın velayeti de Peygamberi Ekrem’in (s.a.a) velayetinin devamı konumundadır. Velhasıl Velayet-i Fakih’ten, İslam camiasının başında en üst düzey yöneticisi olarak İslam’ı bilen bir kimsenin yer alması kastedilmektedir. Eğer Masum (a.s) toplumda hazır ise bizzat kendisi, eğer hazır değil ise fakihler bu görevi üstlenmelidir. Bu bakış açısı, İslami hükümetin asil görevinin toplumda ilahi hükümleri ve değerleri yaymak ve uygulamak olduğu nüktesini kabul etmenin neticesidir. Böyle bir ülkünün gerçekleştirilmesi için ise toplumda karar alma mekanizmasının en üstünde dini bilen bir kimsenin yer almasına ihtiyaç vardır. Şüphesiz bu şahıs dış ilişkiler hususunda bilgili ve toplumu idare etmek hususunda da muktedir olmalıdır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Velayet-i Fakih’in Delilleri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Velayet-i fakih konusunu birçok şekilde ispat etmek mümkündür.[22] Biz burada sadece en açık ve sade metoduna işaret etmeye çalışacağız.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu konuyu ele almadan önce icmanın sürekli bir delil olarak dikkate alındığına teveccüh etmek gerekir. Biz Şia âlimlerinin velayet-i fakih konusundaki menkul ve muhassal icmasını hatırlattık. İcma edenlerin kendilerine ulaşıp bizlere ulaşmayan istinad ettikleri şey muteber bir delil olduğu takdirde, o icma tek başına muteberdir. Bu meselede icma edenlerin delili, bizlere ulaşan şeyden başka bir şey değildir. Bu yüzden onların görüş birliği her ne kadar delillerin delaletine iyi bir şahit ve teyit olsa da, ne yazık ki bizzat, kendisi bağımsız bir delil sayılmamaktadır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Biz velayet-i fakih meselesinde akli ve nakli delil ile yetiniyoruz.</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Akli Delil</strong></p>

<p style="text-align:justify">Hiç şüphesiz her toplum bir yönetici ve öndere muhtaçtır. Öte yandan hükümetle ilgili meseleler din sahasının dışında kalan meseleler değildir. Hatta dinin evrensel unsurları bu alanda kâmil bir sistem olarak son dinde takdim edilmiş ve akıl da bu konuda dinin müdahalesine engel teşkil etmemiş ve hatta hikmet gereği onun zarureti hususunda ısrar göstermiştir. Eğer devlete din açısından bakacak ve devletin asıl görevinin ilahi değerleri korumak, İslami ülkülere sahip çıkmak ve şer’i hükümleri uygulamak diye kabul edecek olursak, akıl da böyle bir devletin başında ilahi hükümleri ve dini görevleri en iyi bilen ve insanları idare edebilen bir kimsenin olması gerektiğine hükmeder. Eğer masum, halk arasında olursa akıl onu bu makama layık görmektedir. Ama şu anda masum aramızda olmadığı için, toplumu idare etmeye kadir olan adil fakihleri bu makama layık görmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir ifade ile akıl, itikadi ve ideal bir devletin başında bu ideallerden haberdar olan bir şahsın yer alması gerektiğine hükmeder. İlahi hüküm ve kanunların bir bütünü olan İslam şeriatında bu sıfatlara sahip olan kimseler şüphesiz ki fakihlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Nakli Delil</strong></p>

<p style="text-align:justify">Velayet-i fakihi ispat etmek için birçok rivayetlere istinat edilmiştir; onlardan bazıları şunlardır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1 - </strong>Merhum Saduk Müminlerin Emiri Hz. Ali’den (a.s) naklettiği üzere Allah Resulü şöyle buyurmuştur: <i>“Allahım! Halifelerime merhamet et.”</i> Kendisine,</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Halifelerin kimlerdir?”</i> diye sorulunca Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: <i>“Benden sonra gelip de hadis ve sünnetimi nakleden kimselerdir.”</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Her hadis iki tür inceleme zaruret arz etmektedir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İtibarının elde edilmesi için senetle ilgili inceleme.</p>

<p style="text-align:justify">Konuya delalet tarzının değerlendirilmesini yapmak için delaleti ile ilgili inceleme.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Mezkûr hadis muteber senetlerle ve çeşitli kitaplarda nakledildiği için[23] bu hadisin suduruna itminan etmekteyiz ve itibarı hususunda hiçbir şekke yer yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu hadisin velayet-i fakih meselesine delalet niteliğini açıklamak için şu iki nükteye teveccüh etmek gerekir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a -</strong> Peygamber (s.a.a) başlıca şu üç makama sahipti:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Risalet: </strong>İlahi ayetleri tebliği etmek, şer’i hükümleri iletmek ve insanlara kılavuzluk etmek makamı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Yargı: </strong>İhtilaf olan hususlarda hakemlik etmek ve düşmanlıkları gidermek makamı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Velayet:</strong> İslam toplumunun yöneticiliği ve tedbiri makamı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b -</strong> Peygamberden (s.a.a) sonra gelip hadis ve sünnetini nakleden kimselerden maksat fakihlerdir; raviler ve muhaddisler değil. Zira sadece hadis nakleden bir ravi naklettiği şeyin Peygamber’in (s.a.a) sünneti olduğunu teşhis edemez. O sadece duyduğu sözleri veya gördüğü ameli nakleder. Bu sözlerin veya amellerin ortaya çıkış sebebini bilemez; bununla çelişen veya onu kayıt altına alan hususları bilemez. Zahirde birbiriyle çelişen böyle rivayetleri bir araya getirip uzlaştıramaz. Bunların hakkında bilgisi olan kimse; içtihat ve fetva makamına ulaşmış ve fekahatin yüce derecesine nail olmuş birisidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu iki nükteye teveccühen mezkûr hadisin anlamı şöyledir: Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) halifeleri şüphesiz fakihlerdir. Çünkü Peygamber’in (s.a.a) çok çeşitli makamları vardı ve burada Peygamber’in (s.a.a) halifesi için özel bir makam zikredilmemiştir. Dolayısıyla fakihler bütün makamlarda Peygamber’in (s.a.a) halifeleridirler.[24]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazı kimseler halife kavramının yer aldığı bu tür hadisleri velayet-i fakihe delil gösterme hususunu eleştirerek şöyle iddiada bulunmuşlardır[25]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><i>“Halife”</i> kavramının iki anlamı vardır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a - </strong>Lügavi ve asli anlamı ki Kur’an’da bu mana göz önünde bulundurulmuştur: Örneğin: “Şüphesiz ki ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.”[26]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Veya şu ayet: “Ey Davud! Şüphesiz ki biz seni yeryüzünde halife kıldık. O halde insanlar arasında hak ile hükmet.”[27] Birinci ayette hilafet tekvini bir iş olup yasama ve teşri ile ilgisi yoktur. İkinci ayette ise her ne kadar yasama ile ilgili bir husus olsa da sadece hakemlik ve yargı ile ilgilidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b -</strong> Siyasi ve tarihi anlamı ki İslam’da Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatınsan sonra bu anlam zuhur etmiştir. Bu anlam ilahi değil dünyevi bir makamı açıklar.</p>

<p style="text-align:justify">İnsanlar tarafından haklı veya haksız bir şahıs hakkında da kullanılmakta ve bu ilahi bir makam olan risalet ve imametin yüce makamından tamamen ayrı bir makamdır.”</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Ancak bu eleştiri doğru değildir; çünkü eğer halifenin lügavi anlamına, yani <i>“birinin yerine geçen”</i> anlamına dikkat edecek olursak; Kur’an ve rivayetlerde hatta tarihte bile bu anlamın göz önünde bulundurulduğu açık bir şekilde anlaşılır. Eğer bir farklılık varsa da sadece hilafet hususundadır. Bu hilafet bazen tekvini ve reel makamlar ve bazen de teşrii işler ve kanuni makamlar hakkındadır. Hatta İslam tarihinde eğer halife kavramı Resul-i Ekrem’in (s.a.a) vefatından sonra ortaya çıkmışsa da, halifenin toplumu idare ve yöneticilik hususunda Peygamber’in (s.a.a) yerine geçen kimse olduğu göz önünde bulundurulmuştur. O halde bu esas üzere halife, çeşitli anlamlar ifade etmemektedir. Kullanımda her ne kadar hilafet hususları farklılık arz etse de bir tek anlam ifade etmektedir. Mezkûr rivayette de halife birinin yerine geçen anlamında kullanılmıştır. Bu rivayette hilafet için belli bir husus zikredilmediğinden bu itlak[28] şümul ve genelliği gerektirmektedir. Buradan da anlaşıldığı üzere fakihler, Hz. Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) tüm işlerinde onun yerine geçen kimselerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2 - </strong>Merhum Saduk’un Kemal’ud Din (İkmal’ud Din) kitabında İshak b. Ya’kub’dan naklettiği tevki-i şerifte Veli-i Asr (a.f) onun sorularına cevap olarak bizzat kendi eliyle kaleme aldığı mektubunda şöyle buyurmuştur: <i>“Meydana gelen olaylarda hadislerimizi rivayet edenlere müracaat ediniz; </i><i>şüphesiz onlar benim sizler üzerinizdeki hüccetimdir ve ben de onlar üzerinde Allah’ın hüccetiyim.”</i>[29]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayeti merhum Şeyh Tusi de <i>“el-Gaybet”</i> adlı kitabında nakletmektedir; şu farklılıkla ki rivayetin sonunda <i>“ben onlar üzeride Allah’ın hüccetiyim”</i> yerine <i>“ben sizin üzerinizde Allah’ın hüccetiyim” </i>ifadesi yer almıştır.[30] Merhum</p>

<p style="text-align:justify">Tebersi’nin el-İhticac adlı kitabındaki nakilde ise <i>“ben Allah’ın hüccetiyim”</i> ifadesi yer almıştır.[31]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bu nakillerdeki farklılık bu rivayetin delaleti hususunda hiçbir tesiri yoktur. İleride bunun açıklaması yapılacaktır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Senet açısından da bu hadis İshak bin Ya’kuba kadar yaklaşıp kesinlik arz etmektedir. Zira ravilerden bir grup diğer bir gruptan, onlar da merhum</p>

<p style="text-align:justify">Kuleyni’den da İshak bin Ya’kub’dan nakletmektedirler. İshak b. Ya’kub’un şahsı hakkında ise rical kitaplarında hiçbir tevsik[32] yer almamıştır. Bazıları onu, Merhum Kuleyni’nin kardeşi saymışlardır.[33] Ama bu doğru ve faydalı bir çaba değildir. Doğru olan şu ki İmam-ı Zaman (a.f) gaybet-i suğra döneminde var olan büyük baskı ve zor şartlar altında insanların gözünden gizlenmek zorunda kalmış ve insanlarla sadece özel naipleri vasıtasıyla irtibat kurmuştur. Dolayısıyla İmamın hayatının resmi senedi olan bu tevkiler, şüphesiz sadece itimat edilir insanlara verilmekteydi. O halde İmam (a.s) tarafından gönderilen bu mektuplar, bizzat o dönemde gönderdiği kimselerin güvenilir olduğuna delalet etmektedir.[34]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Eğer, <i>“İshak b. Yakub’un tevkiatı elde ettiği nasıl tesbit edilmiş ve yalan iddiada bulunmadığı nereden bellidir?”</i> diye sorulacak olursa cevap olarak şöyle deriz: Kuleyni onu mutlaka güvenilir bulmuştur. Aksi takdirde ondan bu tevkii nakletmezdi. Bu esas üzere bu hadisin senedinde hiçbir şüpheye yer kalmamaktadır.[35] Bu hadis hususunda önceki bazı fakihlerin sözlerinde de şahit olduğumuz en iyi istidlal metodu şudur: <i>“İmam-ı Zaman (a.s), şüphesiz onlar benim sizin üzerinizdeki hüccetimdir”</i> ve <i>“ben de Allah’ın hüccetiyim”</i> cümleleriyle açık bir şekilde, fakihlerden ibaret olan ve önceki rivayette</p>

<p style="text-align:justify">fakihlere tatbik sebebini izah ettiğimiz hadislerinin ravilerinin hüccet olduğunu ve onların hücciyeti, kendi hücciyetleri gibi olduğunu ifade etmektedir. Yani fakihler insanlar arasında İmam-ı Zaman’ın (a.f) naipleridir. Dolayısıyla bu</p>

<p style="text-align:justify">tevkiatın ortaya çıktığı zamanı, yani gaybeti suğrayı göz önünde bulundurur,</p>

<p style="text-align:justify">İmam-ı Zaman’ın (a.f) bu dönemde Şiileri gaybet-i kübraya hazırladığına teveccüh eder ve onun son vasiyet ve hükümleri beyan ettiğini göz önünde bulundurursak, bu rivayetin gaybet dönemiyle ilgili olduğunu ve -önceki fakihlerin de işaret ettiği gibi- Şii fakihleri tüm işlerde, bu cümleden İslami toplumun yöneticiliği hususunda İmam’ın halifesi olarak tanıttığını açık bir şekilde görürüz.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazıları birçok fıkhi nasta şahit olduğumuz bu hadisi delil gösterme hususunda münakaşa etmişler. Gerçi bunlar sadece Neraki’nin sözlerini bilmektedirler ve bu hadisi delil gösteren diğer fakihlerden habersizdirler. Bu münakaşa edenler bu hadise sarılmanın, hüccetin anlamını hakkıyla araştırmamanın ve lügat biliminde uzmanlık sahibi olmamanın neticesi olarak görmüşlerdir! Sonra hüccet kelimesinin mantık, felsefe ve usul-i fıkıh ilminde araştırarak büyük bir şaşkınlığa düşmüşlerdir gerçi bu yoldan kurtuluşları da mümkün değildir.[36]</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bu rivayetteki hüccetten maksat, diğer hususlarda olduğu gibi delil olarak kullanılabilen ve kendisiyle ihticacda bulunulan şey demektedir.[37] O halde İmam (a.s) Allah’ın hüccetidir. Zira eğer o bir şey söyler ve insanlar amel etmezse, Allah Teâla onun söylediğini muhalefet edenlerin aleyhine bir hüccet kılar ve onlar bu muhalefetleri hususunda hiçbir özür ortaya süremezler. Aynı şekilde eğer onun sözüyle amel ederlerse, onlara; Neden böyle yaptınız? Diye sorulacak olursa, onun dediği üzere amel ettiklerini söylemeleri yeterlidir. Bu esas üzere fakih imamın hücceti ise, yani eğer bir şeyi emreder de -ister fetva ve hükmü istinbat babından olsun ve isterse de velayet ve hükmü inşa babından olsun- insanlar muhalefet gösterirse, İmam (a.s) fakihin bu emriyle muhalefet edenlerin aleyhine hüccet ikame eder. Aynı şekilde fakihin emrine itaat edenler de amellerini tevcih etme noktasında bunu delil gösterirler. Velhasıl fakihlerin rivayetin velayet-i fakihe ve Masum İmam’ın (a.s) niyabetine delaleti hususunda hiçbir şüphe yoktur.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><!--[if gte vml 1]></o:wrapblock><![endif]--><strong>- - - - - - - - - - - - - - - </strong></p>

<p> 
<p style="text-align:justify">[1] Mekais’ul Lügat, c. 6, s. 141; el-Kamus’ul Muhit, s. 1732; el-Misbah’ul Munir, c. 2, s. 396; es-Sihah, c. 6, s. 2528; Tac’ul Arus, c. 10, s. 398</p>
</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[2] Bazı araştırmacılar velayet kelimesi için hakkında dostluk ve yardım etme anlamını inkâr etmiş, onu sadece saltanat veya önderlik anlamında kabul etmişlerdir. (Bak. El-Muntaziri Deraset’u fi velayet -i fakih ve fıkh-u devlet -i İslamiyye, c. 1, s. 55)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[3] Bak. El-Kamus’ul Muhit, s. 1732; Tacu’l-Arus, c. 10, s. 398; Misbahu’l Munir, c. 2, s. 396</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[4] Bak. Muhammed Muin, Ferheng -i Farisi. C. 4; s. 5054-5058</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[5] Bak. Mehdi Hairi Yezdi Hikmet ve Hükümet s. 67 ve 177</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[6] Resul i Ekrem’den (s.a.a) şöyle nakledilmiştir: “Kavmin efendisi onlara yolculukta hizmet edendir.” (Meclisi, el-Bihar, c. 76, s. 273)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[7] Mehdi Hairi Yezdi Hikmet ve Hükümet s. 177</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[8] Subh -i Salih Nehc’ul Belağa, 40. Hutbe s. 82</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[9] Bak. Cevadi Amuli, Velayet -i Fakih (Rehberi der İslam) s. 29</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[10] Burada imametten maksat İslam ümmetinin önderlik ve yöneticiliğidir. Masum imamlar (a.s) hakkında kullanılan imamet kavramı bazen nübüvvet olmamakla birlikte nübüvvet makamına benzeyen ilahi ilimden nasibi olmak anlamında kullanılır.. Bazıları hataya düşerek imametin anlamını bu ikinci</p>

<p style="text-align:justify">anlama özgü kılmışlardır. (bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 171)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[11] Araştırma ve inceleme yapmaksızın tek akli delilin “lütuf” kaidesi olduğunu kabul eden ve yıllar önce yapılan itirazlara –Fahr-u Razi’nin yaptığı itiraz gibi-dikkat etmeyen bazı yazarların iddialarının tam tersi bir durum söz konusudur. Onlar kendilerinin bu kaideyi ilk eleştiren kimse olduklarını ve bunu reddederek akli istidlal kapısını kapadıklarını sanmışlardır.. (bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 73-176)</p>

<p style="text-align:justify"></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">[12] Bu konuda yeterli bilgi edinmek için çok yakında yayınlanacak olan yazarın “Mebani -i Kelami -i İçtihad” kitabının ikinci cildine müracaat edilmelidir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[13] Bu konunun izahı da Mebani -i Kelami -i İçtihad kitabında genişçe yer almıştır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[14] Bak. Muntaziri, velayet -i Fakih, c.1 , s. 37-73</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[15] Ahzab suresi 6. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[16] Seyyid Kazım Hairi Velayet’ul Emr fi Asrı’l Gıybet, s. 153; Muntaziri,</p>

<p style="text-align:justify">Velayet -i Fakih, c. 1, s. 37-40</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[17] Bak. Meclisi, Bihar’ul Envar, c. 37, s. 108; Muntaziri, Velayet -i Fakih, c. 1, s. 41</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[18] Seyyid Kazım Hairi Velayet’ul Emr fi Asr’ıl Gaybet, s. 153</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[19] Maide suresi, 55. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[20] Bak. Es-Suyuti, ed Durru’l Mansur, c. 2, s. 193; el-Behrani, Tefsir’ul Buhran, c. 1, s. 479</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[21] Bak. Şeyh Kuleyni, Usul’ul-Kafi, c. 1, s. 288 (Kitab’ul Huccet bab-u ma nassullahu ve resuluhu ala’l-eimme (a.s) 3. Hadis.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[22] Yazar bu konunun araştırma ve detay yollarını “el Hükm’ül İslam -i fi Asr’ıl Gaybet” kitabında yer vermiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[23] Bak. Saduk “Men la Yehzuruh’ul Fakih”, c. 4, s. 420 (bab’un Nevadir, 5919. Hadis) Saduk, Kitab’ul Emali, s. 109 (34. Oturum, 4. Hadis); Saduk, Uyun-u Ahbari’r Rıza (a.s), c. 2, s. 37 (94. Hadis); Saduk, Meani’l Ahbar, c. 2,</p>

<p style="text-align:justify">s. 374 (423. Bölüm); el-Hurru’l Amili, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 65 ve 66, (Kitab’ul Kaza, ebvab-u sifat-i kazi, 8. Bölüm, 50 ve 53. Hadisler) Merhum Nuri, Mustedrek’ul Vesail, (Kitab’ul Kaza, Ebvab- u sifat’il kazi, 8. Bölüm, 10, 11, 48, 52. Hadisler) Meclisi, Bihar’ul Envar, c. 2, s. 25 (Kitab’ul İlm, 8. Bölüm,</p>

<p style="text-align:justify">83. Hadis) Hindi, Kenz’ul Ummal, c. 10, s. 229 (Kitab’ul İlm min kısm’ıl Ekval,</p>

<p style="text-align:justify">3. Bölüm, 29209. Hadis)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[24] İstilah olarak bu konuya “Kendisine taalluk eden şeyin zikredilmemsinden kaynaklanan mutlak durum” denmektedir. Daha fazla araştırmak için bak. İmam Humeyni, Kitab’ul Bey’ c. 2, s. 468, Seyyid Kazım Hairi, Esas’ul Hukumet’il İslamiyye, s. 150; Munteziri, Velayet’ul Fakih, c. 1, s. 463</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[25] Bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 186-187 (özetle)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[26] Bakara Suresi 30. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[27] Sad Suresi 26. ayet</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[28] İtlak, belli bir kayıt ve ihtisasın olmadığı anlamındadır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[29] Saduk, Kemal’ud Din, (İkmal’üd-Din, c. 2, s. 483, (et-Tevkiat, Tevki'ur Rabi’, 45. Bölüm)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[30] Şeyh Tusi, el-Gaybet, s. 177</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[31] Şeyh Hurr’ul Amuli, Vesail’uş Şia, c. 18, s. 101, (Kitab’ul Kaza, Ebvab-u sıfat’ıl Kazı, 11. Bölüm, 9. Hadis)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[32] Ravinin güvenilir olduğunu beyan etmeye, rical ilminde tevsik denmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[33] Tusteri, Kamus’ur Rical, . 1, s. 786,</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[34] Yazar bu konuyu, Tahrir’ul Mekal fi Külliyat -i İlm’ir Rical adlı kitabında genelliği olan güven yolarından biri saymıştır. (bak. Mehdi Hadevi Tahrani, Tahrir’ul Mekal fi Külliyat -i İlm'ir Rical, s. 109, 111)</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[35] Bak. Seyyid Kazım Hairi, Velayet’ul Emr fi Asr’il Gaybet, s. 122-125</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[36] Bak. Mehdi Hairi Yezdi, Hikmet ve Hükümet, s. 207-214</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">[37] İhticac, istidlal ve hüccet ikame etmek demektir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Düşünce | İslamî Araştırmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/velayet-i-fakihin-delilleri</guid>
      <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 12:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/velayeti-1.jpg" type="image/jpeg" length="31903"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Sosyal Medyada Siyonist Kancası]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/sosyal-medyada-siyonist-kancasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/sosyal-medyada-siyonist-kancasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Siyonist İsrail’in medya ordusu deşifre oldu: 100 bin kişilik maaşlı propaganda ekibi olduğu ortaya çıktı..]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p itemprop="description" style="text-align:justify">Eski İsrail istihbaratçısı Ella Kenan'ın kurduğu BrightMind ağı, 100 binden fazla kişiyi seferber ederek koordineli algı operasyonları yürüttüğünü itiraf etti. ABD kampüslerinde Filistin yanlısı etkinliklerin iptal edilmesine neden olan bu ağ, Wikipedia gibi ansiklopedik kaynaklara da müdahale etti.</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Katil İsrail askeri istihbaratında yedi yıl görev yaptıktan sonra açık kimlikle faaliyet yürüten Ella Kenan, 7 Ekim 2023'ten bu yana "İsrail yanlısı söylemleri güçlendirmek" amacıyla kurduğu BrightMind adlı dijital platform ağıyla 100 binden fazla kişiyi seferber ederek küresel ölçekte algı operasyonları yürüttüğünü itiraf etti.</p>

<p style="text-align:justify">Kenan'ın bir teknoloji devinin etkinliğindeki videosunun sosyal medyada yayılmasıyla yeniden gündeme gelen bu yapılanma, ABD'deki üniversitelerde düzenlenen Filistin yanlısı etkinliklerin iptal edilmesine ve bazı öğrencilerin okuldan uzaklaştırılmasına neden oldu. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun sosyal medyayı açıkça bir "savaş aracı" olarak tanımlaması ve teknoloji milyarderi Larry Ellison'ın medya imparatorluğunun İsrail yanlısı eksende genişlemesi, Tel Aviv yönetiminin geleneksel askeri gücün ötesine geçen sistematik bir dijital savaş stratejisi yürüttüğünü gözler önüne seriyor.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>BrightMind'in Dijital Ordusu: Koordineli Algı Operasyonları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Globes internet sitesine konuşan Kenan, BrightMind aracılığıyla yürütülen faaliyetleri "savunmadan saldırıya geçme" olarak tanımladı. 100 binden fazla gönüllünün Telegram ve WhatsApp gibi kapalı kanallar üzerinden yönlendirildiği bu ağ, günlük olarak belirlenen görevleri yerine getiriyor. Bunlar arasında belirli içeriklerin trend algoritmalarına sokulması için koordineli paylaşım yapılması, karşıt içeriklerin toplu şikayet yoluyla kaldırılmasının sağlanması ve çok dilli önceden hazırlanmış yanıtlarla yorum alanlarının doldurulması gibi yöntemler bulunuyor. Kenan, bu çalışmaların Ekim 2023'ten bu yana yaklaşık üç milyar görüntülenmeye ulaştığını iddia ediyor.</p>

<p style="text-align:justify">Uzmanlara göre bu tür koordineli ağlar, aslında organik kamuoyu oluşumunu taklit ederek yapay bir gündem belirleme kapasitesine sahip. Kenan'ın kendi ifadesiyle "dünyanın ne hakkında konuştuğunu biz belirliyoruz" anlayışı, İsrail'in uluslararası hukuku hiçe sayan işgal ve saldırı politikalarının yarattığı meşruiyet krizini dijital manipülasyonla aşma çabası olarak yorumlanıyor. Özellikle ABD kampüslerinde "antisemitizm" suçlamasıyla akademik özgürlüğün hedef alınması, Filistin'e yönelik eleştirinin suçla eş tutulduğu bir ortam yaratırken, aslında soykırım suçlamalarına karşı bir savunma mekanizması olarak işlev görüyor.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Wikipedia'ya Müdahale ve "Hamas ISIS'tir" Kampanyası</strong></p>

<p style="text-align:justify">Kenan'ın itirafları arasında en dikkat çekici olanı, Wikipedia'da binden fazla içeriğe müdahale ettikleri iddiası oldu. Kenan, Filistin lehine olduğunu öne sürdüğü içeriklerin "çarpıtıldığını, silindiğini ya da Yahudiler ile İsrail arasındaki bağlantıyı koparacak şekilde değiştirildiğini" savunarak, Wikipedia'nın kurucusunun kendilerine yardımcı olduğunu ileri sürdü. Bu girişim, ansiklopedik bilginin tarafsızlığını hedef alan bir müdahale olarak değerlendirilirken, aslında tarihsel gerçekliğin yeniden yazılmasına yönelik bir stratejinin parçası.</p>

<p style="text-align:justify">Kenan, 7 Ekim'den hemen sonra başlattığı "#HamasISIS" etiketinin dönemin ABD Başkanı Joe Biden tarafından da kullanıldığını, bu sayede üç ay boyunca milyarlarca görüntülenmeye ulaştıklarını anlattı. Bu tür bir çerçeveleme, Gazze'deki katliamları meşrulaştırmak için terör örgütleri arasında yapay benzerlikler kurma taktiğinin tipik bir örneği olarak görülüyor.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Netanyahu'dan Açık İtiraf: "Sosyal Medya En Önemli Silahımız"</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Eylül 2025'te ABD'li sosyal medya fenomenleriyle yaptığı toplantıda sosyal medyayı "en önemli silah" olarak nitelendirdi. Netanyahu, TikTok'un satın alınmasını "şu anda yapılan en önemli satın alma" olarak tanımlarken, X platformu için "Elon Musk ile konuşmalıyız, o bir düşman değil, bir arkadaş" ifadelerini kullandı. Netanyahu'nun 26 Ocak 2026'da yaptığı bir başka açıklamada sosyal medyayı bir "savaş alanı" olarak tanımlayıp bu alandaki mücadele için yeni araçlar geliştirdiklerini söylemesi, İsrail'in dijital savaş stratejisinin ne kadar kurumsallaştığını gösteriyor. Bu açıklamalar, İsrail'in Gazze'deki soykırım suçlamalarına karşı uluslararası kamuoyunda giderek yalnızlaştığı bir dönemde, algı yönetimine verdiği önceliğin açık bir itirafı niteliğinde.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Ellison'ın Medya İmparatorluğu: Pro-İsrail Ekseninde Yoğunlaşma</strong></p>

<p style="text-align:justify">Teknoloji devi Oracle'ın kurucusu Larry Ellison ve oğlu David Ellison'ın medya yatırımları, İsrail yanlısı içeriklerin yayılmasında yeni bir boyut yaratıyor. Ellison ailesi, Paramount ve CBS'nin yanı sıra TikTok'un ABD operasyonlarının çoğunluk hissesini satın alan konsorsiyumun içinde yer alırken, şimdi de Warner Bros. Discovery'yi satın almak için 108,4 milyar dolarlık bir teklif sundu. Larry Ellison'ın İsrail Savunma Kuvvetleri'ne (IDF) yaptığı 26 milyon doları aşan bağışlar ve Netanyahu ile olan yakın ilişkisi, bu medya gücünün İsrail yanlısı bir eksende kullanılacağı endişelerini artırıyor. Uzmanlar, bu yoğunlaşmanın bir ülkenin haber, eğlence ve sosyal medya platformlarını aynı ideolojik çizgide birleştirme potansiyeli taşıdığını vurguluyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Ehla-Der Haber</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/sosyal-medyada-siyonist-kancasi</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 17:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/screenshot-55-9.webp" type="image/jpeg" length="91165"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Tevhidi Şirkten Ayırt Etmede Ölçü Nedir?]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevhidi-sirkten-ayirt-etmede-olcu-nedir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/tevhidi-sirkten-ayirt-etmede-olcu-nedir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA["Mesih, 'Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' dedi."]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify">Tevhit ve şirk ile ilgili en önemli mesele, bu ikisinin ölçüsünü bilmektir. Bu mesele tümüyle halledilmediği takdirde, diğer birçok yan konular da halledilmeyecektir. Bu nedenle tevhit ve şirk meselesini çeşitli boyutlarıyla, ama kısaca açıklamaya çalışacağız.</p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1- Zatta Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Zatta tevhit, iki şekilde söz konusu edilmektedir:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a)</strong> Allah (kelâm ilmi âlimlerinin ifadesiyle Vacib'ul-Vücud) birdir, eşi ve benzeri yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu tevhit, yüce Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli şekillerde zikrettiği tevhittir. Nitekim şöyle</p>

<p style="text-align:justify">buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"O'nun benzeri hiçbir şey yoktur."</i><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title=""><strong>[1]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir yerde ise şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Hiçbir şey O'na denk değildir."</i><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title=""><strong>[2]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette bazen bu tevhit, basit ve avamca bir anlayışla, sayısal tevhit şeklinde yorumlanmakta ve "Allah birdir, iki değildir" diye ifade edilmektedir ki, böyle sayısal bir tevhit, yüce Allah'ın her türlü eksiklikten münezzeh olan zatına yakışan bir tevhit değildir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b) </strong>Allah'ın zatı basittir, mürekkep (bileşik) değildir. Zira bir varlığın zihnî veya haricî (zihinsel veya özdeksel) parçalardan bileşimi, o varlığın parçalarına olan ihtiyacının göstergesidir.</p>

<p style="text-align:justify">İhtiyaç ise, imkânın (olabilirliğin) nişanesidir. İmkân (olabilirlik) da, nedene olan ihtiyacın alâmetidir. Bunların tümü de, Vacibu’l-Vücud'un (varlığı zarurî olan Allah'ın) makamına uyuşmayan şeylerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2- Yaratıcılıkta Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaratıcılıkta tevhit de, aklın ve naklin (Kur'ân ve ha-dislerin) kabul ettiği tevhit mertebelerinden biridir.</p>

<p style="text-align:justify">Akıl açısından Allah'tan gayrisi, imkâna (olabilirliğe) dayalı olan bir düzendir; her türlü kemal ve cemalden mahrumdur; her şey neye sahipse, onu bizatihi zengin olan feyiz ve ihsan kaynağından almıştır. Buna göre âlemde görülen kemal ve cemal cilvelerinin tümü, Allah'tandır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân açısından ise, birçok ayet, yaratıcılıkta tevhit konusuna açıkça değinmiştir. Örnek</p>

<p style="text-align:justify">olarak onlardan birini verelim:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"De ki: Her şeyi yaratan, Allah'tır. O, bir-dir, her şeye üstün gelendir."</i><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title=""><strong>[3]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre, genel anlamda yaratıcılıkta tevhit ilkesi, Allah'a inanan kimseler arasında ihtilâf konusu olamaz. Sadece yaratıcılıkta tevhit hususunda iki yorum vardır ki aşağıda onlara değiniyoruz:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>a)</strong> Varlıklar arasında var olan her türlü neden-sonuç ilişkisi, nedenlerin nedenine ve sebeplerin sebebine (Allah'a) varmaktadır ve hakikatte bağımsız ve asil yaratıcı, sadece Allah'tır. Allah'tan gayri varlıkların kendi sonuçlarındaki etkisi, bağımlı bir etkilemedir ve de Allah'ın izni ve meşiyyeti ile gerçekleşmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşte, insan bilgisinin de ulaştığı, âlemdeki neden-sonuç ilişkisi kabul edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Fakat aynı zamanda bu düzen bütünü ile Allah'a izafe edilmektedir. Bu düzeni yaratan, sebeplere sebebiyet ve nedenlere nedensellik ve etkileyenlere etkileme gücü veren, Allah'tır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>b)</strong> Âlemde sadece bir yaratıcı vardır ve o da Allah'tır. Varlık âleminde eşyalar arasında hiçbir etkileme ve etkilenme söz konusu değildir. Allah, bütün doğal varlıkların vasıtasız yaratıcısıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Hatta beşerin gücünün kendi işinde dahi hiçbir etkisi yoktur.</p>

<p style="text-align:justify">Bu görüşe göre, âlemde bir tek neden söz konusudur ve o tek neden, bilimin doğal nedenler olarak tanıttığı bütün her şeyin yerini doldurmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Yaratıcılıkta tevhit için yapılan bu yorum, Eş'arîlerden bir grup âlimlerin kabul ettiği bir yorumdur. Fakat Eş'arîlerden İmam'ul-Haremeyn ve son zamanlarda Şeyh Muhammed Abduh -Tevhit risalesinde- bu yorumu benimsememiş ve birinci yorumu kabul etmişlerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>3- Tedbir ve İdarede Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Yaratma Allah'a mahsus olduğu için varlık âleminin tedbiri de Allah'a aittir. Âlemde sadece bir tek müdebbir ve yönetici vardır ve yaratıcılıkta tevhidi ispat eden aklî deliller, tedbir ve idare hususundaki tevhidi de ispat etmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim, çeşitli ayetlerde Allah'ı âlemlerin ye-gane yöneticisi ve idare edicisi olarak tanıtmakta ve şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"De ki: Allah her şeyin rabbi iken O'ndan başka bir rab mi arayayım?"<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title=""><strong>[4]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Elbette yaratıcılıkta tevhit hususunda söz konusu edilen iki yorum, tedbirde tevhit konusunda da söz konusudur ve bize göre tedbir hususunda tevhitten maksat, bağımsız tedbirin Allah'a özgü oluşudur.</p>

<p style="text-align:justify">Buna göre varlık âlemindeki varlıklar arasında var olan bazı bağımlı tedbirler, tümüyle Allah'ın iradesi ve meşiyyeti ile gerçekleşmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim, Allah'a bağımlı olan bu tür evirip çevirenlere işaret ederek şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"İşleri yöneten meleklere andolsun."</i><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title=""><strong>[5]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>4- Hâkimiyette Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hâkimiyette tevhit, hâkimiyet ve egemenliğin sabit bir hak olarak Allah'a mahsus oluşu ve toplum bireylerinin yegâne egemeninin Allah oluşu demektir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Kur'ân-ı Mecid, şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Hüküm (hâkimiyet) sadece Allah'a aittir."</i><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title=""><strong>[6]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre, başkalarının hâkimiyeti, Allah'ın meşiye-ti ile gerçekleşmesi ve salih insanların Allah'ın izni ile toplumun idare ve yönetimini ele alarak onları saadet ve kemal konağına ulaştırması gerekmektedir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Kur-'ân-ı Kerim, şöyle buyurmaktadır:</p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Ey Davud! Biz seni, yeryüzündeki halifemiz (temsilcimiz) kıldık; o hâlde insanlar arasında adaletle hükmet."<a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title=""><strong>[7]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>5- İtaatte Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify">İtaatte tevhit, bizzat ve asaleten itaat edilmesi, uyulması gereken kimsenin, yüce Allah olduğu anlamındadır.</p>

<p style="text-align:justify">Buna göre başkalarına, örneğin Hz. Peygamber'e, İ-mam'a, fakihe, babaya ve anneye itaatin gerekliliği, Allah'ın emri ve iradesiyledir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>6- Yasama ve Teşride Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify">Yasama ve teşride tevhit, yasama ve kanun koyma yetkisinin sadece Allah'a ait olduğu anlamındadır. Bundan dolayı semavî kitabımız Kur'ân, ilâhî kanun çerçevesinin dışında kalan her türlü hükmü küfür, fısk ve zulüm sebebi olarak kabul etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong>"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirdirler."</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, fasıktırlar."</strong></p>

<p style="text-align:center"><strong>"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zalimdirler."<a href="#_ftn8" name="_ftnref8" title=""><strong>[8]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>7- İbadette Tevhit</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İbadette tevhit konusunda üzerinde durulması gereken en önemli mesele, ibadetin anlamının ne olduğudur. Zira bütün Müslümanlar, ibadetin Allah'a mahsus olduğu görüş birliği ve Allah'tan başkasına ibadet etmenin caiz olmadığı hususunda görüş birliği içindedirler. Nitekim Kur'ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Sadece sana ibadet eder ve sadece senden yardım dileriz."</i><a href="#_ftn9" name="_ftnref9" title=""><strong>[9]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân'ın ayet-i şerifelerinden açıkça anlaşıldığı kadarıyla bu konu, bütün peygamberlerin davetinde ortak bir ilke olarak yer almıştır ve bütün peygamberler, bunu tebliğ etmek için gönderilmişlerdir. Kur'ân-ı Kerim, bu konuda şöyle buyurmaktadır:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"></p>

<blockquote>
<p style="text-align:justify"><strong>"Andolsun ki biz, her ümmet içinde, 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının.' diye bir peygamber görevlendirmişizdir."<a href="#_ftn10" name="_ftnref10" title=""><strong>[10]</strong></a></strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre, ibadetin Allah'a özgü olduğu ve O'ndan başkasına ibadet edilmemesi gerektiği, tartışma götürmez kesin bir ilkedir ve hiçbir kimse bu ilkeyi kabul etmedikçe, muvahhit sayılamaz.</p>

<p style="text-align:justify">O hâlde tartışılan şey, neyin ibadet olup, neyin ibadet olmadığıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Örneğin öğretmenin, anne ve babanın, âlimlerin elini öpmek, insanın üzerinde hakkı olan kişilerin karşısında saygı amacıyla eğilmek, onlara ibadet sayılır mı, yoksa ibadet, her türlü eğilme ve tevazudan ibaret olmadığı ve mahiyetinde başka bir öğenin bulunduğu için, bu gibi işler ibadet sayılamaz mı?</p>

<p style="text-align:justify">O hâlde şimdi eğilme ve tevazu göstermeleri ibadet yapan o asıl öğenin ne olduğuna bakalım:</p>

<p style="text-align:justify">İbadetle İlgili Yanlış Bir Algılama</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bazı yazarlar, ibadeti "eğilme" veya "aşırı eğilme" olarak açıklamışlardır. Sonra da bazı</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân ayetlerinin açıklaması karşısında kala kalmışlardır. Kur'ân-ı Kerim, açık bir şekilde meleklere, Âdem’e secde etmelerinin emredildiğini buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><i><strong>"Meleklere, 'Âdem’e secde edin.' demi</strong><strong>ş</strong><strong>tik.</strong></i><strong><i>"</i><a href="#_ftn11" name="_ftnref11" title=""><strong>[11]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Âdem’e yapılan secde, şekil itibariyle Allah'a yapılan secdeden hiçbir farkı yoktu. Oysa birincisi (Âdem’e yapılan secde) sırf bir tevazu, ikincisi (Allah'a yapılan secde) ise ibadet ve tapınmaktı.</p>

<p style="text-align:justify">Acaba şekil itibariyle aynı olan bu iki secdenin mahiyetlerini farklı kılan öğe neydi?</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân, bir başka yerde Yakup Peygamber'in oğullarıyla birlikte Hz. Yusuf'a secde ettiklerini bildirmiş ve şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>"Yusuf, annne-babasını tahtın üzerine o-turttu ve hepsi onun önünde secdeye kapandılar. O zaman Yusuf, 'Babacığım! İşte bu, vaktiyle gördüğüm rüyanın çıkışıdır; Rabbim onu gerçekleştirdi.' dedi."</i><a href="#_ftn12" name="_ftnref12" title=""><strong>[12]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hatırlatmak gerekir ki, Hz. Yusuf'un vaktiyle gördüğü rüyadan maksadı, on bir yıldızın güneş ve ay ile birlikte kendisine secde ettiğini gördüğü rüyası idi. Nitekim Kur'ân, Yusuf'un dilinden şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Yusuf, 'Babacığım! Rüyamda on bir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm.' demişti."</i><a href="#_ftn13" name="_ftnref13" title=""><strong>[13]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. Yusuf'un, kendisine secde edenleri rüyasının tabiri olarak saydığına göre, on bir yıldızdan</p>

<p style="text-align:justify">maksat, Yusuf'un kardeşleri; güneş ve aydan maksat da, babası ve annesidir.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıklama ile sadece Yusuf'un kardeşlerinin değil, babası Yakub Peygamber'in de Yusuf'a secde ettiği ortaya çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi soruyoruz: Neden eğilme ve tevazuun doruk noktası olan böyle bir secde, ibadet sayılmamıştır?</p>

<p style="text-align:justify">Kabahatten Büyük Özür!</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Burada sözü edilen kimseler, doğru dürüst cevap verememe âcizliği içinde şöyle demektedirler:</p>

<p style="text-align:justify"><i>"Bu secde Allah'ın emriyle olduğu için şirk değildir."</i></p>

<p style="text-align:justify">Ama hiç şüphesiz bu cevap çok acemice verilmiş bir cevaptır. Zira eğer bir amelin özü şirk ise, Allah asla onu emretmez.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Nitekim Kur'ân-ı Kerim, şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>"De ki: Allah, çirkin işi emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah adına mı söylüyorsunuz?"</i><a href="#_ftn14" name="_ftnref14" title=""><strong>[14]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Esasen Allah'ın emri, bir şeyin mahiyetini değiştirmez. Eğer bir insan karşısında tevazu göstermek ve eğilmek, ona ibadet etmek ise ve Allah da bunu emretmişse, bu demektir ki yüce</p>

<p style="text-align:justify">Allah, hâşâ kendisinden başkasına ibadet etmeyi emretmiştir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İbadetin Gerçek Anlamı ve Sorunun Çözümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buraya kadar söylenenlerden anlaşıldı ki, Allah'tan başkasına tapmak, bütün muvahhitlerin</p>

<p style="text-align:justify">İttifakıyla yasak ve yanlıştır. Öte yandan bilindi ki, meleklerin Âdem’e, Yakub ve oğullarının da Yusuf'a secde etmeleri, onlara ibadet sayılmamıştır.</p>

<p style="text-align:justify">Şimdi bakalım: Niçin bir defasında ibadet sayılan bir davranış, başka bir defasında ibadet sayılmamaktadır? Bunun sebebi nedir?</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân ayetlerine müracaat edildiğinde, ibadetin, ilâh olarak kabul edilen veya kendisine</p>

<p style="text-align:justify">ilâhî işler izafe edilen bir kimse karşısında huzu ve eğilmeden ibaret olduğu ortaya çıkmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Bu açıklama ile birine karşı huzu gösterip eğilmeyi ibadet yapan öğenin, onun ilâhlığına veya bağımsız olarak ilâhî işleri yapabilme gücüne sahip olduğuna inanmaktan ibaret olduğu anlaşılmaktadır.</p>

<p style="text-align:justify">Gerek Arap Yarımadası'nda, gerekse diğer yerlerde yaşayan müşrikler, karşılarında huzu ve huşu ile eğildikleri varlıkları Allah'ın mahlûkları bildikleri hâlde günahları bağışlama yetkisine ve şefaat makamına sahip olmak gibi birtakım ilâhî işlerin onlara bırakılmış olduğuna inanırlardı.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Babil müşriklerinin bir kısmı, gök cisimlerine ibadet eder, onları yaratıcıları olarak değil, rableri olarak kabul ederlerdi. Yani evrenin ve insanların yönetimi ve idaresinin onlara bırakıldığına</p>

<p style="text-align:justify">İnanırlardı. Hz. İbrahim'in (a.s) onlarla tartışma metodu da bunu göstermektedir. Zira Babil müşrikleri; güneş, ay ve yıldızları yaratıcı olarak kabul etmezlerdi. Aksine onları, rububiyet makamı ve âlemin idaresi kendilerine verilen güçlü yaratıklar olarak kabul ederlerdi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Hz. İbrahim'in (a.s) Babil müşrikleri ile yaptığı tartışmaları beyan eden Kur'ân ayetlerinde de Hz. İbrahim'in, bir şeyin sahibi, yöneticisi ve evirip çevireni anlamına gelen "rab" kelimesi üzerinde durduğu görülmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Araplar, ev sahibine "rabbu’l-beyt", tarla sahibine "rabbu’z-zey'a" derler. Zira ev ve tarla işlerinin yönetimi, sahiplerinin uhdesindedir.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim, Allah'ı âlemlerin yegâne sahibi ve rabbi olarak tanıtmak suretiyle müşrikler güruhuyla mücadele etmekte ve herkesi, tek ve bir olan Allah'a ibadete davet etmekte ve şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. O hâlde O'na kulluk edin. Bu, doğru yoldur."</i><a href="#_ftn15" name="_ftnref15" title=""><strong>[15]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"İşte Rabbiniz Allah budur. O'ndan başka ilâh yoktur, her şeyin yaratanıdır. Öyleyse O'na kulluk edin."</i><a href="#_ftn16" name="_ftnref16" title=""><strong>[16]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Duhân Suresi'nde ise şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"O'ndan başka ilâh yoktur; diriltir ve öldürür. Sizin de Rabbiniz, önceki babalarınızın da Rabbidir."</i><a href="#_ftn17" name="_ftnref17" title=""><strong>[17]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify">Kur'ân-ı Kerim Hz. İsa'dan (a.s) naklen de şöyle buyurmaktadır:</p>

<p style="text-align:center"><strong><i>"Mesih, 'Ey İsrailoğulları! Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin.' dedi."</i><a href="#_ftn18" name="_ftnref18" title=""><strong>[18]</strong></a></strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Bütün bu söylenenlerden açıkça anlaşıldı ki, birinin ilâhlığına ve rububiyetine inanılmadan ve birtakım ilâhî işler kendisine isnat edilmeden onun karşısında saygıyla eğilme, ibadet olarak telakki edilemez; bu eğilme, son derecesinde olsa dahi.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Buna göre, evlâdın annesi ve babası karşısında ve ümmetin Hz. Peygamber (s.a.a) karşısında bu tür kayıtlardan uzak olarak saygı ile eğilmesi, asla ibadet olarak nitelendirilemez.</p>

<p style="text-align:justify">Buradan hareketle, Allah dostlarının eserlerinden teberrük ummak, onların türbesinin kapısını ve duvarını öpmek, Allah'ın sevgili kullarına tevessül etmek, Allah'ın salih kullarını çağırmak, Allah'ın veli kullarının doğum ve ölüm yıl dönümlerini kutlamak gibi birtakım konular, her ne kadar bazı cahil kimseler tarafından Allah'tan gayrisine ibadet ve şirk olarak nitelendirilse de, Allah'tan gayrisine tapmak ve ibadet etmekle alâkası olmayan şeylerdir.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Şûrâ, 11</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> İhlâs, 4</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Ra'd, 16</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> En'âm, 164</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Nâziat, 5</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Yûsuf, 40</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Sâd, 26</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref8" name="_ftn8" title="">[8]</a> Mâide, 44 – 47 - 45</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref9" name="_ftn9" title="">[9]</a> Fâtiha, 5</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref10" name="_ftn10" title="">[10]</a> Nahl, 36</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref11" name="_ftn11" title="">[11]</a> Bakara, 34</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref12" name="_ftn12" title="">[12]</a> Yûsuf, 100</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref13" name="_ftn13" title="">[13]</a> Yûsuf, 4</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref14" name="_ftn14" title="">[14]</a> A'râf, 28</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref15" name="_ftn15" title="">[15]</a> Âl-i İmrân, 51</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref16" name="_ftn16" title="">[16]</a> En'âm, 102</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref17" name="_ftn17" title="">[17]</a> Duhân, 8</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref18" name="_ftn18" title="">[18]</a> Mâide, 72</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/tevhidi-sirkten-ayirt-etmede-olcu-nedir</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 16:47:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/tevhitz-1.jpg" type="image/jpeg" length="74670"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İran'da ABD-İsrail Saldırılarında 3 bin 375 Kişi Şehit Oldu]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/iranda-abd-israil-saldirilarinda-3-bin-375-kisi-sehit-oldu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/iranda-abd-israil-saldirilarinda-3-bin-375-kisi-sehit-oldu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran Adli Tıp Kurumu Başkanı Abbas Mescidi, ülkeye karşı yürütülen 50 günlük savaşta 3 bin 375 kişinin şehit olduğunu, bunlardan 496’sının kadın olduğunu açıkladı]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p itemprop="description" style="text-align:justify">Amerika'nın Minab’daki okul bombardımanında 160’tan fazla masum çocuğun hayatını kaybetmesi, saldırıların sivil hedeflere yönelik olduğunu gösteren en acı örneklerden biri olarak kayıtlara geçti. Kullanılan bombalar nedeniyle şehitlerin yüzde 40’ının cesedi başlangıçta teşhis edilemedi.</p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify">İran Adli Tıp Kurumu Başkanı Abbas Mescidi, ülkeye karşı yürütülen son savaşta (Ramazan Savaşı) 3 bin 375 kişinin şehit olduğunu açıkladı. Mescidi, Minab kentindeki <i>“Şecere-i Tayyibe”</i> okulunun bombalanması sonucu 160’tan fazla çocuğun ABD ve İsrail rejimi tarafından katledildiğini belirterek, saldırılarda kullanılan bombalar nedeniyle şehitlerin yaklaşık yüzde 40’ının cesetlerinin başlangıçta teşhis edilemediğini söyledi.</p>

<p style="text-align:justify">Adli Tıp Kurumu Başkanı Abbas Mescidi, sözde <i>“İmposed War”</i> (Tahmil Edilen / Dayatılan Savaş) olarak adlandırılan çatışma döneminde kurumun faaliyetlerini detaylandırdı. Mescidi, bu dönemin hem zorluklarla hem de güzelliklerle dolu olduğunu ifade etti. İnkılap Lideri’nin şehadeti ve bazı komutanların kaybı, halkın yüreğini yakan en acı olaylar arasında sayıldı. Mescidi, bu dönemde masum sivillerin, çocukların, yaşlıların ve kamu binalarında görev yapan insanların şehit edildiğine tanıklık ettiklerini vurguladı.</p>

<p style="text-align:justify">Uluslararası insancıl hukuk uzmanları, bir okulun bombalanmasının ve yüzlerce çocuğun öldürülmesinin, Cenevre Sözleşmeleri’nin açık ihlali olduğunu belirtiyor. Saldırılarda kullanılan bomba ve füzelerin türü nedeniyle cesetlerin yüzde 40’ının teşhis edilememesi, bu silahların uluslararası hukukta yasaklanmış patlayıcılar içerebileceği yönünde soru işaretleri yaratıyor. Analistler, ABD ve İsrail’in sivil altyapıyı hedef alan bu tür saldırılarıyla, emperyalist savaş stratejilerinin en acımasız yüzünü gösterdiğini ifade ediyor. Öte yandan, Batılı askeri yetkililer ise daha önceki açıklamalarında, <i>“Hedeflerin her zaman askeri noktalar olduğu, sivil kayıplarının istenmeyen yan etkiler olduğu”</i> savunmasını yapmıştı.</p>

<p style="text-align:justify">Mescidi, adli tıp teşkilatının savaş boyunca gece gündüz aralıksız çalıştığını, düşmanın roket yağmuruna rağmen hiçbir personelin görevini terk etmediğini söyledi. Hatta bazı çalışanların evlerine gitmediğini ve şehit ailelerine hizmet için 24 saat görev yaptığını belirtti. Savaşın 50 günü boyunca halka yönelik hiçbir hizmetin aksamadığını vurgulayan Mescidi, kurumun savaş öncesinde kriz masası kurduğunu ve tüm illere tek tip hizmet sunumu için talimatlar gönderdiğini anlattı. Şehit teşhisine ilişkin bazı prosedürler sert olsa da, son 50 günde bu konuda herhangi bir sorun yaşanmadığını ekledi.</p>

<p style="text-align:justify">Yaşanan savaşın bir benzerini daha önce <i>“12 Günlük Savaş”</i> olarak bilinen Haziran 2025 çatışmalarında deneyimlediklerini hatırlatan Mescidi, o dönemde kazanılan tecrübeler sayesinde bu kez koordinasyonun daha başarılı yürütüldüğünü söyledi. Tahran’da farklı kurumlar arasında ortak bir durum odası oluşturulduğunu, iletişim sorunlarına rağmen illerle sanal toplantılar düzenlenerek bilgi alışverişinde bulunulduğunu belirtti. Ayrıca, kriz yaşayan illere destek için gerekli malzeme, ekipman ve insan kaynağının önceden temin edildiğini, öyle ki savaşa doğrudan dahil olmayan illerden bile destek ekipleri oluşturulduğunu ancak buna ihtiyaç duyulmadığını, çünkü mevcut uzman personelin tüm hizmeti sağladığını ifade etti.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p itemprop="headline" style="text-align:justify"><strong>Gazze'de şehit sayısı 72 bin 560'a yükseldi</strong></p>

<blockquote>
<p itemprop="description" style="text-align:justify"><strong>İsrail ordusunun Ekim 2023'ten bu yana GazzeŞeridi'ne düzenlediği saldırılarda şehit olanların sayısı 72 bin 560'a ulaştı.</strong></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Katil İsrail, ateşkese rağmen Gazze Şeridi'ne saldırılarını sürdürüyor.</p>

<p style="text-align:justify">Gazze'deki Sağlık Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana devam eden saldırılarında yaşanan can kayıplarına ilişkin son veriler paylaşıldı.</p>

<p style="text-align:justify">Gazze'de ateşkesin yürürlüğe girdiği 10 Ekim 2025'ten bu yana İsrail'in saldırılarında 784 kişinin öldürüldüğü, 2 bin 214 kişinin yaralandığı, enkaz altından ise 761 kişinin cansız bedenine ulaşıldığı ifade edildi.</p>

<p style="text-align:justify">İsrail'in Ekim 2023'ten bu yana Gazze Şeridi'ne düzenlediği saldırılarda toplam can kaybının 72 bin 560'a, yaralı sayısının da 172 bin 317'ye yükseldiği bildirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Gazze Şeridi'nde enkaz altında hala binlerce cenazenin bulunduğu belirtiliyor.</p>

<h5 style="text-align:right"><strong><a href="http://www.on4haber.com" rel="nofollow">http://www.on4haber.com</a></strong></h5></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Ehla-Der Haber</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/iranda-abd-israil-saldirilarinda-3-bin-375-kisi-sehit-oldu</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 18:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/saldiri01-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="80932"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Peygamberler Fıtrata Seslenir]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/peygamberler-fitrata-seslenir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/peygamberler-fitrata-seslenir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[“Şüphesiz biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik…”]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:center"><strong>Ehlader Araştırma Bölümü</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fıtri Bilginin Özellikleri</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İnsanlığın eğitmeni konumundaki rabbani peygamberler halkı hakka davet etmekle uğraştı. Peygamberlerin hayatlarını ve yaşamlarını ele alan ayetlere, özellikler son peygamber olan Risalet Penah Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.a) hayatına dikkat edecek olursak tüm peygamberlerin halka ilk ve en önemli çağrıları tek bir olan Allah’a ibadet etmeleri ve davetlerinde Allah’tan başka ilahın olmadığını dile getirmeleri olmuştur.</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Şüphesiz biz her ümmete, “Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik…”</i></strong><a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a></p>

<p style="text-align:justify">Soru şu ki; bu davet nasıl yapıldı ve yapılan bu davette hangi yol izlendi? Onlar halkı hangi dille Allah inancına çağırdılar… ve takipçilerine bu bilgiyi ulaştırmak için hangi yolu gösterdiler?</p>

<p style="text-align:justify">Daha önce de söylendiği gibi peygamberler Allah hakkında bir zihniyet yaratma yolunu tutmadılar; çünkü onlar zihnin tanımlayabileceği yolu doğru bulmadılar ve şöyle demişlerdir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Yaratılışın başlangıcından itibaren Allah kendini her insana tanıtmış ve bütün insanlar Allah'ı tüm benlikleri ile bulmuş ve bilmişlerdir.” </i></p>

<p style="text-align:justify">Bu köklü bilişe -daha önce bahsedildiği gibi- fıtrattan gelen bilgi denilmektedir. Peygamberlerin tebliğ ve daveti fıtrattan gelen bu bilişe dikkat çekmektir. Ayrıca, insanlara Allah'ın ayetlerinin insanların içinde ve dışında göründüğünü hatırlattılar ve onlardan Allah'tan korkmalarını ve ilahî vahiye uygun şekilde tepki vererek O'ndan yüz çevirmemelerini istediler.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Fıtri Bilişe Davetin Avantajları</strong></p>

<p style="text-align:justify">Fıtri yöntem – Allah’a davetin tek doğru yol olmasına rağmen – bir takım avantajları vardır ki burada bir kısmına değineceğiz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İlk Avantajı: Fıtri Davetin Genel Oluşu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerin muhatabı tüm toplumlarda toplumun tek bir sınıfına veya özel bir grubuna değildi; daha ziyade en yaygın ve cahil olanından tutun da en bilgili ve zeki olanına kadar tüm insanları kapsamaktaydı. Onlar bu bilişte toplumun tüm kesimlerini kapsayıp ortak özelliğe sahip olacak bir unsura kendilerini dayamışlardı. Çünkü bu yöntem herkesin anlaması için yeterlidir. Fıtratın yönlerinden biri (insanın evrensel doğası), Allah'ın her insanın kurumunda kendisine emanet ettiği ve insanın onu ruhlarının derinliklerinde er ya da geç bulduğu bilgisidir.</p>

<p style="text-align:justify">İlahî vahyin güveni Peygamber Efendimiz (s.a.a) şöyle buyurmaktalar:</p>

<blockquote>
<p><strong><i>“Her bebek, her şeye gücü yeten Allah'ın kendisini yaratıcısı olarak gördüğü bilgisiyle doğar.”</i></strong><a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a></p>
</blockquote>

<p style="text-align:justify">Ve Allah Teala Kur’an’da da şöyle buyurmuştur:</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:center"><strong><i>“Şüphesiz onlara kendilerini kimin yarattığını soracak olursan; ‘Allah’ derler.”</i></strong><a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">İmam Caferi Sadık’ın (a.s) bir buyruğunda şöyle nakledilmiştir:</p>

<p style="text-align:center"><i>“Allah insanları tek olan bir yaratıcı fıtratıyla yaratmıştır.”</i><a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>İkinci Avantaj: Fıtratın Kalıcılığı</strong></p>

<p style="text-align:justify">Fıtrî bilgi, genellik ayrıcalığının yanı sıra insan doğası ile iç içe geçmiş ayrılamaz istikrarlı bir geçekliktir. Bu bilgi insanın sadece dil ile beyan ettiği bir söz değil tüm varlığıyla bulduğu gerçek bir bilgidir. Bu yüzden ayet-i kerimede değiştirilemeyecek <i>“hanif din”</i> ve <i>“kayyum din”</i> olarak beyan edilmiştir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“O halde sen, batıl dinlerden uzaklaşarak yüzünü ve özünü, hak din olan İslâm'a yönelt. Yani Allah'ın insanları yaratmasında esas kıldığı o fıtrata uygun hareket et. Allah'ın bu hilkatini kimse değiştiremez. İşte dosdoğru din budur…”</i></strong><a href="#_ftn5" name="_ftnref5" title="">[5]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Üçüncü Avantaj: Yolun Kısa ve Allah’ın Kanıttan Beri Oluşu</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bir olan Allah’a davet eden ilahi elçiler -Allah’a davet ettiklerini iddia eden birçok düşünürlerin aksine- Allah’ın kanıtlamak için şüpheye düşürme izleniminde olmamıştır. Aksine O’nu insanoğlunun unutulmuş bilineni olarak varsaymışlar ve net bir dille insanlara şöyle seslenmişler:</p>

<p style="text-align:center"><i>“…Yerin ve göğün yaratıcısı olan Allah’tan şüphem mi duyuyorsunuz?!”</i></p>

<p style="text-align:justify">O kendi bilgisini vücudumuzun en derinliklerine kazıyarak karar kıldı ve O, herhangi bir hakikatten daha görünür ve aşikârdan daha açıktır.</p>

<p style="text-align:justify">Peygamberler insan tabiatının aynasında parlayarak yolu kısaltmış ve hedeflerine ulaşmışlardır. Bizler de eğer Allah’a davet etme makamında isek tıpkı elçiler gibi fıtrata hitap eden bu sade ve gösterişsiz yoldan gitmeliyiz.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify"><strong>Allah’ı Tanımanın Fıtrî Delillerinden Biri</strong></p>

<p style="text-align:justify">Genel olarak, insan durumu öyledir ki, zor durumda Allah'a döner ve zorluk ne kadar ağır olursa O'nun dikkati o kadar derinleşir. Çünkü insan, problemlerde -özellikle probleminin insanlık aracılığıyla çözülemeyeceğine ikna olduğunda- ihtiyacını ve eşsiz Allah’a olan bağımlılığını fark eder ve fıtratındaki bilgi açığa çıkar. Afetler -zirveye ulaştıklarında ve ciddiyetleri insanı kurtuluş umutsuzluğunun eşiğine getirdiğinde- samimi bir şekilde insanın fıtratına yönelmesinde ve O’ndan başka hiç kimsenin yardımcı olmayacağının nedenidir. Ağır ve zor belaların sırrı, insanı dünyevi bağlılıklardan kurtarması ve fıtratın perdelerini aralaması ve ona kişinin vicdanındaki kadim ilahi bilgiyi hatırlatmasıdır.</p>

<p style="text-align:justify">Zor koşullarda, kişi doğru olarak nihai desteğiyle karşı karşıya kalır ve bu da tüm geçici desteklerin arkasında yer alır. İnsan normal yaşam sürecinde yiyeceklere, içeceklere, sağlıklı bir vücuda, merhametli akrabalara ve samimi dostlara sahipse tüm bunları Allah’ın kendisine verdiğini hatırlatmalıdır; ancak sözü geçen bu meselelere olan tam bağlılık tüm bu nimetleri an be an kendisine verenden gafil kılar.</p>

<p style="text-align:justify">Felaketler anında bu nimetleri kaybettiğini görür, önceki bağlılıkları birbirinden dağınık bulur ve inandığı rab ile kendisi baş başa kalır. Gaflette olmasını sağlamış bu bağlılıklardan, fıtrat aynasının üzerini kaplamış paslardan kurtulduğu zaman, kendisinden ve kendisi gibilerden kapıldığı ümitsizliklere rağmen içinde Allah’a karşı bir umut ışığı belirir. Bu esnada durumları değiştirecek kâdir olan Kayyum’un yani Allah’ın kendisini bu haletten kurtaracağı, nimet ve güven sahiline tekrar kavuşturacağı ümidi doğar. Bu şekilde bağlılıklarından kurtulması onun basiretini hayat veren Allah’a doğru açmasına neden olur. İşte tam da burada Allah’ı bulur.</p>

<p style="text-align:justify">Kur'an-ı Kerim, normal yaşamlarında kendi zihinsel yapıları ve günlük yaşamlarıyla meşgul olan, Allah'tan habersiz olan ve güçlükle karşılaştıklarında nihayetinde samimiyetle Allah'ı çağıranların güzel bir örneğini verir:</p>

<p style="text-align:justify"><strong><i>“Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak O'na yalvarırlar. Fakat (Allah) onları salimen karaya çıkarınca hemen (O'na) ortak koşarlar.”</i></strong><a href="#_ftn6" name="_ftnref6" title="">[6]</a></p>

<p style="text-align:justify">Bu tür deneyimler az ya da çok hepimizin başına gelir, hepimiz açıkça görürüz ki, şiddetli zorluklar içinde olduğumuzda, tüm varlığımızla Allah'ı ​​hatırlıyor ve O'na kalbin kurtarıcısı diyoruz ve sorunlarımızı gidermesini O’ndan istiyoruz.</p>

<p style="text-align:justify">Yukarıda zikredilen Allah’ın kelamında, suların tehlikeli dalgalarına kapılmış gemide bulunanların hallerini anlatır ve onların yalnızca ve yalnızca Allah’ı haykırdıklarını dile getirir.. Böylece bu semavî kitap bizi hayatımızın en önemli deneyimlerinden birine götürür.</p>

<p style="text-align:justify">Hâlbuki bu tarz örnekler hayatımızda ne kadar da çoktur; maddi sıkıntılarda ve cana gelecek zararlarda, bela ve tehlike zamanında, tedavisi zor hastalıklarda, misalde verildiği gibi geminin batma anında veya binilen uçağın düşme anında vb. benzeri olaylarda haykırarak Allah’tan yardım dileriz!</p>

<p style="text-align:justify">Bu gerçek, ömürlerini güneşe sırt çevirip yaşamış ancak âlemi yaratan Allah’ı inkâr eden insanlarda bile görülebilir; Fakat tehlikeden kurtulduktan ve kurtuluş kıyılarına ulaştıktan sonra, yine kendi hayallerinde boğulur ve Allah’ın varlığına vardıkları o bilgiyi unutup ya inkâr eder ya da Allah’a ortak koşarlar.</p>

<p style="text-align:justify">Dördüncü İmamımız Hz. Seccad (a.s) zorlular ve talihsizliklerle karşılaştığında alemlerim yaratıcısı Allah’a şöyle seslenir:</p>

<p style="text-align:justify"><i>“Ey düğümlenmiş talihsizlikleri O’nun sayesinde giderilen kimse! Ey zorlukların duvarı onun eli ile yıkılan kimse! Ey dertlerden kurtulup huzura ermenin istenildiği O kimse! ..zor işler Senin kudretin sayesinde kolay oldu ve senin lütfun sayesinde (kurtuluş ve huzur) ortamı vuku buldu. Kaza senin gücün sayesinde ilerledi ve nesneler tıpkı senin isteğin ve arzuladığın gibi ilerledi.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Tüm zorlukların kolaylaştırılması için çağrılan sensin ve darda sığınak sensin. Senin giderdiğin zorluklar dışında onlardan hiçbir zorluk giderilemez, senin bertaraf etmediğin hiçbir şey ortadan kalkmaz. Ey Rabbim! Bana dayanılması güç olan bir bela geldi, benim üstesinden gelemeyeceğim bir şey bana ulaştı ve beni şaşkın eyledi.. öyleyse bana kavuşturduğun o zorluğu yalnız sen geri çevirebilirsin, bana yönelttiğin o şeyi yalnız sen giderebilirsin, kapanan kapıyı sen açar, açtığın kapıları da sen kaparsın, bana zorlaştırdığını da sen kolaylaştırırsın.. onu zelil kılan sensin ve senden başka yardım eden kimsem yok.</i></p>

<p style="text-align:justify"><i>Öyleyse Muhammed (s.a.a) ve Ehl-i Beyti’ne salat eyle ve de ki: Ey Rabbim! Fazlınla benim önümü aç!..”</i><a href="#_ftn7" name="_ftnref7" title="">[7]</a></p>

<p style="text-align:center"><strong>* * *</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru ve Cavap</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru 1-</strong> Allah inanç ve bilinci, Allah vergisi yani fıtrî ve genel ise öyleyse neden bu dünyada bazıları İman etmiyorlar?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap</strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>Daha önce bahsedildiği gibi, Allah’ın eylemi, bilginin bahşedilmesidir; Fakat kulun sorumluluğu, bu bilgiyi kabul etmek ya da inkâr etmemektir. O kişi ister kabul eder isterse de reddeder. Başka bir deyişle, Allah’a inanmak kendi isteğimize ait bir eylemdir iman etmemek ise Allah inancının ve bilgisinin olmadığının kanıtı değildir.</p>

<p style="text-align:justify">Fıtri bilgi değerli bir mücevher gibi, doğan her çocuğun varlığında yer alır. Var oluş bilgisinin kabulü veya reddinin altında kabiliyetlerin ve farklı çevresel koşulların yattığı doğrudur; Ama sonunda ...onu kabul etmeye (=inanç) ya da inkar etmeye (=inançsızlık) götüren, bireyin kendi iradesidir. Bir hadis-i şerifte şöyle okuyoruz:<br />
<br />
<i>“Her doğum tek Allah fıtratı üzerine olur; daha sonra bu dünyadaki ailesi onu bir Yahudi, bir Hıristiyan ve bir Mecusi yapar.”</i></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Unutulmamalıdır ki Allah bilgisi, Allah tarafından verilmiş olsa da, bu kıymetli ve eşsiz nimetin elinden alınmaması için bir takım görevleri de yerine getirmelidir; aksi takdirde bu nimetten mahrum kalırlar. Örneğin Allah’a karşı saygılı olmalı, hukukuna riayet etmeli, O’ndan korkmalı ve O’na ümit bağlamalıdır… kısaca tüm işlerini Allah’ın rızası olduğuna itminan ettikten sonra yapmalıdır.</p>

<p style="text-align:center"><strong>* * </strong></p>

<p style="text-align:justify"><strong>Soru 2- </strong>Bazıları fıtrî Allah inancının toplum ve aile kültüründen kaynaklı birtakım düşünce aşılamaları olduğunu söylemekteler. Fıtrî Allah inancı düşünce aşılaması değil midir?</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Cevap:</strong></p>

<p style="text-align:justify">Bu konuya aynı zamanda zıt açıdan da bakılabilir; başka bir deyişle, Fıtrî Teolojinin gerçek bir şey olduğunu, Ateizmin de yanlış teorilerin etkisiyle aşılanmış bir takım düşünce aşıları olarak kabul de edebiliriz; yani inkârcı ve çok tanrılı kültürlere yönelik önyargı, bu yanlış düşünceye yol açmıştır. Allah'a inananlar ve O'nu inkâr edenler, hem alışkanlıklardan hem de telkinlerden veya şüphelerden etkilenebilir; Fakat şok edici gerçeklerle karşı karşıya kalırlarsa ve batıl inançlar ve gerçekçi olmayan teorilerle kendilerini avutamazlarsa, hangi grubu batıl inançları ve telkinleri terk ettiği ve hangi grubu inançlarına bağlı kaldığı belli olur. Kimin gerçeklik talebine inandığını ve kimin empoze edilmiş ve gerçekçi olmayan fanteziler ve varsayımlar tarafından büyülendiğini işte buradan ayırt edebilirsiniz.</p>

<p style="text-align:justify">Gerçek şu ki, her insan -hangi dine ya da ekole ait olursa olsun- hayatın en zor kısmıyla karşılaştığı anda, empoze ettiği tüm alışkanlıklarından, teorik öğretilerinden, telkininden vazgeçip Allah’a yönelir. Bu şekil Allah’a yönelmek, empoze edilmiş düşüncelerin sonucu olamaz; Çünkü ilahiyatçıların telkinlerinden etkilenmeyen Allah'ı inkâr edenler, genellikle o anlarda… fıtratlarından kaynaklanan o tecrübe ve deneyimi yaşarlar. Kendilerini sonsuz güce bağlı olarak görürler. Bu gerçek, ilahi peygamberler tarafından defalarca uyarılmıştır. Her birimiz şok edici olaylar yaşayabilir ve söylenenlerin doğruluğunu doğrulayabiliriz. O anlardaki <i>‘Allah, Allah!’</i> dememiz, münacat ve dualarımız ne düşüncelerimizin ve öğretilerin etkisinden kaynaklıdır ve ne de zihnimizin hayal ürünüdür; daha ziyade o anki Allah inancımızın ruhumuzun derinliklerinde yer edindiği açık ve nettir. O anlarda kendimizi Rabbimize karşı bilinçli ve apaydın görür ve kendimizi onun mükemmelliğinde bulur, herhangi bir vasıta olmadan o iyi tanımış olduğumuz Allah ile irtibata geçeriz.</p>

<p style="text-align:justify">Öte yandan, birinin şunu iddia ettiğini varsayarsak: Ben böyle bir durumdaydım ve bu deneyimi yaşamadım, onunla hiçbir işimiz yok; Daha önce de Allah bilgisinin O'nun işi olduğunu söylemiştik ve bu temele dayanarak şunu söylüyoruz: Böyle bir durumun meydana gelmesi kesinlikle imkânsızdır; Çünkü Allah kendini herkese tanıtmıştır.</p>

<p style="text-align:center">* * *</p>

<p style="text-align:justify"><strong>Özet</strong></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">Peygamberlerin çağrısı, teolojinin doğuştan gelen fıtrata dayanır. Bu yöntemin kendine has özel avantajları var:</p>

<p style="text-align:justify"><strong>1. </strong>İlahiyat tüm insanların fıtratında karar kılınmış olduğundan, bu yöntem herkes için geçerlidir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>2. </strong>Bu yolda uyuyan fıtratın uyandırılmasından sonra bu tanıma kalıcı olur ve yanlışa dönüşmez.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>3. </strong>Bu şekilde bilgiye ulaşmanın yolu kısa ve iddiasızdır ve beşeri yollarının karmaşıklığına ve zorluğuna sahip değildir.</p>

<p style="text-align:justify"><strong>4. </strong>Ayrıca felaketlerin bir şekilde ilahi bilginin fıtrî olduğunun açıklayıcısı olduğunu öğrendik ve ayrıca doğuştan gelen doğasını aydınlattığını da öğrendik. Dolayısıyla, elbette, bu bilgi herhangi bir telkine dayanmamaktadır. Öte yandan, Allah’ın verdiği fıtratın evrenselliğine rağmen bazı insanların inanmamasının nedeni, kendi özgür iradelerine dayanır.</p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify"><strong>- - - - - - - - - - - - - -</strong></p>

<hr size="1" width="33%" />
<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Nahl/36</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Fırat, el-Kufî’nin Tefsiri</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Zuhruf/87</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> et-Tevhit, 329 (bab 52, H. 4,5); el-Kafî 2:13 (İman ve Küfür Kitabı, Tevhit üzere yaratılış babı 6, H 5,</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5" title="">[5]</a> Rum/30 – bir diğer ayet-i kerimede buyurmaktadır: “Öyleyse Allah tarafından, o geri çevrilmesi mümkün olmayan gün gelmeden önce, sen yüzünü, özünü dürüst bir şekilde dosdoğru dine yönelt! O gün insanlar zümre zümre ayrılacaklardır.” Rum/43</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6" title="">[6]</a> Ankebut/95. Ve diğer benzeri ayetler: İsra/67, Enam/63-64, Rum/33, Zümer/8 ve 49, Nahl/53-54, Fussilet/52, A’raf/134-135, Zuhruf/50, Yunus/12, Lokman/32..</p>

<p style="text-align:justify"><a href="#_ftnref7" name="_ftn7" title="">[7]</a> Sahife-i Seccadiye 7. Dua</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Kur'an | Ehlibeyt</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/peygamberler-fitrata-seslenir</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 12:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2026/04/fitrati-1.jpg" type="image/jpeg" length="51691"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Nehcü’l-Belağa Dersleri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/nehcul-belaga-dersleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/nehcul-belaga-dersleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ehla-Der Genel Başkanı Kadir Akaras ile Nehcü’l-Belağa Dersleri]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p style="text-align:justify"></p>

<p style="text-align:justify">📚 Nehcü’l-Belâğa Dersleri</p>

<p style="text-align:justify">🎙 Üstad Kadir Akaras</p>

<p style="text-align:justify">🔢 1. Ders: Nehcü’l-Belâğa ile Tanışma</p>

<p style="text-align:justify">Konu ve Amaç • Ders, Nehcü’l-Belâğa’yı tanıma ve onu okuma/yaşama yöntemi üzerine bir giriş sunar.</p>

<p style="text-align:justify">Çalışma, Şehid Murtazâ Mutahharî’nin Nehcü’l-Belâğa üzerine kitabını ve serbest okumayı birlikte önerir.</p>

<p style="text-align:justify">Temel Kavramlar</p>

<p style="text-align:justify">• Belâgat: Maksadı en doğru kelime ve cümlelerle ifade etme.</p>

<p style="text-align:justify">• Fesâhat: İfadenin açık ve anlaşılır oluşu. “Nehc” ve Kitabın Adı</p>

<p style="text-align:justify">• Nehc = yol, yöntem → Nehcü’l-Belâğa: “Belâgatın yolu/yordamı.” Derleyici ve Yapı</p>

<p style="text-align:justify">• Eser, İmam Ali’nin (a) sözlerinin edebî seçkisi olup Seyyid Râzî tarafından derlenmiştir.</p>

<p style="text-align:justify">• Üç bölüm: Hutbeler, Mektuplar, Kısa sözler (hikmetler).</p>

<p style="text-align:justify">İçerik Çeşitliliği (İmam Ali’nin Çok-Yönlülüğü)</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">• Savaş meydanından ibadet hayatına, devlet idaresinden ahlâka kadar geniş yelpaze.</p>

<p style="text-align:justify">• Okur, siyasetten zühde, kişisel ahlâktan toplumsal düzene çoklu “manzaralar” görür. Pratik Okuma Tavsiyeleri</p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/nehcul-belaga-dersleri</guid>
      <pubDate>Tue, 21 Oct 2025 13:55:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2025/10/f967a307-713c-476f-85d4-8c6ea9622c41-12.jpg" type="image/jpeg" length="10541"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Mizaçlar ve Evlilik | Zehra Erdoğan Hekimoğlu]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mizaclar-ve-evlilik-zehra-erdogan-hekimoglu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mizaclar-ve-evlilik-zehra-erdogan-hekimoglu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[el-Mustafa Eğitim Televizyonu]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mizaclar-ve-evlilik-zehra-erdogan-hekimoglu</guid>
      <pubDate>Mon, 08 Sep 2025 13:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/YFUOJ5Qagf4/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="49605"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Erbain ve Fotoğraflar]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/erbain-ve-fotograflar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/erbain-ve-fotograflar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Fotoğrafların açılması için lütfen biraz bekleyin..]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p></p>

<p style="text-align:justify">Erbain (kırkıncı gün); hicrî takvime göre Safer ayının 20’isi İmam Hüseyin’in Erbain günüdür. İmam Hüseyin ve yârenlerinin hicretin 61. Yılında Kerbela’da şehit edilişlerinin üzerinden kırk gün geçmesi temsil edilmektedir.</p>

<p style="text-align:justify">Erbain yürüyüşünden maksat, Ehlibeyt dostlarının çeşitli yerlerinden İmam Hüseyin’in (a.s) Erbain münasebeti ile Kerbela’ya akın etmeleridir. İnsan selini andıran bu yürüyüşlere milyonlarca insan katılmaktadır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Erbain günü, Irak dışından başta İran olmak üzere Türkiye, Pakistan, Lübnan, Bahreyn, Yemen vb. gibi ülkelerden de çok sayıda Ehl-i Beyt dostları bu yürüyüşlere katılarak Erbain günü Kerbela’da hazır bulunmaktadır. Veriler katılım oranının her yıl daha da arttığını ve yaklaşık 20-22 milyon civarına ulaştığını göstermektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/erbain-ve-fotograflar</guid>
      <pubDate>Sat, 24 Aug 2024 19:41:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/08/basliksiz-2-3.jpg" type="image/jpeg" length="80075"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İmam Humeyni ve Hatıralar - Halk]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/imam-humeyni-ve-hatiralar-halk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/imam-humeyni-ve-hatiralar-halk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Humeyni ve Hatıralar - Halk]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h6 style="text-align:right">.</h6>

<h6 style="text-align:right">.</h6>

<p></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align:justify">Bu kitap Humeyn şehrinde başlayan ama alelade olmayan bir yolculuğun Kum, Tahran, Bursa, Necef, Paris ve tekrar Tahran ile harmanlanmış; kâh insanı silkeleyen, kâh derin düşüncelere sevk eden bir hayat hikâyesine değinmektedir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/imam-humeyni-ve-hatiralar-halk</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Aug 2024 14:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/FLAuPq2Dvro/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="97418"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli - İstanbul]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kerbela-matemi-mehdi-resuli-istanbul</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kerbela-matemi-mehdi-resuli-istanbul" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli - İstanbul]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p>Ehlibeyt Gençlik Derneği (EGDER) tarafından Kerbela Matem Merasimi programı düzenlendi. Ehlibeyt meddahı Mehdi Resuli'nin de katılımıyla gerçekleşen programa yoğun katılım gerçekleştirildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Programlar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kerbela-matemi-mehdi-resuli-istanbul</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Aug 2024 14:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/07/mehdi-resuli6.jpg" type="image/jpeg" length="49182"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli - Iğdır]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mehdi-resuli-kerbela-matemi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mehdi-resuli-kerbela-matemi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kerbela Matemi - Mehdi Resuli / Iğdır]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<h2 itemprop="description">Iğdır'da ünlü Ehl-i Beyt meddahı Mehdi Resuli'nin katılımıyla Hz. Hüseyin'i Anma ve Matem Programı Düzenlendi..</h2></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Programlar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/mehdi-resuli-kerbela-matemi</guid>
      <pubDate>Fri, 09 Aug 2024 14:14:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/08/adsiz-12.webp" type="image/jpeg" length="55828"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Fotoğraflarla Osmanlı'da Aşura Merasimi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/fotograflarla-osmanlida-asura-merasimi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/fotograflarla-osmanlida-asura-merasimi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[https://www.ehlibeytalimleri.com/fotograflarla-osmanli-istanbulu-ve-asura-merasimi]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div><p>https://www.ehlibeytalimleri.com/fotograflarla-osmanli-istanbulu-ve-asura-merasimi</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/fotograflarla-osmanlida-asura-merasimi</guid>
      <pubDate>Mon, 15 Jul 2024 14:35:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2024/07/uskudar-1.jpg" type="image/jpeg" length="20962"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gazze ile Dayanışma Gecesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/gazze-ile-dayanisma-gecesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/gazze-ile-dayanisma-gecesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[GAZZE İLE DAYANIŞMA GECESİ]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Programlar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/gazze-ile-dayanisma-gecesi</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/R8cF7PHY_Ew/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="41787"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[3. Kadir Gecesi | Yusuf Tazegün]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/3-kadir-gecesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/3-kadir-gecesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[3. Kadir Gecesi | Kadir Gecesinde Allah'tan Ne İsteyelim?]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/3-kadir-gecesi</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/VcLXm4pmYYA/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="54134"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[1. Kadir Gecesi | Kadir Akaras]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/1-kadir-gecesi-kadir-akaras</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/1-kadir-gecesi-kadir-akaras" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/1-kadir-gecesi-kadir-akaras</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:42:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/ENg5Yl3yi7s/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="87377"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ayetlerden Elde Edilen Çıkarımlar | Dr. Mahmut Acar]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/ayetlerden-elde-edilen-cikarimlar-dr-mahmut-acar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/ayetlerden-elde-edilen-cikarimlar-dr-mahmut-acar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/ayetlerden-elde-edilen-cikarimlar-dr-mahmut-acar</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/KLxPtG1FZp0/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62783"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kudüs Günü'nün Önemi | Musa Aydın]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kudus-gununun-onemi-musa-aydin</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kudus-gununun-onemi-musa-aydin" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Konuşmalar</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/video/kudus-gununun-onemi-musa-aydin</guid>
      <pubDate>Fri, 05 Apr 2024 08:38:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://img.youtube.com/vi/yUuRyEctT64/maxresdefault.jpg" type="image/jpeg" length="62566"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Şia Âlimlerinin Eylem ve Düşüncelerinde Ehl-i Sünnet’e Bakış]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/sia-alimlerinin-eylem-ve-dusuncelerinde-ehl-i-sunnete-bakis</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/sia-alimlerinin-eylem-ve-dusuncelerinde-ehl-i-sunnete-bakis" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Alimler</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/sia-alimlerinin-eylem-ve-dusuncelerinde-ehl-i-sunnete-bakis</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Oct 2023 15:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/ehl-i-sunnet01.jpg" type="image/jpeg" length="49277"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Gençlere 14 Tavsiye]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/genclere-14-tavsiye</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/genclere-14-tavsiye" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/genclere-14-tavsiye</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Oct 2023 12:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/0440.jpg" type="image/jpeg" length="42888"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[İslamî Vahdet]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/islami-vahdet</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/islami-vahdet" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İmam Humeynî: Şi'î ile Sünnî arasındaki farklılıklar İslam düşmanlarının lehinedir.. Tüm Müslümanlar Kardeştir ve Eşittir.]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/islami-vahdet</guid>
      <pubDate>Mon, 02 Oct 2023 15:58:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/vahdet-humeyni-01a.jpg" type="image/jpeg" length="78280"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Aşura'nın Yedi Perdesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asuranin-yedi-perdesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asuranin-yedi-perdesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p><a href="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/09/yedi-perde-asura.pdf" rel="nofollow" target="_blank">Yedi Perde Aşura</a></p>

<p></p>

<p style="text-align: center;"><strong><em>'Aşura'nın Yedi Perdesi'</em></strong> adlı çalışmanın tüm resimlerini ihtiva eden PDF dosyasını aşağıdaki 'Yedi Perde Aşura' linkten temin edebilirsiniz..</p>

<p style="text-align: center;"></p>

<p style="text-align: center;"><strong><a href="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/09/yedi-perde-asura.pdf" rel="nofollow" target="_blank"><span style="color:#c0392b;">Yedi Perde Aşura</span></a></strong><a href="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/yedi-perde.pdf" rel="nofollow" target="_blank">Yedi Perde</a></p>

<p style="text-align: center;"><strong>- - - - - - - - - - -</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: center;"><strong>/|\</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asuranin-yedi-perdesi</guid>
      <pubDate>Thu, 07 Sep 2023 10:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/karbala-2.jpg" type="image/jpeg" length="15997"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Ayetullah Hamaneî’nin Tebliğ Üzerine Tavsiyeleri]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/ayetullah-hamaneinin-teblig-uzerine-tavsiyeleri</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/ayetullah-hamaneinin-teblig-uzerine-tavsiyeleri" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ayetullah el-Uzman Seyyid Ali Hamaneî - Temmuz / 2023 - Tahran / İran İslam Cumhuriyeti]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/ayetullah-hamaneinin-teblig-uzerine-tavsiyeleri</guid>
      <pubDate>Sat, 29 Jul 2023 17:16:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/10/teblig-hamanei.jpg" type="image/jpeg" length="99104"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Tarihi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-tarihi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-tarihi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-tarihi</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Jul 2023 17:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/07/kerbela-tarihi.jpg" type="image/jpeg" length="95258"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Aşura Gazetesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asura-gazetesi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asura-gazetesi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[</p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/asura-gazetesi</guid>
      <pubDate>Sat, 22 Jul 2023 13:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/07/gazete.jpg" type="image/jpeg" length="82182"/>
    </item>
    <item turbo="true">
      <title><![CDATA[Kerbela Vakıası - Zaman Çizelgesi]]></title>
      <link>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-vakiasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-vakiasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[]]></description>
      <turbo:content><![CDATA[<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;"></p>

<p style="text-align: justify;">MS 680</p>

<p style="text-align: justify;">Recep 15: Muaviye b.&nbsp;Ebu Süfyan’ın ölümü ve Yezid'in hilafet iddiası.</p>

<p style="text-align: justify;">Receb 28: İmam Hüseyin'in (a.s) Yezid'e biat etmemek için Medine'den ayrılması.</p>

<p style="text-align: justify;">Şaban 3: İmam Hüseyin'in (a.s) Mekke'ye gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 10: Kûfelilerin İmam'a (a.s) ilk mektubunun gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 12: Kûfe'den 150 mektup geldi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 14: Kûfe’nin ileri gelenlerinden mektubun gelmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Ramazan 15: Müslim ibn Akîl, Mekke'den Kûfe'ye doğru hareket etti.</p>

<p style="text-align: justify;">Zilhicce 8: İmam Hüseyin'in (a.s) Mekke'den ayrılışı.</p>

<p style="text-align: justify;">Zilhicce 8: Kûfe'de Müslim ibn Akîl'in kıyamı.</p>

<p style="text-align: justify;">Zilhicce 9: Müslim ibn Akîl'in şehadeti.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 2: İmam Hüseyin'in (a.s) Kerbela'ya gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 3: Ömer ibn. Sa'd'ın 4000 kişiyle Kerbela'ya gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 6: Habib ibn Mezâhir'in en ünlü Arap kabilelerinden biri olan Benî Esad'dan yardım istemesi ve reddedilişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 7: Ömer ibn Sa'd tarafından İmam Hüseyin (as) ve ailesine su kaynaklarının kesilmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem9: Şimr ibn Zi’l-Cevşen'ın Kerbela'ya gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 9: Savaşın Ömer ibn Sa'd tarafından duyurulması ve İmam'ın (a.s) izin istemesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 10: Aşura Günü, İmam Hüseyin (a.s) ve ashabının şehadetleri.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 11: Hz. Zeyneb (sa) ve İmam Seccad (as) dâhil tutsakların Kûfe'ye doğru hareket ettirilmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 11: Şehitlerin Benî Esad kabilesi tarafından defnedilmesi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 13: Esirlerin Kûfe'ye gelişi.</p>

<p style="text-align: justify;">Muharrem 19: Esirlerin Kûfe'den Şam’a götürülmesi.</p>

<p style="text-align: justify;">Safer 1: Esirlerin Şam’a varışı.</p>

<p style="text-align: justify;">Safer 20: Erbain; İmam Seccad (as) ile Ehl-i Beyt'in (as) Kerbela'ya dönüşü.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></turbo:content>
      <category>Genel</category>
      <guid>https://www.ehlibeytalimleri.com/foto-galeri/kerbela-vakiasi</guid>
      <pubDate>Wed, 19 Jul 2023 15:12:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://ehlibeytalimlericom.teimg.com/crop/1280x720/ehlibeytalimleri-com/uploads/2023/07/kerbela-grafik01.jpg" type="image/jpeg" length="52750"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
